T. C.

ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ

İLÂHİYAT  FAKÜLTESİ

TEMEL İSLAM BİLİMLERİ BÖLÜMÜ

TASAVVUF ANA BİLİM DALI

LİSANS TEZİ

   

GÂLİBİ PİRİ HASAN GALİB KUŞCUOĞLU   

HAYATI, ESERLERİ ve TASAVVUFİ FİKİRLERİ

 
 
DANIŞMAN

Prof. Dr. Mustafa KARA

  

HAZIRLAYAN

ÜSAME SERT 

  

BURSA-2001

 

 

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ
 

I. BÖLÜM: HAYATI,

1- 1949 Şeyhine biat edinceye kadar ki, hayatı

2- Şeyhi Hacı Mustafa Yardım Edici’ye biatı

3- Şeyhliğinin tebliğ edilmesi

4- Hayatından bazı kesitler

5- Gâlibîlik kolunun verilmesi

6- Tarikatı

 

II. BÖLÜM:  YETİŞMESİNDEKİ BELLİ BAŞLI SEBEPLER,


1- Şeyhi

2- Hacı Mustafa Anaç Efendi
3- Sofu Ökkeş Efendi

4- Konyalı Mithat Baba

5- Hacı Sami Efendi

6- Sanatı ve Esnaflıktaki Tutumu
 

III. BÖLÜM:  ESERLERİ,
 

1-Mânevî Eseri

2-Telif Ettiği Eserler

a-Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik

b-Tasavvuf ve Zikrullah

c-Merhamet-i İlâhiden Rahmet Damlaları

d-Metafizik

e-Mekârim-i Ahlak ve Galibi Vazifelilerinin El Kitabı

f-Sohbetleri ve Sohbet Kasetleri

g-Basındaki Röportaj ve Mülakatları

h-Vakfı ve Cami Yapım ve İmarına Verdiği Önem

 

IV. BÖLÜM:  FİKİRLERİ,

1-Allah’a iman

2-Rüyetullah

3-İnsan

4-Veli-Evliya

5-Biat

6-Tasavvuf,  Tarikat, Hakikat, Marifet

7-Kadın Konusu

8-İslam Nedir

9-İslamın şart beş değildir        

10- Burhan

11-Zuhr-ı ahir ve dinin özünde olmayan şeylere karşı çıkışı

12-Mustafa Kemal Atatürk’e bakışı

13-Tebliğ Metodu

14-Nûr-ı Muhammedî ve Nübüvvet

15-Zikir

16-Aşk 

17-İstihâre ve Rüyaya Bakışı

18-Miraç

19-Musîki
20-Râbıta

21-Diğer Tarikat ve Cemaatlere Bakışı

22-Mührün basılması

        

V. BÖLÜM:  EKLER,
 

1-Hikmetli İfâdeleri

2-Anlattığı Tasavvufî ve Fıkralardan Örnekler

3-Sohbet Kasetlerinden: 13.12.1992 Tarihli 12 Nolu Sohbet Kasedi

4-Sonuç

Bibliyografya

 

 

                         KISALTMALAR:

 

                       age                :     Adı Geçen Eser

                       Bk.                 :     Bakınız

                       c.c.                 :     Celle Celaluhu

                       c.                   :     Cilt

                       h.k.                :     Hakkında

                       H.                  :      Hicri

                       Hz.                 :     Hazreti

                       M.                  :     Miladi

                       Kit.                 :     Kitaplığı

                       Öl.                 :      Ölümü

                       s./sf               :     Sayfa

                       (k.s.)              :     Kudduse sırrahu

                       (a.s)               :    Aleyhisselam

                       (r.a)               :     Radıyallahu anh

                       (s.a.t.v)          :     Sallallahu Teala Aleyhi vesellem

ÖNSÖZ


Medeniyetleri oluşturan kültür tarihi yazılmadan, genel olarak devlet ve milletlerin tarihlerini, sosyal ve kültürel hayatlarını gün ışığına çıkarmak mümkün değildir.  Bu açıdan devletlerin alt başlığı olan nüanslar önemlidir.  Dil, din, sosyal ve gündelik hayat, örf ve adetlerle ilgili detaylar çoğu zaman hakîkatın yakalanıp müşahede edilmesine büyük katkıda bulunabilir.     


Medeniyetimizi oluşturan unsurlardan birisi de tasavvufî hareketlerdir. Hiçbir tarih kitabı yoktur ki tarihi olaylar içinde tekke ve tarikatların fonksiyonundan bahsetmiş olmasın. Özellikle milletimizin tarihi tasavvuf tarihi ile özdeşleşmiştir. Tarih çizgisi içerisinde Türk Milletinden insanlığı aydınlatan, Türk Milletinin medâr-ı iftiharı olmuş çok sayıda şahsiyetler yetişmiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar bu şahıslar için Büyük Portreler, unvanını kullanmıştır. Mevlana, Sadreddin Konevî, İbn Arabî, Niyaz-i Mısri, Yunus Emre, Ahmet Yesevî, İbrahim Hakkı Erzurûmî, Şeyh Şaban-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Emir Sultan, Eşrefoğlu Rûmi, Üftâde, İsmail Hakkı Bursavî, ve benzeri daha niceleri hep bu coğrafyanın insanlarıdır.

        

Tarih içinde kurulup geliştirilen müesseseler medeniyetlerin, bu müesseseleri kuran şahıslar da şehirlerin detaylarıdır. Bir çok Osmanlı şehri gibi Ankara’nın da önemli detaylarından biri, tekke ve zaviyeler ve buralarda hizmet üreten kişilerdir. Tekkelerin, biri manevî ve ahlâkî, diğeri de maddî olmak üzere iki veçhesi vardır. Yukarıda çok azının ismi geçen sûfîler yaşadıkları çevreye  din, ahlak, tasavvuf, vatan ve millet sevgisi gibi konularda örnek olmuşlardır.

Bu kişilerin açmış olduğu çığır, köklü geleneklere dayanmış ve tarih boyu devam etmiştir. Oluşturdukları çizgi  her asırda değişik şahıslar tarafından idame ettirilmiştir. İnsan maneviyatsız yaşayamayacaksa, bu maneviyatıda  tasavvuf temsil ediyorsa; bu anlayış asırlar boyunca yaşayacak demektir. 

Günümüz Türkiye’sinde de yukarıda belirtildiği gibi tasavvufi-manevi hayat bütün canlılığı ile yaşamaktadır. Kökleri tarihin derinliklerine uzanan bu hayatın günümüz Türkiye’sin de pek çok insan tarafından temsil edilmektedir.


İşte bunlardan biri de 1919 Çorum doğumlu Hacı Hasan Galib Kuşcuoğlu’dur. Neseben Ali Kuşcu’ya manen de Kadiri ve Rufâîliğe uzanan Galib Efendi Türkiye de önemli tasavvufî şahsiyetlerin başında gelmektedir. Bir zaman çok rahat ulaşılabilen bilgiler zaman geçtikçe zor bulunmaya başlıyor.   Kendisi hayatta iken böyle bir çalışma yapmayı uygun bulduk. Takılınan yerde kendisine müracaat etmek, hakkında bulunulacak yargıların tutarlılığının anında test edilmesini  sağlamak, hayatı ile ilgili önemli detayların akademik sahada incelenmesi gibi, düşüncelerden hareketle böyle bir çalışma yapılmıştır. Bir diğer neden de bu işin aslı olduğu kadar sahtelerinin de kol gezdiği bir Türkiye  ve dünya coğrafyasında yaşamaktayız. Art niyetlerin kol gezdiği, özellikle saf insanların dinin özü ile bağdaşmayacak sapıklığa düşürülüyor olması, nâehlin bu konuda yapmış olduğu tahribat ile bu dünyaya bazı insanların soğuk durması gibi düşüncelerle böyle bir çalışma yapılmıştır. 


Tasavvufu özümsemiş,  vatanı ve milletine hizmeti kendisine şiar edinmiş olan Galib Efendi günümüz Türkiye’sinde bu işin önde gelen simalarından biridir. Kurumlaşmaya verdiği önem ve  insanlığa yaptığı hizmetin günümüz insanının da tanıması gerekli olduğu bir şahıstır. Bu düşüncelerle bu çalışma meydana çıkmıştır.   

         Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Galib Efendi’nin  hayatı, eserleri ve fikirleri üzerinde durulmuştur.  İkinci bölümde gerek eserlerinde gerekse de sohbetlerinde hikmetli sayılabilecek olan ifadeleri İbn Ataullah İskenderi’nin Hikem-i Ataiyyesi’nin metodu göz önünde bulundurularak verilmeye çalışılmıştır. Üçüncü bölümde ise, sohbetlerinde ve eserlerinde tasavvufi konuların daha iyi anlaşılması için anlatmış olduğu tasavvufî hikaye ve kıssalara yer verilmiştir.

         Bu çalışmanın bu duruma gelebilmesi için öncelikle kendisinden izin alınmıştır. Elde mevcut olan her türlü imkan kullanılmıştır. Bu çalışma ile Galib Efendi’nin 1991’den sonra  numaralanmaya başlayan 200 adet teyp kaseti kağıda aktarılmıştır.  Bu arada fikirleri ve hayatı verilirken kendisinin özellikle eserleri ve kayıda geçen sohbetlerinden azamî istifâde edilmiştir. Özel sohbetlerinde geçen hayatı ile ilgili detaylardan da yeri geldikçe yazılı kaynaklarda verilen bilgileri doğrulamak amacıyla yer verilmiştir. 

         Şüphesiz ki, Galib Efendi gibi bir şahsiyet hakkında yapılan bu çalışmanın bizim insani tarafımızdan kaynaklanan bazı noksanlıkları göze çarpabilir. Bu eksikler ancak bir kaç değişik akademik çalışmayla tamamlanabilecektir. Bu çalışmanın günümüz Türkiye’sinde Tasavvufi hayat hakkında bir ilgi uyandıracak olması bizim için yeterli olacaktır.    

         Eserin bu duruma gelmesinde katkıların en büyüğünü göstermiş olan ve öğrencisi olmakla kıvanç duyduğum Hocam Prof. Dr. Mustafa Kara’ya, bu çalışmamda  emeği olan dayım Abdurrahman Doğan’a ve 200 serilik sohbet kasetlerinin yazıya aktarımında emeği geçen Kütahya’ daki genç kardeşlerime ve üzerimde emeği olan tüm hocalarıma teşekkürü bir borç bilirim. 

         Eserin olumlu ve beğenilen yönlerini hocalarıma, olumsuz ve eksik olan yönlerini kendi nefsime nisbet ederim.

                                                                                                             Üsame SERT 

                                                                                                              Bursa -2001

 

 

                           

 

 

                              I.  BÖLÜM     HAYATI: 

 

                   1- 1949 ŞEYHİNE BİAT EDİNCEYE KADARKİ HAYATI: 

           Galib Efendi 27 Mart 1921 (H.1337)’de Uçtular Mahallesi Çorum Osmancık caddesi 70 no’lu evde dünyaya gelmiştir. Seyyid ve Şerif olup nesebi Fatih Devrinin meşhur Astronomi Alimi Ali Kuşçuya dayanır. Ailesi Ali Kuşcu’ya nispetinden dolayı  Çorum’da Kuşcuoğulları olarak tanınmıştır. Annesi ve babası derviş olup, sitâyişle bahsettiği amcası Hacı Ali Efendi Nakşî ve Mevlevi şeyhidir.  

           Galib Efendi annesinin yardım severliğini, insanlara olan muamelesini, tasavvufî hayata olan yakınlığını, kendisine manen tesirini, babasını, diğer kardeşlerini, ailesinden aldığı terbiyeyi ve çocukluğunun ilk yıllarını şöyle anlatmaktadır:

          “Zamana göre bilgili, okur yazar, saliha, kırık çıkık ustası, fakir ve fukaranın da anası meziyetleri ile örnek dervişti. Anamın bazı unutamadığım meziyetlerini insanlığa örnek olsun diye anlatmaya çalışacağım: Çocukluğumuzda iki erkek, iki kız kardeştik. En küçükleri bendim. Bizlere hurafeye kaçmadan, inandığı Hazret-i Allah ’ı ve Resulünü iyi tanıttı. Hala çocuklukta edindiğim o iman sermayesinin insancıl yönü hayatım boyu rehberim ve düsturum oldu. Hele biz çocuklarına çok zaman dilinden düşürmediği şu nasihatini levhalatmak lazım amma levha yapsan tatbik edecek kaç müşteri bulursun. 

         “-Birazdan babanız gelecek. Allah’ın tahsis ettiği sizlerin rızkınızı size ulaştırmak için ne müşkilat, ne meşakkat çekiyor, biliyor musunuz. Eve gelince  adamcağızı bir de siz üzmeyin,” diye bizlere babamı çok yücelerde gösterir, sevgi ve hürmette Allah  ve Resûlü’nden sonra  babamı sevdirmişti anam. Babam sinirli ve biraz da huysuzdu fakat beraber geçirdiğimiz zaman içinde biri birini kıracak ne bir söz, ne bir çekiş, ne de birbirine küsü tuttuklarını bilmem. Şöyle bir örnek vereyim, daha iyi anlaşılacağını umarım. Anam 1945 senesinde ahirete yürüdü. Şu an 1999 bitmek üzere. Ailem Hacı Fatma Hanım anama muhabbetinden dolayı kaynanasının ruhuna her gün Fatiha, ara sıra Yasin okur. Başka söze ne gerek var. Kaç tane kaynana gösterirsiniz ki gelini ruhuna Fatiha okusun.”[1]

          Galib Efendi 13 yaşlarında iken yaşamış olduğu annesi ile ilgili bir hatırasını şöyle anlatır: 

          “Memleketimizin eşrafından müteahhit bir zatın kazada omurga kemiğinde kırıklık olmuş da, anamı çağırmışlardı. Tahminen 13 veya 14 yaşımda idim. Beraber gitmiştik anamla. Tıp doktorlarının ortopedi yönünde pek ihtisasları yoktu. Pek muvaffak olamıyorlardı. Bazen anama gönderirlerdi “bizim bu dalda ihtisasımız yok” diye. Pratik yetişmiş kırık ve çıkıkçılar haklı olarak yaptıkları ustalıklarla toplumların itimatlarını daha çok sağlamışlardı. Tıpta bu problem de çözüldü, elhamdülillah; ortopedi dalında da toplumların pratik ustalara ihtiyaçları kalmadı. Ortopedi de tıp dalında yerini buldu. İtimat edilir duruma geldi!... Eski ortopediyi, icraatını haramiyet dışındaki güzelliklere önem vermeden her güzelliği din dışı gösteren, ictihatsız şeriatıyla kendini kabul ettirmeye çalışan dini yaşantıyla kıyaslar isek, bu anlayışın  manasız maddenin kuru izahına gönül mahrumiyeti ile insan olma kapısını beni Adem’e kapatmış, her yönlü ihtiyacın aşk zannedildiği, gönülsüz ve manasız yol tercih edilmiş, imanı maddi çıkarlar  sağlamıyorsa hakikatten kaçan, hakikatlerin zuhuru ile rahatsızlık hissedenleri pratik sınıkcılara benzetiyorum.Anam pratik sınıkçı idi. Amma ihtisası vardı. Müteahhidin beline el attı.   

         “-ALLAH ’ın izni ile iyi olur, şu kadar para alırım” dedi.

         O güne göre beğenilir bir rakamdı. Sancılar içerisinde kıvranan zat hiç pazarlığa girmeden:

         “-Kabul,” demez mi?.

           Yeni dokunmuş çirişli kara tezgah bezi top halinde getirtildi. Bel kemiğini yerine düzelttikten sonra mumya gibi  sıkı sıkı sardı anam. Sıkı tembih etti:

         “--Bu sargıya hiç dokunulmasın. Zamanı geldi mi ben açacağım!.”

         Şifa temennileri ile dışarıda bizi bekleyen faytona bindik. İçim daralıyordu. Anamı alışa geldiğimin dışında, değişik zihniyette görmüştüm ve çattım:

         “--Ana sana hiç yakıştıramadım. Fırsat düşkünleri gibi sıkılmadan nasıl söyledin “şu kadar alırım” diye?”

           Yüzü cidden kızaran anam:

         “--İleri gitme. Bu hadiseleri ölçecek kabiliyette değilsin” dedi.

         “--Bunun kabiliyetle ne ilgisi var? Düpedüz fırsattan istifade ettin,” dedim.    

          Anam benim anlayacağım türden anlatmaya çalıştı.

         “--Senin aklın ermez” diye söze başladı. 

         “--Hazret-i Allah o kişinin belini niye kırdı, bilir misin?! Bilemezsin! Ben müracaatımın cevabını burada buldum. Alışagelmiş fakir fukara elime bakıyor. Ben onlara ne vereceğim. İmkânlarım da bitmek üzere. Ne yaparım ben. Anladım ki, Hazret-i Allah  benim sıkıntılı müracaatıma cevap vermişti. Belini kırarak neticenin şifa ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Çünkü iyi olunca fakir fukaraya vereceğim parayı ondan almam için Hazret-i Allah  öyle tertip etti. Şimdi anladın mı,” dedi.

          Ben yine anlamamıştım. Amma anamın gözlerinin dolu dolu olması beni duygulandırmıştı. Anacığımın o mübârek sözlerini şimdi çok daha iyi anlıyor ve yaşıyorum. Makamı cennet olsun. Merhamet timsali, örnek insandı anam. Yaşlı Çorumlular iyi bilirler anamı.”[2]

          Asker dönüşü vuku bulan annesinin vefatını ve vefatını müteakip gasledilirken vuku bulan hadiseyi de teferruatlı bir şekilde Metafizik isimli eserinin, “iyi  insanların ölümleri de iyidir. Onlara gıpta edilir,” şeklinde açmış olduğu bir ana başlık altında şöyle anlatmaktadır:  

         “İkinci Cihan Harbinde asker idim. 1941 senesinde asker oldum. Harp bitti. 1945 senesinde terhis olduk. Askerden üç sefer izinli geldim. Evli idim. Üç kızım vardı. Ben anamı sevdiğim kadar anam da beni çok severdi. Dua etmiş; Ya Rabbi; Bir gün oğlumu  göreyim, başka bir dileğim yok, demiş. Öyle oldu:

         Babam Fuani Kaplıca’sını işletiyordu. Fuani Kaplıcası Çorum-Amasya hududu üzerinde. Hamam kısmı Çorum sınırında, arazisi ise Amasya sınırı içinde idi. Hamamın 37 derece ısıda, çeşitli cilt hastalıklarına şifalı gür suyu vardı. Hamamın iç kısmında dışarıdan görülen, fizik üstü, metafizik yaşamış halâ Rabbimin orada metfun bulunan zatı vesile kılıp, yakın beldelerin imanlarının zuhuru olarak sadık kişilerin sıkıntılarının teselli kaynağı, rahmet-i ilahiye vesile, bariz görünen tasarrufatın şifa mercii, ismi pek bilinmeyen, halk arasında “UYUZ DEDESİ” diye anılan evliyanı türbesi vardı. Şahidi olduğum olayları izaha çalışacağım:

         Cilt hastalıklarına şifa veren bir kaynak suyunu da Hazret-i Allah oraya ihsan etmişti. Vesile idi. İyi dinle: Harp bitmiş amma bütün dünyada ekonomik kriz ve yokluklar devam ediyordu. Şekerin kilosu beş liraya çıkmış, kimse alamıyordu. Milletçe uyuz olmuştuk. Koyun sürüleri de uyuz olmuştu. Hamamın atık suyu evliyanın yanından dıştaki büyük havuza akıyordu. Sürüler o arkın üzerinden sürü  halinde geçirilir, geçerken de sürünün üzerlerine elleri ile su serpilir, kimisine damla dahi düşmez fakat bi-iznillahi tealâ bir kaç gün içinde sürüde uyuz kalmazdı. Her taraftan sürüler gelir, şifa bulurdu. Şikayet eden, aksini söyleyen bir ferde rast gelmedik. Koyun başı ücret alırdık. O sene hamamın masrafını o sürüler karşıladı. Her  beldeden akın akın sürüler gelirdi. İşte muazzam bir metafizik olay... Fiziki izahı olmayan, imana ve ruha ferahlık veren, fiziki olayları çürüten metafizik binlerce şahitli olay!... 

         Terhis oldum. Hamama geldim. Maksadım babamın elini öptükten sonra 35 km. mesafede bulunan memleketim Çorum’a gitmekti. Çorum’da bizden kimse kalmamış. Hamama taşınmışlar, babam yalnız olmasın diye. Ailemin hepsini hamamda görünce sevindim. Anam hasta idi. Beni görünce; “duam kabul oldu” diye Cenab-ı Hakk’a hamd etti. Anamla bir gün görüşebildik.

         Tedavi için babam, “beni de geldi” diye ferahlıkla anamı Çorum’a götürdü. Doktorlar hastalığına lösemi demişler. Anamın nasıl öldüğünü anlata anlata bitiremiyorlar. Öleceği gün; bu gün benim düğünüm, bayramım, diye eline kına yaktırıyor. Hacı Mustafa Anaç Kayınpederim Şeyh Efendi’yi çağırtıyor. Şeyh Efendi’ye:

        “--Mustafa Efendi, bu gün ben vefat edeceğim. Bana tövbe-istiğfar verdir,” diyor.  

         Beraberce gümbür gümbür tövbe-istiğfar okuyorlar. Bir ara Şeyh Efendi’ye:

         “-Allah  senden razı olsun Mustafa Efendi. Benim derviş olmama sebep oldun. Derviş olmanın Allah ’ın lütfü ihsanı olduğunu yaşadım. Şu an da gününü görüyorum. Gideceğim makamımı görüyorum.  Allah  sizlerden razı olsun. Beni ikna ettin. Rabbimin lütfu ile derviş oldum. Bana hakkını helal et,” der.

         Ali Haydar Ahıskavî Hazretleri’ne anamın da, babamın da biat etmelerine  Mustafa Anaç Efendi vesile ve sebep olmuş idi.

         O gün ruhunu teslim etti. Ben hamamda idim. Anamın vefatı ailemizin nizamını bayağı sarsmıştı. Eskisi gibi değildi. Teneşir de anam yıkanır iken hoca hanımlar şahadet getirirlerken herkesin gözleri önünde anam sağ elinin şahadet parmağını yukarı dikmiş! Bunu gören hanımlar hem korkmuşlar. Hem de çığlık atmışlar, “nasıl ölü bu?” diye...

         Hazret-i Mevlana’nın duyurduğu gibi: “Biz öyle padişah mıyız ki, taht üzerinden inip tabuta binelim!.. Bizi taht üzerinde gördünse hep öyle göreceksin...”[3] 

         Galib Efendi 1949 yılına kadar geçirmiş olduğu hayatı ve bu dönemin sosyal ve ekonomik şartlarını, spora yakınlığını, ailesinin rızkını temin ettiği mobilyacılığa yönelişini, içinde duymuş olduğu mânevî özlemlerini, hayatının büyük bölümünü geçireceği Ankara’ya 1949 yılında taşınmasını ve ağır çalışma şartları içinde kendisini nasıl yetiştiğini, yukarıda verilen bilgilere ilaveten şöyle anlatmaktadır:

         “Sene 1935-1936 arası. Ortaokulu 2’den terk ettim. Babam ve anam hamam   işletiyorlardı. Evimiz konaktı. Başka kiraya verdiğimiz evlerimiz de vardı. Ayrı ayrı semtlerde bağlarımız, birkaç köyde ortakçılarımız vardı. O zavallı insanları sömürmek için değil, yardımcı olmak, sıkıntılarını gidermek içindi. Allah  rızâsı için olduğunu görmek zor değildi. Çalışarak geçimini elde etmek gâyesi olan insanlara yardımcı olmak, ağalık icâbı, ibâdet misâli mânevî zevk idi.

        O zamânın vasat zengini sayılırdık. Sakın o günlerin özlemi çekilmesin. Allah  bu günlerde lütfettiği imkanlarımızı elimizden almasın. Yeterli mi. Elbet, değil. Okuldan ayrıldığıma babam üzülmedi. Sevindiği hissediliyordu. Çünkü işlerinde yardımcı olacaktım. Yardım edecek başka erkek evlâdı yoktu. Yalnızlıktan rahatsız olan babam okumam için tek kelime dahi söylemedi. Yalnızlıktan bunalmıştı. Başka yakın yardımcısı yoktu. Kasayı teslim etti. Ferah nefes aldığını hissettim.

         Birinci günden sıkılmaya başlamıştım. Pasif yaşantıya intibak etmeye ne fizikî yapım, ne de rûhî yönüm, yaratılışım müsâit değildi. Sportmen vücut vermişti, Hazret-i Allah . Hakkını elbet veriyordum. İyi koşuyordum. Yüksek atlıyordum. Voleybolda smaççı idim. Futbol oynardım. Memleketim olan Çorum sporun formasını giydim.         Mânevî hâlim ve düşüncelerimi görüyor ve yaşıyordum ki, istisnâî bir hal vardı. Şimdi daha iyi anlıyorum. Yaratanımı tanımakta hayatım boyu hiç güçlük çekmedim. Varlığından hiç şüpheye düşmedim. Cümle peygamber efendilerimizi birini diğerinden ayrı görmeyen, tek kelam îmanın şartı olan Âmentü’den prim vermedim. Âhir zaman Nebîsi Hazret-i Muhammet Mustafâ (s.t.a.v.) Efendimiz’in tebliğ ettiği, getirdiği emr-i ilâhîler başımın tâcı, gönlümün ilâcı, aşkımın mihenk taşıdır. Bunları anlatmaktaki kastim mîzâcımın pasif yaşamaya müsâit yaratılmadığını, “görmediğim ALLÂH’a ibâdet etmem,” diyen yol büyüklerimin neyi kastettiklerini rahmet-i ilâhî olarak yaşıyorum. Allah  izlerinden ayırmasın.

        Güzellik hayrânı olan bu abd-i âciz, güzel sanatlara karşı zaafım vardı. Marangoz olmaya karar verdim. Bu karârım bütün âileyi şaşırttı. Âilede tek erkek evlat olmam hasebi ile ferah bir işte çalışmamı arzu ediyorlardı. Hürmette kusur etmeden babamı da râzı ettim. Çırak olarak marangozluğa başladım. Not defterime her gün mutlakâ öğrendiğim şeylerin notunu alıyordum. Bu hususta azimli ve kararlı idim. Titizdim. Her işi elde yapıyorduk. Üç senede iyi sanatkar ve usta oldum. Marangoz dükkanı açtım.”[4]

         Yine biraz geriye giderek okul hayatını, evliliğini, çok önem verdiği ve mütemadiyen füyüzat-ı ilâhinin geliş yolunun onda dokuzunu gördüğü çalışma hayatını şöyle özetlemektedir:          

         “Rabbimin mizacıma uygun verdiği zevk ve istekle 1935 senesinde cennet mekan babam Çorum Paşa hamamını işletiyordu ve yalnızdı. Yardımcı olur, deye orta okuldan ayrılmama rıza gösterdi. Hamamın kasasında bulundum. Rahattım. Bu yönlü pasif hayat mizacıma uygun değildi. Babama bu halimi anlattım ve razı oldu. Sanatkar oldum. 1939’da Hacı Mustafa Anaç Şeyh Efendinin tek kızı 16 yaşındaki Fatma hanımla evlendim. O yıllarda usta olmuştum. Marangoz atölyem vardı. Hayat boyu yedi kızım, bir oğlum oldu. Yevmün cedit, rızku’l-cedit (gün kazandım, gün yedim). İaşesinden yükümlü olduğum kişileri mahrum etmemeye Rabbimin lütfettiği gücümle özen gösterdim. Gündüz gece, Pazar bayram, demedim. Çalışmanın haram olduğu günlerin dışında hep çalıştım. Rabbimin verdiği rızkı da gayrı meşru yerlere sarf etmemeye dikkat ettim. Emr-i ilâhi olan ibadet ve taatımda kusur etmemeye titizlikle özen gösterdim.”[5]

          Galib Efendinin bu dönemde manasında yaşadığı aşk şarabı içmesi meselesini bizzat kendisi anlatmaktadır. Bu olay temelini annesinden aldığı, tasavvufî hayata olan özlemini daha da artırmıştır. Aşk şarabı adını verdiği bu zuhurat şöyle vuku bulmuştur: 

         “Her hangi bir meyve suyunu ekşiterek yapılan sekir verici içkiler, Hazret-i Allah’ın haram kıldığı, ben-i Adem’in madde ve manasının anormal duruma düşmesine ihtiyarı  ile tevessül ettiği, emanet-i ilâhiyi  tahrip eden, cümle günahların anası,  emr-i ilahiye muhalefetin giriş kapısı. Zamanımızda içkili araba  kullanan Azrail yardımcılarının  ocaklar söndürme  aleti. Anlatmak istediğim günah-ı kebair şarabı değil.

         Arapların lügatın da cemi içkilerin ismidir şarap. Belirtmek  istediğim  aşk şarabı. Manaya kapımı açan tertib-i tanzim-i ilahi olan istisna-i kullarına bahşettiği şaraben tahura, dır. Manamda Hıdırlık Camii içinde ve ortasında, sacayak üzerinde çok büyük bir kazan.. Altında ateş görmedim amma kaynamış gibi buharı çıkıyordu. Hıdırlık Şeyhi Abbas Efendi büyük bir kürekle aşk şarabını karıştırıyordu. Benden başka kimse yok idi. Ayakta, heyecanla seyrediyordum. Ceseden uyuyordum amma manam ve kalbim uyanıktı. Yakaza hali yaşıyordum. Şeyh Efendi büyücek, kalaylı bakır bir tası, aşk şarabı ile doldurdu, içmem için bana uzattı . Galip Efendi oğlum, diye taltif ederek, şarap dolu tası içmem için elime verdi. Ağzıma götürüyordum ki, müntesip olduğum Şeyhim Efendim Kahramanmaraşlı Hacı Mustafa Yardımedici bileğimden yapışarak ağzıma yaklaştırdığım tası aşağı indirerek, sadece 6 damlaya müsaade ediyorum, diye tas dolusu aşk şarabını içirmedi. O anda iç alemime yansıyan mana bu abd-i acizin manevi halinin düzeni içindi, gelecek halimin zuhurunu sanki görüyor gibi idim. Şeyhim Efendi’min beni tas dolusu şarabı içmekten men edişinin anlamı; yolun mecnunu olmana  maneviyat  razı değil fazla içmene müsaade etmiyorum, manası kelime ile değil, iç alemimde hal olarak  belirmişti.

         Nice sonra tarihini hatırlayamadığım teferruatı ile anlatmamada müsaade edilmeyen,  tertib-i tanzim-i ilahiye olan mana meclisinde benim için hususi halk edilmiş aşk şarabından mecliste bulunan, maneviyatın vazifelendirdiği şahsiyetler şahsıma tahsis olunan mana  şarabımdan su bardakları ile içtiler. Hissiyatıma vakıf olmuş gibi bana ufak çay bardağı ile verdiler. Sonraları anladım ki bu naçiz şahsım için tedbir-i ilâhinin tanzimi ve ayarlaması idi. Taşıyacağım manevi vazifenin nedenlerinin gücümün dışına taşmamasının tanzim ve tertib-i ilahi  olduğunu   bugün daha iyi  anlıyorum. Peygamber Efendimiz’in; Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti, hitabının feri ve cüzi de olsa  bu abd-i aciz vesile-i  ilahinin zuhurunun manevi  anlamının zevkini yaşıyorum. Ve bu manevi zevki arayan; elestü bi- Rabbiküm, hitabına yani; ben sizin Rabbiniz değil miyim, hitabına evet diyen rahmet nasiplilerini çağırıyorum. Belî diyemeyen  kullarının da aynı rahmet-i ilahiye nail olmak şerefine ermeleri için sebep olarak yaratılan dünyada zuhuru na mütenâhî olan rahmet hazinesinden rızıklanmalarını mânevî  vazifemden dolayı hatırlatıyorum ve ısrar ediyorum, lütfen.”[6] 

        

                   2- ŞEYHİ MUSTAFA YARDIMEDİCİYE (k.s.) BİATI:

          Galib Efendi böyle bir mânevî yoğunluğun yaşandığı ortamda dünyaya gelmiş, gençliğini yine manevi  zuhuratlarla iç içe geçirmiştir. Hatta 1949 yılında şeyhi Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici’ye intisap etmeden önce görmüş olduğu rüyâyı, Metafizik isimli eserinde; on  beş sene önce şeyhimi rüyamda görmüştüm, şeklinde açmış olduğu bir başlık altında şöyle anlatmıştır ki henüz 14-15 yaşlarındadır.

         “Rüyamda tek sıra dizilmiş insanlardan uzunca bir sıra... Tek tek  Peygamber Efendimiz’i ziyaret edeceklermiş. Sıranın sonuna geçtim. Hayli bekledim. Sıra bana gelmişti. Büyücek, ahşap bir kapıdan içeri girdim. Sağ tarafta topraktan yapılmış bir sedir, hasır üzerinde Peygamberimiz Efendimiz oturuyordu. Yüksek sesle kelime-i tevhidi zikrederek girdim içeriye. Peygamberimiz Efendimiz’i görünce bayıldım. Yere düştüm. Efendim gözlerimden öptü beni. Muhammedün Rasulullah, diye yerden kaldırdı. Efendimiz’in cemâlini hafızamda muhafaza etmem için hayli seyrettim.

         Tahminen on beş sene sonra Şeyhim Efendi’me intisap ettim. Gördüm ki, nur-ı Muhammedi Şeyhim Efendi’min suretinde tecelli ediyordu. Muhammedün Rasulullah’ı o şahsiyette görüp, orada öğrenecektim. Halik-i Zü’l-celal öyle tanzim ve tertip eylemişti. Dini tahsil ve terbiye gören Hoca Efendilerimizde sır olmayan, kıyamete kadar devam edecek bu gerçeği bilseler idi Din-i İslâm’a mana düşmanlığı yapamadıkları gibi, istifade yönüne giderler, Kur’an-ı Azimüşşan’da beyan edilen varisü’n-nebi, nedim-i ilâhiyi, evliyaullahı dışlayamazlar, mana gülüncü olmazlar idi. Hem de Hazret-i Allah’a zulüm isnadından kurtuldukları gibi, inanan, inandığını yaşamaya çalışan ehl-i aşkı, ehl-i tariki, her gün, her saat rencide edemezler, Allah’ın gerçek gelinlerini rahatsız etmekten hiç olmazsa imtina ederlerdi.”[7] 

         Galib Efendi yukarıda bir vesile ile, aşağıda teferruatlı bir şekilde hayatları anlatılacak olan şahıslardan her konuda tasavvufi düşünce ve hayatı örnekleriyle öğrenmiştir. Çocukluğundan itibâren görüp tanıştığı mutasavvıflardan öğrendiklerini her biri; dediler, ile biten şu cümlelerinde özetlemiştir: 

         “Dervişlik, iman zevki ile yadırgamadığım elbette rahmeti ilahidir. Fakat çok kimselerin  yaşantılarında  ve tavırlarında, alış verişlerinde, sözlerine  uygun olmayan yaşantılarının etkisinden olacak ki, bu abd-i aciz mana bilgisizliğimden dolayı askerden gelene kadar tarikat ve  hakikat garibi oldum. Yol büyüklerimin sözlerini zevkle dinliyordum. Ama inandırıcı olmuyordu. Fakat hepsi güzel şeylerdi.

         “Zamana göre şer’-i şerife uygun anlattıklarına  göre Din-i İslam’ı  asr-ı saadetteki gibi içtihatlı, katılaşmadan, hoşgörülü, samimi yaşayan ve bu sıfatı taşıyan kişiye “derviş” denir” dediler.

         “En büyük derviş Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimizdir,” dediler.

         “Elestü bi-Rabbiküm? Hitabına “beli” diyen ruhların rahmet-i ilâhinin tecelli zuhuru murat olmanın  giriş kapısıdır” dediler.

         “Ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır. O kapıya yapışan kişinin ismi derviştir,” dediler.

         “Fetih Suresi onuncu ayetin anlamı yalnız Hudeybiye  Biatı ile sınırlı olmayıp, dünya durdukça, beni Adem var oldukça bu ilahi rahmet devam edecektir. Kanun-u ilahi her zaman geçerlidir” dediler.

         “Dünyada Allah elçisi ceseden bulunmadığı zaman varisleri olan evliyaullah her zaman mevcuttur” dediler.

         “Sizden bir ücret talep etmeyen sadık kullarıma tabi olunuz buyurdu Hazret-i Allah,   dediler.

          “Dünya hiçbir zaman boş değildir. Boş görenler küfür üzeredir” dediler.    

          “Delilsiz bir yere gidilmez. Rahmet hazinesi olan cennete dahi delilsiz giremezsin” dediler.

          İnsan namzedi olan beni Adem’in, insan olması için mekarim-i ahlakı yaşamaya muhtaç yaratılmış beni Adem’in mekarim-i ahlakla mücehhez, Hazret-i ALLAH ’ın vazifelendirdiği Peygamber (s.t.a.v.) Efendimizin zamana göre içtihat görmüş  şeriatın  yaşantısında zuhuru müşahede edilen kamil mürşide biat şeriatı ile yükümlü olduğu peygamberinedir” dediler.

          “Söz yalnız ve yalnız ALLAH ’a verilir” dediler.

          “Evliyaullah nezdinde terbiye görmek lazımdır. Herkesin istidadına göre faydalı ilim tahsili,  tezkiye-i nefis ve tasfiye-i kalp için şarttır” dediler.

          “Men aref  sırrı”, “nefsini bilen Allah ’ı bilir” dediler.

          “Şeriatın kolları mezhepler, tasavvufun kolları tarikatlardır” dediler.

          “Bu rahmetler mevcut olmadan dinden bahsetmek muhaldir” dediler.  

          “Semavi din olarak İslam’dan başka din yok” dediler.

          “Adedi Hazret-i Allah’a malum cümle Allah elçileri İslamiyet üzere geldiler. Mekârim-i ahlak ile ahlaklanmak her kula farzdır. Kasd-i ilâhî ademken insan olmanın nelere muhtaç olduğunu anlatan plan ve projesini muhtevi Allah kelâmı kitaplar ve suhuflar yani sayfalar getirdiler. Allah elçilerinin kül olarak Hazret-i Allah’tan ne getirdilerse  isimleri ile beraber zikredilen “şeriattır.” Gösterdikleri yol ise tarik’tir” dediler.

          “Biz peygamberlere bir şeriat,bir de tarikat verdik,” buyurdu Hazret-i ALLAH ... 

                        “Şeriat, tarikat, yoldur varana,

                          Marifet, hakikat andan içeri” dediler.

                Daha daha neler dediler, neler dediler...[8]

         Her biri tasavvufi düşünce ve hayatı özetleyen bu ifâde ve sözler de tasavvufi hayat ve tasavvufi düşüncenin en önemli rumuz ve işaretlerini bulmak mümkündür. Bu ifadeleri belirtilen selelerinin eğitim ve öğretimiyle dile getirmiş bir kişi olarak Galib Efendi bu dönem sonunda tasavvufun en inceliklerini öğrendiğini beyan etmektedir. Şüphe yok ki Annesi, babası, kayınpederi, amcası Şeyh Ali Kuşcuoğlu ve daha niceleri Galib Efendi’nin gelecekte kendisine tebliğ edilecek olan manevi vazifesinden habersiz olmaları düşünülemez. Zira tasavvufi düşünce de; sima ve söz bir kişiyi tanımak için en önemli saiktir. Boş ve boşuna yaşamayan devirlerinin sahibi olan bu şahıslar Galib Efendiyi bilerek veya dolaylı yoldan Galib Efendi’nin yetişmesine katkıda bulunmuş olan  şahıslardır denilebilir. Galib Efendi de bu şahıslardan eserlerinde ve sohbetlerinde  sitayişle bahsetmiş, hayatlarından alınabilecek örnek yaşantılarını anlatmıştır. -Cümlesine selam olsun ve Allah rahmet etsin.-     

         Galib Efendi tasavvufî hayata yönelmesini daha değişik bir tarzla şöyle anlatmaktadır:  

         “Namaz kılıyor, oruç tutuyordum. İzahı mümkün değil, maddeden öteye gidemeyen, manayı zerre kadar yansıtmayan, gönül bahçesinin kapısını dahi göremeyen, satıhtan öteye geçemeyen, yalnız madde yapımı okşayan, manasız bir terbiye almıştım. Hani sirkteki hayvanlar da, manasız bu metotlarla terbiye edilir, seyircinin taktirine mazhar olur ve alkış toplar, lüzumu kadar terbiye edilmiş hayvan. Evet, ona benzer aldığım terbiye. Yukarıda belirttiğim “dediler” i veciz ve anlamsız, hayali bir söz gibi dinler, mana ve maddeyi biri birinden ayırmadan yaşayan bahtiyarları “toplumun bedevisi” zannediyordum. Bu düşünce ve bilgime rağmen beni manaya itekleyen gücün etkisini maddede olsun, manada olsun her an müşahede ediyor ve görüyordum. Say-i gayretimin dahli olmayıp dad-ı Hak olan ALLAH  korkusu hayatım boyu hiç eksilmedi. Terbiyem ve iradem dışında büyüklerime karşı hürmetli ve çok saygılı kılınmıştım.  İnsanlara hizmet hazzım ve zevkimdi. Henüz intisabım yoktu amma bilgisizce, dervişlerin de ender yaşadığı derviş hayatı yaşıyordum. Güzelliklere güzel şeylere hayranlığım fıtri idi. Dad-ı Hak idi. 1949 senesi ilticamın kabulü ile Şeyhim Efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici gönderildi. Hemen intisap ettim ve yaşantım boyu gördüm ki, yukarıda yazdığım “dediler” doğru imiş. Az bile demişler. Mananın bir parçasını demişler.”[9]

         Galib Efendi 1949 senesine kadar geçen hayatı bilfiil olmasa da tasavvufi bir hayata alıştırılmış olduğu anlaşılmaktadır. Kayınpederi; Rufai Şeyhi, Annesi onun iyi bir dervişi, O’nun Şeyhi Hacı Mustafa Anaç Efendi’nin de şeyhi Halifesi Ali Ahıskavî Efendi, O’nun da şeyhi; Şeyhi Hacı Bekir Baba’yı çok iyi tanımaktaydı. Eserlerinde bu şahısların hayatlarıyla ilgili önemli detayları anlatmıştır. Yakînen tanımış olduğu, bu ve benzeri nice şahsiyetlerin hayatı O’nu tasavvufun inceliklerine vakıf kılarken, fıtratından gelen özellikler de Galib Efendi’nin, bu hayata karşı iştiyak ve özlemini artıran en önemli etkenlerdir.

         Yine Şeyhi ile tanışmasına kadar geçirmiş olduğu devreyi, Metafizik adlı eserinin; sahipsiz yaşayıp tertib-i ilahiye rahmetine nail olmadan  evvel umumiyetle âdem’in ölçüsünün benzeri ben de mecnunluğu ilâhi aşk zannederdim, başlığı altında şu şekilde ifade etmiştir. Bu ifadelerinde Galib Efendi müntesip olmadan önceki hayatı ve düşünceleriyle müntesip olduktan sonraki hayatı ve düşünceleri arasında da kıssa ve  hikayelerle üzerine basa basa bir kıyaslama yaptığı görülür.

         “Hazret-i Allah’ın tertip ve tanzimine tabi olmanın imkanları rahmet-i ilahi olarak her an  mevcut iken cehlimizden,  bilgisizce,  sebebine tevessül etmeden de normal manevi hayatın yaşanacağının  zannı  ve gafletinin  çok kimselerde görüle gelen  mana cehaletinin başkalarında olduğu  gibi beni de hakikat cahili saflarına iteklemiş, “böyle olur” zannı ile çarpık yolu her nasılsa  beğenmiştim. Fakat  hakikatlerin zuhurunu azda olsa Rabbimin lütf u ihsanı ile gördükçe ister istemez tedirgin idim. İki cami arasında kalmış bî-namaz gibi olmuştum. Nasıl olmayayım ki, çokları gibi beş duyunun ötesinde ilim ve irfaniyet yaşantısını  yeteri  kadar kabul edemiyordum. Fakat gayr-ı ihtiyari her şeyin gerçeğini arama arzu ve isteği rahmet-i ilahi olarak  madde hayatıma tesir ediyordu. Bu halimi ilmi olarak  ifadeden yoksundum. Amma kuvveti ve kudret-i ilahinin her zerrede yıpıltısının yaşantıma hakimiyetini izahtan  aciz kaldığım. Tabibini ve ilacını her an beklediğim, henüz bulamadığım ilah-i aşkın, ezel-i ervahta bahşedilen Hazret-i ALLAH ’ın hitabına beli yani evet diyen  imanımla Rabbimin menduh olarak yarattığı yani en güzel yaratılan bu alemle cehlimden  çelişki halinde idim. Henüz terazim hayır ve şerri tartacak güce erememişti. Bazen    tartamadığı  gibi, şapla  şekeri de  yeteri kadar biri birinden  ayırt etme  ölçüsüne  sahip değildim. Nasıl ayırabilirdim ki, şekerin tadına yeteri kadar muttali değildim. Vesile-i ilahi mana  şekercisi ile  biliştirene   kadar rahmet-i ilahi olan bu gerçeklerin mahrumu ve mahkumu idim. Elbette intisabımla bütün müşkülâtım hallolacak demek değildi.

         Tasavvufi  yola girdiğin zaman  maddi ve manevi yaşantında yolun zevkini alırsın. Yeterli mi. Elbette hayır. Hazret-i Allah’ın tertip ve tanzim eylediği  mana ve gönül  üniversitesine girdin. Meyyitin yıkayıcıya teslim olduğu gibi  teslim ol. Acele etme. Sabreden  derviş muradına ermiş, sabırda  zafer vardır, sabırla koruk helva olur. Bu gerçekleri içine sindirmeye çalış. Benim gibi aceleci olma. Ayıp oluyor. Ben bu ayıba  nasıl düştüm. Anlatayım da ibret al:

         Şeyhim Efendim gönderilmeden evvel çok aşığım sanıyordum ve yanıyordum. Yürürken ayakkabımın çıkardığı ses dahi beni mecnun ediyordu. Nereye baksam,ne duysam,aşkıma aşk katıyor, aşk-ı ilahi böyle olur zannediyordum. Hele bir kimse yanımda Allah deyiversin; ruhum cesedi terk edecek gibi oluyordu.  Allah’ın ismini andığım zaman  aşk-ı ilahinin etkisi ile canım cesedimden ayrılacak gibi oluyordu. Bu mecnuniyeti normal tertib-i ilahi olan aşk zannediyordum,çok çok kimselerin zannettiği gibi.

         Şeyhim Efendim’i Hazret-i Allah  bu abd-i acize gönderene kadar maddi yaşantıma ve icraatımla rızkımı kazandığım sanatıma yansıtmıyorum zannediyordum amma manam perişandı! Manevi halimin perişanlığına şahit gereksizdi. Gece gündüz  Rabbime  yakarıyordum. Manevi  tabibime kavuşmak için arzu, rica ve şöyle iltica ettim:

         “--Ya Rabb! Derdimin dermanı, rahmetine vesile kıldığın mürşidimi, şeyhimi gönder. Yarın bekliyorum. Eğer yarın göndermeyeceksen. Lütfen emanetini al. Çünkü gücüm kalmadı!..”

         Diye bütün mevcudiyetimle yalvarıyor, göz yaşlarım ve hıçkırıklarımla saatlerce bitkin bir halde idim. Bir ara iç alemime ferahlık geldi. Şüphesiz  duamın kabul olduğunu müjdeler gibi bir hal olmuştu. Zira o gecenin manevi zuhuratı  gün boyu madde hayatımda da zuhur etmiş metafizik tecelli fiziğe dönüşmüştü. Tazarru ve niyazımı Hazret-i ALLAH ’ın kabul ettiğinin müjdesini aldığım gibi, maddede zuhurunun da seyrini ve yaşantısını ihsan etmişti. Kesinlikle anladım ki, isteklerimi  Rabb’im kabul etmiş ki, müracaatımın  fazlası ile tahakkuk eylediğini  aynı  günde yakardığım  saatte Hazret-i ALLAH  tarafından tertip ve tanzim olunan rahmet-i ilahiye vesile kıldığı, bu abd-i acize  rahmet-i ilahi olarak tertip ve tanzim edilen mürşidim, efendimi  elinde Hazret-i Kur’an’la geldi. Gelmesi ile bir anda rahmet-i ilahiye vesile olan gönül boşluğum doldu. O boşluğun verdiği ıstırap ve gönül sancılarım kayboldu.

         Aşk-ı ilahi zannettiğim anormal duygu ve hislerim yerlerini hemen Rabb’imin tertib-i rahmeti ilahiden zuhur eden güzelliklerin gelmesi ile çirkinliklerin madde ve manamdan nasıl kaçar gibi terk ettiklerinin verdiği  zevki  unutamıyorum!.. Unutmakta  istemiyorum. Hani derler ya; hakikat geldi batıl zail oldu.  

         Mürşidim Efendimin gönderilmesi ile, nefsimin ürettiği, aşk-ı ilahi sandığım ilahi zevk ve aşk-ı ilahi sandığım anormal duygulara öyle alışmışım ki, normale geçişimi de yadırgar oldum. Şimdileri anlıyorum, anormallikler kayboldu! Ben bu anormallikten kurtuluşu da  cehaletimden manevi kayıp zannettim. Rabb’ime yersiz ve küstahça sitemli ilticalar ettim. Aşk-ı ilahiyi “kayıp ettim” zanneden cehaletimle Rabb’ime neler demedim ki... Aşk şarabı içirdiniz de, ne oldu? Tutmadı... Şarabınız evvelki aşkımı da kaybettirdi, diye, Rabb’ime yersiz ne sitemler ettim... Çünkü ilahi aşk diye, bilgisizce, “manayı yaşıyorum” zanneden bazı çarpık fikirlerin mahkumu idim.

         Benim bilgisizliğime uygun kıssayı şöyle anlatırlar:

         Esrar müptelası, bakkaldan aldığı esrarı içmiş. Yıkanmak için hamama gitmiş. İçtiği esrarın etkisini hissedemeyen esrarkeş peştamal ve ayağında takunya ile çarşının kalabalık mevkiinde bulunan bakkala çatmış da:

         “--Haram olsun aldığın para. Sattığın esrar bozukmuş, tutmadı” diye çıkışınca, kalabalığında gülerek seyrettiği esrarkeşin anormal, perişan haline bakkal kahkaha ile gülerek:

         “--Tutmadı diyorsun, şu haline bak, bir de tutsa idi acaba ne halde gelecektin?!..” Diye bu gerçek nüktesi ile seyredenlerin  hayatı boyu unutamayacağı hikmet gerçeğini  sergilemişti.

         İşte bu abd-i acizin manaya yönelik sitemleri de teşbihte hata olmaz anlamında edep dışına çıkan esrarkeşin sitemine benziyordu ve hayatım boyu unutamayacağım cevap bağışlaması, rahmeti sonsuz olan Rabb’imin merhamet hazinesinden ihsan edilmişti. Her kul için ibret-i alem olan hikmet-i ilahinin uyarısını dinle :

         “--Ne  istiyorsun? Aşk mecnunu olup da  aynı yerde kalıp, yerinde saymak mı istiyorsun? Sen bunun için yaratılmadın. Gideceğin çok uzun yolun var. Mecnun  olarak mana yolunda duraklanır, ileri gidilmez!..”  Denildi.

         Bu uyarıdan şunu iyi anladım: Hiçbir  şeyin ifratı makbul olmadığı gibi ilah-i aşkın ifratı da salike yol aldırmaz. İyi bildim ve  anladım! Özür diledim, “aşkın bu yönünü bilemiyordum” diye.   Benim zannettiğim aşk-ı ilahi gerçek ilah-i aşk  değilmiş. Amma biraz geç anladım.

         Hazret-i Allah’ın vazifeli kılmadığı, silsile-i meratibe, izn-i icazete sahip olmayan, her hangi bir şeytani görgünün ve na-ehlin yersiz alkışlarının mahkumu, gerçeği bilmeyen, sahte yol gösterici, hakikat yolunun yol kesicisi hatasını anladığı  zamanda geri dönüşü zor olan bu anormalliğin hesabı mutlaka sorulacak. Hazret-i Allah’ın affı mağfireti sonsuz! Amenna. Amma mana diye avuttuğu, mecnun eylediği ve rahmet-i ilahiden mahrum ettiği madur kulların ellerinden yakalarını  nasıl kurtaracaklar. Merak ediyorum.

         Tasavvuf ve kolları olan tarikatları bilmeden inkar eden, manadan ve metafizik tecelliyattan yoksun, tek yönlü alimlerin çarpık fikirlerinin günaha yönelik kısmına da ortak olduğunu bilemiyor.

         Benim de intisap etmeden evvelki aşk-ı ilahi sandığım anormal halimin benzerlerini görmek Hazret-i Muhammed Mustafa (s.t.a.v) Efendimize uğramayan,  yerinde sayan mecnunları seyre nail olmak için ilan vermeye gerek yok. Çok yerde müşahede etmek mümkün. Bu samimi halini kabre kadar götürebiliyorsa amenna. Samimiyetinden dolayı manadan mahrum etmezler. Fakat tertib-i tanzim-i ilahiyi bulup yaşayan gerçek ehl-i aşk gibi olur mu? ALLAH  hiç bir kulunu tertip eylediği rahmetten mahrum eylemesin...

         O anormal hayatın zaman zaman cehlimden özlemi manevi halime tesir ediyordu. Cenab-ı Hakk’a yersiz,  ukalâ  ve küstahça, “normal yakarıyorum”  zannı ile müracaatlarımın  gerçekle bağdaşmadığını gene Rabb’imin lütfu ihsanı ile iyi anladım. Hataya düşmemem için gene Rabb’ime sığınıyorum. Gerçeği yansıtan havf u recasından tazarru ve niyaza layık değilsek de biz acizleri havf u reca rahmetinden mahrum  eylemesin, amin.”[10]

         Galib Efendi yine şeyhine ulaşmasını yukarıdaki bilgileri tamamlayıcı ve özetleyici bir şekilde Tasavvuf ve Zikrullah adlı eserinde şöyle anlatmaktadır; 

“İbret için anlatacağım kaçma. Bu rahmet-i ilâhiye bütün beşer muhtaç yaratılmış. Zuhuru kişinin cüzi iradesine bağlanmış. Allah’tan iste. Isrâren iste.

Bu istekle, sene 1949. Ankara’da Hacı Doğan Mahallesi, Pala Sokakta atölyemin üzerindeki evde iskan ettiğim günlerde aşkı ilahi sandığım sahipsizlik ateşi ile yanıyordum. Yaptığım ibadet ve taatlar, okuduğum kitaplar, dinlediğim vaaz ve nasihatler bu fakirin derdine deva olamadığı gibi manevi sıkletimi daha da fazlalaştırıyordu. Bu hali ilk anlarda ilahi aşk zannediyordum. Sonraları anladım ki, sahipsizliğin verdiği sarhoşluktan başka bir şey değil. Boşlukta kalmıştım. Bu derdime deva arıyordum.

Maneviyata ehil, muhterem ve izn-i icazet sahibi çok mürşit vardı, bildiklerim. Allah  cümlesinden razı olsun, makamları cennet olsun.  Rabbimin tertip ve tanzimi mizacıma uygun, zamana göre İslam’ın manasını yaşatacak bir mürşit bekliyordum. İstiyordum ki; beni Rabbim seni irşada  gönderdi, desin bekliyordum.

Boşlukta kalmıştım. Hayatıma tahkiki iman hakimdi. Toplumda geçerli iman ise taklidi iman idi. Gençliğimden beri samimiyetle ibadet, taat hayır ve hasenatımda idim. Rahmet-i ilahiler açık seçik tecelli ediyor. Bu tecellileri taşıyamaz hale gelmiştim. Bu mevzuda  direncim çok zayıflamıştı. Taşımakta güçlük çekiyordum. Ayakkabımın çıkardığı sesler dahi zikrullah  misali beni vecde getiriyordu. Bu konuda bana yardım edecek Allah’tan başka güç olmadığını müdriktim. Gece gündüz Hazret-i Allah’a tazarru ve niyaz ediyordum. Sadece arzum bu abd-i aciz için hususi gönderileceğine inandığım mürşidi bekliyordum.

1949 senesi, tarihini kesin hatırlamıyorum bir gece yarısı idi. Namaz kıldım. Ellerimi açtım yükseklere. Boynumu büktüm halikıma. Öyle müracaat ettim, öyle yalvardım ve yakardım ki. Şimdi anlıyorum ki, o halim benim aczimin tecellisi değil, Rabbimin rahmeti idi. Misali Hazret-i Rasulullah’ın yakarışının tarifi veçhile evliyalar Piri Üveys el-Karani Hazretleri’nin yoklukta müracaatı misali... Kalbim ve lisanım birleşmiş, müşterek davalarını yaratanına bütün mevcudiyeti ile arz ediyorlardı. Göz yaşların kalbini ıslatabiliyor ise duanı bütün alem bilir, misali  yaş gözümden  boşaldığı gibi, bütün azalarımdan akıyordu. Lisan ve halen Rabbime şu an aynının tekrarı değilse de, benzeri şu kelimelerle yakarıyordum :

Ya ilahe’l- alemin.. Her şeylere kadir olan Rabbim.. Rahmetin olan Peygamber Efendimizin o yönlü verasetini taşıyan, mizacıma uygun evliyanı yarın bekliyorum. Yarın göndermeyeceksen emanetini al. Çünkü gücüm tükendi. Benim ölçüme isterse uymasın. Yeter ki, “beni Rabbim gönderdi” desin.

         Rabbime elfi elfi, binlerce hamd ederim. O gün Şeyhim Efendim Kahramanmaraşlı Hacı Mustafa Yardımedici Efendiyi -makamı cennet olsun- elinde Hazret-i Kur’an’la Hazret-i ALLAH  iş yerime gönderdi. Ve dersimi verdiler. Efendimi görmekle iç alemim ferahladı. “Cennet misali. Hani derler : Mürşidi gördüğün zaman ALLAH ’I hatırlarsın.” Hatırlama nedir ki.. Bütün dertlerim deva buldu. Efendime bu halimi zamanla anlattığımda, gözleri dolu dolu : “Sus” dedi.  Anan  Arap olsun. Ben Maraş’tan yalnız senin için gönderildim. Manevi görgülerim bu hali teyit eder mahiyette idi. Tertibi ve tanzim-i ilahi olan Rabbimin vazifelendirdiği manevi dertlere deva, veraset taşıyan mürşitlerin  her zaman mevcut  olduğuna imanım sonsuzdu.”[11]

         Hamd olsun, çocukluğumda da taraf-ı etrafım derviş ve şeyh efendilerle bezenmiş idi. Bu bakımdan bu zümrenin  yaşantısının ve hallerinin az da olsa yabancısı değildim. Allah  cümlesinden razı, makamları cennet olsun. Naçiz hayatımda maneviyat ehli efendilerin duaları ve telkinleri küçümsenmeyecek kadar maneviyatıma yer etmişti. Benim için bir mürşide müntesip olmak, ezel-i ervahta Allah ’a verdiğimiz sözün cesetli olarak tekrarı idi, Rabbimin emir vererek kullarını yükümlü kıldığına inancım sonsuzdu. Yaratılışımda üstünlük değil, haşa, yaratanımı tanımama, anlamama engel olacak mania sanki halk etmemişti. Halik-ı zü’l-celal imanımı sarsacak güçte bir hadise halk etmemişti.  Şimdi daha iyi anlıyorum, çocukluğumda dahi manevi koruma altında idim. O bakımdan dünyaya gelmeme vesile olan ana ve babama müteşekkirim. Helal süt emzirdiler, helal lokma yedirdiler. Tertip ve tanzim eden Rabbime hamd olsun. 

                        Kamil doğarmış ehl-i  Hak

                                    Doğmadan evvel anası.

Bu sırrı ifade etmeye ve Allah ’a ve Rasulüne acabasız inanan belki kendisinin bu yönünü bilemeyen bahtiyarların uyuyanlarını uyarmaya çalışıyorum.” [12]

Yukarıda kendi ifadelerinin alt alta getirilerek 1949 senesine kadar yaşamış olduğu hayat anlatılmaya çalışılmıştır. Bu yıl derviş olmuş ve mânevi hayatı düzene girmiş, tasavvufi ifadesiyle mecmau’l-bahreyn’de iki deniz birbirine kavuşmuştur.

         Galib Efendi, çevresinde bu kadar şeyh varken niçin o güne kadar ancak bir defa rüyasında gördüğü Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici’ye biat etmişti. Çevresindeki şeyhlerden birisine biat etmesi hem çok kolay hem de karabeti bulunan kişileri fazlasıyla memnun edeceği tartışma götürmez olumlu bir davranış ve hareket olmayacak mıydı. Galib Efendi aslında şeyh ve evliya ayrımı yapmamıştı. Kendi ifadelerine göre bu konuda O’nun da her hangi bir dahli yoktu. Zira çok tekrar ettiği tertib ve tanzim-i ilahi öyle zuhur etmişti. Bir yönüyle müşkül gibi görülen bu durumu Galib Efendi bizzat kendisi de sorgulamıştır. Anlatılması zor gibi görülen bu durumu yine Galib Efendi Metafizik isimli eserinde; yakınında mürşit varken neden Kahramanmaraşlı mürşide müntesip oldun, başlığı altında Amcası Hacı Ali Efendi ile de ilgili olan olayı şöyle ifade etmektedir.

         “Şeyh Ali Haydar Efendi Ahıska muhaciri Hacı Bekir Baba’nın halifesi idi. Kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendi Ali Efendi’nin halifesi idi. Allah  cümlesinden razı, makamları cennet olsun.

         Çorum Fuani Kaplıcası’nın çok tarlası vardı. Heves ettik, teşkilat kurduk, tarlaları ektik. O beldede hatırı sayılan Piroğlu Halil Efendi’nin arazisi çoktu. “Ekebildiğiniz kadar benim tarlalarımdan da ekin, diye ısrar etmişti. Hayli ektik. Şeyh Hacı Ali Efendi’nin mesleği bostancılıktı. Şeyh Efendi’nin de isteği üzerine bir tarla da onun için sürdük. O semt münbit, bol mahsul veren bir toprağa sahipti. İşittik ki bire kırk veriyordu. Fakat biz bilemedik, toprağı derinden dört sefer aktardık. Çorum’da toprağın verimi öyle idi. Amma o belde yüzünden sıyrılır ekilirmiş. Derinden mahsul çıkmaz imiş. Nereden bilecektik. Mahsul cidden verimli olmadı. Şeyh Efendi’nin ektiği bostan tarlası da ektiklerimizi büyütemedi!..

         Şeyh Efendi’nin yeni koşuma girmiş genç atı ve atın koşulduğu yaylı bir arabası vardı. Çıkan mahsulü arabaya koyduk. Efendi Çorum’un kazası Mecitözü’ne bir manava götürecekti. Ali Efendi:

         “--Galip Efendi, benimle gelir misin?” dedi.

         Benim de işim vardı. Araba gittiğine göre “rahat olur” diye ben de yola koyuldum. Bir maksadım da biat ederek, dersimi alacaktım. “Yol boyu tarif eder” diye seviniyordum. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Efendi arabanın yanında yürüyordu, ben de edeben yürüyorum. Yürüyeceğimi bilse idim gelir mi idim? Bir ara:

         “--At daha genç olduğu için kıyamıyorum hayvana” demez mi?...

         İçimden eşek alıp beygir satıyordum amma; “benim derviş olmama ne manisi var” diye nefsimle mücadele ederken geriden nefes nefese bir köylü vatandaş bize yetişti. İki kişi yürürken üç kişi olduk. Soluğunu daha toplayamamıştı zavallı; söze başladı amma beceremedi. Benim arzumdu arzusu; giriş yapamadı zavallı.

         “--Efendim, burada bir zat varmış” dedi. Şeyh Efendi:

         “--Evet ben de duydum, varmış” dedi.

         “--Büyük zatmış” dedi. Şeyh Efendi:

         “--Evet, büyük zatmış” dedi.

         İsteği kabul edilmediği gibi istihza olunan vatandaş yavaş yavaş geri kaldı. Ben manen harap olmuştum. Dedim ki:

         “--Efendi! Garip söylemeyi bilemedi. Ders isteyecekti. Lütfetseydiniz!

         “--Galip Efendi oğlum, bunlardan ne istifade olur?” demez mi?

         Zaten yorulmuşum, dünya dar geldi bana... Babamın, anamın da şeyhi idi. Fakiri çok severdi. Dişimi sıktım. Terbiyemi bozmamam için Hazret-i Allah’a çok çok yalvardım. Ders istemediğime de hamd ettim.

         Çok seneler sonra; biz seni Maraş’a bağladık ve oradan hadiselerle biz kaçırdık seni,  dediler.[13]

         Galib Efendi 1949 senesinde bundan 15 yıl önce yani 1934 diğer bir ifadeyle 16 yaşında iken sadece bir defa rüyasında gördüğü Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici’ye biat etmiştir.  Yukarıda da anlatıldığı üzere teorik olarak bildiği tasavvufi hayatın pratik yönünü O’nunla ikmal etmiştir. Biatını müteakip ondan tasavvufi, terbiyesini  almıştır. Kendi ifadesi ile, gördüm ki, Nûr-ı Muhammedî şeyhim Efendimin sûretinde tecellî ediyordu. Muhammedün Rasulullah’ı o şahsiyette görüp, orada öğrenecektim, Halik-i Zülcelal öyle tanzim ve tertip eylemişti.  Bu hayat ile  bu şahsiyette nûr-ı Muhammedîyi yaşamıştır. Bu döneme ait şifaen anlattığı pek çok mevzu vardır. Bunları kendi eserlerinde irdelemesini bekliyoruz. Aşağıda sohbet kasetlerine yansıyan şeyhi ile arasında geçen olaylar anlatılmaya çalışılacaktır.

         Şeyhinin fazla sohbet etmediğini, bundan dolayı da insanların onu anlamakta zorlandığını, ihvana kendisinin sahip çıktığını, ziyâretlerinin muntazam devam ettiğini, hizmetinde bulunduğunu Galib Efendi bizzat kendisi ifade etmektedir. Galib Efendi bu dönemde Şeyhi Hacı Mustafa Yardımedici’nin yanındadır ve tabiri caizse yanından hiç ayrılmamaktadır. Çarşıda, pazarda, hac yolculuğunda hülasa hayatın her alanında birlikte olmuşlardır. Galib Efendi Şeyhi’nin her gün belli saatlerde atölyesine geldiğini, bu gelişi ise kendisinin dört gözle beklediğini ifade etmektedir. Bu konuda bizzat kendisinin anlattığı bir çok anekdot vardır. Bunlardan birisi şöyledir:

         “Efendim de bana bir zaman kızdı. Oğlum siz adam olmazsınız dedi. Niye efendim dedim. Üç kuruş dediler mi veriyorsunuz alıyorsunuz. Bizim Şerafettin’de böyle dedi. Dedim ki efendim. Biz dünya işini iyi biliyoruz, kusura bakma. Fakat senin yanında incinmesin diye bekletmiyorum seni, bir iki kuruşa değişmem seni. Haydi haydi oradan dedi. Neyse, kusura bakmasın aklı ermedi. Ticarette o değil, af edersiniz öyleyiz. Ama ben efendime hürmeten, hatta bazı. Şimdi eski şey içtihatsız. İçtihatsız ticâret derler buna. Efendim Allah  rahmet eylesin. Dürterdi böyle. Kaçaymış bu. İyi derse pahalı isteyecek. O zihniyet var. Kaçaymış bu. İşte on kuruş, efendim. Halbuki o on beş kuruş falan. Haydi oğlum iki kuruş vereyim sana olmaz mı. Adam kızar ben işâret ederim arkasından. Ver ver. Peki der. Gördün mü der bana. Gördün mü. Bak Şerâfettin’de senin gibi. Ver ver.  Adamın arkasından enâyi diye bağırırlar oğlum. Ama ben sonra gidiyorum ödüyorum o ayrı. Tertemiz efendim. Allah  acı büyükleri ısırmasın. Temiz insan, işte ilim bu. İşte ilim bu temizlik bu samimiyet. Allah ’a karşı samimiyet, Rasûlüne karşı samimiyet, hem cinsine karşı samimiyet. Var mı yok.[14]

         Şeyh ve mürit tasavvufi hayatın en önemli unsurudur. Şeyh olmadan mürit, mürit olmadan da bu hayat boşunadır. Tasavvufi düşünce de Allah’ın Rab isimi şeyhten tecelli eder. O’nun için bu yolun salikleri, beni rabbim terbiye etti ne güzel terbiye etti, derken yakinen yaşamış oldukları bir gerçeğe temas etmiş olurlar. Bu hayat biat ile başlar. Mürid  ile şeyh birbirlerini ne kadar iyi tanırlarsa matlub da o oranda tecelli eder. Bu açıdan şeyh mürşidi müritte şeyhi iyi tanımalıdır. Bu mana, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır kelamı ile ifade edilmiştir. Şeyhe teslimiyet olmadan bu hayatı yaşamak imkansızdır. Bu ve benzeri pek çok saikle Galib Efendi de, bu dönemde şeyhi ile pek çok seyahatler yapmıştır. Bu vesileyle baş başa kalarak, tasavvufun en ince ayrıntılarını Galib Efendiye öğretmiştir. Bu dönemde tabir yerindeyse aralarından su sızmamıştır. Bu döneme ait olan bir hatırasını Galib Efendi şöyle nakletmektedir:

         “Efendim her  gün gelirdi. Makam-ı cennet olsun. Efendim. Efendi idi her haliyle. Benden başka kimse bilmezdi zaten. Bir tek bana bildirirdi. Benim içimi yakar kavururlardı, başka kimsede bir şey yok. Ben tutardım bazı ihvanı bana itimâdınız yok mu oğlum. Gitme ulan. Ne ise. Bazen işim olurdu da dergâhta çalışıyorum o zamanlar, marangozum mobilyacı. Bugün gelmese de şu işi yetiştirsek falan. Her gün geliyordu. Allah  gani gani rahmet eylesin. Her gün. Hiç vâki değildi  sapıtması. Efendim gelmese de şu işi bitireyim derdim, bu benim nefsimdi. Ruhumda pencereden dışarı bakıyordu. Nerede kaldı örneksiz diye. Allah  gani gani rahmet eylesin.”[15]

         Galib Efendi bağlılığını artırmak için olsa gerek, tertib-i ilahinin bir cilvesi olarak neticesi itibariyle rahmete vesile olan, kendi ihvanlarına ve bu yolda yürüyeceklerin içinde çok şey bulacakları bazı meseleler yaşamıştır. Bunlardan birisi kayısı meselesidir. Manama yön veren kayısı olarak nitelendirdiği, hem sohbetlerinde hem de Metafizik kitabında bu konuya yer vermiştir. Kütahya’da 1988 Ağustosunda da bu konuyu anlatmış ve sonunu; şeyhine itiraz ettiğin halde bu haller sende de olmuyorsa boşuna kürek sallamışsın, diyerek sohbetine son vermiştir. Israrla, kendisini takip edenlerin örnek almaları için anlatmıştır.

Bu Hikmet-i Kayısıyı Metafizik isimli eserinde de; “enaniyetime  haddimi  bildiren,  insan  olabilmemin yolunu açan  metafizik  olay, vesile  kayısı, ledünni  uyarı,” şeklinde açmış olduğu başlık altında anlatmıştır. Birbirinin tekrar gibi görülen olayları çok değişik manada anlatabiliyor olması Galib Efendi’nin önemli hususiyetlerinden birisidir. Bu anlatım tarzına hikmet-i kayısı güzel bir örnektir. Olay belki aynı ancak anlaşılan mana da bu orantıda birbirinden farklıdır.

         “Hazret-i ALLAH ’ın tertip ve tanzimini bariz görüntüleyen hoşgörünün dışlanıp, halimin fanatizme dönüştüğü, fiziki inançtan başka metafiziği yansıtan yeterli inanca iç alemimde yer verilmediği, yaşantımı fanatizmden kurtarıp hoş görü deryasına  girmeme vesile-i ilahi olan kayısının maddi ve manevi hayatımda neler yaptığını dinle:  

         Derviş olmuştum. Amma yaşantım ve duygularım sathi idi. İç alemime yeteri kadar yansımıyordu. İnancımın etkisi  bir nebze yer etmişti zannediyordum. Amma hayatımda yeteri kadar etkisi görülmüyordu. Zarfı okuyordum amma   mazrufa yani zarfın içindeki  mektuba  erişememiştim. Hele mektup ledünnü ise bu tecelliyat-ı ilahinin  hayli  garibi idim. 1954 veya 1955 senesi idi. “Kayısı yılı oldu” diyorlardı ve hayli ucuzdu. Hacıdoğan’daki atölyemde Dış İşleri Bakanlığı’nın taahhüt edindiğim işlerini  yapıyordum. Teslim günü yaklaşmış, durumumuz sıkışıktı. O gün öğleden evvel Şeyhim Efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici elinde büyük bir sepetle geldi:

         “--Oğlum, bir sepette sen al, Keçiören’den kayısı alalım. Kilosu on kuruşmuş” dedi.

         Efendimde benim de istifade  etmemin zevki vardı ama!. Nereden bilsin ki, başımı kaşımaya zamanımın  olmadığını. İşleri  gününde yetiştirmeye mecburdum. Geçen her gün için para cezası vardı. Fakat nereden bilirdim ki benim için gazap görünümünde olan olayın neticesinin rahmet-i ilahi olduğunu. ALLAH  için tabi olmanın, şeyhine meyyit gibi teslimiyetin anlamını kitaplar da okuyordum. Mana alemime yer etmediğinden henüz o güzelliğin sahibi değildim... Mana kimliğimi bu abd-i acize göstermek için tertib-i tanzim-i ilahi imiş.

         Hazret-i ALLAH ’ın bu tertip ve tanzimini zuhur mercii olduğu halde  Şeyhim Efendim de bilmiyordu. Bu ilahi imtihanı  bilse idi bu abd-i acizin muakkat de olsa zararına vesile olacak bu tertibi üstlenmezdi. Efendim’den zuhur eden emirlerin şeyhimin her gün şahidi olduğum halleri ile kabil-i kıyas değildi. İç alemime de yansıdığını sandığım imanım dıştan görünen nefsani duygularım yaşantıma uygundu. Amma onunla Hazret-i ALLAH ’a yakınlık iddiamın alem-i manada “geçmeyen akçe” olduğunu zaman zaman daha  iyi anladım.

         Benim geçirdiğim imtihanın ağırlığı avamın imtihanına eş değer değildir.   Ezel-i ervah da verilen manevi vazifemle şumullü idi. Bu tür imtihanla avam sorumlu tutulmaz, inşallah .  Zira birine gıda olan lokma diğerini boğar,  helakine sebep olur. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, şahsen nefsini dahi tatmin edemeyen, fiziksel kaideden öte gidemeyen, fizik ötesinden nasip almamış metafizik yoksunu, ilm-i ledünni garibi sathi imanım  irşat vazifemde beni nereye götürebilirdi ki?!..

         Arz edeyim: Aklı  din eyleyip manevi teşkilatı inkar, metafizik zuhuratı inkar, tasavvuf ve tariki inkar edip İslam’ın şartını beşe çıkaran, hiç kimseye “müslüman” sıfatını layık göremeyen, ALLAH ’a olan yalnız sathi inancının etkisinde kalmış,    başka bilgiye sahip olmayan bilge (!), bedeviye “imanın beş şartını yerine getirmez isen Müslüman olamazsın” diyerek, ALLAH ’ın emrine de ters düşen, çarpık ilminin ölçüsü ile rahmet-i ilahinin ümidi ile yaşayan, masum, garip toplulukları katı telkinlerinle ya cehenneme, veya “yapamıyorum” kırıklığı ile küfre iteklenmeye müsait olan kişileri  ilmi tutumun elbette ilm-i ledünniden ve hakikatten uzak, nefsânî hazzından öte gidemeyen ilminin doğal görünümün zuhurunun ilahi olmasını mı bekliyordun? Kusura bakma!  Bu yayığın yoğurdu elbette bu kadar olur...

         Bedeviden istedikleri şahadet. “Fizikten ileriye manevi yolu bulamayan ulemanın hakikat şahidi olması tertib-i ilahiye aykırıdır.”  Katiyen olamaz. Olması elbette muhaldir. Çünkü kelime-i şahadet müminlik sıfatının rahmet tecellisinin zirvesidir. Kusura bakma, “dost acı söyler.” Ama gerçeğin ta kendisidir. Şahit olmanın yollarını ara ve bul. Bu aramaya gönülden başla. Aşk yolunu seç. Zamana uygun içtihat görmüş güzellikler kaynağı şeriatını bul. ALLAH  elçilerinin getirdiği ilahi emirler dışında hakikat yolu olmadığı gibi aşk yolu hiç olamaz; arama bulamazsın.! Tavsiyem  odur ki: Manaya giden yolları bul...

         “Ene medinetün, Ali babuha” (Ben ilim şehriyim, Ali  kapısıdır.) hitabına iyi sarıl.Aradığını ve kayıplarını bu yolda bulacaksın. Şüphen olmasın. “Hikmet mü’minin kayıp malıdır, nerede bulur ise alsın.” Bu hitab-ı peygamberiye dikkat edersen “mü’minin kayıp malıdır”  diyor, müslimin değil... ALLAH ’ın varlığını daha henüz kabul etmiş, İslam’a yeni  adım atmış bedeviye “Hazret-i ALLAH ’ın varlığına, Hazret-i Muhammet Mustafa (s,t,a,v,) Efendimiz’in hak peygamber olduğuna  şahadet getir” diye,daha henüz muttali olmadığı iman zirvesini bedeviden beklemen ALLAH ’ın bildirisine de ters düşüyor. Bedevinin  şahsında şahadetin  zuhurunun ısrarı zatınızın da bedeviliğini ilan ve ispat ediyor.! Başka yol şahadete götürmez. İnadı bırak: Enaniyetten kurtul. Vesileyi iyi anla da kayısıdaki beni rahmet-i ilahiye götüren hikmetleri dinle:

         “--Efendim” dedim, “manavda çok güzel kayısı var. Sepeti doldurtturayım”  deyince ters tepki yaptı efendime. Beni işimi bilmez ve ısrafatla tersledi.

         “--Taksi çağırayım” dedim.

         “--Hayır, otobüsle gideceğiz” dedi.

         “--Sepetle otobüse almazlar” dedimse de olmadı.

         “--Ben aldırırım” dedi.

         Ben de bir sepet aldım. Almazlar ümidi ile otobüse yaklaştık:

         “--Buyur Hacı Baba!” diyerek, biletçi arka kapıdan bizleri içeriye aldı. Meğer bahçelere giden otobüslere bu hususta belediyenin yolcuları yükleri ile almaları emredilmiş. Her durakta bekliye bekliye Keçiören iki yol kavşağına geldik ve indik.      

         Sağ taraftaki kayısı bahçelerine efendimle bahçenin ortasından girdik. Dibine dökülmüş, altın gibi sararmış, sahipsiz kayısıları efendim yerden alıyor, üfleyip üfleyip yiyordu. Benim ise iç alemim harap olmuştu. Bu kadarına pes doğrusu! Sahibi olmayan bir şey nasıl yenebilirdi ? Mollalığım tuttu. Mürşidimi ayıplıyordum, “şeriat dışı hareket ediyor” diye! Gene üfledi kayısıyı, bana uzattı:

         “--Galip Efendi oğlum, ye” dedi

         “--İç alemim eşek alıp beygir satıyordu. Güya terbiyemi ve saygımı bozmuyordum:

         “--Yemeyeceğim Efendim” dedim.

         “--Niye yemiyorsun?!” Hitabına:

         “--Hastayım” cevabını verdim.

         Efendim bana uzattığı kayısıyı da yedi. Bitişik bahçeye girdik. Bahçe sahibi koşarak geldi. Efendimin elini öptü, Allah’a hamd ederek. Sebebi ziyaretimizi anlattık. Adamlarına seslendi. Ağaçtan toplayıp sepetleri doldurmalarını emretti. Sepetler doldu. Efendimin çok ısrarına rağmen para almadılar. Ayrıca bir tabak dolusu yememiz için de olgunlarından kayısı getirdiler. Efendim yiyordu. Ben evvelce  yemediğim için utancımdan yiyemiyordum . Tahminen 45 yaşlarında gibi görünen bir zat koşarak geldi. Gözleri dolu dolu Efendimin elini öptü. Muhabbetle kucakladı ve rica etti:

         “--Efendim, mübarek ayaklarınız benim bahçeme de bassın” diye.

         “--Bahçen nerede?” Diye sorunca:

         “--Hemen bitişik” diye Efendi’min kayısı yediği yeri göstermez mi?!..“

         Efendim manidar, gözüme baktı. Yontulmamış, yobaz nefsim “sen işin doğrusunu yaptın. Usul-i şeriata daha uygun değil mi?” diyordu. “Senin halin, efendin gayba teslim olurken sen zahire hüküm verdin” diye nefsim beni alkışlıyordu. Efendim gelen zata:

         “--Ben de seni arayacaktım oğlum. Bahçenden beş tane kayısı yedim, helal et.  Deyince, aşk-ı ilahiden gözleri çakmak çakmak kızaran, maddenin tahakkümünden kurtulmuş, kahraman edası ve gür sesi ile:

         “--Kayısı nedir?!.. Emret, ağaçların hepsini söküp vereyim!” Deyince, efendim gene manidar, gözüme baktı.

         Ben yine nefsani ölçülerimle hürmetsizliğime, mana terbiyesizliğime ayıp tozu kondurmuyordum.

         Bahçe sahipleri sepetlerimizi otobüse kadar getirdiler. Otobüsün sahanlığında geri döndük. Otobüste bizim gibi yükü olanlar çoktu. Anladım ki, müsamaha yalnız bize mahsus değildi.

         O gece manamda beni mana denizinden dışarı attılar. Sahilde sudan çıkmış balık misali çırpınıyordum. Şöyle diyorlardı:

         “--Hani sadıktın?!.. ALLAH  için tabi olmuştun? Meyyitin yıkayıcıya teslim olduğu gibi olacaktın? Biz vaadinde sebat etmeyenleri, mürşidine karşı samimi olmayanları, verdiği sözün dışına çıkanları “denizden sahile atılmış balık” benzeri debelendiririz!...”

         Bu manaya yaklaşık hitaplarla cezalandırıldım. Cidden mana denizinden dışarı atılmış balık misali hadiselerden sonra manevi düşüncelerim, manevi zevkim, duygum ilahi yakınlığım tükenmişti... İflas etmiştim... Mana servetim bitmişti. Taşlaşmıştım. Yaratanımı dahi düşünemiyordum. Merhamet, insaf, insanlık, hoşgörü hepsi batan mana gemisini terk etmişler, bana yalnız enaniyeti bırakmışlardı. Tövbe, istiğfar kapısı vardı,amma o kapıya yaklaşma duygu ve isteğim de kaybolmuştu.

         Perişanlığım bir ay kadar devam etti. Sureta alışa geldiğim manevi sohbet ve zikir meclislerine devam ediyordum. Efendime duygusuz iltifatım da yapmacık sürüyordu. Mürşidimi Rabb’imden istedim de gönderdiği halde, aman ya Rabb’i, bu zıddiyetin anlamını, manasını çözmek mümkün değildi. Evvelâ bal yemese idim, balın tadını elbette bilemezdim. Bu anlamsız yaşantımda teselli yeri bulmaya çalışırdım...

         “Ben daha iyi biliyorum” iddiası ile gayba imanı, manevi yolu terk eden, zikrullaha, maneviyata bilmeden düşman olan kişilerin hastalığına tutulmuştum. Rabb’imle sağlam ahdim olmasa idi, Rabb’im korusun, uzaklaştığım yetmediği gibi ben de zahiri ilim şemsiyesi altında mana tahribatını vazife edinirdim.

Bu mana hastalığı bir ayı geçkin devam etti. Gazab-ı ilâhî zannettiğim bu zuhurat manamı eğitti. İntisabın yani Hazret-i Allah ile ezel-i ervahta yapılan ahd-i mîsakın dünyada tekrarının rahmet kapısını açan anahtar niteliğini taşıdığını iyi anladım. Mânevî ikaz ve irşat ile kayısı mevzuunda şeyhime terbiyesizlik yapmasa idim, maddemi manaya tebeddül eden bilgiler  bu gün iyi anlıyorum ki,  gazab-ı ilahi ile gelmeyecekti. Rahmet-i ilahi ile kemalat bulacaktım. Bu rahmete bencillik ve enaniyetim mani olmuştu. Gazab-ı ilahi ile mecrasına oturtuldu. Rabb’ime sonsuz hamd ve şükürler olsun.”[16]

         Galib Efendi Tasavvuf ve Zikrullah isimli eserinde de bu konuyu  teferruatıyla anlatmış ve sonunu şöyle bitirmiştir:     

         “Memleketimizde bir gerçek espri vardır.  Derler ki “Her yufka ekmeği dürüm olmaz. Gevreğini, yani kurusunu içine dürde ye.” Bu tabir mahallidir. Amma mana yönü ile umumidir. Okuyan ve dinleyen kardeşim; hazmı güç gevrekleri, yumuşağına dürde ye.  İmanında rahmet zuhurunu göreceksin. Mutlaka ye. Bu abd-i acizin aczi sana ışık tutsun. İtiraz etme, dayanamazsın. KAYISIYI  YE. [17]

         Bu ve benzeri daha nice olaylar, Galib Efendi’ye bildiği, öğrendiği ve içinde olduğu işin ehemmiyetini açık ve seçik olarak bildirmeye yetmiştir. Büyük insanların büyük imtihanı olur, anlayışına göre mutlaka O da bu türlü bir eğitime tabi tutulmuştur. Beni Rabbim terbiye etti ne güzel terbiye etti,  kavli O’nun lisanında bir ütopya olmaktan çok uzak olduğu anlaşılıyor. Zira O böyle bir sözü hayatında geçirmiş olduğu her türlü safhaları dikkate alarak söylemektedir. Her ne kılmışsa adalettir Cenâb-ı Kibriyâ, sözü O’nun hayatıdır. Bu mevzudan bu yolun yolcularının öğreneceği hikmetin sonu yoktur. 

 

                   3- ŞEYHLİĞİNİN TEBLİĞ EDİLMESİ:

         1949 yılından 1956 yılına kadar pek çok zuhurat-ı ilahi ile iç içe bir hayat yaşamıştır. Bu arada fıtratından gelen safiyet ve bu işe ehliyetli olmasıyla edindiği tasavvufî bilgi ve tecrübesi bir  ömre bedel hatıratıdır. Zira şeyh olmayı hiç bir zaman düşünmedim diyen Galib Efendi şeyhinin kendisine şeyhlik vazifesini tebliğ etmeden evvel şöyle bir zuhuratı olmuştur. Bu zuhuratı anlatırken hayatının 1949 yılından sonraki hayatını özetlemektedir. Ayrıca bu ifâdeleri, halkın tasavvufi terim ve tasavvufi hayata olan bakışını ifade etmektedir.

         “Manevi bu tertib-i ilâhiyi Allah’ın affına sığınarak anlatabileceğim kadar anlatmaya gayret edeceğim. İnayet Allah’tandır. teferruatıyla evvelce yazdığım gibi hulasa edeyim : 1949 senesinde Rabbimin lutuf ve ihsanı ile Kahramanmaraşlı Maraş Fatihi Ali Sezayi Kurtaran Efendinin halifesi Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici Efendi’ye Rabbimin lutf u ihsanı ile arzum tahakkuk etti. Gerçeği gördüm. Müntesip oldum. Acabasız kabul ettim. Mutmain olarak, sadık derviş oldum. 49 sene oldu. Rabbime hamd ederek arz ediyorum. Yine o günkü sadık dervişim, el-hamdü lillah. Allah mahrum etmesin, cümle kullarına ihsan etsin, amin. Yedi  şeyh efendinin manevi bir demet gül misali hal ve İslami terbiyelerinden bu abd-i acizi tertib-i ilahi olarak nasipli kıldı. Allah cümlesinden razı olsun, makamları cennet olsun. Yanlış anlaşılmasın diye izah edeyim: Dervişin bir şeyhi vardır. İki olmaz. Tertib-i ilahide böyledir. Amma kısmetinde var da irşada vazifeli kılınmışsa gene Hazret-i Allah’ın tertibi ile bazı şeyh efendilerin de bahşedilen meziyetlerinden istifade etmesinde bir sakınca olmayıp, rahmet-i ilahi ve tertib-i ilahidir.

Sene 1956 berat gecesi manevi büyüklerimizin de bulunduğu Peygamber Efendimizin başkanlığında imtihan oldum. İmtihan soru cevap imtihanı değil, hal imtihanı. Hazret-i Allah’a tazarru ve niyaz imtihanı idi. Rabbime sonsuz hamd olsun  Hazret-i Rasullullah (s.t.a.v.) Efendimiz kalabalık mânevî toplum içinde büyük ve açık  bir defterle masa önünde oturan Ebu Bekir Sıddik (r.a.)  Efendimize: “Yaz; Şeyh Sadi Şirazi, diye yaz, buyurdu. İçimden düşünüyordum: Şeyh Sadi Şirazi Hazretleri yüzlerce sene evvel yaşamıştı, nasıl olur. Diye içimden geçirirken, Peygamberimiz Efendimiz: İkinci Şeyh Sadi Şirazi, diye yaz, buyurdular.”[18]

Böyle bir rüyayı Galib Efendi çeşitli eserlerinde ifâde etmiştir. Galib Efendinin tasavvufi anlayışında rüyanın önemli bir yeri vardır. Ancak şeyhliğin rüya yolu ile verilemeyeceğini bıkmadan usanmadan hemen hemen her sohbet ve eserinde ifade etmiştir. Zira rüyasında şeyh olduğunu görerek, şeyhlik ilan edenlerin bu yolun eşkıyâları olduğunu ifade etmektedir. Bu rüyası hiç şüphesiz paha biçilmez rahmânî bir rüyâdır. Ancak Galib Efendi bu rüyasına hiç önem vermemiş şeyhine de anlatmamıştır. Bu rüyayı müteakip yaptığı davranışı, bu rüyasını şeyhine anlatmamasının sebebini ve şeyhinin kendisine vazifesini tebliğ etmesini şöyle ifade etmiştir: 

         “Bu manamı kimseye ifşa etmedim. Hatta mürşidim efendime dahi. Sıkıldım söyleyemedim. Yemin ederek derim ki: Şeyh olma zevkim ve isteğim yoktu. Nasıl olsun ki, o günkü toplumun inanan kesiminin de ekserisi ne dervişliği ne de şeyh lafzını dahi kabullenecek halde değillerdi. Ezel-i ervahla ilgili mânevî kısmeti olanlar ve manevi vazifeli olarak dünyaya gönderilen varisü’n-Nebi, nedim-i ilahi yer yüzünde hiç eksik olmamıştır. Aksini düşünmek rahmet hazinesini kısıtlı göstermeye çalışmak, Halık-ı zü’l-celale zulüm isnat etmektir.

         Bir kaç ay sonra, gününü pek hatırlayamıyorum, Ankara Anafartalar Caddesi, Adliye’nin karşısında Kuleli tarihi binasının üst katında iskan ediyordum. Kayınpederim yedi tarikten izn-i icazet sahibi Çorumlu Şeyh Hacı Mustafa Anaç Efendi’nin de bulunduğu bir mecliste cennet mekân mürşidim efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici mânevî vazîfemi tebliğ ettiler ve buyurdular ki: “Sizleri şahit kılarım. Hazret-i ALLAH  Galip Efendiye irşat vazifesi vermemi emretti, diye tebliğ etti.” Hazır bulunan büyüklerimin ellerini öptüm. Kayın pederim gözlerimden öperek tebrik ettiler, bu abd-i âcizi. Hazret-i Allah emretti. Hikmetini idrak edememiştim, maneviyattan nasip alamayan ilim sahiplerinin ölçemediği gibi. Sonra Rabbim bu sırra bu abd-i acizi muttali kıldı. Anladım ve öğrendim ki, mürşidi ancak ve ancak Hazret-i Allah   emrediyor. Bu fakire de iki kere bu şeref bahşedildi. Beypazarlı Hacı Süreyya Güralp Efendi’ye ve Kayserili merhum Hacı Hüseyin Kara Efendi’ye Allah’ın emri üzere tebliğ ettim. Lütfen inan.” [19]

         Yukarıda anlatılan rüyada kendisine manevî alemde; II. Şeyh Sadi Şirâzî denilmesinin anlamını ve kendisine bu görevin verilişini yine şöyle dile getirmiştir;

         “... Şeyh Sâdi Şirâzî Hazretleri nur-ı aynım olduğu gibi, aramızda mîzaç benzerliği, yakarış ve tazarrû-niyaz benzerliği, güzelliklere karşı görüş benzerliği, hemcinsine karşı hoşgörü benzerliği vardır. Ancak bu îzahımdan Allah’a noksan sıfat isnat edercesine, semâvî dinle bağdaşmayan, “reenkarnasyon (tenâsüh)” demeyesin. İslâmiyet’te ve Allah’ın sıfatlarında bu türlü ilme yer yoktur. ...  Şeyh Sâdi Hazretleri’nden daha çok niçin bahsettiğim sanırım daha kolay anlaşılır. Rubâî ve gazellerinde düşüncelerimi, tazarrû , niyâzımı, yakarışımı, tek kelam ile aşkımı buluyorum.”[20] 

         Galib Efendi  Kâdiri ve Rufaiden bu tarihten sonra resmi olarak silsilede yerini almıştır. Bu silsile şöyle gelecektir: Seyyit ve Şerif Hasan Galib Efendi, (k.s.)  (Doğumu, 27 Mart 1921(H.1337) Hacı Mustafa Yardımedici, (k.s.) (D. 1317-(1900)- Vefatı; 23/8/1968), Maraşlı Seyyit Ali Sezâi Efendi. (k.s.) 

         Galib Efendi kendisine şeyhlik görevinin verilmesini anlatırken ayrıca umumi olarak  şeyhliğin nasıl verilediğini de şöyle ifade etmiştir:

         “Allah’ın istisnâi tertîbidirler. Bu türlü vazîfeli tertip ve tanzim etmek beşerin yetkisi dışındadır. Peygamber efendilerimizin peygamber tâyin etmeye yetkileri yoktur. Evliyâ dahi bu mevzuda yetkili değildir. Yetki bi-zâtihî Hazret-i Allah ’a mahsustur. Evliyâlar görünüşte ayrı ayrı mîzâca sâhip olup, dış yönleri biri birine benzemez. Mânâ ve vazîfelerinin anlamı birdir. Peygamber efendilerimiz mâsum yaratılmış olup, günah işlemezler. Evliyâlar mâsum değillerdir. Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da Hazret-i Allah   buyurdu : “Elâ, inne evliyâallâhi lâ-havfün aleyhim ve-lâ-hüm yahzenûn” (Evliyâm için korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de). (Yunus Sûresi, 62)”[21] 

         Ayrıca Kayınpederi Hacı Mustafa Anaç Efendi de Galib Efendi’ye icazet vermiştir. Verdiği icazetnamenin ilgili ifadeleri şöyledir:

         “Bu Fakir kul Çorumlu el-Hac Mehmet Oğlu Seyyit el-Hac Mustafa der ki; Ankara da mukim, mânevî oğlum Hasan Oğlu Çorumlu Şeyh El-Hac Seyyit Galib Hasan’a evliyâlar kutbu kerâmet ve işâret ve mânâlar sâhibi Mevlanâ Abdulkadir el-Geylanî’den ve Rufai tarikatından bu iki tarikattan makamın emri ile halifeliğe ve mürşit kıldım. Bu iki tarikattan bana icâzeti Çorum da metfun Müştak oğlu Ahıskalı Şeyh el-Hac Ali vermişti, Ona da Çorumlu Şeyh Ebu Bekir e’s-Sıtki vermişti, O’na da ...”

         Galib Efendi kendisine şeyhlik görevi verildikten sonraki hayatını ve ilk olarak burhan yapmasını şöyle özetlemiştir: 

          “Bu abd-i âcize icâzet verildi. On iki sene şeyhim hayatta iken halifesi idim. 1968 senesinde daru’l-bekâya irtihal ettiler. Allah  makamlarını cennet etsin. Altı şeyh efendinin zaman zaman hizmetlerinde bulundum. Hikmet, marifet ve tasavvufi terbiye aldım. Bu hal tertib-i ilâhî idi. Şeyhime de makama tarafından bu türlü olması için emir verilmişti. Kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendi yedi tarikten icazetli şeyh idi. Diğer şeyh efendilerin isimlerini bildirmiyorum. Bazı bilgisi kifayetli olmayanları, günaha sokmayayım diye, niçin burhan yapmıyorsun. Diyenlere, şişle bizi tanıyanlara tanımasınlar diye işi kapatıyordum. Gerçeği şu idi, zaman uygun görmüyordum ve korkuyordum. Öldürücü bir demir nasıl insana girerde tahribat yapmaz. Aklım mantığım imanımla  çelişki halindeydi. Bir gece mana aleminde azarlandım. Makam tarafından, niçin şiş burhanı yapmıyorsun sana bu vazifeyi verenden daha mı iyi biliyorsun denildi. Daha neler demediler ki. Bu türlü görgüleri sakın hafife alma. Hayli arkadaşlara makamın verdiği yetkiye istinaden Allah  rızası için burhan yapmalarını rica ettim. Çok yerlerde senelerce icra ettiler. Medyada olsun bazı yelerde maksadından saptırılmış ehil olmayan ellerde, Gülünç duruma düşürülüp rahmet-i ilahiyi tahrif ettiklerini şiş burhanını ne hale getirdiğini milletçe esefle gördük. Tahmine beş sene evvel tehir nettik. Burhana müsaade edilen arkadaşlara da tehirini rica ettim. Bazı kanallardan ısraren istenildiği halde fikrimiz değiştirmedik. Eli tertemiz olan bir programda, Beş yıl evvel yapılan burhanı, 96 kadir gecesinde yapılmış gibi aleyhimizde kabahat ve suç bulmuş edasıyla, hakaretamiz iftiralar ekleyerek, tiniyetinin tezahürünü gösterdi. Cumhuriyet Türkiye’sinde bizleri aciz düşürecekti güya. Hazret-i Allah’ın rahmeti nasıl tecelli, eyledi. Zuhuruna bak. Avrupa’ya biz acizleri reklam eyledi. İslam’la yaşanmak istenilen hurafelerden bidatlerden arınmış, kalıpçılıktan kurtarmış şeriatı, Muhammedî’yi yaşayarak Muasır milletler seviyesine çıkmak isteyen toplumlara, İslam’ın mânî teşkil etmediğini, tüm şeriat-ı Muhammedi’yi yaşayan, bahtiyarlara gerçekliğin güzelliklere karşı olmadığını,  anlamayanların gün be-gün arttıklarını hayranlıkla seyredip Allah ’a hamd ediyoruz.”[22]     

 

                   4- HAYATINDAN BAZI KESİTLER:  

         Ben de bugün irademle çalışmıyorum, diye Hazret- i Allah ’a ukalalık etmiştim. Neticeyi dinle de ibret al,  şeklinde anlattıkları şöyledir. 

         “Aylardır beni alışa geldiğim çalışma zevkinden değişik sebeplerle tezgaha yaklaştırmayan, elime takım almama müsaade etmeyen Rabbime desem ki: “Ben ihtiyarımla çalışmıyorum.” Tembel tembel bir köşeye çekilsem, bilmem beni nasıl çalıştıracak. Bu merak haşa, isyan değil, mutmain olma arzusu beni küstahlaştırdı.

         Atölyem iki kat idi. Zeminde makineler vardı. Üst katta işler monte   ediliyordu. Üst kata çıkmak için merdiven, merdivenin altında mütevazi yazıhanem vardı. Merdivenin ortasına oturdum. Merak ediyordum, “ihtiyarımla çalışmıyorum” der isem beni nasıl çalıştıracaktı? Bu arzumu küstahça yaptım. Hazret-i ALLAH ’a hitaben:

         “--Şu anda ben ihtiyarımla çalışmıyorum ve buradan da kalkmıyorum” dedim.

         Aradan bir kaç dakika ya geçti, ya da geçmedi. Kapıdan iri yapılı, uzun boylu, gözleri kızarmış, akıl hastanesinden kaçmış, tipik bir adam azmanı (Niğdeli Mustafa Efendi), sanki benim terbiyem için hususi yaratılmış, kapıdan girerken:

         “--Neredesin ulan?! Gel arkam sıra” dedi.

         Öyle celalli idi ki... Aklı da alınmıştı. Gayr-ı ihtiyari korku ve ürperti sarmıştı beni. İtiraz etmek şöyle dursun, titrek sesle:

         “--Takım alayım” dedim. 

         Ona da müsaade etmedi:

         “--Lüzum yok” dedi.

         İtiraz edersem akıbetimi görür gibi oluyordum. Derhal emre icabet ettim. Düştüm peşine... Ankara Denizciler Caddesi’nde Marmara Hamamı’nın bitişiği Beyrut Palas’ın zemininde bir odaya girdik. Dört tarafı tavana kadar yüksek dolaplarla çevrili idi.

         “--Bu dolapları sök” diye emir verdi.

         Bir keser, testere, tornavida, kerpeten... Getirdiği takımlar bu kadardı. İşçi getirmeme de müsaade etmedi. Kendisi de odanın ortasına oturdu. İş bitene kadar ayrılmadı yanımdan. Hava kararmıştı. Sökme işi de bitmişti. Ter tabanımdan akıyordu. O günkü yorgunluğumu hiç unutamam...

         Cenab-u Hakk’a yaptığım küstahlığı çok ağır ödemiştim. Dünyevi ceza verilmişti  bu abd-i acize. Aff u mağfireti sonsuz Rabbim af etmiştir ümidi tesellimdir.

         Bilmem gerisini anlatmaya gerek var mı? Anlatayım: Hazret-i ALLAH ’ın  kullarına  buyurduğu “işi ehline veriniz” cidden Hazret-i ALLAH  bu işi ehline vermişti. Halik-ı Zü’l-Celal için, hadiseyi zuhur ettirecekse o anda o kişiyi o olaya layık olmasa da olaya uygun oluvermesi için hemen halk etmesi ALLAH  için zor değil, mesafe ve zamana da ihtiyacı yok!..

         Niğdeli Mustafa Efendi’nin  ahlak ve huyunun  tebeddülatında  bariz gördüm ki, bir anda her şeyi değiştiren yaratıcının Hazret-i Halik-ı Zü’l-Celal olduğunu... Rabbimin bu sıfatını ezberlemiştim, amma bu olayda yaşadım. Hiç unutmamak üzere  iyi öğrendim. Rabbimin bu ismini, bu sıfatını bir daha hiç bir hadise ve olay bu abd-i acize büyük söz olmasın bu tür günahı işletemez, inşallah.

         ... Niğdeli Mustafa Efendi durduğum evin yakınına taşındı. Komşum oldu.  Mizacının sertliği doğruluğundan geliyordu. Temiz kalpli, imanlı, pırlanta gibi, örnek insandı. O hadisenin tesirini üzerinden atamıyor, beni her gördüğünde eziliyor utancından yüzü kızarıyor, “affet beni, ben öyle insan değildim. Nasıl reva gördüm sana o muameleyi?” diye üzüntüsünden kahroluyordu. Nedenini anlatmak istedimse de anlatamadım, münasip bir zemin, zaman bulup da. “Bu hadise benim bilgisizliğimden kaynaklandı. Senin suçun yok” diyemedim. Belki o da o yönlü terbiye olmaya  muhtaçtı. Uygun bir zamanda sordum:

         “--Cinayet işlemeye müsait gibi bir halin vardı!”

         “--Doğru” dedi. “O anda kendimde değildim. Muhakemem de yoktu.” ...[23]

          Ürdün’deki bir hatırasını ise şöyle ifade etmektedir:  

         “Ürdün’de başıma bir hadise geldi. Fî tarihinde. Çok eski. Bir kahvede oturuyoruz Ürdün’de. işte yolculuk Hicaz’a. Eskiden pek gelir giderdik böyle. bir yüz başı var orada Türkçe biliyor. Biz biraz gururlandık, kibirlendik, Osmanlı size neler yapmadı falan. Yahu Allah  gani gani rahmet eylesin sizi de bir zamanlar ihya etti deyince yüz başı kızdı bana. Dedi ki, ne yaptınız söyle bana. Dört yüz sene emrinizde kaldık ne yaptınız bize. Şimdi ben apıştım. Dedim ki, bilmem neredeki, sarayı, bilmem neredeki sütun, bilmem neredeki cami.  Başka yok, başka yok. dört yüz sene siz geri gittiniz bizi de tuttunuz. Tuttunuz bırakmadınız yakamızı, biz terakkî edemedik, siz bıraktıktan sonra biz terakkî ettik, adama kızdım. Milliyetçiyim ben, ben iyi milliyetçiyim Allah  bunu almasın üzerimizden. Hayır bir Müslüman’da milliyetçilik davası güdülmez de, fakat o Osmanlıya hakaret ediliyor.”[24]

         1958 yılında  yaşadığı şu metafizik olayı da yine kendisi, zamanı durdurur, zaman içinde zaman halk eder Hazret-i  Allah  (c.c.), başlığı altında şöyle anlatmıştır:

         “Tahminen 1958 senesinde, Dış İşleri Bakanlığı’ndan kapalı zarf usulü  aldığım ve taahhüt edindiğim işleri, Ankara Hacıdoğan semtindeki marangoz atölyemde taahhüt ettiğim mobilyaları yapmakla meşguldüm. Dış İşleri Bakanlığı  levazım ve ağırlama  müdürü,  muhasebe müdürü, bir kaç daha yetkili zevat:  

         “--Hoca işlere bakmaya ve kahve içmeye geldik” dediler. Geliş normaldi amma benim zamanım müsait değildi. Şeyhim Efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici bu abd-i acize akşam namazını Hacı Musa Camii’nde kıldıktan sonra bir yere davete gideceğimizi söylemişti. Yerini bildirmemiş, ben de adres sormayı lüzumsuz görmüştüm. Çıkmak üzere idim. Vakit yaklaştı. Ancak yetişirdim akşam cemaatine. Zamansız  gelmişlerdi tetkik heyeti misafirlerim.

           Çaylar, kahveler içildi. Lüzumlu konuşmalar yapıldı. Benim akşam cemaatine  yetişmek imkanım tükenmiş, yakın camilerden ezan sesleri geliyordu.   Misafirlerim de daha rahat yerleşiyorlardı yerlerine. Ben ise Rabbime yakarıyordum “bu işi düzelt” diye.

         Sakın demeyesin: “Ne olurdu bu davete de gitmesen? Kıyamet mi kopardı?”

         O manevi halimi  lisanen ne ben anlatmaya muktedirim, ne de sen mübarek kardeşim anlamaya henüz mana yapın ve düşüncelerin ayarlı... Hazret-i ALLAH   bil cümle kullarına bu duyguyu ve yaratanına  yaklaşma özlemini çok çok ihsan etsin ve bu tür rahmetini geri almasın. Ekici kılsın. Manasız bilici kılmasın. Tertip ve tanzim kıldığı mana aleminden  habersiz  eylemesin. Bilmeden düştüğü  mana inkarcılığından kurtarıp, ilm-i zahirini de ilmi batını ile  mücehhez kılıp cümlesini zü’l-cenaheyn eylesin, amin.

         Çünkü gönül ilmi ile takviye görmeyen fiziğin, manevi yapısı olan metafizik yoksunu erbab-ı ilim  bu alemde çok cesurdurlar. Bu cesaretlerinin nedeninde  yalnız akıl yolu ile her dava ve tertib-i ilahiyi çözeceklerinin zannı galiptir.  Yeteri kadar gönül ehlinin mana hallerine vakıf olamadıklarından ehl-i tasavvufun zikrinin ve fikrinin emr-i ilahi üzere olduklarını bilemediklerinden gerçek aşk ehlini inkardan başka sermayeleri yoktur. Bu zaaflarının ürünlerini her an görmek mümkündür.

         ALLAH  kelamı olan Kelam-ı Kadim’in harflerine dokunmazlar fakat  manasına işlerine geldiği gibi mana vermekten çekinmezler. Müsaade edilen içtihattan habersizdirler amma mana tahrifatına gelince “cihat yapıyorum” zevki ile  yaşarlar. Amma bu kardeşlerimiz  henüz müslümanlıkla, müminliği ayırt edemediler. Mümin sıfatının zirvesi olan kelime-i şahadeti henüz imanla yükümlü olmayan  Müslüman’da arama gafletine kapıldılar. Hazret-i Kur’an’da ALLAH ’ın buyruğu  adına zuhuru görülen  mana adına Hazret-i Rasulullah (s,t,a,v) Efendimize ihsan edilen ilim adına utanç verici telkinlerinde halâ hakikat dışı bu telkinlerini devam ettirmeye çalışıyorlar, “İslâm’ın şartı beş” diye. Ayeti tekrar görelim: Bismillahirrahmanirrahim. “Bedeviler dediler ki: “İman ettik.” De ki: “Siz iman etmediniz, amma  “müslüman olduk” deyin. İman henüz kalplerinize yerleşmedi. Şayet ALLAH ’a  ve peygamberlerine  itaat ederseniz  amellerinizden bir şey eksiltmez. Çünkü ALLAH  çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”   (Hucurat Suresi, 14)

         Hazret-i Allah’a lütfettiği Din-i İslam’ı öğretmeye kalkacak kadar aptalca  bir fanatizmin peşinde koşan ideolojik İslam savunucularının artık aklını iyi kullanmaları gereklidir. Zaman yalnızca duygusallık ve akılsızlık değil, bilgi, sabır ve idrak zamanıdır. Günâh-ı kebâir dışında güzellikleri görebilme,bulabilme, ve yaşayabilme zamanıdır. O zaman bu yaşamın ismi İslamiyet’tir. Bana yönelenlerin yoluna uy.” (Lokman Suresi 15)  Bu âyeti celîlenin anlamına dikkat et.

         Misafirlerim  gittiler. Olanca  gücümle, koşarcasına gidiyordum Hacı Musa Camisine. Caminin yakınındaki kahvede, gittikleri yeri bilen bir kişiye rastlarım ümidi ile camiye geldim. Kapısı açıktı. Kapıya yaklaşıyordum ki, ezan okunmaya başladı. Bu metafizik olay karşısında şok olmuştum. Ezan niye okunuyor? Bir hadisemi vardı?!.. Merakla camiye girdim. Hayret! Cemaat tamam. Müezzin kamet getirdi. Kurra İmam Hacı Mustafa Efendi akşam namazının farzını kıldırdı. Sünnetleri kıldık. Tesbihat ve dualar okuduk. Cemaat dağılmaya başladığı zaman müezzin Müslüm Efendi’ye hayretle sordum:

         “--Niçin bu gün akşam namazı geç kılındı? Sebebi nedir?” diye. Demez mi ki:

         “--İki dakika erken okudum ezanı, hocamın davetine gideceğiz diye!”

         Bu metafizik olayın şoku üzerimden halâ geçmedi; geçeceğe de benzemiyor.

         İmanıma ve aşkıma yön veren, rahmet-i ilahiden başka yönü olmayan bu ve buna benzer inanç, safiyet, ve sadakat tecellileri –ki, metafizik olayları anlata bilirsem  bahtiyar olurum-- ademlikten  terakki edip insan olanlar anlarlar ve zevkine ererler.  Hazret-i ALLAH  imanın ürünü olan bu rahmetinden  cümle kullarını nasipli  kılsın, inşallah .”[25]

         Galib Efendinin seyahatleri O’nun manevi hayatında büyük tesirler yapmıştır. Özellikle hac yolculuğu sırasındaki Kudüs ve Bağdat ziyaretlerini bizzat kendisi örnek olması açısından dile getirmiştir. Bunlardan Bağdat ziyâretini Metafizik’te; aşk yolunda sevmen gerekli olanları  sevmeden ilâhî aşk makamından sevgi mi bekliyorsun, başlığı altında şöyle anlatmaktadır:  

         “Husûsi arabamızla beş arkadaş Bağdat’a gittik. Beş, altı gün Bağdat’ta kalacaktık ziyaretler için. Bilahare Basra,  Kerbela, Necef,  ziyaretlerinden sonra hac için Taif yolundan Mekke-i Mükerreme’ye gidecektik. Otele yerleştikten sonra  kaldığımız  otele yakın olan Gavsu’l-a’zam Abdulkadir Geylani Hazretlerini ziyarete gittik. Cümle kullarına merhamet ve rahmet-i ilahiden iktidarı nispetinde yerine getirilen kulluk vecibesini samimiyetle ifaya gayret gösteren, aşkı ilahiden nasibini almış, Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz’in manevi deryasından cümle ehl-i aşka kıyamete kadar dağıtmaya ehil, merciinden vazifeli kılınan, bugün dahi Hazret-i Allah’ın ehl-i aşka ihsan eyleyip, tasarrufatının bariz zuhurunun aşikare görüldüğü adetsiz rahmet merciinden bir tanesi, Hazret-i Allah’ın rahmetinden getirdiği şeriatı ile yükümlü olduğumuz Hazret-i Rasulullah’ın verasetinin vazifelisi ve nedim-i ilahi, ehl-i aşk için tahsis edilen rahmet-i ilahiye ve aşkı ilahinin dağıtım kapılarının cesametlisi; ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır,  hitabıyla  Rasulullah’ın işaret buyurduğu rahmet-i ilahiye vesile, ehl-i aşkın büyük kapısı Gavsü’l-a’zam Seyit Abdülkadir Geylani (kaddesallahu sırrahu) Hazretleri’ni ziyarete gelmiştik.

         Her tarafta  dolu dolu, edepli, mekarim-i ahlakın içten ve dıştan göründüğü    ehl-i aşk Gavsü’l-a’zam’ı ALLAH  için ziyarete gelmişler. Cümlesinin manevi doyumları belli yüzlerinde. Musluğu kapanmayan yaşlar gözlerinde. Aşk sarhoşluğu  belli umumi hallerinde. Gıpta ile seyrediyordum. Hayret: Bu abd-i acizde, gördüğüm mesut simalardaki rahmet-i ilahinin zerresi dahi yoktu! Maneviyat fukarası ve müflisi olmuştum. “Taştan, topraktan ne istiyorsun?” Diyen  hakikat gariplerinin taşıdığı imanı kemiren virüs bu abd-i acizde olanca cesameti ile sırıtıyordu. Feyzim alınmış, manevi duygum yok olmuş, aşk-ı ilahilerin zuhur mercilerine müteallik kılınan imanım da yok olmuştu...   

         Rahmetli Anacığımın, Hazret-i Allah’ın emrine ters düşen bir hal gördüğü zaman  yaptığı uyarıyı anımsadım. Üzerine basa basa:

         “--Aman oğlum, Allah insanı taş eder!” Derdi. Bu söz benim istihza konumdu. Derdim ki:

         “--Ana, taş olmuş bir insan göster ki, inanayım!”

         Anamı aciz bıraktığı mı zannederdim. İşte anacığımın o mübarek sözlerini iyi anladım; taş oldum. Maneviyat müflisi olmuştum. Ne beklentiler, ne duygularla binlerce kilometreyi  kat etmiştik. Fakat gönül kapım kapanmıştı. Açılır zannı ile taraf-ı etrafıma karşı utancımdan yapmacık aşk gösterileri yapmaya yeltendim. Yaptımsa da olmadı, yapamadım. Maddi ve manevi hayatımda sahtekarlığa yer yoktu... Delirmiş gibi dışarı fırladım. Sitemlerim yaratanıma idi. Otele gelene kadar neler demedim ki, neler... Hamd olsun ki, müracaat kapımı açık bırakmışlardı. Küstahça daldım içeri. Şımarmıştım. Yaratanıma mırıldanıyordum amma yüksek sesle. Oteldeki odamda kimse yoktu. Sırt üstü uzanmıştım, elbisemle yorganın üzerine. Diyordum ki.

         “--Hani, zatının nerede rahmet-i, merhamet-i ilahin?... Binlerce kilometre yolu bu abd-i acizini taş etmek için mi getirdin?...”

         Gözlerimi gayr-ı ihtiyari diktiğim karşıdaki duvarda yüksekte bağdaş kurarak oturan Şeyhim Efendim Hacı Mustafa Yardımedici’yi gördüm. Gülüyordu benim halime ve:

         “--İyi bil! Yağma yok! Burayı sevmeden başka yerlerden sevgi bekleme” diyerek gülüyordu.

         İki ayağını bileklerinden tuttum aşk ile. Çaprazlama kıvırdım da dedim ki:

         “--Seni sevmek, ne demek; yerim seni çıtır çıtır aşkımdan.!”

         O mübarek ayakları kıvırmakla gayr-ı ihtiyari rahmet kapısını açmışım meğer. Gayr-ı ihtiyari almışlar, gayr-ı ihtiyari içeriye girmişim. Çünkü birden inkar zail olmuş, imtihanım bitmiş, yerini rahmet-i ilahiye, aşk-ı ilahiye terk etmişti. Hazret-i ALLAH ’ a  iman eden ve  Hazret-i  ALLAH ’ın bil cümle resullerinin inanan ve tabi olanlara rahmet hazineleri olduğunu, peygamber varislerinin, evliyaullahın  dünyadan  hiç eksilmeyip, manevi teşkilatın her an mevcudiyetini gören kalp gözümü, rahmet benliğimi geri vermişlerdi. Koşarak gittim Gavsü’l-a’zam’ın türbesine... O ziyaretim dostlar başına!..

         Bilmeden düştüğüm bu hali üzülerek anlatmaya çalıştım. Örnek al da sende aynı duruma düşmeyesin.

                        Seher zevkin ne bilsin müstecânî, füsteri kalpler

                        Füyûzât-ı sabahı hasta-yı hicran olandan sor  

        Yani, seheri görmeyenler seherin zevkini nereden bilecekler. Sen seherin zevkini hicran çeken hastadan sor.” Seher vakti hikmet-i ilahiye cümle hastalara  seherin zevki ile ifakat (ferahlık) verilir. Bu feyzi hicran çeken hasta iyi anlar. Her gün güneşi göbeğine doğduran, güneşin doğmasını dahi göremeyen hele görmediği seher zevkini nereden bilecek? Beni Adem füyuzat-ı ilahiden habersizdir. Adem insan olmadan taşlaştığını nereden anlayacak?

         Muhterem hocam! “Taşı, toprağı niye ziyaret ederiz?” Anlatabildimse mutlu olurum. “Görmediğim ALLAH ’a ibadet etmem” diyen büyüklerimizin mezhebi ve meşrebi olan aşk-ı ilahiyi ve şeriat-ı garrayı bu yolda bulacaksın. Yoksa şahsi ve nefsani hazlarımıza hoş gelen, beni Adem’i korkutarak, cehennemden başka tesirli göstergeye muttali olamadın. “Şeriat” diye göstermeye kalkıştığın, yaratılan  güzellikler dışı. Dünya güzelliklerini tedris etmiş kişilere dünyada halk edilen  güzelliklerin de yaratıcısının Hazret-i Allah olduğunu anlatamadık. Onun için peygamberimiz efendilerimizin getirdikleri, kulların neşv ü nemâ bulmasının ALLAH   tarafından ihsan edilen maddi ve manevi  düsturunu  bilemeden.

         İlim adına yanlış anlatıyor ve yanlış yapıyoruz. Tatbikinde aşk rahmetinden uzak, zikren kesira  emr-i ilahisinden uzak,  sonsuz rahmet-i ilahinin af ve merhamet-i ilahisini yansıtmaktan uzak, içtihatsız bırakılan şeriat-ı garra günün şartlarına uymaktan uzak... Mekârim-i ahlaktan, tasavvufi yaşantıdan uzak... Allah’ın haram kıldığı günâh-ı kebâirler dışında  yaratılmış güzellikleri kabul edemeyen bir ilim ihdas edildi! Ruha hulul edemeyen, ruha gıdayı veremeyen, beşeri tertip ve tanzimden de öte manaya gidecek yolu olmayan bir ilmin verdiği düstur ve prensipler (!). “Yaratılışın sırrı” olan insan olmaya namzet beni Adem’in davasına elbette cevap verecek gerçeğe ve güce sahip değildir...”[26]

         Diğer bir ziyaret ise Kudüs’tür ki anlatırken o hali hala canlı olarak yaşamaktadır. Hem sakal bırakmasını, hem ilk hac yolculuğunu, hem de Kudüs ziyaretinde kendisine halilim hitabının zuhurunu şöyle dile getirmektedir:

         “Allah  gani gani rahmet eylesin, çok toleranslı, çok müsamahalı, merhametli Hacı Mustafa Yardımedici Şeyhim, Mürşidim, Efendim bir gün bana dedi ki:

         “--Galip Efendi, kırk yaşında sakalını bırak.”

         Dedim ki: “--Efendim, ben kırk üç yaşımdayım!”

         “--Peki, elli yaşında bırak” diye müsamaha gösterdiler.

         66 senesinde sabah namazdan sonra manen emir verdiler: “Sakalını bırak. Hacca giderken iki parmağınla tutacak kadar olsun.” Bu ilahi emre çok sevinmiştim. Zira durumum ve imkanım hac etmeye müsait değildi. Manevi emirde “iki parmağınla sakalını tuttuğun zaman gideceksin” deniyordu. Manevi emrin “acabasız iman”a idi hitabı. O bahşettiği hasletimi  Rabb’im korusun, cümleye iman yoksunluğu vermesin, amin.

         Sene 1966. O günden bu yana sakalımı sünnet-i seniyyeye uygun bıraktım. O sene Rabb’im öyle ihsan etti ki, üzerime farz olarak, kayınpederim Şeyh Hacı Mustafa Efendi ile dört otobüs, hac yolculuğumuzun  güzergahı Kudüs-i Şerifi  ziyareti de Rabb’im kısmet etti. Kubbetü’s-Sahra da Muallak Taşı’nın bulunduğu taşın altında iki rekat namaz kıldık. Peygamber Efendilerimizin ayrı ayrı mihrapları var. Mihrapsız yer yok. Hangi mihraba yönelir, namaz kılar isen caizdir. Şeriatlar arası diyalogu orada görmek mümkün. Her mihrapta namaz kılmak insan olmaya namzet, birlik, beraberlik zevkini, manasını hissederek yaşayan, dinde ayrılık görmeyen ehl-i aşkın mihrapları burada... Mümkün mertebe çoklarında  namaz  kıldık.

         Peygamber Efendimiz’in Mirac’a çıktığı yerde kayınpederimin arzusu ile fakir zikir halakası tanzim ederek Rabb’imin isimlerini o mübarek yerde doya doya zikrettik, sabah namaz vaktine kadar. Mescid-i Aksa tamir ediliyordu. Mescid-i Aksa’nın alt katında sabah namazlarını kıldık. Güneş doğduktan sonra diğer ziyaretleri yaptık. Cümle Peygamber efendilerimizin geçtikleri tevatüren söylenen hutte  kapısından toplu halde İslam’ın giriş kapısı kelime-i  tevhit çığlıkları ile geçtik. Hususi olarak otobüslerle EL-HALİL’e gittik. Her kutsal yerin hazzı, duygusu başka başka... EL-HALİL’İN hududundan girerken bana öyle bir hal oldu ki, izahı mümkün değil!... Hazret-i ALLAH ’ın  “HALİLİM”  yani “sevgilim” hitabını  mana yapımla  her an devamlı işitiyordu. Bu işitme kelime değil, hal tecellisi idi. İşitiyordum. Hitab-ı ilahinin sarhoşu olmuştum. Gözlerimden  yaşlar boşalıyor, ihtiyarımla değil, gayr-ı ihtiyarı şelale misali akıyordu. Taraf-ı etrafımdan sıkılıyordum “riya zannederler” diye  amma ihtiyarım akan yaşı durdurmaya yeterli değildi. Özellikle  İbrahim (a.s.)’ın merkat-i şerifinde Rabbim koruduğu için deli olmadım da, ne mi oldum. ... Halâ o aşkın delisiyim. 24 saat kaldık. Yusuf (aleyhi’s-selam)’ın atıldığı kuyunun etrafında halaka kurduk. Rabb’imi zikrettik.

         Sakın demeyesin “Hazret-i Allah ümmet-i Muhammet’ten aldı da beni İsrail’e niçin verdi?” İslam ve iman ölçüsü ile bu günahımızı bilse idik elbette ruha üzüntü veren bu zuhurat olmayacaktı.”[27]  

 

                   5- GALİBİLİK KOLUNUN TEBLİĞ EDİLMESİ:

         Doğumundan itibaren tasavvufun yoğun olarak yaşandığı bir yaşaması ve fıtratından getirdiği özellikler eklenince; Galib Efendi’nin hayatının önemli kesitleri yukarıda anlatılanla sınırlı tutulamayacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Hayatını tasavvufî düşüncenin idâmesi ve doğru anlaşılması için sarf eden ve bugün itibâriyle bu konuda büyük başarılara imza atan Galib Efendinin her seyahati her sohbeti, her gezisinin ayrı ayrı önemi vardır.

         1956 yılından 1993 yılına kadar geçirdiği şeyhlik yıllarından sonra 1993’de kendisine Kadiri ve Rufâi’den Gâlibilik ismiyle kolu lütfedilmiştir. Bu konuyu, Kadiri, Rufai tarikinden  Galibiliğin  verilmesi,” başlığı altında tasavvuf ve Zikrullah isimli eserinde şöyle ifade etmiştir; 

“Dergâhımız Kadiri ve Rufai iken  ALLAH ’ın rahmeti  iki nurun tecellisi olarak lütfedilen “Galibilik” koluyla bahşedilen zamana göre, hakikatlerin dışına çıkmadan, lüzumuna binaen virdimizi yirmi dört saatte bir defa olarak, mühim anlarda kaldığımız yeri unutmamak  şartı ile müsait olduğu zaman gecenin nısfına yani yarısına kadar bitirmemiz lazımdır.”[28]

“Ağustos 1993 tarihinde mânevi meclis kararı ile Kâdiri ve Rufai tarikinin   rahmet zuhuru “Galibi” olarak kol lütfedildi. O mecliste bulunan Allah’ın  rahmet sıfatlarının tecelli ettiği yol bahtiyarları Gavsu’l-azam Seyyit Abdulkadir Geylani, Seyyit Ahmede’r-Rufai, Şeyh Ahmet  Yesevî, Şeyh Ahmed Kuddûsî, daha nice manevi büyüklerimiz tebliğleri ile hayli kişilerin manalarında da zuhuru görülmüştür. Rabbim layık kılsın ve bütün kullarına istifade etmelerini nasip eylesin. Amin.  Rabbimin lütf-i ihsanı olarak “Gâlibilik” kolu verildi.”[29]

         Galib Efendi kol verilmesinin anlamını ve kol verilmesini müteakip yapılması gerekenleri yukarıda anlatılanları tamamlayan mahiyette, 106 no’lu kasette müridin şeyhe bağlılığını anlatırken şöyle dile getirmiştir.

         “Böyle mertlik istiyor Hazret-i  Allah, üfürük değil. İnciri görür incire aşık olur, zinciri görür zincire aşık olur. Bugün şu şeyhe müntesip olur, yarın başka şeyhe müntesip olur. Olur, olur, olur, olur. Allah  muhafaza etsin. Hazret-i Allah ’ın böyle bir kanunu yok. Kavi sarılın. Galibi’lik diye biliyorsunuz bir kol verildi, Kadiri ve Rufai’yiz biz ama kol olarak Galibi’lik verildi. Galibi’yiz dememiz kâfi. Menşei nedir diye sorulursa Kâdiri ve Rufâi’den lütfedilen bir kol. Malumunuz,  o zamanki vazifeli kişinin ismiyle ifâde edilir. Fakirin ismine izâfeten öyle ihsan edildi. Rabbim layık kılsın. Şimdi, niye anlatıyorsun. Eskiden beri hangi tarike mensupsan Pir efendilerimizin ahkâmı üzere, onun tertibi üzere gitmek mecburiyetinde idik. Şimdi zamana göre içtihat edilmesi gerektiği için zamana göre içtihat selahiyeti verildi. Kolun anlamı bu. Hangi mevzuda içtihat. Aklının erdiği mevzuda.

         Evvela zikirlerimizde içtihat yapacağız. Allah ’ın güzel isimlerini daha tertipli tertipli zikredeceğiz inşallah. Tarif edeceğim şimdi. Bugün böyle, yarın biraz daha belki ilâve edebiliriz. Öbür gün nasıl güzel olursa bizim o. Bütün güzellikler bizim. Coşmak denir; zikrullahta, toplu yapılanda coşmak. Coşmak, biliyorsunuz. Biraz daha, efendim böyle kabarmak. Su nasıl sakin sakin akar, coşmaz o. Su bir mecradan aşağı yuvarlanır yahut gürül gürül, gürül gürül; coşar su. Coşmaktır, Allah ’ın ismiyle coşmak. Ama gördük ki zamanımızda korkunç toplumlar belirdi; İslam’ı yansıtmayan, tasavvufu hiç göstermeyen. Ağır ağır Allah ’ı zikredeceğiz inşallah .”[30]

         Hattat Mahmut Uncu’ya manasında konuyla ilgili iki tane hat yazdırılmıştır. Bu levhalar şahsın vefatını müteakip Hasan Galib Efendi’ye ulaştırılmıştır. Bunlar sırasıyla şöyledir:

                             “Ya Hazreti Şeyh Hasan Galibi (K.S.)

         Kutbu’l-Arfin, Gavsu’l-Vâsilîn, el-Müctehidin, Aşk-ı İlâhî, Haydar-ı Kerrâr, e’ş-Şeyh Sultan, Hadimu’l-Fukara, Mutasavvıf, Hasan Galib, KUŞCUOĞLU. Bu dergâhta ders alanlara, bundan böyle Gâlibi denilecektir. Şeyhi Sultanı H. Galibidir. Bu talebeler  dergâhların Şeyhi Sultanı Hasan Galib, Kuşcuoğlu’dur. Ketebehu’l-fakir, Mahmut Uncu. 1993,”.

                  Ya Hazret-İ Abdulkadir Geylani( K.S.)   Ya Hazret-İ Rufai (K.S.)

         Kutbu’l-arfin, gavsu’l-vâsilîn, el-müctehidin, müctehidin-i aşk-ı ilâhî, E’s-Seyyit, eşşeyh, Sultan-ı Hadimu’l-fukara, El-Mutasavvıf, H Galib. Es-Seyyit, hasan Kuşcuoğlu, eski dervişlere; Kadirî, Rufâî, Galibî denilecektir. Bu dergahların şeyhi, sultanı ise, H. Galibi hasan Kuçcuoğludur. (k.s.) dergahlarda ders alan dervişlere bundan böyle Ahmet Rufai ve Abdulkadir Geylânî Hazretlerinden tebliğ ile Galibî olmuşlardır. (k.s.) Ketebehu’l-fakir. Hâfızu’l-Kur’ân. Mahmut Uncu.  1993.”[31]

         Ayrıca dervişlerinden  olan, Muharrem Deveci’nin gördüğü rüya da şöyledir:  

         Metafizik isimli eserini, telif ederken yaşamış olduğu metafizik hadise, ilâhî  mührün basılması meselesini ise şöyle ifade etmektedir: 

         “Sakın dergâhımızın şüphe etmeyin. 45 senedir bu vazifeyi götürüyorum. Allah  benim hayatımda düzenbazlık yaratmamış yavrum. Münâfıklık bilmem Allah  saklasın. Sahtekârlığı hiç. beceremem. İyi bilin şeyhinizi.  Sonra çekinmiyorum. Şeyhim diyorum ben.  kitaplar ayazdım gönderdim. Güvenlikte de aynı şeyi söyledim. Ben şeyhim dedim. Niye Allah  verdi bana yahu ne yapayım, yalan mı söyleyeyim. Allah’ın verdiğini söylemeyeyim mi. Bu gün tasdik ediyor Hazret-i Allah . Şeyh Galip Kuşcuoğlu diye. Kâdiri Rufai şeyhi diye. inanın şâhitler huzurunda. Tahsilli insanların huzurunda. Pirintırın hiç dahli olmadan yazdım kağıda tak vuruldu. Kudret-i ilahi tarafından. Müteşekkirim hayranlığımın, ne bileyim izahtan acizim. ama siz anlayın. Dergâhımıza basıldı bu mühür. Tasdik edildi, Allah  tarafından.”[32]

 

                   6- TARİKATI:

         Yukarıda da belirtildiği üzere 1956 senesinde şeyhlik görevi bizzat şeyhi tarafından ilân edilmiştir. 1993 yılında da bu iki meşrepten Gâlibîlik kolu verilmiştir. Yukarıda hayatı anlatılırken de izah edildiği üzere O ve müntesiplerinin ismi: Kadiri ve Rufâiden Galîbidir. Köklü tarikat geleneklere bağlı olmakla beraber kendisi de bu yeni oluşumun Piridir.

   

          B- YETİŞMESİNDEKİ BELLİ BAŞLI SEBEPLER:

         Galib Efendi’nin yetişmesinde pek çok sebep vardır. Ailesinin bu anlayışa olan yakınlığı, kayınpederinin Rufai Şeyhi olması, sanatı, bizzat kendi şeyhi, okuduğu eserler ve da ha pek çok etkenler sayılabilir. Bunlardan bir kaçı şöyledir:    

                   1-Şeyhi Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici:

         Yukarıda hayatı anlatılırken de deyinildiği üzere Galib Efendinin yetişmesindeki en önemli sebep Şeyhi Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedicidir. Mustafa Efendi, H.1317 m.1900 yılında Maraş’ta dünyaya gelmiştir. Ne zaman Seyyit Ali Sezaî Efendi’ye intisap etti, ne zaman hilafet verildi, bu konuda kesin bir bilgiye ulaşılamamıştır. Maraşın kurtuluşunda Şeyhi Ali Sezâi Efendinin (Kurtaran) yanında yer almıştır. Kendisinin dört erkek çocuğu vardır. Bunların çoğu dini tedrisat görmüş kişilerdir. Ankara’ya ise Galib Efendiyi yetiştirmek için gelmiştir. 

         En büyük eseri; kendisinden sonra bir pir olacak olan Galibi Piri, Galib Efendidir. Mustafa Efendi (k.s.) 20/08/1968’de vefat etmiştir.

 

                   2-Kayın Pederi H. Mustafa Anaç (k.s.).

       

           Hacı Mustafa Anaç Efendi H.1317 M. 1900’de Çorumda dünyaya gelmiştir. Babası  da Hacı Mehmet Efendidir ki bu şahıs ta Çorum Hıdırlık mevkisinin resmi Şeyhi Abbas Efendiye müntesiptir. Mustafa Efendi’nin bir tane çocuğu vardır. Galib Efendi Hacı Mustafa Efendi’nin şeyhi olan Ahıskalı Hacı Ali Efendi’ye intisabını şöyle ifade etmektedir.

         “Hacı Mustafa Anaç Efendi yaşadığı hayattan nedamet duymuş, bir daha geri dönmemek üzere Hacı Ali Ahıskavi Hazretlerine biat ederek  tövbe almıştı. Yalnız Çorumlunun değil, tanıyan beldelerin medar-ı iftiharı, “gara şeyh” ismiyle maruf, Hafızı Kur’an, el-Hac Bekir Baba’nın Halifesi Ali  Ahıskavi,  Ahıska muhacirlerinden idi. Makamı cennet olsun.

         Mustafa Anaç Efendi’nin  çilesi dolmuş! Vakti saati gelmiş! Ezel-i ervahtaki tertib-i ve tanzim-i ilahinin vesilesinin zuhuru, rahmet vesilesi  Ali Ahıskavi’nin şahsında Hazret-i Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz’e biat vecibesi ile şeref-yâb olmuş, ezel-i ervahtaki ikrarını Hazret-i Allah’a tekrar etmişti. Varis-i Nebi, nedim-i ilahi olan Şeyh Ali Ahıskavi Hazretleri’ne müntesip olmuştu. İntisabının  manasının gerçek anlamı bu idi. Ezel-i ervah da ki Hazret-i Allah’ı kayıtsız ve şartsız tasdik eden imanı ile, hasbe’l-beşer düştüğü bataklıktan sıyrılıp, hakikatte murat olan rahmet-i ilahiye nail olan Hacı Mustafa Anaç Efendi’ye yedi tarikten icazet verilmişti.    

         Maalesef, Çorumlulardan ekserisinin  Hazret-i Allah’ın lütuf ve ihsanı olan bu rahmet-i ilâhiden habersiz ve nasipsiz olmalarının nedeni Allah’ın aff u mağfiretini kabul edip içine sindiremeyen çarpık düşüncelerinin yansıttığı yaşantılarından dolayı  o büyük insana Hazret-i Allah’tan  bahşedilen vesile-i ilahiden istifade edemediler.”[33]  

         Hacı Mustafa Efendi’nin babası da Hacı Mehmet Efendidir. Hacı Mehmet Efendi’yi galib Efendi şöyle anlatmıştır:    

        

        “Hacı Mehmet Efendi Hıdırlık’ın resmi Şeyhi Abbas Efendiye müntesip idi.  Şahidi oldum;  bizzat cennet- mekan Şeyh Abbas Efendi’yi kayın pederim Şeyh Hacı Mustafa Efendi ile ziyaret etmiştik. Şeyh Efendi Hacı Mehmet Efendi hakkında meth ü sena ederek, en sadık dervişim o idi, dediği Şeyh Efendi’nin ateşli hitabının zevkini hala taşıyorum ve yaşıyorum. Hele üç kere davudi sesi ile illa Allah demişti ki, onun iç alemime oturan aşk haykırışı beni Rabbime daha yakın kıldı. Manaya giriş kapımın, zevk ve manevi  şevkimin zuhuruna daha çok yaklaşım vesilesi oldu. Hıdırlık Şeyhi Abbas Efendi’nin  manen aşk dağıtma tasarrufatına şahit olmuştum.”[34]

     

         Hacı Mustafa Efendi 21/09/1984 tarihinde vefat etmiştir. Galib Efendi’den başka halifesi yoktur.   

          3-Sofu Ökkeş Efendi: 

         Maraş Fatihi olarak bilinen Seyyit Ali Sezâî Efendinin iki halifesi vardır. Bunlardan birisi Galib Efendinin Şeyhi Hacı Mustafa Yardımedici, diğeri de Sofu Ökkeş Efendidir. Ali Sezai Efendi’nin iki halifesi de Maraş’ın Fransızlardan arındırılması için girişilen mücadelede şeyhleri Seyyit Ali Sezâi Efendinin yanında yer almış olmaları olayların seyrinden çıkan tabii bir sonuçtur. Sofu Ökkeş Efendi ile ilgili ilk elden bilgi kaynağımız, yine Galib Efendidir. Kendilerinden istifade etmekten sitayişle bahsettiği 8 şeyhten birisi olan Sofu Ökkeş Efendi’yi, Galib Efendi, Maraş’ta mütemadiyen ziyaret etmiştir. Bu ziyaretlerden Sofu Ökkeş Efendi de çok memnun olmuş ve  kardeşimin halifesi ve evlatları gelmiş diyerek memnuniyetini izhardan geri kalmamıştır.

         173 No’lu kasette Galib Efendi şeyliğin nasıl verildiği ile ilgili fikirlerini hulasa ederken Sofu Ökkeş Efendi ve Oğlu Abdullah’tan şöyle bahsetmiştir: 

         “Ne ise babadan evlada intikal eder, eder de, bazı fitne olacak zaman etmez. Mesela ben Kayın Pederimden, icâzet aldım yine de, esas olarak verilmediği için, anladım ki, mevzu bu. Beni  Maraş’a bağladılar. Sonra dediler ki biz, bir mevzuda kaçırdık dediler. Ürküttük onu oradan. Neye nasip yok. Nasibimizi icâzetimizi aldık da, yani oradan vazife taşıyamayacağız biz. Niye dedi koduya mucip olur. Taşımadığımız halde yine dedi kodu, yine dedi kodu. Yine meşayihlerle doldu. Allah  şerlerinden korusun ümmet-i Muhammedi. Bu da mâlumatınız olsun. Demek ki babadan oğula intikâl eder de, fakat Allah’ın tertibine göre eder. İzn-i icâzet sahibidir. İzn-i icâzet sahibi gerçek meşayih midir. Yok  canım öyle mi olur. Adam para ile icâzet veriyor şarkta.

         Sofu Ökkeş Efendi, Allah  gani gani rahmet eylesin. Alay ve tabur imamıydı. Kendisi emekli olmuştu. Kaç sefer gittim ziyâret ettim. Belki burada ziyarete gittiğimiz arkadaşlar vardır. Hacı efendi sen de gittin miydi. Kaç sefer ziyârete gittik, hep zikri bana yaptırırdı ve kardeşimin evlatları diye ağlardı. Efendime geçmiş vazife. Çünkü o çok bildiği için muska falan yazmaya başlamış. Ali Sezâî Efendi’nin de asabı bozulmuş, tembih etmiş yine yapınca. Bırakın Mustafa’mın eli altında toplanın demiş. Vefatından sonra oğlu Abdullah vardı. Allah  gani gani rahmet eylesin o da vefat etti. Güzel mazhar çalıyordu, ilahi söylüyordu. Şeyh efendi ondan öyle hoşlanıyordu. Vefat edince, dedim ki Abdullah ne yaptın sen. Vazifen nasıl oluyor senin, şimdi baban vefat etti. Baban bizim halifemizdi ama, her hangi bir sebep olmuş öyle böyle. Şimdi sen neredesin, şimdi bana müntesip olman lâzım derken. Ben şeyhim dedi, sahi mi.  Ee neye demedin bu zamana kadar getir bakalım icazetini, dedim. Getirdi kapı gibi icâzet. İşte, hem kalın kağıda da yazılmış öyle ki. Sülüs yazısı ile, anam, anam. Yahu sen bunu ne zaman aldın dedim, çok eskiden evvel şu kadar. Babana göstermedin mi. Gösterdim dedi, yavaşça. Ne dedi kaldır, kaldır dedi. Verilecekse bizden verilir hani. Hem de bana eşek oğlu eşek dedi. İşte ben başka bir şey demiyorum dedim. Neyse bize müntesip oldu, nakibimizdi. Allah  rahmet eylesin vefat etti.”[35]   

 

                   4-Konyalı Mithat Baba:

         Galib Efendi’nin sitâyişle bahsettiği şahıslardan birisi de Konyalı Mithat Baba’dır. Galib Efendi bu şahıs ile değişik zamanlarda görüştüğünü ve birbirlerini çok sevdiklerini  ifade etmektedir. Galib Efendi, zikir arasında aralarında geçen diyaloglardan örnek verir. Bunlardan birisi şöyledir; 

         Niçin cehri olarak Allah, Allah, diye Allah’ın güzel isimlerini zikrediyorsunuz.

         Bir insan başka bir insanın kapısından geçerken, o şahsın ismiyle bir şahsı çağırsa, çağırılan kişi ne kadar da dünyadan uzak birisi olsa, bir gün bakmaz, iki gün bakmaz, üç bakmaz. Üçüncü gün kafasını uzatır ne diyorsun demez mi. Rabbimiz de; Allah, Allah, Allah  derken bir gün ne diyorsun, ne istiyorsun kulum şeklinde cevap vermez mi. İşte bunu dedirmek istiyoruz Efendim şeklinde cevap vermiştir.

         Bu diyaloğu müteakip Mithat Baba kendi ihvânına;  Ankara’ya gidip de Gâlib Ustayı ziyâret etmeden gelen gözüme gözükmesin, demiştir. 

         Bu şahsın ihvanı da bunu uygulamış, gerek Gâlib Efendi’nin Konya’yı, gerekse de kendilerinin Ankara’ya gelişlerinde ziyâretlerini yaparak şeyhlerinin işaret etmiş olduğu hürmeti göstermişlerdir.

 

                   5-Hacı Sami Efendi:

         Galib Efendi’nin mütemadiyen, yedi şeyhin manevi terbiyesi altında yetiştim, şeklinde tasvip ettiği şahıslardan birisi de Hacı Sami Efendi’dir. Hacı Sami Efendi ve O silsileye mensup, Muhammet Esad Efendi’yi dualarına almıştır. O’na mensup olan her muhip günlük dersinde bu iki mümtaz şahsiyeti günlük dualarında yad ederler. Bu eylem bu alemin birbirini ne kadar sevdiğinin, birbirleri arasında ayrım yapmadığının en güzel ifadesidir. Galib Efendi Hacı  Sami Efendi ile ilgili olan, şeyhinin vefatını müteakip zuhur eden iki hatırasını şöyle anlatmaktadır:

“1968 senesinde şeyhim efendim darü’l-bekaya irtihal ettiler. Makamı cennet olsun. Yanlış yapmayayım, telaşesi ile Efendimle teberruken, maneviyatın emr-i ile, Efendimi Nakşibendi tarikatından istiharesi çıkan Maraş ve havalisinde vazife isteyenlere vazife vermesini, Efendimin de Hacı Sami Efendi Hazretlerine Kadiri’den teberrük makamında emir ile tebliğ ettiklerini muttali idim. İstanbul’da  Erenköy semtinde bulunan malikhanesine muhterem damadı Hacı Ömer Kirazoğlu ve bugünkü  halifesi  Hacı Musa Topbaş Efendilerin de yardımları ile Ankara’dan da ziyarete gelen  Hacı Necati Efendilerle birlikte ziyaret ettik. Fakire hayli ilgi gösterdi. Vazifemi tebrik ettiler. Mübarek ellerini kaldırarak dua ettiler. Orda mevcut olan cemaat da duâya icâbet edip âmin dediler.

Dua, hatırımda kaldığı kadarıyla manevi vazifemi tasdik mahiyetinde olup ALLAH  müridini çok eylesin, dünya ve ahiret işin rast gitsin, idi. Buna benzer hayli dua ettiler ve şu gerçeği bildirdiler. Makamı cennet olsun, teberrükler Mustafa Efendi ile ikimiz arasında idi. Vazife irtihali ile yine ikimiz arasında kaldı, buyurdu.

         Hacı Sami Efendi Hazretleri yeri doldurulamayacak büyük insandı. Hayatta iken de, gerek irtihalinden sonra çok çok tasarrufatını gördüm. 1956 senesinde Şeyhim Efendim Ulucanlar Mahallesinde iskan ettiğinde Hacı Sami Efendi  Efendimde misafir olarak bir gece iki gün kaldılar. Fakir, gidene kadar hizmetinde bulundum. O hizmetin zevkini  hala yaşıyorum.

1956’da iâdeyi ziyârete Alemdarzâde’de Mustafa Efendi’nin İstanbul Yemiş’teki yazıhanesinin üst katında Hazreti ziyaret ettik. Efendim dahil sekiz kişi idik. Gavsu’l-azam Seyyit Abdulkadir Geylani (k.s.) Hazretleri evlatlarına: “Dünya ve ahiret seni mesut edecek  iki şey tavsiye ederim: Evliyaya hizmet, fukaraya  himmet, buyurdu.

Kur’an-ı Azimü’ş-şan’dan evliyâ lafzını kaldırıp, yerine, hiç manevi anlam taşımayıp, avamın her mevzuda kullandığı dostla iktifâ edenler bu türlü füyüzât-ı ilâhî ve manevi zevkten nasipsizdirler. Cümlesine  ALLAH  gani gani rahmet eylesin, bu hususta merak edip soranlara teferruatıyla anlatırım, inşallah .”[36]

         Galib Efendi bunlardan başka, Hacı Bekir Baba, Amcası Hacı Ali Efendi, Üveyzâde Hacı Mustafa Efendi gibi pek çok zevatın maneviyatlarından istifade etmiştir.

 

                   6- Sanatı Ve Esnaflıktaki Tutumu:

         Yukarıda da anlatıldığı üzere Galib Efendi çalışma hayatının hemen her sahasında çalışmış bir şahıs olarak, çevresine devamlı dürüstlüğü tavsiye etmiştir. Kamu görevlisi olmamış ancak, yaptığı işler çoğunlukla devlet işidir. Bunlarda en ufak bir hile yapmamış, hatta hile olmadığı halde bile hile olabilecek şeylerden uzak durmuştur. Bu konuda da; beni Rabbim terbiye etti ne güzel terbiye etti, hadisinin üzerindeki tecelliyatını hissetmiştir. Bu konuda Metafizik adlı eserinde buna benzer bir olay nakletmektedir ki, gayet manidardır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinde yaşayan herkesin kulaklarına küpe olması gelen, levhalanıp afişlerle anlatılması gereken, devlet malı, yetim hakkı, gibi konuların ütopik hadiseler olmadığının kesin ifadesidir. Hatta bütün kamu görevlilerinin okuması ve Hipokrat yemini gibi bunun üzerine yemin etmesi gereken bir konudur. Bunu okuyup da hala hırsızlık yapacak kişiler varsa. ...

         Bu olaya Metafizik de, hırsızlar  bu  kapıdan  giremezler, bu  mecliste  vazifeli  olamazlar, şeklinde açmış olduğu başlık altında yer vermiştir.

         “Manevi  bir  meclise vazifem itibarı ile içeriye girmek üzere idim. Nöbetçiler beni içeri almadılar. Sebebini açıkladılar: “--Bu meclise hırsızlar giremez,” diye kapıyı kapattılar. Çok bozulmuştum.  Feryat ettim.

         “--Ben bilmem, öyle pisliğe hayatımda yer yok. Günaha giriyorsunuz.” dedim.

         “--Bak bakalım, bu faturaları sen vermedin mi?” Diye bir tahta üzerine rabt edilmiş, beş adet, benim imzamı taşıyan resmi faturalarımı gösterdiler.   Hatırladım, bu faturaları “Allah rızasını kazanayım” diye ben vermiştim. Müşkül durumda kalan Yenişehir’de kiracı aile, yaşantısını götürmeye yetmeyen düşük memur maaşlı marangoz, evveliyatı görgülü  namazında niyazında takva geçinen bir arkadaşa rıza-yı Bari için amirlerinin de tavassut ve ricaları ile mesai haricinde masrafını cebinden karşılayıp yapacağı herhangi bir işin taktir edeceğim miktarda faturasını ben verecektim. Ara ara,  bir seneye yakın  beş fatura vermiştim. Vergisini de ben ödeyecektim. İsimleri  açıklamıyorum.

         Şeriat-ı Muhammed’inin 1200 senedir içtihat görmemiş, yirminci asrın yaşantısına  mühim meselelerde cevabı bulunamayan, bulunsa da tatminkar olmayıp ancak samimiyeti ile yürütmeye çalıştığı hayat nizamını dini bilgisi nispetin de  Hazret-i Allah’ın affına mağrûren götürmeye çaba sarf eden, ehl-i tarik, zikir erbabı, samimidirler. “Dağına göre kış veren” Halık-ı Zü’l-Celal rahmet olarak onların da  bilmeden düştüğü, kanun-ı ilahiye mugayir tutumlarını  mana alemlerinde o safiyetli yaşamaya özen gösteren kulunu ikaz ve irşat eder.

         Tekrar ediyorum: Kul samimi ise, beni  Rabbim terbiye etti ne güzel terbiye etti,  hitab-ı peygamberinin samimi olan ehl-i tarikin hayatında rahmet-i ilahi olarak her an zuhuru müşahede edildiği gibi yaşanır da! Bu tecelliyat-ı ilahiden şüphe ehl-i hal katında iman zafiyeti ile ifade olunur... Öyle günahlar vardır ki, tövbe, istiğfar telafisi için yeterli olmayıp, daha bariz af yollarını aramak lazım. Bu abd-i aciz hadisenin gerektirdiği tövbe, istiğfarı ettim ve istiğfarım yerini buldu. “Nereden anlıyorsun, kabul edildiğini?” Diye kafan karışmasın. Anlatayım, inanmakta muhayyersin: Ertesi gece, kapısından içeriye girmeme izin verilmeyen  meclise  taltifle kabul edildim.”[37]

         Aynı mevzuyu 1988 yılında Kütahya Ilıca Kaplıcalarında yaz istirahatlerini yaparken her ikindi namazını müteakip akşam namazına kadar yapmış olduğu  ikindi, sohbetlerinden birisinde; biraz yaşayın oğlum, boş durmayın diyerek anlatmış, örnek alınmasını istemiştir. Bu şahsın ismini de vermiş ancak burada anlatmadığı için biz de yazmadık.

         Bu ve benzeri ikaz ve irşatlardan ve özellikle de fıtratından getirdiği temizlikle tertemiz bir hayat yaşamayı kendisine şiar edinmiştir. Esnaflıkta yaşadığı ve tutunduğu prensipler düstur olacak niteliktedir. Devletin güvenini böylelikle sağlamış, Amerika Başkanı, Aizonover ile çekilmiş bir fotoğrafından bahsetmiştir. Hayatımda hileye hordaya yer yok der. İşi teslim etmeden aldığı kaporayı harcamadığını, işi yapamadıysa veya anlaşma bozulduysa kaporayı aynen teslim ettiğini ifade eder. Eğer kendisine yapılan teklifleri kabul etseydi çok zengin olacağını, ancak haram olur korkusuyla bunları almadığını defalarca anlatmıştır.

         “Haram helal ver Allah ’ım asi kulun yer Allah ’ım,” “füyüzat-ı ilâhi ondur dokuzu helal lokmadadır,” “kim ki kazanamıyorsa  ekmek parası, dostunun yüz karası düşmanının maskarası,” şeklindeki ifadeleri, çalışmanın, helal kazanıp helal yemenin önemini anlatırken kullandığı deyimlerdir. Galib Efendi, çalışkan insana, işini vaad edilen vakitte teslim eden kişiye ayrı bir değer ve önem vermektedir.

         Metafizik isimli eserinde çalışma hayatını ve işçilerine muamelesini, atölyesinin nasıl ilahi ahlakın öğretildiği mekan olduğunu bir de fıkrayı örnek vererek, örnek alınması için şöyle özetlemiştir ki gayet manidardır: 

         “İş hayatımın yüzde 99’u tezgahta bizzat çalışmakla geçti. 35 işçi ile çalıştığım zamanlar da oldu. Patronluk yapmadım, hem bilfiil çalıştım, işçilerimi de işsiz bırakmadım. Bu izahımı sanatkar ustalar iyi anlarlar. Çalışmaya olan zevkim dünyaya aşırı  tamahımdan değil, taraf-ı etrafıma karşı yüklendiğim maddi ve manevi vazifemin mesuliyetini müdrik oluşumdandı. Nefsimin hatasından yüzüm kızarır. Bilmeden kul hakkına tenezzülüm maddi ve manevi bu abd-i acizi kahreder. Gençliğimde bu yaşantımın zevkini müdriktim. Bu halîmin Peygamber Efendilerimizin Hazret-i Allah’ın rahmeti olarak bizlere yaşantıları ile anlattıkları mekarim-i ahlakın bir cüzü olduğunu görüp yaşadıkça Rabbime müteşekkirdim. Öyle rahmetine yaklaşımlı yaratmıştı bu abdini Halik-ı Zü’l-celal, hamd olsun.

         Dükkanımı mesaiye uygun besmele ile ben açar, akşam gene besmele ile ben kapatırdım. İşçilerimden evvel işe ben başlardım. İşçilerime ilk işim Hazret-i Allah’ı tanıtmak, iş ahlakı ve işini sevdirmek, hoşgörülü ve insan olma zevkini verebilmek, maddi ve manevi vazifemin odak noktası idi.

         Şu hali hayatım boyu yaşamış, görmüş, iyi anlamıştım ki, imansız kişiden; ne köy olur, ne kasaba. İşini sevemeyen işçi işvereninin hiç bir zaman yüzünü  güldürmez. İşine hor bakan işveren ise toplumların sıkıntı ve meşakkat  kaynağıdır. Müşterisini memnun ettiği görülmemiştir.

         Hele tembellik... “Ocaklar başından ırak olsun!..” Bu tembellik virüsü taşıyan insanlar sanatkar olamazlar. Mesuliyet taşıyamazlar. “İzzet-i nefis” diye bir şey onların ilgisi dışındadır. Hadise ne kadar utanç verici olursa olsun, o tip insanların yüzlerinin kızardığını göremezsin. Çünkü yüz kızarması asalet ve normal duygunun simada zuhurudur. Dad-ı Hak’tır. Yapmacık zuhurunu sağlamak mümkün değildir.

         Hazret-i ALLAH  beni Adem’in mayasını simalarında zuhur ettirir. Bu mihengin zuhuru, tekrar ediyorum, beşerin ihtiyarında değildir. Hazret-i ALLAH  buyurmuştur: Habibim, sen onları yüzlerinden tanırsın. Konuşmalarından daha iyi tanıyacaksın.  Ve şöyle bir kibar-ı kelam, hülasa-i meram vardır: Bir kişi kazanmıyorsa  dünyada ekmek parası, dostlarının  yüz karası, şeytanın maskarası.

         Bilmem, hangi padişah? Tebaasının içinden tembelleri toplumdan soyutlayıp, “çalışkanlara kötü örnek olmasınlar” diye “tembelhane” yaptırmış. Tembelhanenin müşterisi o kadar çok olmuş ki, gerçek tembeller bilinmez olmuş. Padişah emir vermiş, tembelhaneyi yaktırmış. Sahte tembeller kaçışmışlar. Sekiz tane gerçek tembel kalmış binada.

         “--Siz daha ne bekliyorsunuz, yanacaksınız!” Deyince,

         “--Ateşin bize gelmesine bir kaç kiriş var, telaşa lüzum yok” demişler.

         Durumu Padişaha bildirmişler. Padişah:

         “--İşte gerçek tembeller açığa çıktı” diyerek onları hayatlarının sonuna kadar “karantinaya almış” ihtiyaçlarını sağlamış. Bu kararı ile çalışkan tebaasını tembellik hastalığından korumuş.

         İş hayatım boyu çıraklarımın kalfa ve usta olmalarına bütün gücümle çalıştım. Medar-ı iftiharım çok usta yetiştirdim. İşçilerim ancak evlada yapılan muamelenin dışında muamele görmediler.

         “Bunları neye anlatıyorsun?” demeyesin. Yazdıklarım hem esnafın, hem de işçinin  işinde muvaffak olması için iş anayasasıdır. “Bu haller tarihe karıştı” deme sakın! Bu anlattıklarım sanat ahlakı, sanat ve insanlık klasiğidir. Her devirde görürsün. Görünüm değişse de öz değişmez.

         Arz ettiğim gibi, tezgahta çalışmak zevkimdi. Zaman oldu ki, manevi vazifelerim ağır basıyordu. Hazret-i Allah’ın hayat nizamımı düzenlediğini görmüş gibi hissediyordum. Çalışmak için elimi takıma uzattığım zaman bir engel zuhur ettiriyordu. Tezgahta çalışmak benim ayrıca zevkim ve hobimdi. Ne zaman harekete geçsem, ya telefon çalar “acele gel” diye, ya da yanında çalışamayacağım sevdiğim insanları misafir gönderir... Aylarca böyle devam etti. Mutlaka bu tertib-i ilahiye hiç şüphesiz ben acizin hayrıma idi. Şüphe yok fakat ben tezgahta çalışma hastası ve tiryakisi idim.”[38]

         Galib Efendi yine esnaflıkla olan ilgisini ve çalışma hayatını şöyle özetlemiştir:

         “Sene 1996 abd-i aciz 77 yaşındayım. Hayatımda ileri hep ileriye baktım. Elimin emeğini yedim. Çocuklarıma da hep helal yedirmeye çalıştım. Çok fırsatlar geçti. İhtiyacım olduğu halde tenezzül etmedim. Üzgün değilim zevkini yaşıyorum. Esnaf olup Ankara Marangozlar Derneğinin kurucularındanım. 7 no’lu üyesiyim. Ankara Marangozlar Sitesi Kooperatifi’nin de kurucusuyum. 7 no’lu üyesiyim. Bir günü bir gününe eşit etmemeye çalıştım. II Cihan Harbi’nde 44 ay askerlik yaptım. Muharebe çavuşu olarak başarılı oldum. Tabur muharebe kıta komutanı, sonra alay muharebe takımına vekâleten vazifelendirildim. Dinimi, vatanımı ve milletimi çok ama çok severim. Herkes sever de bu sevgi bende ifrat gibi görünse de zevk alarak yaşıyorum, elhamdülillah. 41 senedir normal tecelliyât ile sıhhatli yollardan Hazret-i Allah  tarafından naçiz şahsıma lütfedilen vazifenin mesûliyetine müdrikim. Yanlış anlamayasın. Allah ’ın yarattığı âciz bir kulum. Verdiği cüzî irâdenin dışında hiç bir güce sahip değilim. Ancak Rabbimin, bu abd-i âcize vazîfe bahşettiği, vazîfeyi yine Rabbimin lütuf ve ihsanı ile her hal ü karda götürmeye çalışıyorum.”[39]

         “Param yoksa borç bir şey almadım. Vardı malım mülküm, korkuyordum borçlanmaktan ve herkes yıkıldı ben ayakta kaldım. Tüccarlık yaptım yine ayakta kaldım, herkes yıkıldı. Hala şimdi tavsiye ediyorum sevenlere, aman yavrum gücünün dışına çıkma. İşte bak ne kritik devrelerden geçiriyoruz vay anam vay, şimdi intihar edenleri mi görüyorsun. Senedini sepetini ödeyemiyor, çekini karşılayamıyor, sözünü yerine geremiyor niye. Esnaflık bambaşka şey Allah ’ın emr ettiği gibi esnaflık. Sakın deme bana korkak bezirgan ne karda ne zarar da, sende korkakmışsın. Hayır hayır hiç, korku nedir diye bir şey yok Allah ’ın izni ile, Rabbime sığındım, herkese, ustayım, her yere iş yapıyordum, itimat ediyorlardı, anahtarları teslim ediyorlardı, köşkleri teslim ediyorlardı. Nato’ya kimse giremezdi, elimi sallayarak girerdim içeriye. Yemin ederlerdi vAllah i buradan reis-i cumhur geçemez derlerdi. Sen kendine bakma Kuşçuoğlu, Allah  bu itimadı almasın üzerimizden. İyi anlayın atmıyorum, bak burada bu kadar esnaf arkadaşım var benim, bilirler. Hala esnaflığa devam ediyor oğlum. Tabi ayrımız gayrımız yok, benim tavsiyeme uyarsa, gök gibi gürler, yıkılmaz imkân yok. Allah saklasın cümleyi, anlıyor musunuz, ne demek istediğimi anlayın, kastım kendimi meth etmek değil.” [40]

         Yine başka bir şekilde kendisini şöyle ifade etmektedir:   

         “Bunları tekrar etmekte fayda görüyorum. En mahrem yerlere bu fakiri, vazifelendirirlerdi, en mahrem yerlere. Bir tekini söyleyeyim çok da. Amerikan Reis-i Cumhuru Aizen Hover geldiğinde, köşkten sinek uçurmuyorlardı. Köşkte yok sinek, kuş yok, sinek yok. Kuşcuoğlu orada. İyi anlayın. Korumacılar bütün yüzlerce binlerce, hep Amerika’dan geldiler o zaman. Her tarafı sardılar. Köşkün müstahdemlerine de hep izin verdiler bazılarına. Kuşcuoğlu orada vazifeliydi, anlıyor musun bunu. Allah  bu itibardan düşürmesin beni.  Nato’ya elimi kolumu sallayarak giderdim. Yemin  ederlerdi buradan Reis-i Cumhur geçemez diye.  Reis-i Cumhur kapının önünden geçemez derlerdi. Yemin ederlerdi oranın memurları. Ama Kuşcuoğlu sana serbest. İyi anlıyor musun. Allah  sevdiriyordu Rabbim, itimat ettirirdi. Zerre kadar şüphe gelmezdi içlerine. Kilitlik aletlerinin masalarını ben yaptım, altlarına bombayı ben koydum. Elim ayağım titrerdi, düşürürsek bina gidecek havaya. Anlıyor musun, cumhuriyet bayramlarının organizesini bu abd-i âciz yapardım, ayırt ederdim şeref tribününe gidecek yolları, defne yaprakları ile açardım. Koordinatların geçeceği yolları. Vekillerin geçeceği yerleri oturacağı yerleri.  Bu abd-i âciz tanzim ederdim. Niye, kimseyi koymuyorlar içeri. İyi anlayın, hayatımda karanlık bir safha yok, Elhamdülillah.

          Rabbim son nefesime kadar bu rahmetini muhâfaza etsin. Allah  sizleri de bu abd-i âcizin tarif ettiğim şekilde yaşatsın, inşallah . Övünmüyorum. Anlatmayayım mı bunları. Anlatayım. Şimdi adamın garibine gidiyor. Kim bu, ne bileyim işte âciz bir insanım. Allah’ın gücü kuvveti karşısında acizim. Başka güç kuvvet tanımıyorum. Devletime, hükümetime, orduma muhibim, bağlıyım.”[41] 

        

                  C- ESERLERİ:

                  1- Manevî Eseri: 

         Galib Efendi’nin eserlerini maddi ve manevî olmak üzere iki bölümde mütalaa etmek mümkündür. Bunlardan en büyük eseri ise manevi olanıdır. Çevresine gelen her türlü insana çeşitli yollarla dini, özellikle hiç bir kitapta bulunmayan ruhi kısmını  anlatmaktadır. Kim olursa olsun, O’nun kısa da olsa sohbetinde bulunan kişilerin ondan etkilenmemesi mümkün değildir. O bu sohbetleri vasıtasıyla, Allah’ı, sıfatlarını, peygamberleri, ibadet ve taat etmenin en genel amacını, çevreye zarar vermeden insanlara faydalı olmayı, katılaşmamayı, çevresine her zaman için saygılı ve sevgili olmalarını, Allah ’ı sevmelerini, yobazlığı ilham ettirecek her türlü davranıştan kaçınmalarını en son haddi ile öğrenmektedir. Oradan mutlaka bir şeyler almakta, Allah  ve Rasûlüne giden yolları anlamaktadırlar. Sohbetine katılanlara dâimâ  vatanlarına  sahip çıkmalarını tavsiye etmektedir. Onu tanıyan insanlar, bu vatanı daha iyi tanımakta ve bu vatana karşı olan bağlılıkları daha da perçinleştirmektedir. Zira o yaşamadığı ve içinde duymadığı hiç bir davranışı, başkasına anlatmamaktadır.

         Galib Efendi’nin eserlerinden en önemlilerinden birisi diyebileceğimiz kaybolmaya yüz tutmuş olan değerlerimizi canlandırmış olmasıdır. Geleceği bugünden yaşamayı, özellikle tavsiye etmiştir.  Geçmişten de hiç bir zaman irtibatı kesmemek, O’nun hayat düsturu olarak tespit edilenlerdir. Geçmişten alınan kuvvetle  gelecekte geri kalmayacak şekilde, bugünü yaşamayı O’nun en önemli hususiyetlerindendir.

         Cuma akşamlarını, kandilleri, mevlüt ve aşure günü dahil, nasıl ihya edileceği hakkında  somut olarak örnek olmuştur. Cami sadece namaz kılınan bir yer olmanın yanında başka fonksiyonlarının da olduğunu insanlar öğrenmişlerdir. Camide Allah’ı zikretmek bir geleneği canlandırmıştır. Kendisinin örnek olduğu bu konuyu, Türkiye’ye ve dünyanın değişik yerlerinde göstermeye gayretleri vardır. Çeşitli nedenlerle es geçilen, icrası için hiç bir engel olmayan çoğu mevzuyu gündeme getirmiştir.

         Zuhr-i ahir konusunda, ulemanın ekserisinin görüşü kılınmaması yönündedir. Ancak halka tebliğ edilip kaldırılması meselesine geldiğinde bir çekincedir gitmektedir.  Galib Efendi ise, mimarı ve kurucusu olduğu camide yıllardan beri zuhr-ı ahir kılınmamaktadır. Bu uygulamanın Türkiye’de zannedildiği kadar kaldırılmasının zor olmayacağının somut olarak göstergesidir.

         Bizim kültürümüzde kandillerin çok ayrı bir yeri vardır. Ancak kültür sömürüsü altındaki, milletimiz bu değerleri, unutmak üzere iken kandiller ve bunlara bağlı olan gelenekler yeniden gündeme gelmiştir. 21. Asır aydın insanına tasavvufun, çok şey vereceğini davranışlarıyla ispat etmiştir. İnsanlar her çağın gerektirdiği gibi yaşar, hem de dini hayatın özünü teşkil eden tasavvufî hayatını en ince noktasına kadar yaşayabilir. İşte Galib Efendi bunu göstermiştir.

         İnsan hem tasavvufî bir yaşantı içinde olur, hem de bu vatana sahip çıkar.

         Allah ’ı zikrin kompleks yapılacak bir ibadet olmadığını, bilakis her kesimin, buna iştirak etmeleri gerektiğinin irdelenmesi konusunda, emeğini kimse inkar edemez, etmemelidir. Durmuş Tatlı Rufailik üzerine yapmış olduğu doktora tezinde Galib Efendinin bu yönü üzerinde sitayişle bahsetmektedir.[42]

         Galib Efendi, siyaset ve özellikle de günlük politika üstü bir davranış ortaya koymuştur. Bu davranışına paralel olarak çevresine her kesimden, insanlar onu severek toplanmışlar, kıvanç ve tasa beraberliği yapabilmişlerdir. Gönüllü bir vatanseverdir. Devlete sahip çıkmayı, bu millete hizmet edenlere hayırhah davranışlarda bulunmanın gerekliliğini ve onları daima hayırla anmanın gerekliliğini, hemen her defasında ortaya koyucu ifadelerle muhiplerini buna alıştırmıştır. Onun vatan sevgisi onda, kendi ifadesi ile ifrat derecesindedir. Çevresine de devamlı bunu tavsiye etmektedir. Bunu yaparken de her hangi bir korku, yaranma, takiye ilzam edecek şekilde değil bunu samimi olarak dile getirmektedir.  Zira bu söylediklerimizin ispatı, son 20 yılda yazdıkları, gazete ve dergilerde çıkan her mülâkat ve sohbetleridir. Zira o bir bütündür. Bugün söyledikleri dün söyledikleriyle çelişki içinde değildir. Bugün söyledikleri dün söylediklerini doğrulamakta, geleceğe ise ışık tutmaktadır. Onun söylediklerinin en büyük ispatçısı yaşanan zamandır. Yaşanılan hayatın onu doğruladığı kadar başka hiç bir şey doğrulamamıştır. 

Kısaca onun en büyük eseri, dünyanın ve Türkiye’nin hemen her tarafına yayılmış, O’ndan almış olduğu irşat ile, Allah ’ı yakinen  tanıyan ve Allah ’ı seven, Allah ’ın Kuran-ı Kerim’de beni çok zikredin emrine kulak veren, davranışlarına ifrat ile tefrit arasında yön veren, vatan ve millet aşığı, millet ve yetim hakkına saygılı, kültürüne bağlı, redd-i miras yapmayan, hayırseverliği değişmeyen bir davranışı olan, ilahi aşkı tatmış, kalbi Rasulullah’a duyduğu özlemle kıpır, kıpır olan, ehl-i kitaptan olan kişilerin kelime-i tevhidi söyleyenlerini mahrum ve kafir-gavur olmuş gözüyle bakmayan, sayıları on bilerle ölçülebilecek kişilerdir.     

 

                             2- TELİF ETTİĞİ ESERLER: 

                   a-Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik;

         Galib Efendi’nin ilk kaleme aldığı eserdir. Eserde mânidar ifadelere yer verilmiştir. Yediyi aşkın  baskı yapan eser Galib Efendi’nin fikirlerini toplayan ve sonradan yazacağı  eserlerine zemin hazırlamıştır. İsa Yalçi tarafından hazırlanan İlahiyat Fakültesi lisans tezinde tamamen esere yer verilmiştir.

         Kapağına muhteviyatı özellikle yazılan eserde, çeşitli ayetler tefsir edilmiştir. Eserin sonunda günlük olarak yapılması gereken evrat tarif edilmiş, istiharenin yapılış biçimi üzerinde durulmuştur. Galib Efendi’nin yazmaya başladığı ilk eser olma özelliğini taşıyan eser, içinde pek çok konuyu içermektedir. Bu konular, evliyalık, hikmet ve marifet, emr-i bi’l-marûf nehy-i ani’l-münker yapacak kişilerde bulunması gereken özellikler, felsefe ve tasavvuf karşılaştırılması, bütün semavî dinin bir tane olduğu, tasavvufun manası, dinin bizzât terakkiyât olduğu, mehdi inanışı ve bunlar üzerindeki çelişkiler, hurafeler, Allah  yolunda cihat, evliya kelimesinin Türkçe’deki dost olamayacağı, kadının derece ve kıymeti, burhan, zuhr-ı âhir, istihâre, gibi konular akıcı bir üslup ile ele alınmıştır.

         Bu konulardaki fikir ve görüşlerini anlatırken Kur’ân-ı Kerim ve hadisleri dâima göz önünde bulundurmuş, diğer eserlerden iktibaslarla değil, hal olarak yaşayarak, tecrübe ederek, gönül  alemine danışarak bu konuları anlatmıştır. Eser de önemini buradan almaktadır. Eser iktibaslarla değil, ilhâmât-ı ilâhilerle telif edilmiştir.                             

 

                   b-Tasavvuf  ve Zikrullah:

         Bu eserini telif etmeye başladığı, 16/07/1997 tarihi mevlit kandiline isabet etmiştir. Bu kandil için yapmış olduğu sohbette de böyle bir eser vücuda getireceğini, bu eserinde Allah’ın zikri ile ilgili düşüncelerini ifade edeceğini duyurmuştur. İlk yazdığı ifadelerini ve bu eserin sebeb-i telifini şöyle ifade etmiştir.       

         Allah  kısmet ederse yeni bir şey daha yazacağım inşallah. Hoş yazmasam da arkadaşlar beni, teşvik ediyorlar Allah razı olsun. Yoksa bu yaşta iteklemeden gidilmeyecek. Kur’an-ı Azimuşşan’da, ne kadar zikir âyeti varsa onları toplayıp âciz izaha çalışacağım. Başladım da bu gün, şöyle başladım. Tabi Fatihalardan sonra. Allah’ın mescitlerinde, bu mescit kimin mescidi, Allah’ın mescidi. Bak Antalya’ya levha koyduk, buraya da koyarız isterseniz, buraya da koruz. Şimdi Antalyalılar Allah’ın câmisi demeyince kimse bilmiyor. Allah  câmisine diyorlar toplanıyorlar orada. Belediye Resi de anonsunda öyle demiş. Allah  câmisinin önünde toplanacağız tamam. Hepsi Allah’ın da. Allah’ın evleri şubeleri, beytullah Allah’ın evi. Burası da şubeleri. Allah layık kılsın. Allah’ın mescitlerinde Allah’ın adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim olur, kim vardır.  Çok dikkat edin. sarih, Bakara 114. Ayet. Aslında onların oralara, ancak korkarak girmeleri gerekir. Bunların için dünyada bir rezillik,  o türlü insanlar için bir rezillik ahirette, büyük bir azap vardır. Tekrar ediyorum, ezberleyin bunu. Buna benzer  nice ayetler var inşallah  çıkaracağız, böyle izah edeceğiz, abd-i aciz. Allah’ın mescitlerinde Allah’ın adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına göz yuman ve o meclislerin rahatsız olması için göz yuman, dikkat edin yoksa  mescit harap demiyor. O zikredenlerin harap olmasına harap olandan daha zalim kim vardır, daha zalim kim vardır. Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir, korkarlar giremezler oraya, girememeleri lazım. Girselerdi korkarak girmeleri lazım. Çok dikkat edin çok önemli şeyler bunlar, düşündürücü şeyler. Bunlar için dünyada, bu tip insanlara için dünyada, bir rezillik, rezillik var başka bir ifade yok, ahirette de büyük bir azap vardır. Sadakallahu’l-azim.”[43]

         Galib Efendi bu düşüncelerle bu eserini telif etmiştir. Zikirle ilgili olan ayetlerden başlık yaparak bu ayetleri kendi üslûbuna göre izah ve tefsir yapmıştır. Eser tamamen teliftir. Zikrullahı geniş bir şekilde izah etmesinin yanında değişik konuları da yer vermiştir. Hayatıyla ile ilgili bazı detaylara bu eserinde yer vermiştir. Galibî kolunun verilmesi, Şeyhi Hacı Mustafa Yardımediciye nasıl eriştiği, gibi hayatıyla ilgili önemli detaylara bizzat kendi lisanı ile yer vermiştir. Son bölümlerde ise günlük olarak yapılan virtlerin nasıl yapılacağını ve bu virtlerin  faziletlerini izah etmiştir. Ayrıca özellikle üzerinde durduğu müslümanın tanımına bu eserinde de rastlanılmaktadır. Bu bağlamda ehl-i kitaba bakışını da izah etmiştir. eser tamamen telif bir ser olup yukarıda belirtilen konu başlıklarını kendi hayat tecrübesiyle ve ilham dünyasının kendisine verdiği feyizle telif etmiştir. Satır aralarında çok önemli mesajlar vermiştir.

         Bu abd-i aciz şunu gördüm. Kesinlikle şahit oldum. İlme’l-yakînin verdiği meyveyi ayne’l-yakin hakka’l-yakinde aramayıp da madde aleminde aramak keçi boynuzundan bal yemeye benzer. Bu çeşit ifadelerle örülmüş olan eser, manevî açlık ve susuzluk çeken çağın insanlarına maddi ve manevi kazancı bol, çağı aydınlatacak tasavvufi bakış açısını kainata açıklayacak mahiyettedir.  

 

                   c-Merhamet-i İlâhiden Rahmet Damlaları:

         Galib Efendi bu eserini yazmasındaki amacını ve bu eser nasıl oluşturduğunu şöyle ifade etmektedir:

         “1949’da Cenâb-ı Hakk’ın açık bildirmesi ile, sanki benim için vazîfelendirilen şeyhim efendime biat ettim. Duyduğum, okuduğum mârifetullah, hikmet damlalarını nerede buldum ve duydumsa zaman geçirmeden not defterime yazıyordum. Hikmet mü’minin kayıp malıdır; nerede bulursa alsın. Yarım asra yakın yazdım. Bu damlalardan feyiz aldım. Rabbime yakınlık duydum. Taltif gördüm. Deryâdan bir katre de olsa hayran ve âşık olduğum Hazret-i Allah’a, bu nîmet-i ilâhîyi bizlere getiren Allah  elçisine hayran ve âşık oldum. Tarîk-ı müstakîmi, mekârim-i ahlakı yaşamanın zevkini buldum. Bulduklarım ilâhî aşkın sâdece bir damlası idi. Kitapçık hâline getirip, cümle Allah kullarının istifâdesine sunmak istiyorum. Yakın mânâ taşıyanları yan yana getirmedim. Defterime nasıl not aldım ise aynı sıradan yazdım.”[44]

         Eserin baskıları devam etmektedir. 

 

                   d-Metafizik:

         Galib Efendinin her biri telif olan eserlerinin içinde en hacimlisidir. Hayatındaki metafizik olayların bir kısmını anlatmıştır. Bu olayları anlatırken tasavvufi düşüncesini en ince ayrıntısına varıncaya kadar ortaya koymuştur.  Bir tek olayda bile çok boyutluluk göze çarpar. Bir olay anlatılırken o olayın içinde bir kaç fıkraya, kıssaya yer vermiştir. Son bölümde anlatılmaya çalışılan, ve mührün basılması, başlığı altında anlatılan mührün basılması bu eserin ilk çıktılarında 60. Sayfada yer almıştır. Bu olay kitabın içeriği ile de orantılıdır. Bu meselenin detayı aşağıda, belirtilen başlık altında yer alacaktır.

         Eser takriben 90 başlık altında ele alınmıştır. Galib Efendi bu eserinde zamanında yaşamış olan mutasavvıfların hayatları hakkında önemli bilgiler vermiştir. Özellikle Çorum da yaşamış, Yusuf’u Bahri Hazretleri, Gara Şeyh Hacı Bekir Baba, Kayınpederi Şeyh Hacı Mustafa Anaç Efendi ve kendi ihvanından bazılarının metafizik olarak yaşamış oldukları halleri ifade etmiştir. Kendi ve ailesinin hayatı hakkında ise, önemli detaylara bu eserinde rastlanılmıştır ki bu eser bu açıdan önemli bir eserdir. Diğer eserleri gibi tamamen iç aleminden gelen duyguların mahsulüdür. Bu açıdan okundukça manası açılan, her okunuşta başka bir boyutun yaşandığı eser olma durumundadır. Eser kendisini sevenler tarafından çoğaltılmakta, ve arzu edilen kişilere ücretsiz dağıtılmaktadır.

         Eserin konu başlıkları konu içinde anlatılanları özetlemektedir.

         Galib Efendi’den büyük feyiz alan, Fazlı Al Hoca’nın bu eser ile ilgili yazmış olduğu şiirin bir kıtası şöyledir ki eser içinde Galib Efendi bu şiire yer vermiştir ki şiir eserin konusunu özetlemektedir:                                             

                        Sebepler bahane güç kuvvet senden.

                        Sebepsiz de yaparsın,  sorulmaz: Neden. 

                        Anasız  babasız Adem halk eden,

                        Sebep denen her şey senin eserin.

 

                 e-Galibi Vazifelilerin Tarik-i Müstakim Mekarim-i Ahlak El Kitabı ve İslami Tasavvuf Prensipleri: 

         Allah ’ın varlığına gerçekten inanan, emr-i ilâhi üzere yaşamaya azmeden, Allah  elçisinin getirdiği şeriatı (yaşamak) ile yükümlü olduğunu kabul eden, emr-i ilâhiyi icraatında samimi olan, savum, salat, hac ve zekatı (hakkıyla) ifa (ederek) imanda zuhuru görülen kelime-i şahadete şahit kılınmış, ademlikten sıyrılan, insan olabilmenin yolunda Hazret-i Allah ’ın rahmetinden ümitli, biat ettiği peygamberinin yaşantısını, zamanın zuhuruna uygun, manasının aslını bozmadan, Allah  elçisini ilâhlaştırmadan yaşayabilen, HAZRET-İ İNSAN olur, ifadesiyle  başlayan, hacmi küçük ancak, Galib Efendi’nin 83  yıllık maddi ve manevi hayatında, özellikle kendi mirasını devam ettirecek olacak kişilerin önemle üzerinde durmaları ve hiç bir  zaman için gözden kaçırmamaları gereken konuları özetlediği eseridir.

         Eseri iki bölümde mütalaa etmek mümkündür. Birincisi; tasavvufi bütün fikirlerini veciz ifadelerle özetlediği bölümdür. Yukarıdaki giriş cümlesinden sonra; müntesip olana, dikkat edilmesi ve Riayet olunması mutlak olan hal ev hareketler, Allah ’ın zati, subûtî, ve fiili sıfatları, peygamberlerin sıfatları, mürşitte aranılacak vasıflar, müminin feraseti, tek din vardır adında islâmiyettir, şeriatlar biri diğerini iptal etmez, Akıl, Kaza ve Kader, Allah  İçin Teslimiyet, Mezhebin ve Meşrebin, Vazifeli Kardeşlerime Uyarılarım, Biat; biat-ı Rasulullah’tır, Ey insan, Bu alemi ben yarattım, sen düzene koyacaksın, Kadınların Vazife ve Yetkileri, Yer yüzünde halifemi yaratacağım hitabı erkekler içindir, Gerçek Usta İzni, Mühr-i İlâhi,  gibi başlıklar altında tasavvufi görüşlerini ifâde etmiştir.

         Hacmi küçük ancak, içinde ihtiva ettiği konular sonsuz olan eserin, ikinci bölümü ise; toplu ve ferdî zikrin tarifinin yapıldığı bölümdür. Çeşitli hatmelerin nasıl yapılacağı hakkında bilgi verilmiştir. Galib Efendi;  eseri vazifelilerine bizzat kendisi vermektedir.

 

                f-Sohbet Kasetleri ve Sohbetleri: 
 

         Galib Efendi, uzun yıllar Ankara Tevhit Caminde; Pazar, Perşembe ve kandil günleri, gerek Ankara  gerekse de Antalya da sohbetler etmiştir. Bazen de diğer şehirlerde sohbetleri olmuştur. Kendisine vazife verildikten sonra bu görev başlamış ve günümüze kadar gelmiştir. Davet edildiği illere sırf bu amaçla seyahatler yapmıştır. Dinin özü olarak gördüğü tasavvufi düşünceyi anlatarak, nedim-i ilâhî ve vâris-i enbiyâlık görevini îfâ etmek amacıyla gecesini gündüzüne katarak ilden ile koşmuştur. Son zamanlarda ise bu görevini Ankara ve Antalya’ya üzerinde yoğunlaştırmıştır. İmkânların gelişmesiyle de özellikle Türkiye’nin her bir tarafından insanlar, feyizlerine feyiz katabilmek için, O’nun sohbetlerine akın akın gelmektedirler.

         Mutat olan bir sohbette takriben 45 dakikalık bir ledünni sohbet, 45 dakikalık Galibi Zikri ve zikri müteakip 30 dakikalık yine sohbet yapmıştır. Bazen zikir arasında; manada ağır lisanda hafif kelimelerle dervişanını ikaz sadedinde sohbetleri olmuştur.

         Arım asırdan beri yapmış olduğu bu sohbetlerde, Allah’a iman, ehl-i kitap, la ilahe illallah , Nur-ı Muhammedî, hac, savum, salat, zekat, kelime-i şahadet, dervişlik, tasavvuf, ehl-i iman, ehl-i islam, evliyâlık, tövbe ve zikir ve daha pek mevzu hemen her kesimden ve her tahsil insanının anlayabileceği incelikte tekrar tekrar işlenmiştir. Bu başlıklar sohbetlerinin en önemli konularını içine alır. Hemen her sohbette bu mevzuları izah etmiştir.

         Bu konuların her sohbette işleniş tarzı farklıdır. Gönülden aleminden, ledünnî olarak  insanlığa hitabeden Galib Efendi, bu sohbetleri ile her zaman bu konulara çok farklı yönlerden yaklaşmıştır. Her sohbetin kendi içinde diğerlerinden büyük farklılıkları vardır. Kendisini bir muhip olarak dinleyenler de gönülden dinledikleri için dinledikleri şey aynı konu dahi olsa, kendisine ayrı bir heyecan ve mutluluk vermiştir. Bir kelime ile çok manayı söyleyebilen Galib Efendi bu açıdan değerlendirilmesi gerekli olan bir şahsiyettir. Her anlattığı hikayedeki, anlatış ve yorumlayış farkları çok çeşitlidir.

         Kendi lisanı ile Makam-ı Mustafa’dan yayılan bu türlü hikmet damlaları kişiyi çok arzuladığı ve bir zamanlar koptuğu ummana eriştirici niteliktedir. Sohbetlerinde ele aldığı mevzuları ve ele alış tarzının daha iyi anlaşılması için aşağıda sohbetlerinin bir kaçını, sohbetlerinde anlattığı fıkraları, menkıbeleri ve şiirlerini aynen alacağız.

         Özellikle Sohbeti müteâkip yapılan zikrullaha bir defa katılan bir kişi defaatle bu zikrullahta bulunmayı arzulamıştır. Çünkü itminan-ı kalbin nasıl bir hal olduğu hakka’l- yakin olarak yaşanmıştır. Bu zaman zarfında, akan gözyaşları ile mânevî miraçlar yapılmış ve Allah ile mesafesiz olarak konuşulmuştur. Kişi bu atmosferde yaratanını daha iyi müşahede etmiştir.

      Her hali, her anı, her sözü her hareketi yazılıp ondan feyizyâb olmak isteyenlere sunulması gereken Galib Efendi’yi bu sohbetleri bir nebze tanıtmış olur.

         Çok değişik yerlerden gelip sohbetlerine katılan kişiler, ilm-i ledün ile dopdolu olan bu sohbetlerden istifâde etmişlerdir. Ve bu kişiler bu sohbetler vasıtasıyla hamlıktan başka bir diyara doğru yürümektedirler. Zira dervişleri O’na Hazret-i Allah  bir şekilde tecellî edecekse şekilden tenzih ederiz, şeyhin suretinde tecelli eder. Tertib-i ilâhîdir bu, şeklindeki nükteyi anlayarak yönelmektedirler.

          Bu sohbet kasetlerinin bir kısmı Kütahyalı bir kaç kişi tarafından kağıda aktarılarak, Galib Efendi’ye sunulmuştur. Bu çalışma iki bin sayfayı aşmıştır. Bundan sonra yapacağı her sohbeti yine kağıda aktarılarak  gelecek asırlara bu sohbetlerin sunulması yapılmış olacaktır. 

 

                   g-Basındaki Röportaj Ve Mülakatları:
 

         Gâlib Efendi dünyaya kapalı bir insan değildir. İçinde duymuş olduğu tasavvufî düşünceyi her zaman ve zeminde dile getirmekten geri durmamıştır. Kendisine müracaat eden hiç bir gazeteciyi, hiç bir televizyoncuyu, hiç bir dergiyi geri çevirmemiş, elinden geldiği kadar da sorulan sorulara  cevap vermiştir. Bu konuda arşivi oldukça zengindir. Bu mülâkat ve röportajlar 1980’li yıllardan sonra artış göstermiştir. Yerel televizyonların çoğalmasıyla da seyahat için gittiği yerlerdeki yerel televizyonlara da bilgiler vermiştir. Nokta Dergisi, 26 Nisan 1992 tarihli Tercüman Gazetesi, 25 Ekim 1988 Tarihli Ulus Gazetesi, 14 Nisan 1989 tarihli Yeni düşünce, 12 Şubat 1989, 7 Nisan 1989, 20 Ocak 1989 Tarihli Zaman, Kanal Altıdaki röportaj bunlardan sadece bir kaçıdır.  Ayrıca BBC haber ajansı da zikir ve sohbeti görüntülemişlerdir. 08/10/1995 tarihinde Kanal 6’da yapılan röportajda kendisine tevcih edilen sorular ve son soruya vermiş olduğu cevap şöyledir:[45]  

         a-Efendim bir tasavvuf ehli olarak tasavvuf nedir, buna ihtiyacımız nedir. Bize bu konuda açıklamalarda bulunabilir misiniz. 

         b-Hocam lütfen bir de günümüz insanına İslam’ı anlatırken takip edeceğimiz metot ne olmalıdır.    

         c- Efendim anlayabildiğim kadarıyla İslam’da hoşgörüden dem vurdunuz.

         d- Ee hoşgörünün kendimize karşı sınırı ne olmalı, karşımızdaki insana karşı sınırı ne olmalı? Biraz da bu konuda izahat buyurur musunuz?

         e- Efendim, halkımızın İslam’ı yeterince anlayamamasının temelinde eskiden beri bu süregelen, özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde ortaya çıkan, tekke ve medrese arasındaki anlaşmazlığın da sebep olduğu belirtiliyor. Yani bir diğer tabirle İslam’ı tamamen bilen alimlerimizin yetişmemesine bağlanıyor, ne dersiniz.    

         d- Bir de efendim, hoşgörünüzün temeli olarak kim ki la ilahe illallah dedi, o cennete girecek hadis-i şerifini söylüyorsunuz.

         e- Son olarak insanımıza ne mesaj vermek istersiniz.

         Galip Efendi:İşte hep mesaj zaten bunlar. Veriyorum. Yine peygamber efendimizin bir hadis-i şerifiyle kapatmak isterim. İnsan mümin olmadan cennete giremez, birbirini sevmedikçe mümin olamaz, Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz. Dünyaya hitap. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz. Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimize tabi olanlar çok dikkat etsinler bu mevzulara. Bütün dinlerde kardeşlik vardır ama maalesef ben-i İsrail Nasrani’yi mahvetmiştir, perişan etmiştir, İsa (a.s.) geldi diye. ...

         İster aslan ağzında olsun, ister düşman kemendinde, sana aşina olanların ömrü saadet içinde geçer.   

                             Alem-i lahûta pervaz eyleyen ehl-i safa

                             Değil İskender tacı taht-ı Süleyman istemez.

         Müspetlerinin  yanında bazen de bu yayınlar haddini aşan yayınlar olmuştur. Örneğin Temiz Eller Programı tamamen bir karalama yayını olarak göze çarpmaktadır. Bu durumu özellikle Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik isimli eserinde de dile getirmiştir.[46] Ancak bu olayı müteakip gelişen olaylar bu olayın zannedildiği gibi aleyhte sonuç vermeyerek dünyanın ilgisini çekmesine vesile olmuştur.  

         Önce şunu düstur edeceğiz ki. Rabia Adeviyye Hatun bunun cevabını vermiş. Eline balta almış gidiyor. Nereye gidiyorsun, Ya Rabia demişler. Cenneti cehennemi yıkmaya gidiyorum. Cenneti cehennemi niye yıkacaksın, demişler. Ümmet-i Muhammedi kurtaracağım demiş. Hepsinin ağzında cennet cehennem. Ya bir de Allah de yahu. Hazret-i Allah seni cennet cehennemden sonra yaratmadı ki. Bilinmekliğimi diledim diyor.  Ben gizli bir hazine idim, bilinmekliğimi diledim, zâtımdan zâtıma tecelli ettim, nûr-ı Muhammedi halkettim. Nur-ı Muhammedi de bütün rahmet-i ilahi. habibim, sana Makam-ı Mahmudu verdik. Levlake levlake lema halaktü’l-eflak bunu ifade eder. Sen olmasa idin habibim eflakı yaratmazdım. Rica ederim dikkat edelim. Ve ma erselnake illa rahmetel li’l- alemin Habibim, seni alemlere rahmet olarak gönderdik. İlla rahmet olarak. Alemlere. 23 sene değil. Buna çok dikkat edelim. Şimdi Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimizin irtihalinden sonra bitti mi. Hayır. Benim ashabım yıldızlara benzer, hangisine tabi olursanız sizi hakikate götürür. Kim ki zamanın imamını bulup da biat etmediyse, cahiliye devrinde ölmüş gibidir. Cahiliyet ölümü ile ölmüştür. Onun için ricâ ediyorum. Bunları niye çıkarıyoruz da ilimden bahsediyoruz. Şeriat-ı garra dört esas üzerine lütuf edilmiştir. İlm-i fıkıh, ilm-i kelâm,   ahlak, tasavvuf. Fıkhın kolları vardır. Mezhepler, sonra mezhepleri niye inkar ediyoruz. Şurada uymadı, burada uymadı. ...            

         Galib Efendi teknolojinin her yönünü kullanarak tasavvufi düşüncesini insanlara ulaştırmaya çalışmaktadır. Mensubu olduğu mânevî okulu tanıtıcı kastet ve CD’ler yaptırıp bunları ücretsiz olarak dağıtmaktadır. Uzun uğraşılardan sonra Yavuz Bülent Bakiler’in seslendirdiği Dervişlerin Dünyası isimli belgesel bu konuda bir klasiktir.

         Hakkında basında çıkan yazılardan bir örnek: 

         Yazıyı yazan şahıs: Sıddik Demir

         Yazının İsmi: HACI GALİB HASAN KUŞCUOĞLU

         Yazının Tarihi: GÜNDÜZ 22 Nisan 1995 Cumartesi

         “Ümmetim geçmiş zaman göre değil yaşayacakları zamana göre hazırlansınlar.”

         İlerlemiş yaşına rağmen umreye giden ve dönüşünde ellerini öpmek için uğradığımız bir Pazar Günü, rahatsızlık vermemek gayesiyle ellerini öpmediysek de nimetlerinden istifade ederek kalp huzuru içinde  dergahtan ayrıldık.

         Sohbetlerinde özellikle üzerinde durduğu ve her defasında tekrar tekrar değinerek istifade edenlerin hafızalarına adeta perçinlediği çok yeni içtihatlarını Peygamberin manasında ilettiği bir hadisle destekler mahiyette mesajlar vermesi irşat noktasında endişelerinin ne kadar yerinde ve sağlıklı bir metot olduğunu vurgulaması bakımından çok manidardır.   

         Ümmetim geçmiş zaman göre değil yaşayacakları zamana göre hazırlansınlar. Malinde hadisin mana aleminde mübarek Efendi Hazretlerine tevdi, bu konuda seçilmiş olması, hürmete, saygıya ve istifade etmeye layık anlamlar taşımaktadır.

         Evet, Ankara’nın göbeğinde, suyu  tanımadan su içinde bir ömür yaşayan balıklar gibi ondan habersiz olmak, gerçekten büyük nasipsizliktir.

         Allah dostları, veli kulların istisnasız hikmetleri olduğu halde, ilim bakımından nasiplenenleri yani kendilerine ilim verilenleri fazla olmasa gerekir.

        Hacı Hasan Galib Kuşcuoğlu Hazretleri, hikmeti ve ilmi olan Allah dostlarından olduğu da su götürmez bir gerçektir. ...            

          

                   h- Vakfı ve Cami Yapım Ve İmarına Verdiği Önem:

         Türkiye’nin çok çeşitli yerlerinde cami yapımına önem vermektedir. Özellikle Ankara Tevhit Camisinin her şeyi ile bizzat kendisi ilgilenmiş  ve çok değişik bir mimari  ortaya çıkmıştır. Burası bir cami olarak kullanılmaktan maada çeşitli zikirlerle burası içeriğine değişik içerikler katmıştır. Kandil geceleri iftarlar verilip, manevi kardeşliklerin kuvvetlendirilmesi sağlanmıştır.  Diğer günlerde ise yemek dağıtılmaktadır.

         Galib Efendi kendisini seven insanlara, hayır ve hasenatta  bulunmalarını, bizzat kendisi örnek olarak tavsiye etmektedir. Üveyszâde Hacı Mustafa Efendiyi de örnek göstererek böyle bir hayır hasenatta önceliği kendisi almış ve en fazla verenin kendisi olmuştur. Bir liste yazılmışsa bu listenin başına kendisini iki defa yazdırmıştır. İnsanlara hayır ve hasenatta ilk akıllarına geleni vermelerini tavsiye etmiştir. Zira şeytanın insanı bu ilk düşüncesinden çevirebileceğini ifade etmiştir. Ve bedava postacı geldiğini söyleyerek muhiplerinin bu konuda da önceliği almalarını tavsiye etmiştir.

         Kendisini sevenlerin bulunduğu beldelerde ekmek dağıtımı yapmalarını önemle tavsiye etmekte bu işte onlara öncülük yapmaktadır. Bütün bu yapılan hizmetlerin daha organizeli olarak yürütülmesi için de, kendi ifadesine göre hiç bir politik ve çıkar hesabı gözetilmeden kurulan vakıf;  Galib Hasan Kuşcuoğlu Kültür ve Eğitim Vakfı adını taşımaktadır.

         Galib Efendi vakfın kuruluş amaç ve hizmet sahasını şöyle belirlemektedir: 

         “Vakfımızın ve üyelerimizin her partiye gönül vermiş partiler üstü kuruluş olup partiler içinde herkesin görüşüne göre seçme özgürlüğüne sahiptir. Bizi küll olarak her hangi bir partide göstermek, iftiradır zulümdür.”[47]

         Kurmuş olduğu cami ve vakfın kuruluş amacını da şöyle ifade etmektedir: 

         Ankara’da ibadet ve taat için Allah’ın emri olan zikrullah ve inandığımız ibadetlerimizi özgürce yapmak kasti ile lütf-ı ilahi olan Ankara’nın ikinci büyük camisini (Tevhid Camii) imece usulü ile inşa ettik. Kastimiz ayrılık değil, haşa. Camilerde Allah’ı zikretmek için hep müsaade almakla zaman geçiriyorduk. Bazılarından müsaade alamıyorduk. Çok garip kalmıştık. Arkadaşlar ile  istişare  yaptık. Cami yapmaya karar verdik. Camimizi Allah’a inanan her kesime açık kıldık ve Diyanet’lede anlaştık. Müftülükten Cuma ve bayram namazının kılınması için müsaade aldık. Hakikatte buna gerek yoktu. Amma  biz formaliteyi tamamladık.

Hayli memleketlere bu şeraite uygun imece usulü camiler inşa ettik. Fakir fukaraya mübarek gün ve gecelerde aş, senenin her günü gücümüz nispetinde bedava ekmek dağıtıyoruz. Zengin vatandaşları bu hususta vakıf kanalı ile teşvik ediyoruz. Ve zamanla geniş camiaya her hususta yardımcı olma zevkini bütün kullarına ihsan etmesini tazarru ve niyaz ediyoruz. Câmiye bitişik bazı arsaları cami görüntüsü kapanmasın deye belediyenin teşviki ile tapusunu ancak vakıf olarak camiye aldık.

Bu muamelenin olması için bu abd-i acizin ismine, siyasi ve politik yönü olmayan bir vakıf kurduk. Amacımız fakir ve fukaraya hizmetti. Senelerdir haz duyarak bu vazifeyi ifa etmeyi başlıca  zevk ve vazife edinmiştik. Şimdi ise fakir fukaraya, ekmeğini almakta güçlük çeken ailelere yardım ediyoruz. Camimizi odak noktası alarak şemsiye misâli imkanlarımız nispetinde açılmaya özen gösteriyoruz. Hali, vakti yerinde olan hayır sevenlerin kampanyaya yardımları ile ve gücümüz nispetinde ilâ-nihâye ülke çapında götürmeye kararlıyız, inşallah. Parasız ekmek dağıtma işi çok memleketlerde devam ediyor. İmkanımızı genişletip daha çok yardım etmeyi Cenab-ı Hak’tan tazarru ve niyaz ediyoruz. Vakfımızın bulunduğu yerlerde yardım yalnız ekmek dağıtmak değil. İmkanımız nispetinde her türlü yardım senelerdir devam eder. Allah artırsın. Rabbim riyadan muhafaza buyursun.  Ekmek kampanyasına katılmak için vakfa üye olmak da şart değil. Her türlü vatandaşın rahmet-i ilâhiden nasiplenmesini, insani borç olduğunu hatırlatırız.[48]       

                             D- FİKİRLERİ:

1- Allah’a İman:

         Tasavvuf Allah’a vuslatı kendisine uğraş edinmiş, O’na kavuşma yoludur. Hiç bir sûfi bundan kendisini bağımsız tutmamıştır. Zira böyle bir yola duhulünün en önemli hedefi de budur. Sûfi Allah’ı zikreder O’na kavuşmak için. Bunun adı, kelâmî ifadesiyle tevhittir. Allah’ın birlenmesi, her şeyde O’nun müşahedesi, vahdet gibi kavramlar bununla ilgilidir. Sûfiler la ilahe illallah, Lâ maksûde illallah, lâ mevsûfe illallah, Lâ mevcude illallah gibi kavramları kullanarak tevhidin basamaklarını ifade etmişlerdir. Yine bu kavramlara yakın; tevhid-i efal, tevhid-i sıfat, tevhid-i zat, gibi kavramlar da bu yolda geçirilen merhalelerin ismidir. Bir meşâyihin en büyük uğraşısı muhiplerine Allah’ı anlatmak, Allah’tan kişiyi haberdar etmektir. Sohbetin, zikrullahın, nazarın, beraber olmanın en büyük gayesi budur.

         Galib Efendi’nin de en büyük uğraşısı budur. Yer yüzünde Allah’ın en büyük tecellisinin ne olduğu, Allah’ın sıfatları, Allah aşkı, Allah’a vuslatın manası ve yolu, sohbetlerinin en büyük konusudur. O Allah ile kainat arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifâde etmiştir:

         “Bütün mükevvenatta her zerrede tecelli eden Allah’ın sıfatlarını tenezzülen zuhurudur, Allah diyemezsin kâfir olursun. Çünkü, Cenâb-ı Hakk’ın zâtî sıfatlarından birisi de muhâlefetün li’l-havâdistir. Yarattığı hiç bir şeye benzemez, benzemem diyor Hazret-i Allah. Zâtî sıfatıdır o. Onun için sen bir şeye Allah’ı benzetmeye kalkışırsan Allah korusun bak, oğludur kızıdır dahi kabul etmiyor. Lem yelid ve lem yûled ve lem yekün lehü küfüven ehad, değil mi.  O ne doğurdu, ne de doğruldu, eşi  benzeri yoktur,   olmaz da. İhlas bu. onun için Allah o kardeşlerimizi kurtarsın böyle günâh işlemekten.”

         Galib Efendi’nin bu ifadeleri çoğaltılabilir. Cenab-ı Allah’ı bu şekilde ifade ettikten sonra, hemen her sohbetinde ifade ettiği, biz insana şah damarından daha yakınız ifadesini ise şöyle tefsir etmektedir ki bu ifadeleri Allah’ın kullarına ne kadar yakın olduğunu  şerh eden ifadeleridir.    

          “Hala, ben size şah damarınızdan daha yakınım diye tefsir edenler değil. Min habli’l-verid, mânâsını idrâk eden ulemâya. Hala diyorlar ki, size şah damarınızdan daha yakınım. Yahu Hazret-i Allah bir tek bu damarla mı ilgili. Vücudumun başka bir tarafını ilgilendirmiyor mu. Ee sen ne söylediğini bilmiyorsun ki. Allah kusurumuzu affetsin, öyle zannettik, öyle geldik. Ama şimdi yemiyorlar. Artık tenekeli sandığa gelin olacak kız kalmadı piyasada. Yapma bunu. Yatak odası istiyor şimdiki kızlar, gelin olmak için. Yakışmadı mı buraya, yakıştı bal gibi, niye yakışmasın. Min habli’l-verid. Ben size verid damarınızdan da yakınım, buyuruyor Hazret-i Allah Kur’ân-ı Azimüşşan’da. Tıp, bugünkü tıp profesörler ifâde ediyorlar, insanın vücûdunu verid diye damarlar ihâta etmiştir, her zerrede mevcuttur, insanın bağırsaklarında dahi, verid damarı mevcuttur. Hazret-i Allah buyuruyor ki, ben size onlardan da yakınım. Şimdi bir şah damarını düşün  bir de, min habli’l-verîdi düşün.”[49] 

         Allah’ın varlığı insan dahil kainatın her zerresini ihata etmiş, sarmıştır. Galib Efendi böyle bir düşünceyi ifade ederken Mecnunun aşkıyla da konuyu örneklendirmiştir. Mecnunun Leylam’a vuruyorsunuz şeklindeki ifadesiyle Allah’ın insanın varlığını ihata ettiğini ifade etmiştir. Bu mevzuyu; Allah’a ibadet ederek, zikrederek, insanın ulaşacağı vahdet telakkisini mecnunun ifadesi, Mevlânâ’nın yakarışını da örnek göstererek şöyle anlatmıştır:

          “Allah’a kulluk vecîbesini eda ede ede öyle bir duygu sende tecelli eder ki, öyle haz alırsın ki, Cenab-ı Hakk’ı tenzih ederim noksan sıfatlardan- yaşarsın, yudum yudum nefes nefes an be-an, O’nsuz olmadığını görürsün, hiç bir zerren onsuz değildir. Onun için mecnuna mestan vurdular da, dikkat edin Leyla’ma vuruyorsunuz dedi. Nereye vursalar Leyla’yı gösterdi. Onun için Hazret-i Allah öyle buyuruyor, ben size verid damarınızdan daha yakınım. Min habli’l-verîdi. Ne o can damarı boğazdaki, hayır; şah damarı yok öyle bir şey. Yalnız öyle tefsir ettiler. Çünkü hakikatı bilmedikleri için. Bilselerdi şöyle tefsir ediyorlar bakın, insanda verid diye bir damar vardır. Bütün vücudu ihata etmiştir, hatta bağırsaklarda dahi mevcuttur der. Tıp, tıp bu gün ifade ediyor. İşte min habli’l-verîdi. Ben size verîd damarınızdan da yakınım. İhata ettim sizi. Neresine vursalar Leylam’a vuruyor diye bağırdı Mecnun. Ehl-i aşk bu. Eğer padişahlar bizim zevkimizi bilseydi toplarını tüfeklerini terk eder elimiz den almaya çalışırlardı. Hey hat, topla tüfekle alınmaz ki, bu zevk. Değil mi. Yudum yudum, nefes nefes.” ...

         “Ya Rabbi seni öyle yaşıyorum ki, öyle zevkini aldın ki, sensiz hiç bir nefesim yok, hiç bir düşüncem yok. İşte; men kâne fî kalbihi Allah.  Eğer vuslat dediğin, rahmet-i ilâhi ile bu benim zevkim azalacaksa, o kadar memnunum ki, o kadar memnunum ki, eğer vuslat ile bu zevk azalacaksa, iki alemde de bir lahza dahi, bir an dahi vuslat istemem gereksiz diyor. Ben bu kadar zevk almışım. İşte aşk bu. İyi anlayalım. Onun varlığını hissetmek, onun emirlerine itaat etmek, riayet etmek, âsîlikte aşk olmaz. Adam ehl-i aşkım diyor namaz yok, şeddelide, oruç yok, hac yok, zekât yok. Sen Allah’ı bilmiyorsun ki, nesine aşık olacaksın, nesine aşık oldun. Onun için sen aşıksın ama ne olduğunu sen de bilmiyorsun. Dikkatinizi çekerim. Ehl-i aşk, ölçüsü yok bunun kardeşim. Allah insanın şekline bakmaz, Allah insanın hareketlerine bakmaz, buyurdu Peygamber Efendimiz. Nereye bakar; niyetine bakar, niyet bakın burada.”[50]

         Tasavvufî düşünceye göre Allah (c.c.) her şeyden münezzeh olduğu kadar, her şeye de o şeyin zatından daha yakındır. Mutasavvıflar bunu kurbiyet kavramıyla ifade edilmişlerdir. Galib Efendi de Allah’a kurbiyeti ifâde sadedinde Mesnevi’den şu örneği, kendi üslubuyla şöyle ifade eder;   

         “Hani çok çoban ne diyordu, çoban; Musa (a.s.) zamanında; gel diyordu hasretine dayanamıyorum,  diyordu gel. Artık tahammülüm kalmadı gel diyordu. Gel de sana kara keçinin sütünden sana süt içireyim. Bitini kırayım çamaşırını yıkayayım, şu dala asayım da kurutayım çamaşırını, dizime yatırayım da seni uyutayım. Yudum yudum bunları hazmederek düşün kardeşim. Aşk aşk. Nerede görgüsüz bilgisiz bir aşk. Ama, O’nu yaratanı idrak eden bir aşk. Onun için ilim, irade, talep, üç mevzu vardır. Bunlar Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimizin getirdiğine uymuyorsa, muhaldir.”[51]

         Bu şekildeki ifadelerini; “eynemâ tüvellû fe-semme vechyullah,” ayetinin tefsiri mahiyetindeki, Niyazî-i Mısrî’nin şu beyitleriyle de ifade etmiştir.

                             Ârife eşyâda esmâ görünür

                             Cümle esmâdan müsemmâ görünür

                             Bu Niyâzi’den de mevlâ görünür

                             Adem isen semme veçhullahı bul

                             Ka`nde baksan ol güzel Allah’ı gör              

         Semme vechullah, Allah’ın veçhi bütün mükevvenâtı sarmıştır. Nereye baksan O’nun veçhine yönelmiş olursun. Çünkü yer ve göğü Allah’ın nuru ihata etmiştir. Sıfatları tenezzülen zuhur eder. Ama bunu insan, işte beyan ettiğimiz gibi yalnız meçhulatla halletmek, -meçhul çünkü hiç bir şeyin maddede hükmünü veremezsin- Bakın, açık oturumlar yapıyorlar, toplantılar yapıyorlar, yetkili kişiler, neticeye varamıyorlar mı, hayır varamazlar. Niye; manayı madde gösteremez ki. Manayı madde gösteremez ki.”

         “Adem isen semme vechullahı bul. Kande baksan ondan sonra o güzel Allah ’ı gör. Neyi yani bir madde gibi hayır hayır. Bütün eşyada. Varlık görülür, cümle eşyadan. Cenâb-ı Hak’ın sıfatlarının, isimlerinin zuhuru. Bu Niyazî’den de Mevlâ görülür. Mevlâ izah ettim geçen. Evet, mevlâ yetkili insan demek, insan-ı kurtulmuş azat olmuş köle manasına geliyor. Tasarrufata tabi olmuş insan manasına geliyor. Onun için garipsemeyin, bu Niyâzî’den de Mevlâ görülür, derken haşa kül olarak Allah  görülür manası değil. Allah ’ın sıfatlarının tecellisi, bi-zâtihi değil, izâfîdir, hepsi izâfîdir. Yeri geldikçe bunlar atlayıp böyle basit affedersiniz üzerinden atlanılıp geçilecek mevzular değil. Ya Rasulullah biz Allah’ı düşündüğümüz gibi göremeyecek miyiz. Hayır, Dünya da göremezsiniz, ahirette göreceksiniz. Ama, yapma hata ediyorsun. Allah ’ın rahmet sıfatının kaynaştığı menzil, cennet dediğin nedir ki. Cehennem gazab-ı ilahinin tecelli ettiği yer, rabbim korusun. Ya Rabbi, seni öyle inanmışım, yaşıyorum ki, hiç zerre kadar noksanlık yok, hayatımsın sen benim her şeyimsin. Eğer vuslatla bu azalacaksa, vuslat olduğu zaman bu  hissim azalacaksa, iki alemde dahi, bir lahza dahi, vuslat istemem. İşte mutmain olmak. İşte; ene razî ente râzî. İşte Allah  aşığı.”[52]

          Galib Efendi bu şekildeki telakkisini anlatırken de en çok kullandığı İsra Suresinin 73. Ayetini delil olarak kullanmıştır. O’na göre Bu dünyada ama ahirette ama. Bu dünyada görmeyen ahirette göremeyecektir.

          Kâinatın niçin ve nasıl yaratıldığı bütün ilimlerin üzerinde durduğu en önemli konudur. Tasavvufî düşüncede; Allah’ın kâinatı niçin yarattığı, yaratılışın sebebi, hikmeti, kelâmî ifâdesiyle; mebde ve mead, gibi konular en önemli konulardır. Galib Efendi de diğer mutasavvıflar gibi bu konuyu mütemadiyen gerek eserlerinde gerekse de sohbetlerinde ifade etmiş ve muhiplerini bu konuda mutmain edici hikmetlerle donatmıştır. Mutasavvıflar kainatın ve kainatın içinde eşref-i mahluk olan insanın yaratılışını ifâde manasında Zariyat Suresinin 56. Ayetini delil göstermişlerdir. “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etmeleri için yarattım,” ayetinden hareketle; gizli bir hazine idim bilinmekliğimi diledim zatımdan zatıma tecelli ettim, nûr-ı Muhammedîyi halk ettim, hadis-i kutsisini, Allah’ı unutanlar gibi olmayın, zira Allah’ı unutanlara kendilerini unutmuşlardır, ayetinin tefsiri gibi görünen;  kendisini bilen Rabbini bilir, sözünü bu konuyu ifade ederken referans olarak kullanmışlardır. Bütün mesaileri bu şekilde özetlenebilecek olan ifadeleri şerh ve tefsir etmekle geçirmişlerdir.

         Galib Efendi yaratılışın hikmetini bu ifadeleri delil göstererek anlatmıştır. Allah’ı hep rahmet ve merhameti ile tanıtmış ve Allah’ı öyle düşünmüştür. O’na göre yaratılışın hikmeti ve gayesi ilahi aşktır. İnsan bu aşk-ı ilâhî ile hem-dem olduğu oranda yaratılışın gayesi gerçekleşmiş olur. Bu kanaat bütün mutasavvifinin düşüncesidir. Galib Efendi mutasavvıflar arasında müşterek olan bu düşünceyi şu ifadelerinde şöyle anlatmıştır:

         “Fiili sıfatları ile tecelli eder Rabbim. Bütün alem Allah’ın  fiili sıfatlarının tecellisidir. Bi-zâtihi aynı değil. Her hangi bir parçasına Allah dersek, olur mu olmaz küfre gidersin. Allah’a mekân isnat etmek, o da küfre götürür. Allah yerdedir göktedir diye bahsetme. Zâtî sıfatlarını bu şekilde anlatma. Ama; Allah’ın nuru yer yüzünü ihata etmiş, de. Çünkü subûti sıfatlarındandır. Ama zâtî sıfatlarına mekân gösterme. Fiili sıfatları ile mekândan münezzehtir, her yerde hazır nazırdır, zâtî sıfatları ile mekândan münezzehtir. Kişi, bunun üzerinde ileri geri konuşması yasaktır. Muktedir değil, çünkü konuşamaz. Ama zevkini alır, hayranlık duyar, AŞKTIR BU. Bunlarda lisâna gelmez, izâha kalkışma.”[53]

         Şu ifadeleri de hem yukarıdaki düşüncelerini desteklemekte hem de Allah’ın rahmetini, ve O’na kurbiyeti ve kulun manevî miracını izah etmektedir:

         “Rabbim; rahmetim gazabımı örtmüştür buyuruyor. Nâmütenahidir,  Allah-u Teala ve Tekaddes Hazretlerinin rahmeti. Şuraya aldığım notlardan da yine bahsedeyim size. Kalbini gözyaşların ile suladığın zaman, yüzünü değil kalbini, gözyaşları ile suladığın zaman, duanı; yaptığın duâyı kâinat bilir. Aman Ya Rabbi. Bak ölçü veriyor Hazret-i Allah. Kalbini göz yaşların ile suladığın zaman kalbini, yüzünü değil. İçim kan ağlıyor derler ya, suladığın zaman değil, bütün kâinat yaptığın duaya muttalidir. Çünkü, bir âlemi suluyorsun Allah’ın rahmeti ile. Ama aklı tepesinden bir karış yukarıda olanlar bilmez bunu. Eşref-i saat o saattir. Elinde değil çünkü. Nasıl yaşarsan öyle ölürsün, nasıl ölürsen öyle kalkarsın. Eğer buna muttalî değil de, hayatını Allah’ın tertibine göre tanzim etmiyorsan, göz yaşlarınla nasıl kalbini yıkayacaksın. Dışarıya bile çıkaramıyorsun mübârek. Demek ki, kör tenleri tersine doğru döndüreceksin kalbine doğru, zâten o öyle olur. Öyle olur. İşte Yakup (a.s.)’ın oğulları, ne olur bizim için istiğfar et dediler de, olur ederim dedi. Edivermedi niye. Bu göz yaşlarını bekledi işte, Kalbi yıkayan göz yaşlarını.         Eşref-i saat, miraç, Allah cümlenize ihsan etsin. Dikkat edin yavrum. Bakın başka zor bir şey değil bunlar. İslam’ı yaşayacağız.”[54]

         Şu ifadelerinde de kendi iç tecrübesiyle yaratılışı, Allah’ı, O’nun sıfatlarını, kurbiyeti,  kâinatın Allah karşısındaki konumunu anlatmıştır:

                              “Demişsin görmedi beni bu cihan üzere kimse

                               Nedir bu yüzlerden seyrân olduğun cânâ  

         Şimdi Allah-u Teâlâ Hazretlerini baş gözüyle görmek mümkün değil. İyi anlayın. Allah’ın fiili sıfatları, sübûtî sıfatları, her an tecelli ediyor. Meselâ beni ademe en fazla bahşedilen, subutî sıfatlarının tecellisi var. Benî ademde. İnsan olmak için. Zatî sıfatları zâtına mahsustur. Mekân göstermek küfürdür, mekândan münezzehtir. Her yerde hazır nazırdır diyoruz. O fiili sıfatlarının tecellisi. Her yerde hazır nazırdır, her yerde tecellî ediyor. Bütün eşyada her şeyde.

                             Mekânlardan münezzehsin senin zât-ı şerifin için

                             Nedir bu kalb-i vîranımda mihmân olduğun cânâ

         Mekânlardan münezzehsin senin zât-ı şerifin için. Amma benim kalb-i vîranımda mihmanımsın benim, beni götürüyorsun, muhafaza ediyorsun, nedir görmüyor muyum ben seni, işte görüyorum. Allah bu gözü herkese ihsan etsin. Bu dünyada görmeyen ahirette göremez, kavl-i Mustafa’dır denilmiş. Hazret-i Allah’ta Kur’ân-ı Azimuşşan’da; bu dünyada ama âhirette ama, bu dünyada görmez, ahrette de göremez, buyuruyor. Niye ben öyle imkânlar bahşettim ki kuluma, inkârı mümkün değil. Benim zâtımı anlaması için, öyle rahmetimi ihsan ettim, öyle serdim ki sergiyi. Yazıklar olsun, eğer göremiyorsa. Ona şahit olun yevmi’l-mahşerde; a`mâ olarak haşr edeceğim o salağı. O salak; Allah’ın varlığını idrak edemeyen, her zerrede O’nu, bir kudreti, kuvvet-i ilâhinin mevcudiyetini hissetmeyen, af edersiniz kusura bakmasınlar da salak kelimesi hafif kalıyor.”[55]

                   2- Rü’yetullah:

         Rüyetullah konusu da tasavvufun en önemli mevzularından birisidir. Galib Efendi de bu konudaki fikirlerini şöyle ifade etmiştir:     

         “Ya Rasulullah biz Allah-u Teâla Hazretlerin hayal, tahayyül ettiğimiz gibi göremeyecek miyiz. Bu dünyada yok. Bir beşerin düşündüğü gibi yok, öyle değil. Ama her zerrede O’nun mevcudiyeti tecelli ediyor. Allah ’ın sıfatlarının tenezzülen zuhur etmediği hiç bir hadise yok. Kendiliğinden oluşan hiç bir mevzu yok. Hepsi Allah -ı Teala Hazretlerinin varlığı ile tecelli ediyor bütün, nerede tecelli ediyor. Ben-i  Ademde, esas ben-i ademde. Onun için çok dikkat edin, bunlar çok büyük mesele, esası bunlar. -Allah’ın tertibine riayet etmeyen yani-, akılcı akılcı ölçemezsin akılla mantıkla.”[56]

         Galib Efendi Allah ile kulun arasına girilmez sözünü de şöyle açıklamaktadır:

         “Aklı ermeyen bazı cahiller Allah ile kulun arasına kim girer. Bırak cahil sözüdür bu. İki eşit parça bulursun da  arasına bir şey sokma. Karı ile kocanın arasına girme. Allah’la kul arasında düşünülür mü böyle bir şey. Ne kadar cehalettir bu, bilmiyor musun. Külli şeyin sebebe. Buyuruldu. Her şey sebeplere bağlıdır. Her şey sebeplere bağlıdır. Sebepsiz hiç bir şey yapamazsın. Ne madde aleminde ne de mana aleminde. Armut piş ağzıma düş.  Yok öyle bir şey.”[57]

         Bu konudaki fikirlerini Galib Efendi ayrıca Tasavvuf ve Zikrullah isimli eserindeki;   Allah baş gözüyle görülmez, başlığı altında şöyle ifade edilmiştir:

         “Bu türlü tertib-i tanzim-i ilâhileri çözeceğim diye akıl ve mantık binitinin rahmet bahçesine girmesine rıza gösterme. Allah’ın zâti sıfatlarını tefekkür dahi etmeyesin. Haramdır. Nefsinin kurduğu kurgu ile hiçbir yere varamazsın. “Baki Allah, fani evsaf ile düşünülemez, fani malzeme ile ALLAH bilinmez” Musa kelimullah aleyhi’s-selamın konuştuğu Allah’ın baş gözü ile  görmek istediğini, cümle ademde ayni istek ve arzunun zuhurunu  görmek zor değil. Zuhuruna ademin mütehammil yaratılmadığını, ademin maddesinin “anasır-ı   erbaa”dan  (dört unsur: toprak, hava, su, ateşin karışımından) müteşekkil olan beni Adem’in yapısının Allah’ın zâti sıfatlarının tecellisine tahammüllü olmadığını, örneğin  dağa tecelli edince dağın  ne hale geldiğini elçisi Musa aleyhi’s-selamın seyrine dahi tahammül edecek güçte yaratılmadığını teferruatı ile lütfediyor. Sonsuz hamd olsun. Hayat ve yaşantıları ile Rabbimizi bizlere  her hal ü karda  anlatmak vazifesi ile yükümlü cümle Peygamberimiz efendilerimize ve Resul-i kiram Hazerâtına, varisleri bilcümle evliyaullaha, veli, şüheda ve mü’min kullarına selam olsun. ...[58]

 

                   3- İnsan:

         Yukarıdaki ifadelerine göre kâinatın yaratılışı, Allah’ın bilinip O’nun sevgisine sevgiyle karşılık verecek varlıkların olması içindir. Kâinâtın yaratılışındaki hedefi gerçekleştirebilecek yegâne varlık da insandır. İnsan Allah’ı bildiği ve O’na ibâdet ettiği oranda  yaratılış gâyesini gerçekleştirmiş olur.

         Galib Efendi de insan konusunu bu bakış açısından ele alıp yorumlarını bu doğrultuda yapmıştır. Ancak insan yaratılışın hikmetini gerçekleştirebilecek tek varlık olmasına rağmen, diğer taraftan da kendisinde çeşitli noksanlıklar vardır. İnsan bir yönü ile eşref-i mahluk, efdal-i mahluk olurken diğer taraftan da esfeldedir.  Tasavvufi ifadesiyle bir yönü ile nefs-i emmârede, diğer yönü ile nefs-i râziye ve mardiye de olan bir varlıktır. İnsanın meleklerin bilemeyeceği şeyleri bilme özelliği vardır.  Bu yönüyle  her şey insana musahhar kılınmıştır. Her şeyin hizmeti insan içindir. İnsan bu açıdan sorumludur. Mutasavvıflar insanı hem süfli hem de ulvi yönüyle düşünmüşlerdir. Galib Efendi insanı hep bu yönden ele alıp özeliklerini böyle dile getirmiştir. Noksanını bilmek kadar irfaniyet olmaz, sözünden hareketle insanın şu özelliklerini dile getirmiştir:   

 

         “Eğer bende noksanlık yok diyorsa, -Allah muhafaza buyursun- o onun başına beladır, enaniyettir çünkü. Varlıktır, varlık Allah’a mahsustur. Gurur, kibir, ucub ben-i Adem’e yakışmaz, sahtekarlıktır. Ve öyle insan kendisine süs veriyorsa, gurur, kibir, ucub, böyle burunu çiziyorsa, o hakikatten uzak, Allah ’ın varlığını, men aref sırrını, idrak edemeyen insandır. Neydi; men arefe nefsehu fe kad arefe rabbehu. Nefsini bilen Allah’ı, Rabbini bilir. Nefsini bilen Rabbini bilir. Niye, tertib-i ilâhî böyle.”[59]  

         Allah’ın nuru ile bakan, insan-ı kâmilin ferasetini de şöyle izah etmiştir: 

         “Siz müminin ferâsetinden kaçınınız, onlar Allah’ın nuru ile bakar buyurdu, peygamber (s.a.t.v.) Efendimiz. Siz müminin ferasetinden kaçınınız. Onlar Allah’ın nuru ile bakar. Siz müminin ferâsetinden kaçınınız. Onlar Allah’ın nuru ile bakar. Nasıl bakar nuru ile, bu bakış işte bu bakış, bu bakış beş duygunun arkasındaki altıncı his telepati dedikleri, bir beş duygu daha. Onun bakışı. Bu bakış, nur-ı Muhammedî bakışı,bu bakış peygamber Efendilerimizin bakışı, Rabbimin verdiği lütfettiği göz. Terazi, terazi, mizan misali terazi. Mizan terazisi var ya inkârı küfürdür. Allah  korusun. Yevmü’l-mahşerde nasıl bilmeyiz. Teferruat kaçmayalım. Onun  anlatıyorlar ama bazıları gülünç duruma sokuyor işi. Terazi var zaten burada da var. Senin vücudun terazi zaten. Bak terzinin dili.”[60]

         Yine insanın basiretinin açılmasını, bu dünyada a`mâ ahirette a`mâ, âyeti ile şöyle  izah etmiştir:

         “Bu dünyada ama ahrette ama, buyurdu Allah -ı Teala Hazretleri. Bu dünyada ama ahirette ama. Bu dünyada hakikatı görmeyen göz, ahiret de kör olarak haşr olacak. O hakikat gözünü açmadı burada. Niye; hep nefsini besledi, nefsini besleme demiyoruz. Nefsini besleyeceksin yoksa merkep seni taşımaz ki.  Buna da bakacaksın niye iradeli burada. Allah ’ın tertibidir. Sen bunu değiştiremezsin. Yani din-i İslam’ı yaşıyorum diye buna hainlik etme. Ama haram helalı ayırt ederek. Haramı helalı ayırt ederek. Nefsinin her istediğini veremezsin ki. Meşru ise ver imkânın var ise ver. Yoksa hırsızlık mı yapacaksın. Yoksa sabır et. Men sabere

zafere, sabırda zafer vardır. Sabır ile koruk helva olur. sabırsız insan helva yapamaz. Ne koruk olur ne bilmem ne. Ondan sonra şarkı söyler ham meyveyi kopardılar dalından.”[61]           Galib Efendi Allah’ın sıfatları ile de insan arasında şöyle bir irtibat görmüştür:            “Bunlardan beni âdeme de lütfetmiştir rabbim.  Sübût eden sıfatlarından bir nebze, ilahlaşmaz insan. Bahşetmiştir bir nebze. Zâtî sıfatlardan da zevkini almayı ihsan etmiştir. Kim alır kim. İyi dinle, zâtî sıfatları zâtına mahsustur, özeldir Allah’a mahsus olan bir haslettir. Ehl-i aşk zevkini alır ehl-i aşk. Ehl-i aşkın mesleki oradan geçer. Onun ancak zevkini ahl-i aşk alır. Eşhedü en lâ ilâhe illallah  ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasuluhu. Şahit gerçek şahit olan alır. Zâti sıfatının tecellisini.   Yoksa efendim herkesin dediği gibi bende öyle diyorum, yok hayır hayır.”[62]

 

4- Velî-Evliyâ:

         Velî-evliyâ kavramı Galib Efendi’nin üzerinde durmuş olduğu kavramlardan birisidir. Evliyâ Allah’ın yer yüzündeki en büyük rahmetlerinden birisidir. Allah kullarının rahmetinden istifadeleri noktasında hiç bir zaman ve zemini ayırmamış, rahmetini eşit bir şekilde insanlara sunmuştur. Evliya, rahmet-i ilahi ve veraset taşımaktadır. Bu görev sadece ezel-i ervahta Allah’ın taktir ve seçtiği kullarına, kullarının istifadeleri için verilmiştir. Kişi bu bağlamda kendi kesbi ile evliya olmaz. Peygamberlik makamı gibi Allah’ın dilediği kullarına lütuf ve ihsanıdır. Kişi kendi gayretiyle veli olabilirken evliya ve peygamber olmaz.

         Galib Efendi’nin üzerinde durmuş olduğu konulardan birisi de evliyânın peygamberler gibi kendi yerlerine evliya tayin etmeye yetkilerinin olmadığıdır. Günümüz islam dünyasındaki büyük problemlerin gerçek sebebini burada görmektedir. Evliyâ olmayan kişilerin kendilerine evliyâlık süsü vermelerinin yanlışlığı üzerinde yıllardan beri üzerine basa basa durmaktadır. Ve bu kişileri ümmetin en şerlileri olarak tavsif etmektedir. Veliliği ise kişinin kendi kesbi gayretiyle elde bileceği bir makam olarak değerlendirmektedir.  Ayrıca kadından evliyâ-mürşit olamayacağını da ifade etmektedir. 

         Galib Efendi, velâyet  makâmı  erkek içindir, kadın o makama çıkamaz, kadının makamı hatunluktur, şeklindeki görüşünü; Nahl Suresinin 43. Ayetine göre şu şekilde izah etmiştir:      

         “Senden önce de erkeklerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Melaike ve kadından da peygamber göndermedik. Melaikeyi ve kadını peygamberlik sıfatına uygun yaratmadık. Makam-ı velayet  erkekler içindir. Kadın makam-ı velayete çıkamaz.  Kadından  peygamber olmaz. Mürşit yani evliya olmaz. Veli de olmaz. Hatun olur. İmametlik erkek içindir. Kadının kadına imametliği  keraheten caizdir. Kadın Adem’e lazım olduğu  için yaratıldı. Adem’in sol kaburgasından halk oldu.  Peygamberimiz Efendimiz  böyle izah ettiler. Kadınlar  teklifatlada yükümlü kılındılar. Teklifat-ı ilahi  kadınlar için erkeklere nazaran  toleranslıdır. İbadet ve taat yönünde en ufak hareketleri çok şey kazandırır kadına. Şeriat-ı Muhammediyye’de kadın diğer şeriatlara nazaran daha muhteremdir.

Peygamberimiz Efendimiz;  cennet anaların ayakları altındadır, buyurdu. Ananın terbiye, bilgi ve görgüsünün evladı üzerinde mutlaka zuhuru görülür. Babanın da evladın terbiyesine etkisi olsa da, ana kadar olamaz. Çünkü ana terbiyesi beşikten başlar. Sütünün temizliği de önemlidir. Peygamberimiz Efendimiz: İlim beşikten mezara  kadardır,  buyurdular. Yaşamaktan maksat rıza-i  ilahiyi kazanmaktır. Bu  bakımdan kadın erkekten daha müsait, tabir caizse iltimaslıdır. Tertib-i ilahinin her halinde adalet görülür. Erkeğin vazifesini kadına, kadının vazifesini eşit yapacağız  diye erkeğe yakıştırmak zulümdür. Kadında da erkekte de istisnailer vardır.  İstisnailer kaideyi bozmazlar. Kültür seviyesi düşük, ücra yerlerde kadına yapılan zulmü anlatmaya gerek var mı. Erkek kahvede oturur. Bütün erkeğin işlerini de dışarıda ve içeride kadın görür.

Beni Adem’in erkeklerini velayete uygun yarattık. Bilemiyorsanız, makam-ı velayetten nasip almış, Allah ve Resulü’nü şüphesiz kabul etmiş, şeriat-ı Muhammedi’yi nefsinde yaşamaya çalışan, Allah’ın zatına ve sıfatına ve fiiliyatına uygun isimlerini kesir, aşkla zikreden, her gün verilen evrat ve ezkarının dışına çıkmadan, adap ve erkan üzere virt eden erbab-ı zikirden sorunuz. ... ”[63]        

         Galib Efendi mürşidi, dünyaya  Allah’ın peygamberlerden sonraki en büyük rahmeti olarak değerlendirmiştir. Evliyanın evliyalık makamını şefaat makamından olan bir rahmet olarak anlamış ve peygamberler alemlere rahmet olarak gönderildi iseler, onların varisleri de alemlere rahmet olan kişilerdir. Allah’ın rahmeti her zaman mevcuttur. Bu rahmeti peygamberlerin olmadığı yerlerde onların varisleri olan evliyâlar temsil ederler. Bu türlü rahmeti ilâhiyi anlamın yolunu şöyle izah etmiştir: 

         “Bu türlü rahmet-i ilahiyi müşahede etmek ehline zor değildir. Allah’ın  bu sonsuz rahmetini kıyâmete kadar devam ettireceğinden kimsenin şüphesi olmasın. Ezel-i ervah diploması taşıyan ehl-i tevhit, ehl-i tasavvuf, ehl-i tarik olan Allah’ın sadık kullarını, gene Allah’ın vazifelendirdiği varüsü’n-Nebi, nedim-i ilahi olan  irşat vazifeli, Peygamber Efendimiz’e biat vecibesini naçiz şahsında taşıyan bu vazifeli zevat, kıyamete kadar yer yüzünde mevcuttur. Nasiplisi bulur. Hazret-i Allah sahtelerin şerlerinden cümle kullarını korusun, amin.”[64]                                        

         Bu şekilde tasvip edilen evliya her devirde mevcuttur. Bu türlü rahmet-i ilahiyi temsil eden evliyalar olmadığı zaman kıyamet kopacaktır. Ayrıca Galib Efendi her hangi bir zamanda mürşit olmadığını iddia eden kişilerin küfür bir eylem işlediklerini şu ifadeleriyle dile getirmiştir:         “Varisü’n-Nebi olan evliyasını  kullarına her devirde ihsan eyleyip cümle kullarını mahrum etmeyen Rabbimiz rahmeti ve merhameti  ile bu türlü rahmetini mevcut kılmıştır. Her hangi bir zamanı kastederek, bu zamanda mürşit yoktur demek küfürdür. Rabbine zulmü reva gördüğünden bu türlü bilgisizliğini şahide ihtiyaç duymadan kanıtlamış olur.”[65]  

      

        Galib Efendi Yunus Suresi’nin 62. Ayetinde de geçen evliya lafzının Türkçe’ye  dost kelimesiyle tercüme edilmesinin  yanlışlığı üzerinde önemle durmaktadır. Hatta bu konudaki yanlışları dile getirmek amacıyla risalelerini telif ettiği veya telif etmiş olduğu  eserlerinin en önemli konularından birisidir denilse mübalağa yapılmış olmaz. Evliyaların rahmet-i  ilahiye  vesile olduğunu ve dost kelimesinin evliya lafzının manasını karşılayamayacağı şöyle ifade etmiştir:

          “Elâ inne evliyaallahi havfun aleyhim ve lâ hüm yahzenun, ayetinin manasını anlamadınsa Yunus Suresi 62.  ayeti kerimesini  oku. Allah’ın hitabı çok açık ve sarih. İyi anlayın ve iyi bilin ki, evliyam için korku yoktur onlar  üzülmeyecekler de. Dikkat et: Evliyayı hala dost diye tefsir ediyorsan hiç zahmet etme. Askerde yanlış hareket eden arkadaşına arkadaşının  uyardığı  hikmeti tekrar edelim: Sen bu kafa ile sılaya gidemezsin, memleketine gidemezsin, diye uyardığı gibi vatanı asliyene dönemezsin. Vatan-ı asliye ruhların yaratıldığı makam olup, ruhlar hiç olmazsa o makamını  bulmak mecburiyetindedir. Beni Adem’in terakkiyyâtı  için Halik-i zü’l-celal rahmetini arza na-mütenâhî yaymış, kullarım derecelerini yüceltsin, diye.

Tasavvufta bu rahmete  kavis denir. Ruhlara imanları ve ibadet taatları ile; kavisi tamamlayıp daha yüksek dereceler elde etme imkanı bahşedilmiş olduğundan dünya kazanç yeridir, çok kıymetlidir ve onun ehli onun kadrini bilendir. Bilemeyenler için Hazret-i Halik ne güzel ikaz ediyor kullarını: Bu dünyada a’ma, ahirette a’ma. De ki: İster ALLAH deyin, ister rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O’na hastır.  Namazında yüksek sesle okuma. Onda sesini fazla da  kısma, ikisinin arası bir yol tut. (el -İsra Suresi, 110).”[66]

         Tasavvufa göre mürşit-evliyanın manası büyüktür. Varsi-i nebi ve nedim-i ilahi gibi iki kavramla bu mananın özü anlatılmış olur. Varis-i nebi olarak, peygamberler adına biat almaya yetiklidir. Bu özellik kendilerine verilmiştir. Hatta Galib Efendi bu konuyu şöyle ifade etmektedir. Allah bir surette tecelli edecek olsaydı, -böyle bir şey yoktur da,- peygamberlerin suretinde tecelli ederdi, onlardan sonra da evliyânın suretinde tecelli ederdi. Ancak böyle bir şey olmadığını, abdin Rab, Rabbin de abd olamayacağını hemen her sohbetinde dile getirmektedir. Evliyânın Allah’a göre konumu böyledir.     

 

                   5- Biat:     

         Yukarıda da ifade edildiği üzere şeyhlere biat edenler Allah’ın rasulüne biat etmiştir.  Biat biat-ı rasulullahtır. Biatın rasullaha yapıldığını şöyle izah etmiştir.

“... Kullarım rahmetimden mahrum olmasınlar, diye türlü sebeplerle  rahmetini ihsan eden Hazret-i Allah “kulum bu rahmetimi görmüyorsa mahşerde de kör olacaktır” buyurdu. Derviş mürşidinin manevi vazifesinde  Peygamberine biat eder. Söz Allah’a verilir, biat Peygamber efendilerimize  yapılır. Yaşadığı zamana yetişemedin ise her zaman bu türlü rahmet-i ilahi  mevcuttur. Noksan değildir. Veraset taşıyan, izin ve icazet sahibi mürşide biat  edilir. Mürşitten gayrisi kendi ismine biat alamaz. Manevi yardımcıları da mürşidine vekaleten biat alır. ...

Varisü’n-nebi, nedim-i ilahiyi bul, biat et. Onun şahsında Peygamberine  beyat etmiş olursun. Şüphen olmasın, aksini düşünme. Gayretullaha dokunursun. Tertib-i ilâhiyi bilgisizce inkar edenlerden olmayasın. Zararın yalnız nefsine değil. Menfi icraatınla Allah’ın kullarının manalarını bilgisizce öldürürsün. İnsaf et, Mahşerde Allah seni affetse de, manasını öldürdüğün kişilerin ellerinden yakanı kurtaramazsın. Evet, dünyada zahir ilminden  hayli istifade ediyoruz amma yeterli değil. Tek kanatla kuş dahi uçamaz. Sen nasıl uçacaksın. Uçamıyorsun. İnadı bırak.  Bu abd-i acizin uyarılarına kulak ver. Benlikten kurtul ki, yokluk seni ihata etsin. Bu yokluk kulluk makamının zirvesidir. Yokluk beşere, varlık Allah’a mahsustur. Beşer kendine varlık sıfatını mal etmeye cüret ederse, iki cihanda da rezil olur,  sahtekardır. Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da mevcut biat hakkındaki ayet-i kerimelerden bir tanesini olsun yazmadan geçemeyeceğim.
 

Muhakkak ki, sana biat edenler ancak Allah’a  biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a  verdiği ahde vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükafat verecektir. [67]

Bu ayet-i kerimenin zuhuruna umre ziyaretine Peygamber Efendimiz ve ashabının mahrum edilmesi ve Osman-ı Zinnureyn (r.a.) Efendimizin elçiliğinin uzamasının verdiği  üzüntüden dolayı alınan  biat ise de, her mevzuda sık sık görülen biatlar her zaman her hal ü karda geçerli olup emr-i ilahidir. Her hangi bir zamana  mahsus değildir. Dünya durdukça var olacaktır. Rahmet-i ilahidir. Kur’an’ı Azimü’ş-şan’ın kıyâmete kadar baki olduğu gibi.

         “Cenab-ı Hakk’ın bu kadar açık bildirisi karşısında ruhi bunalım ve sıklet duymadan zikir ayetlerini  hala tahrife cüret edebiliyorsan, bu yönlü korkusuzca davranışlarını ödülsüz bırakmak haksızlık olur. Allah’ın kullarını çeşitli desiselerle Allah’ın zikrinden uzaklaştırmak için bütün var gücü ile rahmet-i ilahiye-yi tahrif eden kişiye Allah’ın verdiği sıfat ve isimle ödül madalyonunu okuyayım zâlim. Ey benim tefekkürsüz kardeşim, lütfen bu sıfattan kurtul. Kurtulmak için Allah’ın tertip ve tanzimine riayet etmeye mecbursun.”[68]                                                                                                                                         

 

                  6- Tasavvuf, Tarikat, Hakikat, Marifet:

         Galib Efendi tasavvufu dinin özü olarak değerlendirmektedir. Maneviyatsız insan olmayacağına ve hayatını devam ettiremeyeceğine göre, dinde de manayı tasavvuf temsil ettiğine göre tasavvufsuz dinin yaşanmayacaktır.

        

                          Destur ya Hazret-i Pir Sultan’l-Arifin ve Gavsu’l-Vâsilin

                          Ya Seyyit Abdulkadir-i Geylâni. Kadessellahu Sirrehu’l-âli. 

                                                      Bismillahirrahmanirrahim

                   Hamd alemlerin Rabbine, salat u selam seyyidimiz ve O’nun al u ashabının    

         cümlesinin üzerine.

                   Bana şeriat ve dinin ne olduğu soruldu. Şeriat ve dinin müteradif lafızlardır.  

         Manası da Allah’ın emri olan hareket ve sekânatında Allah’ı görüyormuş gibi O’na       

         ibâdete götüren yoldur.

                   Kim ki bana, şeriat ve tarikat, ve hakikat ve  marifetin ne olduğunu sorarsa;

         ona şöyle cevap veririm: Şeriat dalları dünya ve ahireti ihata eden büyük bir ağaçtır. 

         Tarikat; -bu büyük ağacın- dalları, hakikat; yaprakları, marifet de, meyveleridir. Kim

         ki bu meyveden yerse asla acıkmayacağı gibi suyundan içince asla susamayacaktır.

                   İmanın ne olduğunu bana sorarlarsa, iman lisan ile ikrar kalb ile tasdiktir. Bu

         kuvvetli bir senettir. Bunu böyle yapan kişiye apaçık düşman olan şeytân-ı aleyhi’l-

         la`ne hiç bir şey zarar vermez.

                   Kim ki bana dervişin kim olduğunu sorarsa ona derim ki: Dünyada 

         yaşadığı müddetçe, Allah’ın ihsanına muhtaç, ahirette de, Rabbinin

         mağfiretine muhtaç, günâhları alemlerin Rabbi tarafından bağışlanmış, fakir hakir 

         bir kuldur. Ve kim de nâiliyyeti, yani maksudun ne olduğunu  sorarsa ona derim ki,

         bu konuda sorulan kişi sorandan daha fakirdir. Ve bu uzun bir iştir. O ise ne güzel

         mevla ne güzel yardımcıdır.”[69]

               7- Kadın:

         “Kadın muhteremdir. Hürmete ve sevgiye lâyık kılınmıştır. Erkek gibi bazı hallere mukavim ve tahammülü olamaz. Kaide budur. Ama istisnaları vardır bazı kadınlar erkeklerden daha güçlü gibi görülse de bu istisnai haldir, istisnalar kaideyi bozmaz.”[70] Galib Efendi kadının bu şekilde önemli vasıflarını dile getirmiştir. Ayrıca Metafizik’de de bu konuya münhasır:  Kadın muhteremdir, Allah emrinin hilafına hareket etmedikçe, adında  müstakil bir bölüm aşmıştır. Bu bölümde kadınların mânevî hasletlerini yukarıdaki ifadelerini tamamlayıcı nitelikte şöyle ifade etmiştir:

         “Rahmet-i ilahi kadınlar için daha toleranslı, ferahlatılmış ihsan edilmiş olup erkeklerin hayatlarında maddi ve manevi ilahi imtihanları kadınlara tanınan müsamahalı teklifata eş değer olmayıp, kadın maddi ve manevi yapısı ile erkeğe eş değer yaratılmamış. Kadınlara bahşedilen rahmet-i ilahi erkeğe nazaran daha toleranslı ve iltimaslı kılınmıştır. Fakat her şey maksada ve hikmete mebnî yaratıldığı değeri taşır. Noksanlık gibi görmemek gerekli olup yaratılan her şey yaratıldığı değeri ile değerlidir. Birini diğerine  karıştırma. Zulüm olur. Bu hikmeti bilmek kadına karşı vazifemizi idrak,  Hazret-i Allah’a  karşı edeptir. Tertib-i tanzim-i ilâhiyi, kulluk vecibesini yerine getirmek kastı ile bilmek hemcinsine karşı edeptir.”[71]      

         Yukarıda da belirtildiği üzere, Galib Efendi; kadının en yüksek makamının hatunluk olduğunu, kadından şeyh olmayacağını her fırsatta önemine binaen defalarca dile getirmiştir. Kadından şeyh olamayacağı meselesi kadının değerinin tartışılmasıyla ilgili değildir. Kadın muhteremdir, hâtundur. Kadının öyle durumları vardır ki ona da, erkek varamaz. Galib Efendi yorumlarını hep bu iki minvâl üzere yapa gelmiştir. Bu fikirlerini daha da anlaşılır hâle getirmek amacıyla Tasavvuf Tarihinin en büyük kadın simalarından birisi olan Rabiâ-yı Adeviyye Hatun’dan da şöyle bahsetmiştir:

“Rabiya Adeviye Hatun kadındır. Kadınsa, makam-ı velayete çıkamaz. Derecesi Hatunluktur. Makam-ı velayet ancak ricalin yani erkeğin müsait kılındığı velayet makamıdır. Bu makam nisa taifesine yani kadına göre tanzim ve tertip edilmemiştir.         Muhterem yaratılan kadını yaratılışın dışında vazife ile yükümlü görmek yaratılana haksızlık olduğu gibi, kadına bilgisizce yapılan zulümdür. Kadına uygun yaratılmış çok vazifeler vardır ki, bunların icrasına ancak kadın muktedir olup erkek muktedir ve müsait olmadığından teklifi dahi gülünçtür ve zulümdür. ...

          İşte kadını makam-ı velayette imiş gibi muameleye tabi kılmak  kadına eza, topluma gerçek dışı zulümdür. Kadın cemaate namaz kıldırmak için imam olamaz. “Bir kavle göre kadınların kendi aralarında cemaatle namaz kılmaları, imam olan kadının birinci safta ileri çıkmadan namaz kıldırması kerahaten caizdir”  denilse de kerahat harama yakındır. Akait imametlik bahsinde izah edilir. Az çok inanan insan kerahatli icraata iltifat etmez. İnanmıyorsan Asr-ı Saadete bak, bariz görürsün. Peygamberimiz Efendimiz’i hanımlarından Efendimiz’in manevi vazifesine ve yaşantısına herkesten daha çok vakıf, ilmi, irfanı müsait Hazret-i Aişe (r.a.) Validemiz çok müşkül durumda kaldığı halde imametlik iddiasında bulunamadı. Zîra manevi vazifeler; rical-i gayb ve kırklar meclisi ricalden müteşekkil olup, kadın bu mecliste vazifeli olmamıştır. Rical; erkek demektir. Bu kadar bilgi ile iktifa et, fazlasını açmaya yetkim yok.”[72]

         Kadının makâm-ı velâyette olacak şekilde yaratılmış olmaması kadının değeri ve rahmet-i ilâhiden nasibi meselesiyle ilgili değildir. Hasan-ı Basrî ile Rabia-yı Adeviye arasındaki Fil Lokması, ismini verdiği diyalog ile kadının ulvî derecesini anlatmıştır: 

         “Hasan-ı Basrî (k.s.) haftada bir gün vâaz ederdi. Karşısında manadan anlayan gönül ehli oldukça şevke gelirdi. Eğer öyle birini muhatap olarak göremezse sükut ederdi. Bir gün yine memleketin â`yân ve eşrâf, beyler Hasan-ı Basrî (k.s.)’nun vaazını dinlemeye gelmişlerdi. Hasan-ı Basrî kürsüde oturmuş, sükût ediyor, bir türlü söze başlamıyordu. Cemaatten biri: “-Efendim, buyursanıza. Kabilenin bütün beyleri geldiler, sizi dinlemek istiyorlar.” dedi.

         Hasan-ı Basrî (k.s.) zamanının yüksek seziş sahibi, âlime ve gönül ehli Râbiatü’l-Adeviye’yi kastederek:

         “-Direğin arkasındaki ihtiyar hanım geldi mi,” buyurdular.

         “-Hayır, gelmedi” dediler.

         “-O halde bugün ders yapamayacağız. Zira biz fil için hazırladığımız lokmayı, karıncanın ağzına nasıl sığdırabiliriz,” dedi ve kürsüden indi. ...[73]

 

                   8- İslam Nedir:

Galib Efendinin en büyük hususiyetlerinden birisi, bütün ilâhî dinleri gelişleri aynı  olduğu için tek görmüş olmasıdır. O’na göre bir tek ilahi din vardır O da islamiyettir. Adem (a.s.)’dan Hazret-i Muhammed’e kadar gelip ayrı gibi görülüp ayrı ayrı değerlendirilen bütün dinler islamiyettir. Allah katında din islâmiyettir, âyetini de bu anlamda yorumlayarak bu ifadenin bütün ilahi dinleri kapladığını tekrar tekrar ifade etmiştir.[74]       

         Galib Efendi bu düşüncesini bütün eser ve sohbetlerinde dile getirmiştir. Sadece bu düşüncelerini ifade etmek için eserler telif etmiştir. O’na göre lisanı ile kelime-i tevhidi ifade eden herkes müslümandır. Bu ölçünün kula göre olduğunu, bundan ötesini ölçmeye kulun bilgisinin yetmeyeceğini, hatta peygamberlerin bile böyle bir ölçüye girmediğini tekrar tekrar ifade etmektedir. Bu fikirlerini, manevi işaretlerinin yanında özellikle;

a- Kim Lâ ilâhe illallah diyor Allah’ın dışında ibadet edilenleri inkâr ediyorsa bu kimsenin kanı ve malı haramdır, bu kulun (diğer) hesabı Allah’a  aittir,[75]

b- Habibim de ki, ey ehl-i kitap sizinle bizim aramızda anlamı eşit kelimeye geliniz, Allah’tan başkasına tapmayalım, O’na hiç bir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın, eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman bizim müslüman olduğumuza şahitler olun deyiniz.[76]

c- Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz, ancak bunun ötesini dilediğini bağışlar.[77]

d- Bedevîler dedi ki, biz iman ettik. De ki, siz îman etmediniz. Ve lâkin deyiniz ki, biz islama girdik. Ve henüz iman sizin kalplerinizin içine girmiş değildir. Ve eğer Allah’a  ve Rasûlüne itaat ederseniz sizin amellerinizden hiç bir şeyi sizin için noksan kılmaz. Şüphe yok ki Allah Teala Gafurdur, Rahimdir.”[78]

e- “Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onları kollayıp koruyucu bu kitabı gerçekle indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyfine uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Allah isteseydi hepiniz bir tek ümmet yapardı. Fakat size verdiklerinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerinde koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O size ayrılığa düştüğünüz şeylerin hakikatini haber verecektir.”[79]

f-   Şüphesiz, iman edenler, (müslümanlar) ve Yahudiler, Hıristiyan ve Sabiilerden kim Allah’a  ve ahiret gününe inanır, iyi bir iş yaparsa elbette onlara Rablerinden mükafat vardır, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir.[80]

g- Ben insanlarla onlar Lâ ilâhe illallah deyinceye kadar onlarla mücâdele ile emr olundum,[81] gibi pek çok âyet ve hadis-i şeriften mülhem olarak bu fikirlerini temellendirmektedir.

         Bu türlü açık Kur’ân Kerim âyetleri olmasına rağmen dünya müslümanlarının, çeşitli davranışlarından dolayı kâfirlik ve imansızlıkla nitelenmelerinin yanlışlığını izah etmek O’nun özellikle son yıllarda üzerine aldığı en büyük görev görünmektedir. Taşımış olduğu vazifenin manevi desteği de ile bu konuyu defaatle usanmadan dile getirmektedir. En klasik manasıyla, bütün suhuflar ve kitapların manası la ilahe illallahtır. Bunu söyleyen de müslümandır. Beşeri kıstaslar kişinin diğer yönünü ölçmeye muktedir değildir. Özellikle de iki rekat namaz kılarken kişiyi görmek o kimsenin müslüman olduğuna şahadetin gerektirdiğini bütün klasik kelam kitapları ifade etmiştir.

         Galib Efendi, tevhidin dört mertebesini, la ilahe illallah diyen kişinin manen ölçülmesinin Allah’ın bir sıfatı olduğunu, beşerin hemcinsini bu açıdan ölçmeye muktedir olmadığını ve kişileri manen ölçmeye kalkışılarak yapılan büyük yanlışlıkları şöyle ifâde etmektedir. 

         “Kelime-i tevhidin mana ve anlamını manamızda ve maddemizde acabasız yaşadığımız zaman bâriz görülür ki, yaratılışın sırrı, semâvî dinlerin  özü, dört kitabın  ve suhufların  ihtivâ ettiği  mananın  aslı tevhittir. Tevhidin dört mertebesi  vardır: Kelime-i tevhit, tevhid-i sıfat, tevhid-i efâl, tevhid-i zat. Bir kimse lisanen kelime-i tevhidi telaffuz ediyorsa, beşere verilen  ölçüye  göre o kişi müslümandır. Bu ölçü beni Adem için yeterli olup, Peygamber  Efendimizin de beyanı bu veçhiledir. Allah’tan başka ilah yok illa Allah vardır, diyorsa bir kul o anda biz acizlerin başka yönlü fikir beyanı muhaldir, tehlikelidir. Gerçekleri ölçmek ancak Allah’a  mahsustur. Haddini bil. Haddi aşmayasın. Tevhidin anlamına ters düşen hallerini görebiliyorsan kabiliyetin ve ilmin nispetinde uyarmaya çalış, o ademi: Allah’ın rahmetinden ümidini kestirmeden.  Cennetlik  ve cehennemlik  ölçüsü Allah’a  mahsus olup beşer ölçüsü bu kadar ileri gitmemeli. Kulluk sıfatına leke düşürür. Hüküm ancak Allah’a  mahsustur. Beşer bu türlü  ilim ve bilgiye muktedir yaratılmadı. Peygamber efendilerimizin de ölçüleri dışındadır. İnsan nereye  kadar muktedir, bu rumuzu iyi bilmek lazım.”[82]

         Galib Efendi bütün semâvî dinlerin özünün bir olduğunu, bir tek semâvi din olduğunu Hazret-i Adem’den (a.s.) Hazret-i Muhammed’e kadar gelen ve özü lâ ilahe illallah olan, bu tek semâvî dinin adının da islâmiyet olduğunu, lâ ilahe illallah diyen herkesin müslüman olduğunu ve bundan öteye ölçünün Allah’a âit olduğunu şöyle ifâde etmiştir: 

          “Bütün semâvî dinler İslamiyettir. “Peygamber efendilerimizin getirdiği şeriatlarına tabi olanlar da müslümandır.” “Allah’tan başka ilah yoktur, Allah vardır,” diyen her kim ise Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da belirtildiği gibi, hangi şeriata tabi olursa olsun müslümandır. Hazret-i Kur’an’ı hislerinin esiri ve geçmiş hadiselerin mahkumu olarak değil kast-ı ilâhiyi, rahmet-i ilâhiyi bir nebze yaşayarak, bu yönlü  zevkini  alarak mütalaa edersen  dünyaya ve yaratılan  her şeye bakış ve görüşün değişecek, kimseye eza ve zulmü reva görmediğin gibi, Allah’ın rahmetini başka türlü düşünemeyecek ve kimseye su-i zan edemeyeceksin. Yaratılışın sırrının rahmet, yine rahmet olduğunu iyi anlayacaksın.”[83]                                                                                                             

         Galib Efendi aslı bir olan ilahi dinlere mensup kişilerin birbirlerine düşmesinin nedenini bu dinlere mensup olan kişilerin enaniyete kapılmalarında görmektedir. Her ümmetin peygamberini üstün gördüğünü bunun ise tevhidi zedelediğini ifade etmektedir. Galib Efendi; mümin, müslim, kafir, münafık ve ateisti şöyle tanımlamaktadır:

         “Cemi insanların ALLAH’ın emirleri karşısında ittifak etmelerini sağlamak güç olmayacaktır. İnanan kesim yeter ki, mutmain olsun. O zaman bütün insanlar İslam’ın ne olduğunu anlayacaklar. Bütün  semavi din salikleri şu halde “Allah’tan başka ilah yoktur diyorum bende müslümanım” diyecektir. Peygamberimiz  Efendimiz de böyle buyurmadılar mı : “La ilahe illa ALLAH deyen müslümandır kardeşimizdir. Kanı, katli haramdır. Gayrı hüküm ALLAH’A  mahsustur.” Beşerin ölçüsü kelime-i tevhidi ölçmeye yeterli değildir. Rahmet gözü ile bakabiliyorsan görürsün. Müminin ferasetinden kaçının. Onlar ALLAH’ın nuru ile bakar” buyuruldu. Hangi lisandan olur ise olsun aynı manayı ifade ediyor ise beşerin  ölçüsüne göre müslümdür. Anlamını yaşıyorsa mü’mindir. Tevhit dinini kabul etmiyorsa müşriktir. Emr-i ilahiyi kabul etmediğinden kafirdir. ALLAH’ın varlığını kabul etmiyorsa gavurdur. Bugünkü deyimle ateisttir. İnanıyormuş gibi görünüp de kasıtlı inanmayanlar münafıktırlar.

Bizim toplum olarak alışa geldiğimiz hangi Peygamber efendilerimizin şeriatına tabi olur ise olsun “Muhammed Rasullullah demedi ise kafirdir, gavurdur” deme hastalığından Rabbim ümmet-i Muhammedi kurtarsın. Bütün semavi dinleri de kurtarsın. Çünkü Muhammedilerdeki bu hastalığın virüsü, mikrobu bizlere de o taraftan geldi. “Benim Peygamberim senin peygamberinden daha üstündür” deye deye Kur’an-ı Kerim’de bu türlü zihniyetten sarih ayetlerle men edildiği, arzda tecelli ettiği ve  iman etmiş kişilerin yaşantılarında da  müşahede edildiği halde bu hastalıktan hala kurtulmayı düşünemiyoruz. Bilmemiz gerekirdi: Peygamber efendilerimiz Allah’ın elçileridir. Kendi kendilerinin haliki değiller. Her hangi bir şeyi de basit de olsa yaratmaya muktedir değiller. Kullarının kemalatına göre Hazret-i Allah elçilerini ilmi ile bezedi, biz acizler için rahmet-i ilahi olarak gönderdi. Hazret-i Halik-i zü’l-celal kullarına kabiliyetlerine göre seçme yetkisi verdi. Aynı şeriatta kaldı ise onu da makbul kıldı. Bu hakka dair Kur’an-ı Kerim’de çok ayetler vardır, iyi oku.”[84]

         Allah’a  inanan  ehl-i  kitaba  kafir ve gavur  denilemeyeceğini ise şöyle anlatmıştır:

Şüphe yok ki iman edenler, yahudiler, nasrani ve sabiilerden kim Allah’a, âhiret gününe inanır, bununla beraber salih amelde bulunursa elbette onların Rableri katında ecirleri vardır. Hem onlara korku da yoktur. Onlar mahzun olacak değillerdir. (Bakara Suresi,  62 )

         Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da buna benzer ehl-i kitaptan bahisle, inanan kullarını taltif eden çok çok ayetler mevcut iken, ehl-i kitaba karşı bu tutum ve düşmanlık niye. Bu gerçekte Rabbimin bahşettiği imkanlarla hemfikir olalım. Ehl-i kitaba samimiyetle soralım: Muhammed ümmetine karşı bu düşmanlık niye. Bu yönlü emr-i ilahi mi var.  Zebur’da mı var, Tevrat’ta mı var, İncil’de mi var, suhuflarda mı var. Hayır. Bütün semavi dinlere mahsus bütün kitapların özetini de kapsayan Kur’an-ı Kerim’de yok.”[85]      

         Süleyman Ateş de yukarıda meali geçen Bakara Suresinin 62. Ayetinden hareketle;   hangi gruba dahil olursa olsun,  yani; iman edenler, (müslümanlar), yahudiler, nasrani ve sabiilerden Allah’a, ahiret gününe inanan ve hayırlı işler yapan her insanın kurtuluşa ereceğini ifade etmiştir. Bu ayetlerde dört gruptan bahsedilmektedir. Bahsedilenlerden  birisi de müslümanlardır.  Müfessirler bu âyeti iki türlü izah etmişlerdir. Bunlardan birincisi; bu zümreler islam gelmeden hemen önce yaşamış olan iyi Hıristiyan, Yahudi  ve Sabiilerdir. İkinci görüş ise; Yahudi, Hıristiyan ve Sabiilerin müslüman olanlarının kastedildiği şeklindedir. Süleyman Ateş: bu görüşte olan müfessirlerin tekellüf altında olduklarını ve apaçık olan âyetin gerçeğini kabul etmemek için ellerinden geleni yaptıkları görüşündedir.”[86] 

         Galib Efendi ise açık ve net olarak bu ve benzeri âyetlere dayanarak, kim olursa olsun Lâ ilâhe illallah diyen kimselerin iyi olarak yaptıklarının zayi olmayacağı, görüşündedir. “Sana da kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve onları kollayıp koruyucu bu kitabı gerçekle indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen gerçekten ayrılıp onların keyfine uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Allah isteseydi hepiniz bir tek ümmet yapardı. Fakat size verdiklerinde sizi sınamak istedi. Öyleyse hayır işlerinde koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O size ayrılığa düştüğünüz şeylerin hakikatini haber verecektir.” (Mâide, 48), ve benzeri ayetleri de delil göstererek, sonra  gelen  dinin  evvelki dini  iptal etmediğini,  daha  sonra gelen Allah  elçisi  evvelki  geleni  tasdik,  sonra  geleni  müjdeleyici  olarak  gönderildiğini ve bütün peygamberlerin dininin islam ve tevhit  dini olduğunu, bütün semavi dinlerin ortak adının islâmiyet olduğunu, peygamberlerin kendilerini değil Allah’ın varlığını ispat için geldiklerini, Hazret-i Muhammed’e gelen şeriatın en mütekâmil insanlara gönderilmiş şeriat olduğunu, İslâmiyetin doktrin olduğunu, sonra gelen şeriata tabi olmanın kemâlat olduğunu da şöyle izah etmiştir:

“Sonraki gelen Allah’ın elçisinin bir evvelkini iptal için değil, daha evvel gelenleri tasdik, sonra gelecekleri müjdeleyici olarak gönderildiğini bildirdi, Hazret-i Allah (c.c.). Daha sonra gelen Allah’ın elçisinin ilan ettiği şeriata tabi olmak kemalattır. Daha evvelki şeriatta sebat gösterip Allah’tan başka ilah edinmeyenler de hangi şeriata samimiyetle tabi olur iseler Hazret-i Allah Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da buyuruyor ki: “onlar için korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de.”

Men aref sırrını anladınsa bu tanzim-i ilahiyeyi anlarsın. Bu hal tevhit sırrında tecelli eder. Kelime-i tevhit, tevhid-i e’fal, tevhid-i sıfat, tevhid-i zat. “Kur’an’ın da  itikatta medarı ikidir denildi: İlm-i tevhit, amel-i tevhit.” Tecellisi görülen hal ise nâfi ilim, sâlih ameldir. Tabi olmak tevhit dininin aslıdır. Bildiğim kadarını anlatmak vazifesi ile yükümlü olduğumu müdrik olan  bu abd-i aciz bazı hakikatleri anlatmakta sakınca görmüyorum. Çünkü manayı bilmeden tahrip etmek için bu yönlü küfür bütün melaneti ile karşımda kahraman edası ile hayasızca sırıtıyor.”[87]                                                                                             

         “Tekrarında fayda mülahaza ediyorum: Peygamberimiz efendilerimiz cümlesi müslümandır. Bütün semâvî dinler İslamiyettir. En son gelen şeriat-ı Muhammedi’yi kabul edip yaşamak, kullarına bahşettiği rahmet-i ilahidir. Allah’ın en son elçisi Hazret-i Muhammed  Mustafa (s.t.a.v.) Efendimizi ve getirdiği  şeriat-ı Muhammediyi kabul edip yaşamak ayrıca rahmet-i ilahidir, kemalattır. “Bir olan ALLAH’ın iradesine bağlanmak islamiyyettir” “size din olarak İslam’ı seçtim, size dininizi tamamladım” hitâb-ı ilahi bütün semavi dinleri kapsar. İslamiyet cümle semavi dinlere verilen taltif ve lütf-ı ilâhîdir. Rabbim kullarını bu taltif-i ilahiye layık kılsın, amin.”[88]

         Bütün peygamberler din-i islam üzere gelmiştir. Peygamberler din değil de zamanın gerektirdiği şekilde şeriat getirmişlerdir. Galib Efendi önceki şeriata tabi olan kişilerin sonra gelene şeriata tabi olmalarının zorluğunu ise şöyle dile anlatmıştır:

“Sonraki gelen semavi din evvelki gelen dini iptal etmez” Sonra gelen şeriatlar kulların kültür ve bilgilerine göre ihsan edilmiş, kişinin inisiyatifine göre lütfedilmiştir, rahmettir. “Dinde cebir yoktur” anlamı budur. Hazret-i Kur’an’ın da anlamı budur. “Hala bir şeriat geldi mi, evvelki şeriatlar iptal olur” iddiasında ısrar edenler Hazret-i Allah’a  zulüm isnat ederler. Hazret-i Kur’an’la çelişkiye düşerler çünkü Hazret-i Allah’ın lütfettiği küllü rahmeti ilahiler geçici değildir. Samimiyetle arayan kul, hiç şüphesi olmasın, mutlaka bulur. “Kırk senelik kani olur mu yani. Kani olur ise yani, daha mütekamil kullarına gönderdiği şeriata tabi olup yaşayabiliyorsa, yani kemalattır, uygundur. Tertib-i tanzim-i ilahidir. Tarih boyu ne kadar gösterebildin ki, kani olmuş yani.

Bütün semavi dinler tevhit dinidir. Kitapların ve suhufların anlamı, özü kelime-i tevhittir. Lisanen “Allah’tan başka ilah yoktur, illa Allah vardır” manasını, anlamını hangi lisan ile söylüyorsa bir kişi, beşer ölçüsüne göre o anda o kişi müslimdir. Gerisi Allah’a  aittir. Konuşmasında ve muamelatında  tevhide aykırı bir hal gördünse muktedir isen mülayemetle “emir bi’l-ma’ruf, nehiy ani’l-münker...” Güzellikleri anlat ve sevdir. Nehyedilmiş çirkinliklerden kaçması için tatlı tatlı ikaz et. Muktedir isen irşat et. Telaffuzuna şahit oldunsa müslimdir, gayr-ı müslim değil. Kafir, gavur kesinlikle değildir. Hep aksini düşündük yanlış telkinde bulunduk. Bütün beşeri İslam’dan dışladık. Düşman ettik. Ehl-i kitaba kafir, gavur demekle teselli oluyoruz zannettik. Gayretullaha dokunduk. Allah affetsin.

Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Nasraniler ve Sabiiler’den kim ALLAH’A  ve ahiret gününe inanır, bununla beraber salih amelde de bulunursa, elbette onların Rableri katında ecirleri vardır. Hem onlara korku da yoktur. Onlar mahzun olacak da değillerdir. (Bakara Suresi, 62)

Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da ehl-i kitaptan bahseden hayli ayetler vardır. Peygamber efendilerimize, Allah’ın elçilerine sakın ha, derece vermeye kalkışmayalım ve ilahlaştırmayalım. Bu hareketlerimiz hem Kur’an’a, hem de imanın şartı olan Amentüye ters düşer. Cümlesi müslümandır. Allah’a  şirk koşmayan, peygamberinin getirdiği şeriatına bağlı olanlar elbet müslümandır. Yalnız Allah’a  inanıyorsa ehl-i imandır. Size din olarak İslam’ı seçtim, size dininizi tamamladım, hitab-ı ilahisi bütün semavi dinleri kapsar. Hazret-i peygamber (s.t.a.v.) Efendimizden başka peygamber gelmeyeceğinin Allah tarafından bildirilmesidir. “İsa (a.s.) gelecek” diyenlere iltifat etmeyin. Tertib-i ilahiye uygun değil, nefislerin uydurmasıdır. Kanun-ı ilahiye ters düşer. Gülünç olmayalım, peygamber efendilerimizi sınıflandırmayalım. Hakikat dışı olur. Allah gücenir. Hele başka peygamber efendilerimizin şeriatlarına tabi olanlara gayr-i müslim, kafir, gavur demeye hiç hakkımız olmadığı gibi telafisi mümkün olmayan semavi dinler arası düşmanlıktan başka bir şey getirmez, getirmedi de.”[89] 

         Nur-ı Muhammedi cihan-şumuldür. Adem safiyyullah’tan kıyâmete kadar devam edecektir, bâkidir. “Levlake levlake, lema halektü’l-eflak.” -sen olmasa idin, eflaki yaratmazdım- hitabının mâna itibârı ile cümle peygamber efendilerimizde görülen, verâset taşıyan evliyaullahta verâset yolu ile zuhuru müşâhede edilen, mü’min ve müslim, cümlesinden zuhûra vesile kılınan yaratılışın sırrı rahmet-i ilahinin ismidir.”[90]

“İyi anlayalım:  Semavi dinlerin hepsi tevhit dinidir, islamiyyettir. Sonra gelen şeriat evvelki şeriatı iptal etmez. Kişi tabi olduğu şeriatını yaşamakla mükelleftir. Allah’ın elçilerini biri birinden ayrı görmek tertib-i ilahiye ters düşer. Peygamber efendilerimiz kardeştirler. Tabi olanlar da biri diğerinin kardeşidir. Cümlesinde zuhur eden rahmete “Nur-u Muhammedi” ismi verilmiş olup, bu nur ise adem safiyyullahtan başlar, kıyamete kadar bakidir. “Yalnız şu zamana mahsustur” diye kısıtlamak küfürdür. Allah’a  zulüm isnat etmektir, gerçeğe aykırıdır. [91]

         Galib Efendi özü bir ilâhi din mensuplarının o oranda da birbirlerine bu kadar acımasız davranmalarının altında peygamberleri birbirinden ayrı görmek ve kuvvetli bir enâniyet yaşamalarını görmekte ve bu vartadan kurtuluşun yolunu şöyle izah etmektedir:

         “Dikkat et. Allah’ın elçilerini, birini diğerinden elçi olarak ayrı ve üstün görüp de şu benimdi, şu da senin anlamında taksime kalkışma. Peygamber efendilerimizde görülen meziyetler Hazret-i Allah’ın tertip ve tanzimi olup, o zamanki toplumun gidişatını, emr-i ilahiye uygun yaşamalarını anlatmak ve yaşantısı ile örnek, rahmet-i ilahiyeyi Allah’ın kullarına tebliğ etmeleri için küllü Allah’ın merhamet sıfatının zuhurudur. Bariz görülen rahmet-i ilahileri, gerçekleri yeteri kadar kavrayamayan toplumlar, gerçek dışı düşünce ve uygulamalarının neticesinin çizdiği na-ehil tablo beni Adem’i ne hale getirdi. Ruh ve gönlün sureta bulunduğu manaya hulül etmeyen, tasavvufsuz, tarikini bilmeyen, materyalist beni Adem, Allah’ın kulları tarih boyu gerçeği bilemediklerinden kanun-ı ilahinin dışına çıktılar. Dinin felsefesini “Kur’an tefsiridir” deye manayı kaybeden feylesofların kucağına itildiler. Emr-i ilahi üzerinde felsefe yapılmayacağını ne zaman anlayacaksınız. Bir kısım ehl-i tasavvuf iradeden başka bir şey kabul etmeyip, bir lokma, bir hırka saflığını kendisine prensip edinmiş servet düşmanı, kendisi çektiği gibi çoluk ve çocuğunu gerçekleri bilmediğinden perişan eden, hakikati anlatsan da anlamak istemeyen, güzellikler düşmanı, bilmeden din-i İslam’ı bu günkü güzelliklerle bağdaştıramayan, bağdaştıranlara küfürde gözü ile bakan, yol kesici, dünyayı İslam’dan kaçıran, cihan-şümul olan Hazret-i Kur’an’ı da  yanlış izahları ile ehl-i kitaba düşman eden alimlerimiz hala uyanmayacaklar mı.”[92]

        Galib Efendi yine la ilahe illallah diyen kişinin bahtiyarlığını bu sözün öyle içi boş bir kavram olmadığını, bu kelimeyi söyleyenin imansız sayılamayacağını ve bu kelimeyi söyleyen kişinin imanla dolu olduğunu şöyle bir kıyasla ifade etmiştir: 

         “Âdem (kişi) korku, heyecan ve telâşı ânında “Allah’tan başka ilah yoktur, illâ, Allah vardır” diyebiliyorsa îman yüklüdür. Şüphen olmasın. Bir sanatkar çok kişi onu seyrederken sanatını gene aynı, şaşırmadan yapabiliyorsa gerçek sanatkardır. Şoförde meleke olmadı ise “her an kaza yapabilirim” heyecânı onu rahatsız eder. Arabayı kullandıkça zamanla meleke hâsıl olur. Meleke şuur altı azaların beyinin emrine tâbi olmadan vazîfesini yapmasıdır. İşte dervişin lisânı ve kalbi ile, muhâfaza altında yaratanını zikretmesi, zikri dâimîye lisânen ve hâlen nâil olması o bahtiyar insana sadâkatinin mahsûlü, Rabbinin yed-i kudretinden lütfedilen meleke ve diplomadır. Ama bu hâli zâhirî ilimle, akılcı dinle ne ölçebilirsin, ne de hakîkat zevkine erersin. Netîce, gerçekleri inkardan öte yol yok, zannedersin. Ama samîmiyetle istemeyi bilirsen reddedilmez, yol ehli olursun.”[93]

         

         9- İslâmın Şartı Beş Değil Birdir, O da Lâ İlâhe illallahtır:  

         Galib Efendi’nin yukarıdaki ifadeleri dikkatlice incelendiğinde Lâ ilâhe illallah bir anahtar cümledir. Hangi şart altında olursa olsun, bunu söyleyen herkes müslümandır. Galib Efendi; “Bedevîler dedi ki, biz iman ettik. De ki, siz îman etmediniz. Ve lâkin deyiniz ki, biz islama girdik. Ve henüz iman sizin kalplerinizin içine girmiş değildir. Ve eğer Allah’a  ve Rasûlüne itaat ederseniz sizin amellerinizden hiç bir şeyi sizin için noksan kılmaz. Şüphe yok ki Allah Teala Gafurdur, Rahimdir.”[94] âyetinden hareketle bu sonuca  varmıştır. Bu ayette de açıkça bildirildiğine göre, müslüm ayrı mümin ayrı ayrı kavramlardır. Müslüman kelime-yi tevhidi söyleyen kişidir. Kelime-i tevhidi söyleyen kişi, dine ilk adımı atmıştır. Nüve olarak iman ekli olmuştur. Bu kişi artık müslümandır. Böyle bir kimseye kafir kimse diyemez. Seyir başlamış  ve bu seyrin ilk ve en önemli basamağı geçilmiştir. Bu seyrin devam edilebilmesi için, dinin diğer kuralları da yaşanmalıdır. 

         Hazret-i Muhammed’e (s.t.a.v.)’e gelen şeriat içindeki; “namaz, oruç, hac, zekat islâmın şartlarından değildir. İslâmın şartı birdir o da; Allah’tan başka ilah yoktur.” Bu cümleyi söyleyen kişi müslüman olmuştur. Müminlik sıfatının tecelli etmesi için de rahmet-ilahi olan bu ibadetleri yerine getirmelidir. Kul Allah’ın mümin isminde kendisini görünceye kadar şeriatın getirdiklerine uymalıdır. Galib Efendi namaz, oruç, hac, zekât ve diğer ibâdetleri  yerine getirmenin faydalarını, din içindeki konumunu ve la ilahe illallah dediği halde bu ibadetleri yerine getiremeyen kişileri sadece bu davranışlarından dolayı tekfir etmenin sakıncalarını şöyle ifade etmiştir:

        “Bunlar îmanla yükümlü mümin kullarına ihyâ olmaları için rahmet hazînesinden bahşettiği, lütuf, ihsan ve emr-i ilâhîdir. İslamın şartından değildir. Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allah vardır, diyen beşer ölçüsüne göre ki, Peygamberimiz Efendimizin de bildirisi bu vecihledir müslimdir. Her çocuk dünyâya İslâm fıtratı üzere gelir. Terbiyeye muhtaçtır; terbiyecisi ne ise öyle yapar. Çocuklar buluğa erene kadar teklifâta tâbi değildir. Kişi Allah’ı biliyorsa müslümdür. Dünyâda ve âhirete gidişinde o kişiye İslâmî prensipler uygulanır. Namaz kılmayana, müslim değildir diyemezsin. İnkar ediyor ise küfürdedir. Âyet-i celîleyi tekrar ediyorum: Habibîm, o bedevîlere söyle: Îman ettik demesinler, İslâma girdik desinler. Rahmet-i ilâhîyi kısıtlamaya kimsenin hakkı yok. Şunu iyi bilesin ki, Allah kulunu rahmetinden yarattı.

       İslâm’ın şartı diye ne âyet vardır, ne de hadîs-i şerif vardır. Millet olarak bu yanlış tutumumuzla müslüman kardeşlerimize cehâletimizden kâfir demekle, cihat yapıyoruz zannettik. Ehl-i kitaptan Allah’a îman edenlere de; müslim diyemedik. Nedenini İslâm’ın şartında aradık. Kendi ölçülerimize göre değerlendirdik. İnanan Ehl-i kitâb’a da, gayr-i müslim, kâfir, gavur dememizin nedeni yanlış aktarılan, İslâm’ın şartı bilgisizliğinden kaynaklanıyor. Allah’ın işine karıştık. Dîn-i İslâm’ı Allah’a öğretmeye kalkıştık. Bütün idârecilerimize küfür isnat etmemizin de tek nedeni bu şarttan zuhur ediyor. Savm, salat, hac, zekat İslâm’ın şartlarından olmayıp, Allah-u Teala ve Tekaddes Hazretleri’nin kullarına ikram ettiği, ihsan ettiği rahmet ve emr-i ilâhîdir. Şartın anlamı başkadır; îmanın altı şartının olduğu gibi.”[95]

                                                 

10- Burhan:

         En genel anlamda peygamberlerin mucizesi ve evliyânın kerâmeti haktır. Bu iki metafizik olayın bir diğeri de burhandır. Burhanı mutasavvıflar, kerametin devamı olarak  değerlendirmişlerdir.  Galib Efendi’de de, mensubu olduğu Kadiri ve Rufailikten kendisine sirâyet eden burhan emâneti vardır. Gâlib Efendi ilk burhan yapması meselesini şöyle izah etmektedir:  

         “... İcâzetimle beraber burhanlar tamam. İzn-i icâzetimle beraber, senelerce yapamadım efendimin vefatından sonra. Sonra bir gece; makam öyle azarladı ki beni, şişin sâhib-i salahiyattarı olan, Seyyit Ahmet Rufâi Hazretleri öyle azarladı ki, öyle hakaret etti ki bana, senin kadar mı biliyoruz çünkü ben öyle diyordum. Yazacağım bunları inşallah.  Kantarın topu düştü. Diyordum ki yahu şiş ile tanıyan bizi tanımasın aman canım. Şiş ile tanıyacaksa ne tanıyacak. Biraz da korkuyordum, biraz değil iyi korkuyordum. Bu demir adam sokulur mu aman. Yahu olamazsa yahu, başıma iş çıkaracak. Zaten başımda hayli iş var bir de onu mu sokalım. Falan, falan, falan. Yâni bir bahâneler buluyordum böyle, yoktu. İşte o gece öyle azarlandım ki, bakın açık söylüyorum. Niye verdik sana bunu sana dediler, niye verdik. Böyle desin diye mi verdik. Senin kadar mı biliyoruz biz hadisenin ne olacağını. Anam, anam, anam. Uyandım dedim ki, vallahi bundan sonra kusura bakmayın, önüme gelene dürterim. Vebâli boynunuza, tabi. Önüme gelene dürterim dedim iyi anlayın diye anlatıyorum bunu.

         Evet; ispatlı şahitli, dedim ki, bu hafta Perşembeyi Cumaya bağlayan gece Mehmet Kahveci’nin evindeyiz, Hacı Mehmet Kahveci’nin. Genişti onun salonu falan orayı seçmiştik. Bu gece burhan yapıyorum. Aman sevindiler düğün bayram ettiler bu gece burhan olacak, burhan olacak. Daha bir hafta var,  her gece  kalkıyorum teheccütten sonra oturuyorum talim ediyorum, okuyorum, okuyorum, okuyorum, nasıl okuyorum bayılıyorum okuyorum böyle. Konsantre olayım diye yahut kendimden geçeyim diye. Şişi elime alıyorum bir batırıyorum avcımın ortasına tabi başka yere değil, bir dokunuyorum anam, anam, anam ciğerim sökülüyor. Hemen birden iltihap oluyor bembeyaz orası, birden iltihap oluyor. Ne çabuk yapıyorsun yahu. Bu iş olmayacak yahu nasıl olacak bu. Söz de verdik, şeyhleri söz verdi ayıp olmaz mı geri döner mi. Efendim bir hafta her gece denedim, denedim, denedim, denedim. Olmuyor,olmuyor, olmuyor. Ne müracaatlar etmedim ne secdelere kapanmadım, olmuyor, olmuyor, olmuyor. Vallahi bu gece dedim, söz verdiğim gece, istersen orada öldür beni. Ben evvelâ kendime başkasına değil tabi iğneyi kendine dürt, çuvaldızı başkasına derler. Kendime vuracağım. İstersen öldür beni, vallahi. İsterse öldür hüküm senin. İster  kulunu okşa, ister zincire vur hüküm senin hükmündür. Başka hüküm yok ki, Allah ’tan başka. Ne yaparsan hüküm senin hükmündür amma, bizler aciziz Ya Rabbi aczimize göre ihsan et rica ediyoruz. İsyan mı haşa, senin seven aşıkların haşa senden usanırlar imkân var mı buna.

         Evet; o gece esmayı verdim, fakir hay esmasını diri Allah’ın diri ismi. Allah  dedim de öyle bir çaktım ki kendime, ben öleceğim diye çaktım. Ne yaparsan yap. Yok tecrübemde yok muvaffak olamıyorum. Acık ucu bir milimetre değiyor deymiyor, iltihaplanıyor işte, iltihap nereden geliyorsa. Kızarmayı bırak ta iltihaplanıyor. Korkunç. Şu boğazımın boşluğuna öyle bir vurdum ki, orada boşa vurmamışım, kemiğe vurmuşum. Orası da sinirlerin düğümlendiği yermiş. Hemen insan felç olurmuş. Ya öyle ne olursa olsun, derken ucu kancalandı böyle döndü demir ne olacak. İnşaat demiri, çelik melik değil ki. Hatta çeliği lâyık görmezler, ısırır biraz diye. Biraz ısırırmış. Onu bazı ehli bilir, hafif çiğ yokluyormuş gibi bir şey hisseder insan. Yoklar başka bir şey yok, öyle. Girdiği çıktığı belli olur tabi kolay bir şey değil ölüm aleti. Biliyorsunuz şişin cezası bıçaktan falan kılıçtan daha ağırdır. Çünkü tedâvisi yok şişin, öldürür o saat. Onun için burhanlar içinde en tehlikelisi şiştir.

         Evet; ateş alırsın yakar da almayıverir. Şiş ama soktuğun zaman bir daha dönüş yok ki. En tehlikelisi şiştir. Kılıç çalarsın bakarsın, vazife yapmıyor vazgeçersin normal bir şey. Bundan vazgeçemezsin. En muazzam burhan şiştir, unutmayın. Nasıl Ya Allah  diye vurduysam kemikten gitmedi ucu dönmüş, dönsün mönsün şu boşluğa getirdim, bırakıverdiydim lap diye oturdu ciğerlerime doğru vay anam vay. Baktım ki, yel esiyor anam hiç bir şey yok üfül, üfül. Kaç zamandır boşuna mı okumuşuz. Vallahi kale fetheden kumandan benim kadar olmazdı o anda. Cennet-i alaya giren hani ümitsiz kişi, benim kadar olmazdı, öyle bir zevke girdim ki, aman Ya Rabbi bütün benim oldu. Küfül küfül ediyor yel esiyor. Vay anam vay. Buna mı korkmuşum yahu. Desene evvelce böyle yapacaksın diye demedi. Sonra öyle dediler manamda; tecrübe yok bu işte tecrübe yok. İmanda tecrübe yok inandınsa tamam. İnanmadınsa yok. Zuhr-ı ahir namazı olmaz onu diyorum ben. Zuhr-ı namazı ne. İman bir inanda ya vardır ya da yoktur ikisinin ortası yok. taklidi tahkiki falan filan ifade edilir. Ama Ebu Bekir-i Sıddik Efendimiz’in imanından bahsedilir beşerin imanından bahsedilir, -onun için rahat oturun yavrum benim gibi böyle şişmanlar pek oturamaz dizinin üzerinde iyi bilirim koltuk dervişleri- hem nasıl koltuk dibine oturdum benim mizacım öyle bir şeyi yaparken ya yapmam yahut tam yaparım. Mizacım, yapım bu benim. Yapım bu yetmiş yedi yaşımda yine bu hastalık var bende. Efendim velayet koltuğu imiş oturtturdular beni, ben de dibine oturmuşum. Dediler ki, hayret dediler şimdiye kadar gelen meşayihlar hep ucuna oturdular bu dibine oturdu maşallah. İşte o şişi öyle vurdum ki, kendime aman Yâ Rabbi, bende vecde geldim bütün arkadaşlar da gaşy oldu. İlk görüş, ondan sonra gelene kaktım. Durumu buraya kadar getirdik işi temiz ellere kadar düşürdük. Temiz o temiz eller var ya. Onlara kadar düşürdük. Anlıyorsun demiş hani.”[96] 

 

                  11- Zuhr-ı Âhir, Dînin Özünde Olmayan Şeylere Karşı Gelişi:

         Galib Efendinin üzerinde durduğu en önemli konuların başında dinin hurafe bidatlerden uzak olarak yaşanmasıdır. Bütün mesaisini buna hasretmiştir. Özü itibariyle Kur’an-ı Kerim’in desteklemediği, Hazret-i Muhammet (s.a.t.v.)’in sünnetinde ifade edilmeyen ve bu iki nassa ters düşen, Allah’ın, Kur’an-ı Kerimde ve Hazret-i Muhammed’in (s.t.a.v.) sahih sünnette belirtilen sıfatlarıyla bağdaşmayan hiç bir eylem ve fikre sahip çıkmamıştır. Bunları kaldırmak için bütün hayatını sarf etmiştir. İlâhî tasdikli  irşadı bütün vuzuhuyla deva m etmektedir.

         O’na göre dinin anlaşılmaması ve belli bir kesimin dine karşı gelmesinin altında yatan en büyük etken; dininin hurafe ve bidatlarla doldurulmuş olmasıdır. Dinin özünde olmayan davranışların dindenmiş gibi lanse edilmesinin akl-ı selim insanları bocalattığını ve dine karşı soğuk durmalarına neden olduğunu tekrar tekrar ifade etmiştir. Kendisinin bu karşı çıkışının bazı insanları, kendilerinin dinden ve sünnetten uzaklaşmış oldukları imajına götürdüğünü ifade etmiştir.  Bunlara karşı şu ifadelerle yaptıklarının yanlışlığını ifade etmiştir:

         “Onun için bâzı gâfiller bizleri bunun dışına çıktık diye ithâm ederler, hayır, haşa, Allah  korusun. Bakın tekrar ediyorum. Allah’ın emrettiği beş vakit namazı kılarız. Öyle zuhr-ı ahiri kabul etmeyiz. Nafile namazlarımızı da kılarız. Akşam evvâbin kılarız, gece teheccüd kılarız, gündüz duha, işrak kılarız, mescide vardığımız zaman müsaitsek tahiyyetü’l-mescit kılarız. Bazen toplu halde yahut ferdi tespih namazı kılarız. Farza önem verdiğimiz kadar sünnet-i müekketlere de önem veririz, gayr-i müekkedi de kaçırmayız. Aslımızı anlatıyorum, iftirâ etmesinler. Senede bir ay Ramazan Orucumuzu tutarız, haccımızı da yaparız, yaparız, yaparız, Allah imkan fırsat verdikçe yaparız, zekâtımızı veririz, kim Müslüman. Şimdi icrâat bölümünde. Peki, nasıl olacaktı başka Müslüman. Allah’ı da çok zikrediyoruz. Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimizin de tavsiyesine uyarak da bir mürşide müntesibiz. Şöyle kaçıyoruz, böyle uçuyoruz diye müntesip olmadık. Allah’ın emrini icrâ edelim diye müntesip olduk. Hazret-i peygamber (s.t.a.v.) efendimize öyle bağlıyız ki, Allah koparmasın. Bütün peygamber efendilerimize sevgimiz, hürmetimiz sonsuzdur.”[97]  

         Galib Efendi bu türlü ithamlarla ilgili bir hatırasını ise şöyle ifade etmektedir:

         “Urfa’da hoca efendilere, herkesi cehenneme sokacaksınız dedim, bir yeriniz mi soğuyacak dedim, bir yeriniz mi soğuyacak. Başka korktum bir şey diyemedim. Adamlar cihat için gelmişler, ya hemen düzeltiverecekler bizi vaziyet öyle. Köroğlu kulağıma fısıldadı kitapta yazdığım gibi. Kuşçuoğlu yiğidin, yiğitliğin on şartı vardır, dokuzu kaçmak, biri görünmemektir, dedi. Nasıl, yiğidiz biz. Fakat ne acıdır, ne acıdır. Yalnız Afganistan’a gülmeyelim bizde de var Afganlılar yani zihniyeti ayıplıyorum ben. Allah diyenler benim kardeşim yine, canımı yesin benim. Ama kötü örnek oluyoruz dünyaya. Bu değildi Hazret-i Rasul-ü Ekrem Efendimizin getirdiği şeriat-ı garra. Fütuhat devrinde Ebu bekir Sıddik (r.a.) Efendimiz ve Ömerü’l-Faruk (r.a.) Efendimiz zamanında Endülüslere kadar gittik. En geniş topraklara sahip oldu İslam. Ne oldu. Herkes bağrını açtı. Gel ya Muhammedi seni bekliyoruz, gel ya Muhammedi, işte bunu kaybettik biz, işte bunu kaybettik biz. Şimdi git ya Muhammedi diyorlar, sen baş belası oldun diyorlar, korkuyoruz senden diyorlar, dünya titriyor senin şerrinden diyorlar, yalan mı.”[98]         

         Yukarıda anlatılan bu türlü yanlış tutumlardan biri de zuhr-ı ahir namazıdır. Çeşitli aşırı yorumlardan kaynaklanarak bugün itibariyle Cuma namazım olmadıysa diye kılınan bu namazın kılınmaması için yaptığı mücadelenin tarihi 30 yılı geçmiştir. Hemen hemen her sohbetinde bunu konu edinerek muhiplerini bu konuda uyarmış, kendisinin öncülüğünde yapılan Ankara Tevhit Camisinde uygulamalı olarak kıldırmamıştır. Diğer camilerde de bu namazın kılınmaması için çabalarını devam ettirmiştir. 24/10/2000 tarihi Miraç Kandilinde yapmış olduğu ve en önemli konusu Zuhr-ı Ahir namazı olan sohbetin ilgili bölümleri şöyledir:

         “Efendim, namaz dinimizin gereği, kılmayan kişiye, müslüman değilsin diyemezsin. Burada hata ediyoruz tabi, bunu izâh ediyoruz. Fakat Allah’ın emrine riâyet eden kişi savum salat hacc u zekat, kelime-i şahadet. Bunlar müminlik sıfatının tezâhürü. Bunlar ittikâ sâhibi, müttakîlerin yaptığı icraat. Bunlar derviş olmanın basamakları. Allah’a yakınlık ifâdesi, en güzel yakınlık ifadesi.

         Şimdi iş böyleyken, peygamber Efendimiz buyurdular ki, Cuma günü en büyük bayram. Ramazan Bayramından Kurban Bayramından efdal bayram. Allah Allah. Öyle mi biz bilmiyoruz. Tabi haftada bir geldiği için, kadrini bilmiyorsun mübareğin. Senede bir geliversin, bak neler yapıyorsun. Cumâ size kıyâmete kadar farz kılındı. İster âdil imam, ister zâlim imam. Bu değiştirmez bir şey. Cuma kıyâmete kadar farz kılındı. Haydi buyur. Zuhur-ı âhir nereden çıktı. ...  

        Namazın iki kaynağı var.  Kitap, sünnet. İcmâ kıyas olmaz namazda. Namaz üzerinde, beş vakit namaz Kur’ân-ı Azimuşşan’da, belirtilmiş, Cuma namazı. Cuma suresiyle. Bütün kütüb-i sittelerde mevcut.  Sahih-i Buhârî 105 sayfa yer vermiş cumaya.    

         Falancanın filancanın hatırına ne terk edilir ne de kılınır. Cuma farzdır. Neye farzdır. Bularda  ulemâ ifâde etmiş.  Bazısı biraz mübalağa etmiş,  bazısı yerinde söylemiş. Ee sen ne biliyorsun. Ben demiyorum yaşıyorum ben. Allah cümleye ihsân etsin. Bakın bazı şeylerden de huylanıyoruz. Namazdan hiç huylanmayın. Namazda hiç tebeddülât olmadı. Medine-i Münevvere’de Mekke-i Mükerreme’de 1400 sene neyse, bugün aynen devam eder. Çünkü tebeddülat görmedi. İyi anlayın. Tabi bize gelene kadar epeyi merhale geçirmiş, biz ilâveler yapmışız, aman üzerine neler koymuşuz neler koymuşuz. Moğol istilasından perişan olan Türkler, yahu bu Cuma da olur mu diye, çünkü cumada kapısını kapatmayacaksın. Ne demek kapısını kapatmayacaksın. Herkese açık. Herkes girebilecek tahdit yok, sen şusun sen busun diye tahdit yok, kapı aşık duracak. O manada kapı açık.

         İmam-ı Şâfi Hazretleri zamanında, cemâat tabi az, cemâat yok. Toplanın biraz. Dertleşeceğiz. Dertleşecek müslümanlar. Matbu olan bir şeyi söyleyip söyleyip de geçmeyecek. Bu gün bu mahallede ne ihtiyaç var, o konuşulacak. Ne sıkıntılar var o konuşulacak. Hutbenin anlamı bu. Hutbe olmadan Cuma olmaz. İki rekat Cuma namazı farz. Kur’ân’la sünnetle sâbit. Ayetle hadisle sabit. Hutbede bir iki kişi mevcut olur, iki rekat cumanın farzıyla cumanın farzını kılarsa Cuma tamamdır. Peygamber efendimiz nasıl kıldı. Bakıyoruz İmam-ı Azam hazretlerine, ne buyuruyor. Ben şuna içtihat ediyorum İmama-ı Azama Hazretleri. Çünkü tabiindendi. Hicri 75 senesinde dünyaya teşrif ettiler.  Hicri 150 senesinde vefat ettiler. Peygamber Efendimizle yaşayanları gördü. Allah şefaatlerine nâil etsin onun için, Hanefi mezhebinin müsamahası çoktur. Sonradan Maliki, Hanbeli, Şafi Kur’ân’dan çıkarmışlardır, hadislerden almışlardır. Biraz daha katıya doğru gitmişlerdir. Yani daha dikkatli olma yoluna gitmişlerdir. Ama İmam-ı Azam Hazretleri’nin çok müsamahalı bir içtihadı vardır, Allah makamlarını cennet etsin. İyi dinleyin anlatıyorum.  İmam-ı Azam Hazretleri ben şuna içtihat ediyorum, öyle duydum ashaptan, tabiinden Hazret-i Peygamber (s.t.a.v.) Efendimiz, cumaya gelmeden evvel dört rekat namaz kılardı, cumadan sonra da evine teşrif ettikten sonra dört rekat daha kılardı. İmam-ı Şâfi Hazretleri hayır diyor, Hazret-i Rasûl-i Ekrem efendimiz iki rekat kıldı, iki rekatta sonra kıldı. Allah makamını cennet etsin. O biraz daha kokusu hafif tutmuş. Niye ee bir arabi geldi de, hutbe okurken Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimiz, oturdu hemen. Bedeviyi azarladı ayağa kalk iki rekat namaz kıl öyle otur. Ona istinaden diyor ki iki rekattır. İmam-ı Şafi Hazretleri. Evine gittikten sonra iki rekat namaz kılmıştır. İkidir diyor. İmam-ı Malik, Hanbeli Hazretleri de, hayır diyor. Cumadan evvel de sonra da Hazret-i Rasullah namaz kılmamıştır. Çünkü âyet-i kerime de müsta’ciliyet vardır, siz Allah’ın zikrini yer yüzüne yayınız, rızıklarınızı arayınız diye, burada namazla zamanını geçirmek yok, emredilen o.                     

         Şimdi Hanefi mezhebi şimdiye kadar ki  aktardıkları dört mezhepten bahsediyorum. Sen de dört mezhep 105 mezhep meşrep var, ümmet-i Muhammet’te, şeriat-ı Muhammedi’de. Hepsinden Allah râzı olsun. İhtilaf değil. Bu amelde mezhebimiz. İtikatta mezhebimiz, ehl-i sünnet ve’l-cemaat. Ne demek, İmam-ı Mâturidî Hazretleri, İmam-ı Hasan El-Eşarî Hazretleri. Kur’ân-ı Azîmuşşan’dan çıkardığı, itikattaki meselelere, iman ediyoruz. Ne oluyor şimdi. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat. Hanefi mezhebi olanlar Mâturîdî’dir. îtikatta mezhebi Mâturîdî’dir.  Ebu’l-Hasan E’l-Eşarî Hazretleri de Mâturidîye yakın hükmü vardır, onun için ayırt edilmez. Ehl-i sünnet ve’l-cemâat denildi mi bunlara hatıra gelir. Bunu kim diyor. Hanefîler diyor, Şâfiler diyor, Hanbelîler, Malikîler diyor. Meşrebe geldi mi, insan mizâcına göre yolunu seçer. Neyse şimdi meşrebe geçmeyeceğim, mezhebi anlatıyorum. Demek ki Cuma kaç rekatmış, iki rekat farz, İmam Şafî Hazretlerine göre iki rekat sünnet, sonunda yine iki rekat sünnet. İmam-ı Şafi Hazretleri, cemâat dağılmasın diye az daha otursun diye, birbirinden ayrı yok ki, dağılmasın Cuma cem günüdür, dertleşeceğiz diye, bir camide toplanın başka camilere dağılmayın, dört kişi beş kişi, üç kişiyle de Cuma kılınır imam dahil. Dağılmayın. Yoksa namazınız tehlikeye düşer diye de korkutmuş onu. Bunların şeri bir hükmü yoktur. Bir câmide kılınacak, iki câmide kılınacak, hatta bir müftü efendi anlattı espri olsun diye. Efendim karşıda Dicle Nehri  var o tarafta olur demişler. Yahu o tarafta olmasın diye, nehre kapı takmışlar, kilit takmışlar üzerine. Cemaat geçemesin de bir camide olsun diye. yani ne ise ihtilaf bunlar. Bunların üzerinde durulmaz. Tarihen sâbittir. İmam-ı Azam Hazretleri her camide Cuma namazı kıldığı vâkidir. Şimdi hal böyleyken, zuhr-ı ahir diye böyle bir şey yok. zuhur ne demektir öyle demektir. Zuhur öyle. Ahir sonraya kalmış öyle namazı.  Sonraya kalan öyle namazı ne demek. Eğer vakit girdiyse kaza edersin. Vaktin içindeyse, namaz vakit öylendir, kılınır. Cuma illa şu saatte kılınacak, olmazmış, yok canım bunlar hikâye.

         İlimle söylüyorum. Hayli tetkik ettin bunu, işkembeden çıkarmıyorum. Onun için zuhr-ı âhir diye bir namaz yok. Yoku nereden çıkardın canım. İşte Moğol İstilasından, ulemâ demiş ki, yahu böyle bir namaz Cuma günü. Tehlike olmayacak ölüm tehlikesi olmayacak, toplumlara tecâvüz olmayacak. O zaman Cuma kılınmaz. Ne kılınır vakit namazı gider evinde kılarsın. Topluda kılınmaz cumadır. Cem cumadır. Cuma günü toplu namaz kılmak kerâhetle câizdir.  Başka namaz kılamazsın. Yolcuyum efendim Cuma üzerime farz değil. Yine cemâatle kılmazsın. Hacca gidenler iyi bilirler, cumaya tesâdüf edildiği gün, huccâc toplu namaz kılmaz, münferit kılar.

         Evet, cumayı kıldı mı kılar. Şura bura diye bir şey yok. Fakir sordum hicazda bizim hacılara,  bizimkiler biliyor, başkaları bilmez zuhr-ı ahiri. Türkiye’de biliyorlar. Yani bu derdimiz 35 senedir. Kapçık çıban da. Tekrar ediyorum, tekrar ediyorum. Çünkü geçen başımıza bir hadise geldi, baya burada mesele çıkaracaklardı, ayarlanmış komplo. Çünkü safiyâne olmaz o şekilde. Sana ne yahu. Ben karışıyorum mu senin akşama kadar kıl. Bir ilme isnât ediyorsa tartışalım gel. Haa diyorsun ki, bu devletin emri altında, bu hükümetin emri altında, bu bilmem neyin emri altında cumâ olmaz yok öyle bir kâide. Yok uyduruyorsun. Öyle de bir yer yok zaten. Efendim daru’l-harp olur bura, ee.

         Bektaşi’nin dediği gibi ya sen sayıyı bilmiyorsun yahut kıçın yok demiş. Onun için cumâ câiz değil, nereden çıkardın, Allah’tan kork. İslam diyârı, islâm diyarı iyi anla, fetvâ var. Bir belde az da olsa islamî prensipler yaşandıysa, o belde yevmü’l-kıyâme islâm diyarıdır. Fetvâ. O belde yevmü’l-kıyâme islâm diyarıdır, kafanızı karıştırmasın. Efendim ondan kork. Hayır hayır. İsterse nereye gidersen git dünyanın öbür ucuna git, üç oldunuz mu cumayı kılarsınız, muktedirse tabi insan,  anlıyor musunuz. Peki Cuma nasıl olmadı da kılıyoruz. Hele imam efendi nasıl oldu kılıyor. Biz de onun arkasına geçtik de cuma kılıyoruz. Allah saklasın niye. Açık söylüyorum ben, imam efendiye de söyledim. Eğer sen zuhr-ı âhir kılarsan, bizim o zaman namazımız olmaz. Niye sen olmaz diyorsun. Zuhr-ı âhir kılıyorsun, olmaz diyorsun. Olmaz diyen bir imam imâmetlik yapamaz. İnanmadığı namaz nasıl kılınır. Kızın dediği gibi benim ağladığıma bakamayın, ağlarım sızlarım ama bir adettir ederim. Yani beni yine götürün demiş, gelin olmuş da kız götürüyorlar. Hem ağlarım hem giderim, bir adettir ederim, demiş. Vezinli kafiyeli söyleyelim. Olmaz öyle şey hocam olmaz. Alnını karışlarım buna fetvâ verecek ulemânın. Benzeri var mı çok, kıyâmet gibi. Her mezhepten gelen cami imamı, mesela biliniyor ki meydan da oluyor. Şâfi gelir, Hanbeli gelir, Mâliki gelir. Gelir gelir. Onun mezhebine göre, abdestli değilsen, vebâlde kalırsın o adamın namazı olmaz. Niye sen ona göre imâmetlik yapacak güçte değilsin. Ona göre abdestli değilsin, nasıl imametlik yaparsın, iyi anlayın. Yani selatin camilerde derler, selatin camiler olmasa da, başka yabancıların geleceği bilinen bir câmide, imam efendilere arz ediyorum, rica ediyorum, dört mezhebe göre abdestli geliniz. 

         Evet, kazara gelir belki birisini. Bilmez. Cemaat namaz kılıyor diye durur. Gelmiş bir Şâfi mezhep. Namaz durmuş, sen de eve gelirken af edersiniz. Evden camiye gelirken şakalaştım olur ya. Gitti abdestin. Şafi mezhebe göre gitti. Sen ona imam olmazsın. İyi anlıyor musun. Başını tam mest etmedin. Dörtte birini yaptın Allah’ın emri üzere. Maliki’ye yahut Hanbelî’ye karıştırıyorum. İmam olmazsın. İyi anlayın. Canım abdestte böyle bir hata olursa, ona imam olmazsın da karşında bir cemaat duruyor zuhr-ı âhir falan bilmez onlar Allah’ın emrettiğini bilir, Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimiz’in tebliğini bilir, başka bir şey bilmez, başka leke sürmez, o mutidir, güzelliklerin hayranıdır, demokrasi hayranıdır, Cumhuriyet hayranıdır. Sen niye düşman oldun. Buradan çıkıyor zaten bu. Konuşuyoruz. Daha güzel bir idâre tarzı varsa göster onu. İkna edelim devletimizi hükümetimizi daha güzeli var yahu. Yok. daha güzel şer`î hükümet. Şer`î hükümet olmaz. Şeriata uygun kanunlar çıkabilir. Ona yakın kanunlara çıkabilir. Şer`î hükümet olmaz şer`î devlet olmaz.  Niye, Hazret-i Allah her şeyi bildirmiyor ki. Ey insan bu âlemi ben yarattım sen düzene sokacaksın. Buyuruyor. Sen vazifen. Hazret-i Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e sordular Ya Rasullah, şunu nasıl yapalım siz dünya işini benden iyi bilirsiniz buyurdu. Haydi buyur. Siz dünya işini benden iyi bilirsiniz. ... 

         Zuhr-ı âhir diye bir namaz yok, tekrar dönüyorum zuhr-ı âhire. Düşman gibi muamele etme onlar.  Ne yazıktır ki, müftü efendiyi de kendine bende ediyorlar. Açık söylüyorum, var mı. Hayır bir şey gönderin. Diyânetin çıkardığı 92 Hurafe ve Bidatlar diye. Diyânet İşleri Başkanının tebliğ ettiği ve fakir aldım ondan. Zaten neşredemiyorlar. Niye çekiniyorlarsa. Her halde zor bir şey. Ama ben çekinmiyorum. Hemen onu binlerce kopya yaptırdım dağıttım her tarafa. Bunu da duyuyorlar tabi. onun başına yazmış. Zuhr-ı ahir. Hem bidat hem de hurafe. Şırnak’ta da on rekat cemaat olup da, yeniden öğlen namazı kılıyorlar diye de ayıplıyor. Niye demiyorsun. Niye anlatmıyorsun. Hiç olmazsa, müftülerine, niye tebliğ etmiyorsun. Valla sen benim halini bilsen edemiyorum. Ben zaten söyledim bir zamanlar. Medyada konuştuğum da işte 6. Kanal mıydı neydi her halde. Ne yapsın dedim. Bir kadastro memuru gibi işine gelmedi mi alıp kapının önüne bırakıyorsun. Adam nasıl hakikatleri anlatacak. Diyanet İşleri Reisi de hacdaymış, geldiğinde dinletmişler, bandı. Oradan aramız çok iyi oldu. Yakınlaştık, fakat sonradan fazla yakınlaşınca, kokumuz çıktı. Yani iyi adamdır O’da her halde biz de var bir noksanlık. Bilmiyorum. Allah selâmetlik versin cümlesine. İnşallah bir gün cesâretlenir de gerçekleri haykırırlar. Eğer aldığı maaşa dayanabilirlerse. Çünkü zamanında evliya-ullahtan bir zat öyle demiş. Eyvah kaybettik ulemayı. Ya eskiden az para alıyorlardı ona dayanamıyorlardı, gerçeği söylemiyorlardı. Şimdi maaşları çoğaldı. Bunlar bir daha nasıl söyleyecek doğruyu, demiş. Ben demiyorum, o demiş. ...

          Zuhr-ı âhir diye bir namaz yok kardeşim. Yok diyorum varsa, lütfen getirin. Bu abd-i acize gösterin bak var. Niye var. Allah emretmiş var, Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimiz icra etmiş var bak, kabul. Yok mu, Allah’tan kork. Namazın iki kaynağı vardır; kitap, sünnet. İcmâ kıyas olmaz namazda. Oluyor olmuyor diye hüküm yürütme. Protesto edeceksen başka türlü et Allah aşkına. Eğer, her hangi bir mercileri protesto ise kastin, başka türlü yap. Oynama kişilerin namazıyla. Çok temiz kardeşlerim de inanıyorlar, senin bu durumuna. Günâh işliyorsun. Ne oluyor o günâh. Milletçe perişan oluyoruz. ...” [99]

         Galib Efendi yukarıda anlatılan nedenlere dayanarak, zuhr-ı ahir namazı kılınmasını kesinlikle doğru görmemektedir. Bu ve benzeri dine sonradan girmiş olan hurafe ve bidatlarla uğraşmayı cihad-ı ekber olarak isimlendirmiştir. Zannedildiği kadar bu namazı kaldırmanın da zor olmadığını kendisi, bizzat rehber olarak göstermiştir.       

 

                   12- Mustafa Kemal Atatürk’e Bakışı:

         Galib Efendi’nin üzerinde durmuş olduğu konulardan birisi de üzerinde yaşamakta olduğumuz vatana hizmet eden insanlara kadirşinaslı davranmaktır. Bu türlü bir teşekkürün hayır duanın insanlık icabı olduğu düşüncesindedir. O’nun davası her önüne gelene inandığını iddia eden insanların küfürle itham etmelerinin yanlışlığını izah olmuştur. Aşağıda da izah edileceği üzere eh-i kitaptan olup da Allah’a şirk koşmayanları müslüman kabul etmek O’nun en önemli konularından birisidir. Her La ilahe illallah diyen müslüman olunca bu millete hizmeti geçen kişilerin de küfürle ithamın yanlışlığını mütemadiyen izah etmiştir. Bu millete hizmeti geçmiş olup, küfrünü açıkça ilan etmeyenlerin, hatta dini bir çok icraatının bulunduğu âşikar olan kişilere böyle bir ithaf, O’nu en fazla rahatsız eden mevzuların başında gelmektedir.

         Yaşı itibariyle ülkemizin yaşadığı her türlü zorluğu bilen bir kişi olarak, yaşadığı tecrübelere dayanarak Galib Efendi bu millete hizmet etmiş kişilerin başında Mustafa Kemal Paşa’yı görmektedir. Yaptığı bütün olumlu icraatlara karşı bu şahsı; din adına Atatürk düşmanlığı, Atatürk adına din düşmanlığı yapmak, O’nu derinden üzmektedir.

         Bir insanı meth ü sena ederken ileri gitmeyin. İnsandır noksanlığını görürsünüz utanırsınız. Bir insanı zemmederken de ileri gitmeyin, yine iyi yönlerini görür utanırsınınız,” bütün hayatı bu düsturla geçmiş birisi olarak Galib Efendi Mustafa Kemal Paşa’yı da böyle değerlendirmiştir. O’na göre her şey doğru anlaşılmalıdır. Aşağıdaki ifadeleri bu konuyu değerlendiren ve bu konuda ifrat ve tefrit noktasında orta yolu tutan birisi olduğunu açıkça göstermektedir:     

         “Allah  gani gani rahmet eylesin hepsine. Ellerinde idi değildi bu ayrı dava. Çok güzel Allah’ı bilerek, o milleti Osmanlı Milletini ihya etmek isteyen padişahlar geldi. Rabbim cümlesinden razı olsun. Delisi dolusu da geldi. Artık babadan evlada intikal eden idâreyi bunun için kabul etmiyor bu millet. Bunun için Mustafa Kemal’i desteklediler de Cumhuriyeti kurdular. Ama ne yaptık Cumhuriyette. Ne yaptık. Ben bunu altıncı kanalda da söyledim. Ne yaptık. Elhamdülillah, yaptık ama yeterli değil tabi. İnşallah  yapacağız. Allah  ayırmasın. Niye en güzel idare tarzı Cumhuriyettir. Bakın Sultan Hamit Hazretleri meşrutiyeti iki kere kurdu. Cumhuriyeti nerede kuracak, Meşrutiyeti yürütemedi. Gitmedi. Ne millet alışık ne devlet kabul edebildi. Fesh etti mecbur kaldı. Mustafa Kemal Paşa otuz senesinde Cumhuriyeti kurdu. Çok partili devre geçti Fethi Okyar’a parti kurdurdu. Millet birbirine geçti. Biz o zaman Samsun’da idik. Kan gövdeyi götürecek, vay efendim, kadınları nasıl sokarsınız odaya da üzerlerinden kapatırsınız. Şeran bu câiz değil diye, belediye binasında işte seçim sandığı var. Bizim hamamımızda karşısında idi onun. Muttaliyiz bunlara. Akşam Mustafa Kemal Paşa geldi bastırdı işi. Yoksa millet birbirine giriyordu. Yok, cahil bırakılmışız. Bu türlü cahil bırakılmışız. Yani başka zihniyette. Bakın bu abd-i âcizi iyi dinle. Ben senden çok milliyetçiyim, ben senden çok Osmanlıyım. Ama, iyiye iyi, kötüye kötü.

         Peygamber Efendimiz böyle buyurdular. “Bir insanı meth ü sena ederken ileri gitmeyin.” Bir insanı meth ü sena ederken ileri gitmeyin. İnsandır noksanlığını görürsünüz utanırsınız. Bir insanı zemmederken de ileri gitmeyin, yine iyi yönlerini görür utanırsınınız. İnsan bu. Ben gazete de yazdım, Peygamber değil idi Mustafa kemal Paşa. O da insandı bizim gibi. ama bu vatan millete büyük iyilikler yapmış, koridorda bağırıyordu İsmet; “niye imzalamadın, -Sevir’den sonra Lozana’da söz sahibi O’dur İstiklal Harbini kazandık diye. Şimdi bazıları diyor ki biz harbi kazanırız, fakat masada kaybederiz. Yok yok öyle değil, zavallıyız, imkânlarımızı kayıp etmişiz, Lozan’da verilen haklara bu gün bayram ediyoruz. Bizim için hezimet ama bayram ediyoruz. Sevr’e göre bayram ediyoruz. Lütfen Allah  Aşkına tarihini bil. Onun için düpe düz yürüme böyle. Düpe düz yürüyenleri de anlatayım.                                

         Alim geçinen bazı ilim sahipleri Allah  zü’l-cânaheyn etsin. Diyor ki, katline ferman yazdı saray, o bilmem falan ne ise demeyeceğim, katline ferman yazdı. Ben de onu biliyorum. III. Ordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşaya geldi ferman. Kâzım Kara Bekir Paşaya geldi ferman. Yanında idi Mustafa Kemal Paşa ferman geldiğinde. Saray ferman yazmış katline. Eline verdim rengi kaçtı tabi, insan hani. Katline ferman yazılmış. Rengi kaçmaz mı kimin olsa kaçar. İnfaz edecek misin paşa hazretleri dedi, ban titrek seslerle. Ayağa kalktım selam verdim, çünkü şifre  gelmişti arkasından, Mustafa Kemal’in ordun ile emrine gir. Emir veriyordu saray. Biliyor muydunuz bunu, fakirden dinlemişsinizdir yine. Yani burada cami kürsüsünde, anlatılacak şeyler bunlar değil de, nankör olmayalım, nankör olmayalım rica ederim.”[100]

         Galib Efendi çocukluk yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ü Samsunda uğradığında yakînen görmüştür. Bu hatırasını şöyle ifade etmektedir: 

“Tahmini sene 1930. Gazi Evi’ne yakın Bozkurt ilk mektebi üçüncü sınıfında talebe idim. Babam Samsun Belediyesi’nin karşısındaki Şifa Hamamı’nı işletiyordu. Atatürk Fethi Okyar’a bir parti kurdurmuştu. Arzu ettiği çok partili devreye geçişte atılan ilk adımdı. Belediye seçimi vardı. Samsun’da kadınların gizli oy vermelerini yadırgayan Karadenizlilerin hayli karışıklıklar çıkardıkları söylendi. Atatürk Samsun’a  gece geldi. Olayı bastırdı ve Fethi Okyar’a  emri ile kurdurduğu partiyi lağvetti.

Hala etkisinden kurtulamadığım, kurtulmak da istemediğim hatıratımı anlatmadan geçemeyeceğim: Mustafa Kemal Paşa’nın gece Samsun’a gelişini Samsun Parkı’nda tesadüfi, yakından seyretmiştik. Talebesi olduğum Bozkurt İlk Mektebi Gazi Evine yakındı. Mektepte yakın arkadaşlarıma Mustafa Kemal Paşa’nın geldiğini anlatınca, yakından  görmek için beş arkadaş mektebi terk edip Gazi Evi’ne geldik. Gazi Evi’nde hummalı bir faaliyet vardı. Meyilli olan giriş kapısının bulunduğu yan yola bakan, yükseldikçe daralan bodrum pencerelerinden mutfağı seyrediyorduk.

          Sıra sıra dizilmiş kuzu etlerinin usta aşçılar elinde ne olacağını merakla  seyrederken,  birden Atatürk’ün bindiği, üstü açık arabası hemen yanımızda  durdu. Henüz bizden başka kimse yok idi. İnsan seli geliyordu. Amma uzaktı. Üstü açık arabada oturan Cenab-ı Hakk’ın bu necip milletin kurtulmasına vesile kıldığı büyük insan bütün azameti ile yakınımızda duruyordu. Metafizik  yaratılışlı, dindar kişilerin “Mehdi resul” sıfatını yakıştırdığı büyük kahramanı çocuk cesareti ile yakinen, seyirden ziyade tetkik ediyordum. 69 sene evveli o günkü haliyle hafızamda duruyor. O gün değil, ancak bugün Hazret-i ALLAH’ın bu necip milletin esaretten kurtulmasına vesile kıldığı  o muazzam simayı daha normal düşünebiliyorum.

Arkadaşımıza sevgi ve muhabbetle sorduğu: “Mektebe gidiyor musun, evladım, kaçıncı sınıftasın?” Hitabı sanki bugün duydum gibi halâ hafızamdan silinmediği gibi eksilmedi de. Henüz 48 yaşında fakat yetmişin üzerinde  gibi görünen, vatan ve millet aşkının galebe çalıp, vazife ağırlığını seve seve taşımış, buna rağmen vazife mesuliyeti ve hadiselerin çökerttiği güçlü insanı yakinen dinliyor ve seyrediyordum. Arkaya taranmış, beyazı siyahından fazla, seyrelmiş saçları başının çıplaklığını kapatmaya yetmiyordu. Kan eseri kalmamış simasında din, vatan ve millet sevgisinin vazife ağırlığının o  büyük insanı ne hale getirdiğinin canlı portresini içim yanarak seyrediyordum. O istisna yaratılmış insanı bu gün daha iyi anlıyorum.

         Bir gecede sakalı daha çok beyazlanan bitkin halde gördükleri Peygamberimiz Efendimiz’e ashap merakla bu halin nedenini sordular. “Bu gece nazil olan Hud suresi beni kocattı” buyurdu. Peygamber Efendimiz’e buna benzer daha şiddetli bir ayet inzal olmamıştır: “O halde, seninle beraber tövbe edenlerle birlikte emr olunduğun gibi dosdoğru ol! ve aşırı gitmeyin çünkü o sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.” (Hûd, 112)

         Büyük vazifelerin kazancı çok olduğu gibi ağırlığı ve mesuliyeti de o nisbette büyüktür. Avamın kaldırmaya gücü yetemeyecek yükü taşıyan, istisnai yaratılmış şahsiyetler vardır. Değişik vazifelerde yer yüzünde bu kabiliyette Allah’ın  rahmet sıfatının zuhuruna vesile kıldığı şahsiyetlerde, değişik tecelliyatlar kıyamete kadar devam edecektir. Hiç şüphen olmasın. Bu hal  adalet-i ilahinin  rahmet tecellisidir. Bu rahmetin  değişik mevzularda zuhuru görülür. Peygamber Efendilerimiz’de kül olarak tecelli eden bu rahmet-i ilahiyi, Allah’ın istisnai yaratılmış seçkin kullarında her devirde görmek mümkündür. Bu şahsiyetlerin yaratılışı istisnaidir. Buna metafizik de diyebiliriz. Bu kullardan  bazıları emr-i ilahinin bekçileridir. Bazıları irşada, bazıları ikaza, bazıları da ıslaha vazifelidirler. Atatürk ıslah vazifesi ile vazifeli idi. Şahidim. Vazifeli, seçilmiş kulların cümlesi Hazret-i ALLAH’ın muhafazasında olup, ehl-i hakikatin görgü ve bilgisine göre bu istisnai yaratılan zevatın hiç birinde menşei imansızlık olan gazab-ı ilahi görülmemiştir. Bu görüş avamın ölçüsüne  göre olmayıp, yalnız ehline mahsustur.

         Cennet-mekan Sultan Vahdettin Han, (ALLAH cümlesinin makamlarını  cennet eylesin) Mareşal Fevzi Çakmak Hazretleri’ne emir vererek, esaret hiç yakışmayan bu necip milleti uyarıp, vatanı işgalden kurtaracak güçlü ve muktedir paşaların listesini istedi. Verilen listede Mustafa Kemal Paşa’yı göremeyince Fevzi Çakmak Paşa’ya sert çıkışarak, niçin Mustafa Kemal’i listede, hatta başında göremediğinin sebebini sordu. Çünkü Padişah Mustafa Kemal’de bu kabiliyetin niteliklerini Allah’ın lütuf ve ihsanı ile görebiliyordu. Fevzi Çakmak Paşa cevaben:

         “--Ben de liste başına Mustafa Kemal Paşa’dan daha ehil kimse görmüyorum. Fakat sizden çekindim ve yazmadım. Mustafa Kemal öteden beri yenilik,  cumhuriyet taraftarıdır,  diye çekindim” deyince, Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı ...Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli duran İtilaf Devletleri’nin İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan gemilerini göstererek:

         “--Paşa paşa... Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse cumhuriyet olsun!.. Kendisine selamımla birlikte tebliğ ediniz” diyerek,  getireceği paşalar listesinin başında Mustafa Kemal ismini görmek istediğini bizzat Fevzi Çakmak Paşaya emir vermiştir.

         Tercüman Gazetesi’nde  1976 yılında manşetten verilen, yakın  tarihimizin  en büyük sırrı diye bahsedilen bu hatıratta cumhuriyet döneminin ilk beş simasından biri olan Mareşal Fevzi Çakmak Hazretleri eşi Fitnat Hanım Efendi’ye:

         “--Bak Fitnat. Öyle bir şey biliyorum ki, ortaya çıkıp söylememe bu güne kadar tutum ve davranışlarımız müsait değildi. Mecburum bu sırrı kendimle kabre götürmeye!..”      

         Ve ifşa etmiştir ki, teferruatına girmiyorum. Fakat bu vatanın ve milletin esaretten kurtulmasına emeği geçenlere, tarih boyu bilen insanların hasretini çektiği cumhuriyetin gelmesine emeği geçenlere küfredilmesini yadırgıyorum ve nankörlük görüyorum. 

         Sultan Vahdettin Han vatan haini değildir. Gerçekleri olduğu gibi anlatmanın zamanı geldi, zannediyorum. Bunları milletimize olduğu gibi yansıtırsak milletin fikir bölünmeleri düzelip, kardeşlik anlaşılıp cumhuriyet layık olduğu mecrasına oturacak. Atatürk’ün kıymeti ve değeri bütün millet tarafından bilinip, Atatürk düşmanlığı yerini dostluğa terk edip, Atatürk istismarcılarının sermayeleri bitecek. İflas edecekler. Bir kısım insanlar da vatana ve millete canını dahi feda etmekten çekinmeyen büyük insanlara teşekkürü borç bilecekler, nankör olmayacaklar. Selahiyetli, güçlü idarecilerimizden rica ediyorum: Vatan millet ve ALLAH aşkına düzeltin... Evvela Mustafa Kemal Atatürk’ün dinsiz olmadığı gerçeğini lütfen ilan edin. Yalnız Türkiye değil, dünyanın bu gerçek bildiriye ihtiyacı var.... 

         Bu abd-i acizin manevi vazifemden dolayı, Atatürk düşüncesine, icraatına ters düştüğümü düşünmeyesin? Atatürk biraz daha yaşasa idi bu izahlara lüzum kalmazdı. Islah için lüzum görülen icraatlar çok geçmeden yerini gerçeğine bırakmak zorundadır. Atatürk’ün vefatından 15 gün evvel o zamanki başbakan ve hariciye vekiline emir verip, cümle İslam ülkelerine tamim yazdırdığı, inkarı mümkün olmayan bir gerçektir. Amma çok kişilerin işlerine gelmeyip, Hazret-i ALLAH’ın bu milletin esaretten kurtulmasına vesile kıldığı büyük insanı küfürlerine ortak gibi göstererek, Din-i İslam’ın beşer uydurması imiş gibi yansıtmaya cüret etmeleri, safiyetle Allah’a ve Resulü’ne inanan vatan evlatlarını rencide ettiklerini, bu tutumlarının dinden menfaat sağlayan çıkarcıların işlerine yaradığını görmüyorlar mı? Gerçeği anladıkları zaman Din-i İslam’ın Hazret-i ALLAH’ın rahmeti olarak umumu ihata ettiğini elbet görecekler. Umulur ki, bu görgüyü mahşere bırakmazlar !

         Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik kitapçığında yazmıştım. Gene yazıyorum. Yazacağım inşallah:

         “Bütün dünya müslümanları ALLAH’ın son peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s,a,v)’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm müslümanlar Hazret-i Muhammedi örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli. İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira, ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”

         Mustafa Kemal Atatürk bu mesajın başbakan ve dışişleri bakanı vasıtası ile dünyaya açıklanmasını  emretti. Maalesef her ne sebeptense emir yerine getirilmedi. Mesul şahıslar bu mesuliyetin vebalini bilmem nasıl kaldıracaklar?!. (Prof. Dr. Hanif Faruk, Urduca yayınlarında Atatürk, A.Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi yayınları, Ankara 1979, s.102)

         Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı yayınlarından Atatürk Ve Din Eğitimi (Ahmet Gürtaş) kitabında bütün şahitleri ile görebilirsiniz. Aynı kitapta üçüncü hatıra başlığı ile ifade edilen ve gerçeklere ışık tutan, Atatürk’ün, hakikatlere paralel şu yazacağım gerçeği iyi anlaşılsın da  hakikatleri  tahrife kimse yeltenmesin. Gerçek, ehl-i tevhide, ehl-i tasavvufa zulmetmekte hakikat yoksunu, çarpık fikirleri ve düşüncelerine  o büyük insanı Atatürk’ü ortak göstermesinler:

         “Geçtiğimiz yıllarda yüz yaşını geçkin olarak ve İstanbul Merkez Efendi imam hatibi iken vefat eden ve cumhûriyetin ilanından önce İstanbul’da şeyhü’l- meşâyih ünvanı ile anılan Nurullah Efendi özel doktoru Prof. Dr. Naci Bor’a şu olayı bizzat kendisi anlatıyor:

         Nurullah Efendi Atatürk’ün sekreteri olan amca-zadesinden kendisini Atatürk’le görüştürmesini ister. O da Nurullah Efendi’yi Ankara’ya davet eder. O günlerde Atatürk bir vesile ile resepsiyon vermektedir. Sekreter Nurullah Efendi’yi Atatürk’le resepsiyonda karşılaştırarak görüştürmeyi planlar ve bu maksatla resepsiyona Nurullah Efendi’yi de davet eder.  Arzu edilen bu görüşme gerçekleşir ve Atatürk, Nurullah Efendi ile bir köşede hayli sohbet eder. O günlerde türbe, tekke ve zaviyeler kapatılmış bulunmaktadır. Söz buna intikal edince Atatürk Nurullah Efendi’ye der ki:

         “--Efendi Hazretleri tekke, türbe ve zaviyeleri ben kapattım. ALLAH bana ömür verecek mi, bilmiyorum. Ama şayet ömrüm olursa günü gelince bunları yine ben açacağım.” 

         Atatürk bu hakikati gerçek Şeyh Efendi’ye ifşa etti. Hazret-i Mevlana Celalettin Rumi hazretlerini ziyaret ettiğinde:

         “--Sen rahat uyu, ey koca şeyh! Bu icraatlarım sizlere değil.”

         Dediği gerçeğini bilesin. Zira tertip-i tanzim-i ilahi olan gerçekler ila-nihaye yasaklanıp kaldırılamazlar. Gerçekler mecrasından saptırıldı ise Hazret-i ALLAH tekrar o gerçeği zamanı gelince vazifelendirdiği kullarının eliyle aslına döndürüp tekrar ihya eder. Atatürk ehline söylemekte mahsur görmediği bu hakikati  anlatmakta bir sakınca görmemiştir. Aksini düşünmek o müstesna yaratılmış insanı tanıyamadığının ifadesi olur.

         Her hangi bir semavi din gösterebilir misin, tasavvufsuz, şeriatsız ve tarikatsızdır? Bu türlü  rahmet tecellileri  batıl dinde dahi görülür. Mistik yaşantı hiçbir din kabul etmeyen ateiste lazım değildir. Felsefeden başka ilmi olmayan, akılcı dinlere de tasavvuf, şeriat, tarikat, marifet, ve hakikat gerekli değil. Çünkü beşeri yasaklar fer’idir. Hakikati kaldırmak beşerin takatı ve gücü  dışındadır. Protokol gereği dini kabullenmiş gibi görünen ademin (kişinin) belirtilen bu gerçekler imanını değil küfrünü artırır.”[101] 

 

                   13- Tebliğ Metodu: 

         Galib Efendi’nin tebliğ metodunda insanları Allah’a yaklaştırma vardır. Bütün eserlerinin ve sohbetlerinin konusu budur denilse mübalağa yapılmaz olmaz. Al-i İmran Sûresinin 159. ayetinden hareketle, insanlara dini mevzuları yumuşak bir tavır ve eda ile anlatmanın önemi üzerinde ayrı bir duruşu vardır. Bu sayededir ki O’nun da çevresine kitleler yığılmış ve O’dan feyiz almışlardır. Hayatı güzelliklere hayranlık içinde geçmiş bir kişi olarak insanları Allah’a yaklaştırıcı ne varsa onun müdavimi olmuştur. Bunu yaparken de bazı çevrelerin yaptığı gibi dinde reform diye adlandırılabilecek hiç bir davranış ve icraatın içinde olmamıştır. Dini mevzuları ifade ederken işi cennet ve cehenneme indirgemeyişi, Allah’tan kokun hitabını bir hayalet ve korkulduğu zaman kaçılan ve firar edilen bir şeyden korkmak anlamında anlamayışı, korkuldukça yaklaşılan, korkuldukça sevilen anlamında insanlara sunması, Allah’a sevginin ütopyadan, hayalden uzak anlaşılması ile manasını bulmuştur. O insanlara Allah’ı sevdirmeye çalışmıştır. Bunda da kendisi örnek olmuştur. Seven insan da Allah’ın bir dediğini iki etmemiş, çevresinde, bir sevgi hilali oluşturmuştur. Çevresindeki insanları hayali hiç bir şeyin peşinde koşturmamış, insan havsala ve zekâsının dışında hiç bir şeyin mübelliği olmamıştır. Yumuşaklıkla yapılacak dini tebliğin semerini Onda görmek mümkündür. Dinin zahirini incitebilecek hiç bir davranışta bulunmadan, dinin özünü anlatmış ve yaşama gayretinde olanlara rehber ve mürşit olmuştur. İnsanlar da bu konuda O’nun mürşitliğini seve seve kabul etmişler, hayatlarında zahiren ondan uzak geçirmiş oldukları  zamana hayıflandıkları kadar da hiç bir şeye hayıflanmamışlardır.

         Çok uzun mesafeleri Onu ziyaret için bütün zorluklara rağmen aşmışlardır. Vallahu yahtessu bi-rahmetihi men yeşau, âyeti onda da tecelli etmiştir. Böyle olunca da çevresinde rahmet halakası oluşmuştur. O’nun bu konudaki ifadelerinden birisi şöyledir:        

         “Bak şimdi efendi dikkatini çekiyorum. Şimdi mesele yanma manma meselesi değil. Allah’ın kulları için merhametine bak. Ne düşünüyorsun Ebu Bekir Sıddik (r.a.) Efendimiz de aynı şeye benzer söyledi. Ya Rabbi beni cehennemine at. O kadar vücudumu genişlet ki, âsi kulların yer bulamasın girmek için. Ne muazzam insanlar.

         Evet; işte gerçek insan. Allah ’ın rahmet sıfatının tecelli ettiği insan. Evet; Allah ’ın rahmet sıfatının. Bakın öyle tecelli eder ki bu merhamet sıfatı, rahmet sıfatı.  Bir hayvana dahi ezâ edemez. Bir çiçeği dahi koparamaz yerinden, bunun çok bâriz böyle menâkıpler vardır bu mevzuda. Evliyaullahın yaşadığı hayat vardır. Adam bağı bellemiş de eve gelmiş, şalvarında bir şey kımıldıyor. Şalvarının içinde bol şalvar tabi. Bir şey kımıldıyor. Bakmış yılan yavrusu. Ağlamaya başlamış vay yavrum anan bekler seni, niye böyle cahillik ettin, diye. Hadi at cehenneme bunu bakayım. Allah ’ın bu nurun girer mi cehenneme. İnsan ol insan. Merhametsiz insan, insan olmaz. Almış götürmüş bağa da yerine bırakmış geri gelmiş, gece. Vay yavrum niye cahillik ettin anan seni.”[102]

         O’na göre insanları sevmeden onlara her anlamda faydalı olmak mümkün değildir. Her rast gelinen insanı gavur kâfir görmek ve böyle nitelemekle, insanlardan küfür ve imansızlığın önlemeyeceğini ısrarla anlatmaktadır. Bu türlü anlatımlarından birisi şöyledir:

         “Hani demişler Bâyezîd-i Bistami’ye zamanın kutbunu merak etmiş de, falan memlekette demirci demişler. Gitmiş, bakmış, kaba saba bir adam Allah Allah. Nasıl olur bu kutup. Mirat noktası. Evet; kutup. Hani kutb-ı ekber, kutb-ı asğar var ya. Büyük ayı küçük ayı, kutup yıldızı işte onları gösteriyor. Gökde de kutup var, yer yüzünde de kutup vardır. Zamanın kutbunun fikirlerine göre Allah ihsan eder veyahut, Allah’ın takdiri onda tezâhür eder. Onun düşüncelerinde zuhur eder. Peygamberimize vahiy gelmeden evvel, ashabın güzidelerinde tecelli ederdi, vahy-i ilâhinin nuru, şumûlü.

         Evet; niye kalp kalbi açar, teklif yok. İşte merak ettim diyor kaba saba bir adam. Allah Allah böyle olmaz amma. Acaba bundaki hikmet nedir diye araştırdım. Biraz oturdum konuşuyoruz. Dedi di Ya Bayezîd, içim yanıyor. Ümmeti Muhammet’in başına gelecek hadiseler için. Diyorum ki; Ya Rabbi senin kulların ateşe hiç alışık değiller. Ateşe alışık değiller. Ben âciz ise körüğün başında hayatım geçiyor. Az çok alıştı benim ellerim falan, nasırlandı. Ateşe tutuyorum da çok zor tesir ediyor. Ben alıştım ateşe. Ne olur kulların için beni yaksan, âsî kullarının için.

         Bak şimdi efendi dikkatini çekiyorum. Şimdi mesele yanma manma meselesi değil. Allah’ın kulları için merhametine bak. Ne düşünüyorsun Ebu Bekir Sıddik (r.a.) Efendimiz de aynı şeye benzer söyledi. Ya Rabbi beni cehennemine at. O kadar vücudumu genişlet ki, âsi kulların yer bulamasın girmek için. Ne muazzam insanlar.

         Evet; işte gerçek insan. Allah’ın rahmet sıfatının tecelli ettiği insan. Evet; Allah’ın rahmet sıfatının. Bakın öyle tecelli eder ki bu merhamet sıfatı, rahmet sıfatı.  Bir hayvana dahi ezâ edemez. Bir çiçeği dahi koparamaz yerinden, bunun çok bâriz böyle menâkıp  vardır bu mevzuda. Evliyullahın yaşadığı hayat vardır.

         Adam bağı bellemiş de eve gelmiş, şalvarında bir şey kımıldıyor. Şalvarının içinde bol şalvar tabi. Bir şey kımıldıyor. Bakmış yılan yavrusu. Ağlamaya başlamış vay yavrum anan bekler seni, niye böyle cahillik ettin, diye. Hadi at cehenneme bunu bakayım. Allah’ın bu nurun girer mi cehenneme. İnsan ol insan. Merhametsiz insan, insan olmaz. Almış götürmüş bağa da yerine bırakmış geri gelmiş, gece. Vay yavrum niye cahillik ettin anan seni bekler diye. Ama hadis-i şerif var; yılanı siz nerede görürseniz öldürünüz. Bu hitap buna değil. Bu hitap ehl-i aşka değil.”[103]

         Galib Efendi insanlığı böyle görmektedir. Böyle gördüğü insanlık içinden de devirlerine bu mana da tesir edebilecek büyük simaların yetişmesine vesile olmuştur. O’nun rehberliğinde kurulan zikir halakarının kurulduğu beldelerin hemen hemen hepsinde bu rahmetin eseri bâriz olarak görülmektedir.

 

                  14- Nur-ı Muhammedî ve Nübüvvet: 

         Galib Efendi’nin önemle üzerinde durduğu konulardan biri de nübüvvettir. Yukarıda ehl-i kitaba bakışı ve tevhit fikri işlenirken de ifâde edildiği gibi Galib Efendi peygamberleri birbirinden ayırmamak gerektiğini âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle defaatle dile getirmektedir. Her ne kadar Bakara Suresinde peygamberleri birbirinden ayırt etmeyin şeklinde açık bir uyarı olmasına rağmen, ümmetler böyle bir hataya düşmekten kendilerini kurtaramamış oldukları tarihi vakıadır. Galib Efendi’nin peygamber yarıştırmak şeklinde ifâde ettiği bu yanlış tutum O’na göre tamiri imkânsız yaralar açmış, ve düşmanlıklara vesile olmuştur. Amentü olarak ifâde edilen dini akîdenin içindeki Allah’ın resullerine inandım demekle benim peygamberim seninkinden üstün tezi etrafında yapılan bir çok yanlışlıklara mütemâdiyen değinmiş ve bu konuda kesin ifâdeler serd etmiştir.

         Fiziki yapıları ve gönderildikleri ümmet ve milletler farklı olmakla beraber Hazret-i Adem’den Hazret-i Muhammed’e kadar gelen bütün peygamberlerin -reenkarnasyon değil- aynı nuru taşıdıklarını, bu nurun isminin de nûr-ı Muhammedi olduğunu, aynı nuru taşıdıkları için de birbirlerinden farklı olmadıklarını, birbirlerinden farklı olmayan bu kişilerin arasında ayırım yapmanın hem âmentüyü hem de tevhidi derinden zedelediğini tekrar tekrar dile getirmekten usanmamaktadır. Nûr-ı Muhammedî ismini verdiği bu küllî nûrun diğer özelliklerini şöyle anlatmaktadır ki, bütün kitap ve eserlerinin en önemli konusu budur:    

         “Arzın nurudur. Arz ve semanın nuru Hazret-i Allah’ın nurudur. Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimiz nedir. Allah’ın rahmet sıfatının tecellisidir. Bütün peygamber efendilerimiz böyle. Ayrı görmem. Rabbim kusurumuzu af etsin. Ben de bir zamanlar öyle görüyordum. Gördüm ki, hakikat bu değil imiş. Şu şeyh bu şeyh daha iyi. Hatayı burada anladım. Gördüm ki, hepsi  nûr-ı Muhammedî’yi taşıyor. Hapsi, Allah  ve resûlünün vazifelendirdiği şahşiyetler, kabiliyet meselesi. Kimi şöyle kimi böyledir. Yer gök meşayih ile dolsa, bir adım dahi atamazsın sonra. Sağlamı Allah  ve Resulünün vazifelendirdiği bir şeyhe biat ettikten sonra, her hangi bir sebepten dolayı ayrılacaksın.”[104]

         “Nûr-ı Muhammedî de yanlış anladık. Peygamberlerini ilahlaştırarak Allah elçilerini yarıştıran ümmetlerin günah bataklığına ümmet-i Muhammet olan bizler de düştük.  Şu gerçeği iyi bilelim; peygamber efendilerimiz kendi kendilerini yaratmadılar ki, meziyetlerini şahsiyetlerine ölçü olarak değerlendirelim. Dikkat et; La ilâhe illallahın manasına ters düşüyoruz. Zira peygamber efendilerimizin cemisinde zuhuru görülen güzellikleri ve güç kuvveti Hazret-i Allah’a mal etmek gerçeğin ve hakikatin aslıdır, gayrisi şirktir. Nûr-ı Muhammedî; Adem Safiyyullah’tan başlar. Cümle peygamber efendilerimizde zuhuru görülen ve kıyâmete kadar devam edecek olan Hazret-i Allah’ın umuma şâmil rahmet sıfatının tecellîsidir. Hiç şüphen olmasın. Nûr-ı Muhammedî bu zamanda yok, demek küfürdür. Ve Hazret-i Allah’a zulüm isnat etmektir. Bu noksanlık ve küstahlıktan Rabbime sığınırım. Cümle peygamber efendilerimizde, cümle evliyaullahta, cümle veliyyullahta ve müttakî kullarında, şühedasında, cemi din-i islamda tecelli ve zuhuru görülen; nûr-ı Muhammedi’dir. Kıyâmete kadar devam edecektir. Gerçeği gör ve yaşa.”[105] 

         Yukarıdaki ifadelerinden de açık olarak anlaşıldığı üzere, Galib Efendi’ye göre Nur-ı Muhammedî yaratılışın sırrı, bütün peygamberler, onların verasetini devam ettiren evliyâullah, onları takip eden veli ve müminler ve kainatta rahmet adına tecelli eden her şeyin aslı nûr-ı  Muhammedî’dir. Galib Efendi Metafizik isimli eserinde bu konuyla ilgili düşüncelerini; nur-ı muhammedinin anlamı ve manası, şeklinde açmış olduğu bir başlık altında şöyle ifade etmektedir:

         “Nûr-ı Muhammed’iyi halk ettim. Yaratılışın sırrı, eşi, benzeri olmayan Hazret-i ALLAH’ın rahmetinin tecellisine vesile kıldığı nuru Muhammedi  (Muhammed’in lugat  manası  övülmüş, ism-i mef’ul olup, övülmeye layık, bir çok güzel hasletlere sahip ism-i has demektir). Bu rahmet-i ilahi bir topluma mahsus olmayıp, umumidir. Kıyâmete kadar bâkîdir. İmanlı ehl-i kitapta zuhûrunu müşâhede etmek mümkün olduğu gibi, âhir zaman ümmetinin inanan toplumlarında ve fertlerinde bu rahmetin tecellisini bariz görebilirsin. Nuru Muhammedi Hazret-i ALLAH’ın, bilinmesine vesile kıldığı külli rahmetine verilen isimdir. Yalnız bir şahsa, bir kavime mahsus olmayıp, adaleti muktezası cemidir. Adem  Safiyullah’tan kıyamete kadar bakidir. Levlake levlak, lema halektü’l-eflak, hitabı ile noktalanmış. Sen olmasa idin eflaki yaratmazdım, hitabını iyi anla.

         Cümle Peygamberimiz Efendilerimiz de zuhur eden ahir zaman nebisi, peygamberler zincirinin son halkası Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz’de bütün çıplaklığı ile tecelliyâtı görülen, kıyâmete kadar devamı şüphe götürmeyen nûr-ı  Muhammedi Allah elçilerinin cümlesinde, veraset vazifesi ile yükümlü nebi varislerinde, makam-ı velayetten nasipli veli kullarında, kelime-i tevhidin manasını inanarak yaşayan mümin kullarında zuhur eden nûr-ı Muhammedi Adem aleyhi’s-selamdan zamanımıza kadar noksansız geldi, kıyamete kadar noksansız devam edecektir. Şüphe Allah’a  noksan sıfat yakıştırmaktır ki küfürdür.

 

         Dikkat. Rahmet-i ilahiyi bir zamana, her hangi bir şahsa mahsusmuş gibi göstermeye kalkışmak, şeriatı ile yükümlü olduğu Peygamberini diğer peygamber efendilerimizden üstün göstermek hakikatle bağdaşmadığı gibi, kişinin cehaletinin eseri olup, toplumlar arası düşmanlığa sebep olmuştur. Cehalet  ağacının  meyvesi hakikat dışı, anarşist, mürteci yetiştirir. Çünkü ağacın besininde görgüsüzlük ve cehalet vardır. Hakikat dışı yaşayan ademde toplumlara, dünya ve ahret  faydalı  hiç bir hal göremezsin. Görülen belki nefse hoş gelir, amma  mana zevkinden mahrum, hakikat müflisi, imansızlığın  mahsulüdürler.”[106]

 

                  15- Zikir:

 

         Vazifesi itibariyle Galib Efendi’nin üzerinde durmuş olduğu konuların başında zikir gelmektedir.  Bu kavram Kur’ân-ı Kerim’in pek çok ayeti ile de irtibatlıdır. Galib Efendi bütün mesaisini bu işe hasretmiştir denilse mübalağa yapılmış olmayacaktır. Hemen her sohbetinin en önemli konusu Allah’ı zikirdir dinilebilir. Hatta sadece bu konuyu anlatmak ve zikirle ilgili fikirlerini derli toplu hale getirmek için Tasavvuf ve Zikrullah isminde  müstakil bir risale de telif etmiştir. Diğer eser ve sohbetlerinde de konuda oldukça fazla mâlûmât bulmak mümkündür. Nübüvvetten sonraki en büyük manevi derece olan evliyalığın bir alt basamağı olan velîliğin diplomasıdır şeklinde özetlemesi zikrullah  kavramına vermiş olduğu önemi ifade etmektedir.

         Kur’an-ı Kerim’de zikir ve tesbihat ile ilgili bu kadar çok malumat varken, kendileri zikretmek şöyle dursun, bu zikir ayetlerini değişik değişik yorumlayarak ehl-i zikrin aleyhinde bulunanları ise sık sık dile getirmektedir. Ve bunlara: Allah’ın mescitlerinde Allah’ın adının zikredilmesine engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır. Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. Bunlar için dünyada bir rezillik, ahirette büyük bir azap vardır. (Bakara Suresi, 114) kerimesi ile cevap vermektedir. Ayrıca bu ayeti bu açıdan şöyle tefsir etmektedir:  

         “Anlamı açık bu âyet-i celîlenin bilmem tefsire ihtiyacı var mı. Açık seçik  beyan edilmişken, zikrullahın aleyhinde beyanlarda bulunarak önlemler alan ulema için başka sıfat düşünebiliyor musun. Allah’ın kullarını ihya etmek için lütfettiği zikrullahtan kullarını mahrum etmek. İlim adına tahrip ve harap etmeye  gayret edenlere verilen sıfat zulmeden anlamında zalim sıfatını  nasıl anlıyorlar. İmanlı ve şeriat-ı Muhammediye’ye bağlı olup da Allah-u Teala Hazretlerinin isminin anılmasına teşvik edecekken aksine cephe almak ehl-i zikrin zevkini ve halini bilmediği halde düzeltiyorum zannı ile Allah’ın emrine muhalefetin  izahı var mı.

Bu abd-i aciz şunu gördüm, kesinlikle şahit oldum: İlme’l-yakının verdiği meyveyi  ayne’l-yakin, hakka’l-yakinde aramayıp da madde aleminde aramak keçi boynuzundan bal yemeye benzer. Nasrettin Hocaya sordular: Niçin keçi boynuzu yemiyorsun. Cevaben buyurdu ki: Bir dirhem bal için bir çeki odun çiğneyemem. İşte veraset yolu ile gelen eme-i ilahileri diraset yolu ile yani akıl ve mantık yolu ile halledeceğim iddiasına kalkışanlar kendi gibi düşünenler tarafından makbul gibi görülse de akıbet hakikat yanında iflasa  dönüktür. Kevn madde alemidir. Akıl ölçüde pek zorlanmaz. Vahiy yolu ile gelen emr-i ilahileri ölçmek aklın işi değildir. ...

Bu veciz kelam tecelliyat-ı ilahi karşısında beşerin aczini bir nebze de olsa ne güzel ifade ediyor. Onların o türlü meclislerden nasipsiz oldukları için korkarak girmeleri icap ederken hala bilgisizce zikrullaha karşı tutum ve düşmanlıkları nereye kadar varacak. Ayet-i kerimenin bâriz şekilde zuhur ettiğini tevil ve tefsire lüzum olmadığını ne zaman anlayacaklar, hakikate yönelecekler.”[107]                                                                          

         Galib Efendi Metafizik isimli eserinde; zikrullah   arzda  ve  semada,  on sekiz bin  alemde  canlı  ve  cansız her  zerrenin  müşterek  ibadetidir. Sadece Allah’ı anmaktır. Diğer  emr-i   ilâhî  olan ibâdetlerle karıştırma.” şeklinde açmış olduğu bir başlık altında zikrullahın şu önemli hususiyetleri üzerinde de durmuştur:

         “Yaratılışın sırrı, efdali şerefli mahluk olan insandır. Hazret-i Allah’ın varlığını tanıttığı bütün alemdeki yaratıkların müşterek ibadetleri zikrullahtır. İnsan manen, halen, lisanen yaratanını emr-i ilahiyeye  uygun kesir zikreder. Zikrullah metafiziktir kıyâmen, kuuden ve alâ cünûbihim, (ayakta, oturarak, yatarak Allah’ı zikrederler). Bütün ibadetlerin zamanı, adedi, mekanı belirlenmiştir. Allah’ı zikri için tahdit konmadığı gibi  kesir zikretmemizi Hazret-i Allah emrediyor.

Bu rahmet-i ilahi akıl ve mantıkla ölçülemez. Çünkü metafiziktir. Adil-i mutlak olan Cenab-ı Hak dilediğine ihsan eder. Yalnız zahirle yetinen felsefeci alimin ölçemeyeceği sadece imanının neşv ü neması ile aşk-ı ilahinin zuhur ettiği ehl-i aşkta bu rahmet-i ilahiyi bariz görmek kehanet değil. Beş duyunla yetinme. Hazret-i Allah cümle kullarına aczini itiraf kapısını aralık bırakmış. İnadı bırak. Rahmet kapısından içeri girmeye çalış ve mutlaka gir.  

              Her tabibe aşikar etme derûn-i derdini

              Her ne derdin var ise eyler deva Allah Kerim

O kapının gerçek bekçileri vardır. Hazret-i Allah‘tan samimiyetle iste. Şu düsturu da hafızanda  mihenk olarak bulundur: Tertib-i ilâhi olan yolun başı şeriattır, ortası gene şeriat, nihayeti de şeriattır. Allah’ın emri Peygamber Efendimiz’in getirdiği emr-i ilahinin tebliğinden dışarı çıkma. Sırat-ı müstakim budur. Ölçemiyorsan dahi abd-i acize kulak ver. Zararın olmaz.

Lütfen, Zikrullaha, Allah’ı çok zikreden zakire din adına karşı çıkma. Bu abd-i aciz vazifem itibarı ile sen kardeşimi uyarıyorum: Hazret-i Allah ve Resulü hürmetine.  Haddini bil. Allah aşkına, demiyorum. Eğer aşk-ı ilâhiden nasipli olsa idin bu ricâya gerek yoktu.”[108]

         Galib Efendi Bakara Suresindeki; fezkürûnî ezkürküm, ayet-i celilesinden hareketle zikir  konusundaki fikirlerini izah etmektedir. Bu ayet-i kerimeye bağlı olarak; zikrullah’ın kıymetini, değerini, bazı insanların zikrullah’a iştirak edemeyişlerindeki gerçek nedeni, zikrullah ile ulaşılacak mertebeleri ve Tasavvuf ve Zikrullah’ı telif etmesinin sebebini şöyle izah etmiştir;

         “... Gelemez ki. Kırk dereden su getirir, kendini haklı göstermek için, ehl-i zikri perişan göstermek için, ne iftiralar uydurur. Hatta korkmaz, Allah ’tan korkmaz, kanunlara çıkarır. Yakın zamanda şahit olduk, Diyânetten böyle ses geldi, Allah’ın mescitlerinde Allah’ın zikrini men ediyorum diye, yasaktır dediler. Ne cürettir bu, okumuyor musun bu âyet-i kerimeyi, daha buna benzer niceleri. Zikrullah, fezkürûnî ezkürküm. Ey kulum beni zikret ki ben de seni zikredeyim. Cebrail (a.s.) öyle buyuruyor Ya Muhammed, Ya Rasullah, senin ümmetinden başkasına bu ikram verilmedi. Onun için Allah ’ın zikri her şeyin üzerindedir. Hazret-i Allah  kur’an-ı azimuşşan’da, bütün ibadet taatlara zikir ismini vermiştir. Ama, ayrı ayrı ifade etmiş, zikrullahı her yerde ayrı ayrı ele almıştır. Mesela, Müzdelife’ye geldiğiniz zaman, ben size bu kadar nimetler verdim. Müzdelife’de zikredin, beni Müzdelife’de zikredin. Efendim bu vakfedir deniliyor. Vakfeye de durur zikrini de yapar. Falem ennehu la ilahe illallah  dersek günaha mı gireriz. Emr-i ilâhinin aslını yapmış oluruz. Siz kaza meydanlarında ecdadınızı şecerenizi okuduğunuzdan daha şedidi beni zikredin buyuruyor Hazret-i Allah . Da ha şedit zikredin. Sure-i Bakara 200. Ayet. İnşallah  bunları derleyip toplayacağız. Kitapçık haline getireceğiz, kafalarına kafalarına vuracağız. Hakkındır senin ey müslüman uyuma. Bizzat gürültü et demiyorum, kavga et, dövüş et demiyorum, hakkını ara. Pısırık pısırık durursan canına okurlar. Yakışmıyor Ümmet-i Muhammed’e.”[109]

         “Allah  kısmet ederse yeni bir şey daha yazacağım inşallah. Hoş yazmasam da arkadaşlar beni, teşvik ediyorlar Allah razı olsun. Yoksa bu yaşta iteklemeden gidilmeyecek bu işte.  Kur’an-ı Azimuşşan’da, ne kadar zikir âyeti varsa onları toplayıp âciz izaha çalışacağım. Başladım da bu gün, şöyle başladım. Tabi Fatihalardan falan sonra. Allah ’ın mescitlerinde, bu mescit kimin mescidi, Allah’ın mescidi. Bak Antalya’ya levha koyduk, buraya da koyarız isterseniz, buraya da koruz. Şimdi Antalyalılar Allah ’ın câmisi demeyince kimse bilmiyor. Allah  câmisine diyorlar toplanıyorlar orada. Belediye Resi de anonsunda öyle demiş. Allah  câmisinin önünde toplanacağız tamam. Hepsi Allah’ın da. Allah ’ın evleri şubeleri, beytullah Allah’ın evi. Burası da şubeleri. Allah  layık kılsın. Allah ’ın mescitlerinde Allah ’ın adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim olur, kim vardır.  Çok dikkat edin. sarih, bakara 114. Ayet. Aslında onların oralara, ancak korkarak girmeleri gerekir. Bunların için dünyada bir rezillik,  o türlü insanlar için bir rezillik ahirette, büyük bir azap vardır. Tekrar ediyorum, ezberleyin bunu. Buna benzer  nice ayetler var inşallah  çıkaracağız, böyle izah edeceğiz, abd-i aciz. Allah ’ın mescitlerinde Allah ’ın adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına göz yuman ve o meclislerin rahatsız olması için göz yuman, dikkat edin yoksa  mescit harap demiyor. O zikredenlerin harap olmasına harap olandan daha zalim kim vardır, daha zalim kim vardır. Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir, korkarlar giremezler oraya, girememeleri lazım. Girselerdi korkarak girmeleri lazım. Çok dikkat edin çok önemli şeyler bunlar, düşündürücü şeyler. Bunlar için dünyada, bu tip insanlara için dünyada, bir rezillik, rezillik var başka bir ifade yok, ahirette de büyük bir azap vardır. Sadakallahu’l-azim.”[110]

         Ehl-i zikre göre zikrullahın yapıldığı yerin ayrı bir kıymet ve değeri vardır. Zikir meclislerinde Allah’ın güzel isimleri yad edilir, bir nevi O’nunla hasret giderilir. Ehli yanında kalbin mutmain olmasının yolu olarak Allah’ı zikrin çok ayrı bir kıymeti vardır.      Galib Efendi zikrullahın yapıldığı yerin kıymetini ise şöyle izah etmiştir: 

         “Cennet bahçesi. Hiç şüpheniz olmasın. Çünkü ben kulumun zannına göre tecellî ederim buyuruyor. Bizim zannımızla değil bu. Biz de zann edeceğiz. Sû-i zan değil, hüsn-i zan edeceğiz. Hazret-i Peygamber (s.a.t.v.) Efendimiz buyurdular: “Cennet bahçesi.” Rahmet hazinelerinin üzerimize tutması.  Belki nefse ağır gelir. İnsanın tuhafına gider. Neye gidiyoruz her zaman. koca koca adamlar. Hay hu bağırıyorlar mağırıyorlar. Davul ile dümbelek ile. Davul ile dümbelek ile.”[111] 

         Her kandilde Allah’ın güzel isimlerini zikrettirmiştir. Zikrullah önce ve sonrası  zikrin yapılışını ve önemini anlatmıştır.  16/07/1997 tarihinde mevlit kandili için yaptığı sohbetti müteakip, zikrullah’ın önemini şöyle belirtmiştir:

          “Böyle geceleri de kaçırma. Her geceyi kadir bil, her geleni Hızır bil. Biraz da esma okuyalım şöyle ihlas ile, ihlas ile. Yine Hazret-i Allah  buyuruyor ki; münafıklar Allah’ı zikretmez, münafıklar Allah’ı zikretmez. Etseler de dudaklarından öteye gitmez, iş olsun diye langur lungur. Onun için benim müttakî kullarım, temiz kullarım, onların yanında Allah  anıldığı zaman, içleri titrer yaprak gibi, içine indireceksin, Allah  dedin mi böyle kalbin dolap gibi çalışacak, langur lungur istersen bağla makineyi.          Allah ’tan başka ilah yoktur illa Allah  vardır derken, ehl-i zikir madalyasını takın. Nahl Suresi 40. Ayette öyle buyuruyor Hazret-i Allah. Siz bilmiyorsanız erbabı zikirden sorunuz. Erbabı zikir mi var Ya Rabbi, evet. İşte sizler, Allah  cümlenizi  erbâb-ı zikir eylesin. İş olsun değil böyle. Onun için efendim samimi olalım, adam şöyle idâre ederiz aman. Şimdi hesap düşünüyorum ben, senedim var, sepetim var yarın. Neymiş canım, başıma iş. Ne ise geldik iki sallanalım gidelim, ne oldu, ne kazancın var, ayıp be.”[112]

         Galib Efendi aynı sohbetin devamında Sahih-i Buharî de bu mevzuda geçmekte olan, ilgili hadisin son bölümünü naklederek, zikrullaha iştirak eden insanların bu hal ve tavırlarının ne manaya geldiğini şöyle ifade etmiştir:    

         “Hadis-i Buharî’nin 18. Cildinde sayfa 387’de. Ebu Hüreyre   (r.a.) Efendimizden mervî hadis rivayet etmiş de, biliyorsunuz zikir meclislerini arayan melekler vardır. Zira onların gıdaları zikrullahtır. Bir yerde zikir meclisleri buldukları zaman birbirlerini çağırırlar geliniz budadır diye. kanatlarıyla yedi kat semavata ihata ederler. en sonunu söylüyorum. Burada da yazdım. Ey melaikelerim bir kişi vardı o mecliste zikir meclisinde  geçiyordu uğradı. Seni de doğru zikretmedi dürüst. İş olsun diye sallanıverdi, onlara uymaya çalıştı ama, beceremedi de. O meclisteki affettiğini beyan ediyorsun Ya Rabbi. Onlar öyle muhterem kullarım dır ki diyorsun. O da içinde mi onu da afettin mi. Çok dikkat. Melaikelerim ey melaikelerim o mecliste, oturanlar öyle kemalat sahibi kimselerdir ki, Hazret-i Allah  buyuruyor. Öyle kemalat sahibi insanlardı ki onlarla birlikte oturanlara şaki olmaz, onlarla oturan şaki olmaz diyor Hazret-i Allah , onu da affettim. Çok dikkat.”[113]

         Galib Efendi; virdi olmayanın vâridi olmaz, şeklindeki sözü ise şöyle şerh etmiştir.

         “Gerçek ulema onlar da biliyor virdi,olmayanın varidi olmaz. Virdi olmayanın varidi olmaz. Ne demek eğer bir Allah’a inanmış bir kul, Allah’ın isimlerini virt edinmedi ise, onun Allah’tan istemeye yüzü yoktur. Onun Allah’tan bir şey istetemeye yüzü yoktur. Virdi olmayanın vâridi olmaz.  İslam Ansiklopedisine de almışlar. Şaşırdılar da aldılar öyle pek tasavvufa tarikata yakınlıkları yok ama. Ayıp olur diye alırlar belki. Yani aleyhte konuşmak değil de, içimiz yanıyor. Gerçekleri çiğniyorlar, niye çiğniyorlar. Allah  ıslah etsin akılları ermiyor. Eğer padişahlar bizim zevkimizi bilselerdi, toplarını tüfeklerini tevcih ederler bizden zevki almaya çalışırlardı. Ama bu zevk, Allah -u Teala ve Tekaddes Hazretlerinin sevdiği kullarına  bahşetmiş olduğu nimettir başka bir şey değil. Alamazlar, topla tüfekle alınmaz bunlar.”[114]

         Galib Efendi haftalık olarak yapılmakta olan Allah’ı zikrin önemini şu şekilde ifade etmektedir: 

         “Perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde turuk-ı âliye de tarih boyu devam ede gelmiş derviş topluluğu, vazifeliler nezâretinde Hazret-i Allah’ın isimlerini zikretmekle bir hafta manevi doyum ve gıdalarını almaları için ehl-i aşkın mânevî doyumunu sağlayan zikir halakaları tertip ve tanzim ederler. Zikrin feyizinin hayranı mûti derviş bir hafta resmi virdinde toplu zikrin feyzini görür. Hayatın nâhoş cilvelerini de füyûzât-ı ilâhî etkisi ile mânevî zevkinin dışında seyreder.”[115]

          Allah’ı zikir usûlü bir tarikatı diğerinden ayıran önemli bir göstergedir. Ancak bütün tasavvufi ekollerde yapılan zikirler ruh itibariyle aynı mânâyı ifâde eder. Her tasavvufî ekolün kendi içinde belli bir disiplin ile toplu yapılan zikirleri olmakla beraber günlük virt  halinde fert olarak yapılan zikir usulleri de vardır ve bunlar tarikattan tarikata değişiklik arz eder. Yukarıda izah edildiği veçhile Gâlibîlik kolu tebliğ edilmeden önce Galib Efendi ve vazifelileri zikr-i kâdiri olarak bilinen, Cuma akşamları okunan zikrullah usülünü yaptırmaktaydılar. Ayrıca Salı sabahları, imkân bulamayanlar Çarşamba akşamı, toplu veya ferden Hatm-i Rufâî okumaktadır. Ayrıca Galib Efendi Pazar günleri Ankara’daki Tevhit Câmisinde öğle namazını müteakip zikr-i kadiri olarak bilinen zikrin sadece ayakta yapılan kısmını sohbet sonrası okunmaktaydı. Galibilik kolunun tebliğ edilmesini müteâkip Pazar günleri yapılan bu zikir; Zikr-i Galibî olarak Cuma akşamları da yapılmaya başlanmıştır. Bu zikrin içinde şu esmalar bulunmaktadır:   

         Makama müracaat ve ilticadan  sonra;

                   Fa`lem ennehu- Lâ ilâhe illallah

                   İllallah Allah

                   E’l-evvelü Allah, ve’l-ahiru Allah ve’z-zâhiru Allah, ve’l-bâtınu Allah. Men  

         kâne fî kalbihi Allah, fe-muînuhû ve nâsiruhu fi’d-dâreyni Allah, fe men kâne fî 

         kalbihî ğayrullah fe-hasmuhû fi’d-dâreyni Allah, 

                   Ya Allah

                   Hay Allah

                   Hu Allah  

                   Hayyum Kayyum Ya Allah

                   Aşr-ı şerif ve dua. 

         Bu esmalardaki edatlar o günün durumuna göre ayarlanabilmekte, şartlar göz önünde bulundurularak, kalpler zikrullah ile mutmain oluncaya kadar, bir vazifelinin denetiminde yapılmaktadır.

         Galib Efendi evrat ve ezkarın ne olduğunu ve nasıl yapılacağı şöyle ifade etmektedir:

         “Evrad: Şeriatıyla yükümlü olduğun Peygamberine cümle Peygamberan-ı izam ve resül-i kiram hazretlerine selatü selamla, cümle meşayih-i izam efendilerimize, derviş kardeşlerimizin ruhlarına, ehl-i iman ve ehl-i islamın ruhlarına 3 İhlas 1 Fatiha okuyarak müntesip, ezkarına  başlar. Her gün virdinden evvel okur, bağışlar. Bu rahmet-i ilahiyi kıyamete kadar manevi kardeşler arasında resmi vazifelerinde evrat olarak okurlar. Turuk-ı aliyyede dervişler bütün beşere her gün bu vazifeyi yapmakla yükümlü kılınmıştır. Kafir müslüman ayırt etmeden. İşte insanlık, işte kardeşlik. İşte dervişin yaşantısının eseri. Sevecen ve hoşgörü.”[116]  

         Dervişin virdini Allah’ın emri olarak kabul eden mutasavvıflar; bir gün dahi virdini terk eden insanı Allah’ın rahmetinden uzaklaşmak olarak değerlendirmişlerdir. Derviş  ne alacaksa öncelikle evrat ve ezkârına dikkat etmekle alacaktır. Bu konuda Kur’ân-ı Kerim de geçen pek çok âyet-i celîle ile de irtibat kurmuşlardır. Sabah akşam Allah’ı tespih etmek bizzat Allah’ın kullarına tavsiyesidir. Günlük olarak yapılan evrat ve ezkâr ise toplumdan topluma değişiklik arz etmektedir. Galib Efendi kendi yapmış oldukları evrat ve ezkarın yapılış tarzını, zamanını, semeresini ve ehl-i tarîkin bu konuda tarih boyu birbirlerine bakışlarını şöyle izah etmiştir: 

         “Cümle manevi  toplumların makama müracaatları ve virtleri değişik görülse de, kastı aynı olup rahmete vesiledir. Hazret-i Allah noksanı ile, kusuru ve küsuru ile dergah-ı izzetinde kabul buyursun. Küllü tarikin vahidun, ehli tarikatlarda kök  birdir. Kök Hazret-i Rasulullah’ta birleşir. Ehli tarikde, tarih boyu aralarında dini mevzuda utanç verici, kanlı ihtilaf görülmemiştir. Olamaz da. Çünkü derviş toplulukları iradelerini kullandıktan sonra, rıza göstermeyi bilirler. Her güzellik dindir. İnd-i ilahide makbul din islamdır. İslam’sa meşru yönden güzellik ve adalettir. Bilmeyenler İslam’ın dışında güzellik bulduk zannederler bilmezler ki, o buldukları güzellik islamdır. ... 

Dervişin günlük virdi yukarıda belirtildiği gibi 3 İhlas 1 Fatiha ruhlarına bağışlandıktan sonra Rabbine acz ve teslimiyetle samimiyetle: 

“Niyet ettim, Yâ Rabbi senin rızan için günlük virdimi okumaya, der. Çünkü Âmentüye noksansız iman eden kulun kulluktan başka arzusu yoktur. Virdini imkanı nispetinde her halde, ayakta, oturarak, yatarak, evde, yolda, her yerde 24 saatte bir defaya mahsus yapar. Efdali kıbleye karşı oturup, huzur ve huşu ile virdini okumasıdır. Bu hal  her kula nasip olmayan rahmet-i ilahidir.

KADİRİ - RUFAİ’NİN KOLU GALİBİ  VİRDİ

  51 - Bir adedi binbir sebebe Bismillahirrahmanirrahim. 

100 - Ya Rabbi verdiğin nimetlere çok şükür, el-hamdü lillah.

100 - Hasbünallahu  ve ni’me’l-vekil. (Sonunda ni`me’l-Mevla ve ni`me’n-Nasîr ğufrâneke Rabbenâ ve ileyke’l-masir, ) der. Allah’a teslimiyetini arz eder.

100 - Allahümme   salli   ala   seyyidina  Muhammedin  ve  ala  ali   

seyyidina Muhammed ve sahbihi ve sellim 

         100- Estağfirullah el-azim min külli zenbin ve etubü ileyh (bildiği bilemediği günâhlarına Rabbinden özür diler.)

          500- Lâ ilâhe illallah (Kur’an’da mevcut ayetle: “Fa’lem ennehu la ilahe illallah” deye başlar)

500- Allah - nidası ile başlar, durduğumuzda ve başında, bitiminde (c.c.) der-. 

İlk ders bu kadar. Dervişin mizacına, samimiyyetine, tahammülüne, göre huddemi alınmış, mürşidin salahiyetine verilmiş esmalardan ilave edilebilir. Esmânın azlığı, çokluğu kem­âlat  ölçüsü olmayıp tavsiyem samimiyettir. Samimiyetse Allah’a hakikaten inanmak, Allah elçisini hakikaten abdi ve Resulü olarak kabullenebilmek. Mürşit Allah’ın kullarını;  rahmetinden mahrum olmasınlar, diye rahmetine vesile kıldığı, Allah’ın gücü ile kabili kıyası olmayan aciz, Allah’ın rahmetine muhtaç kuldur. ...

Amma rahmete vesile tertib-i ilahi olduğunu bilmek. Tasavvufi deyimle şöyle ifade edilir: Fena fi’ş-şeyh, şeyhde ifna olmak. Fena fi’r-Resûl, Hazret-i Rasulullah’ta ifna olmak. Fena fillah, Allah’ta ifna olmak. İfna “yok olmak, “yokluğunu idrak etmek, adem sıfatının kudret-i kuvvet-i ilahinin tecelliyâtında yokluğunu bilmek. Allah’a mahsus sıfatları nefsine mal etmemek.

Beka billah, kurbiyyet ise ALLAH’ın zati sıfatlarının imanın manasında tecellisinin zevkine ermek, nefis ve ruhun terbiyesi ile ki, mekârim-i ahlak buyuruldu. İmanın kemalatı nispetinde itminan-i  kalp olan  yaratılışın sırrının tecelli ettiği örnek insan. Bu yaşantılar Kur’ana aykırı olmayıp, Hazret-i  Rasullullah (s.t.a.v.) Efendimizin manevi yaşantısını emr-i ilahiye uygun yaşamaktır. Bu yönde istisnai, ezel-i ervahla ilgili, ALLAH’ın örnek kulları vardır. Bu bahtiyarları fazla teferruatı ile anlatmaya kalkışmak manayı maddede çözmek gibi imkansız. Gavsü’l-azam Seyyit Abdulkadir’e Kitab-ı Gavsiyye’deki  hitab-ı ilahiye kulak ver : “Ya Abdulkadir, bazı kullarımı cennet için bazı kullarımı cehennem için, bazı kullarımı zatım için yarattım. Ya Abdulkadir, sen zatım için yaratılanlardansın.” Yorma kendini. Bu ve buna benzer hitapların beşer ölçüsü yoktur. Ehline mahsus, katıksız iman zevkidir.      

Evrat  ve  ezkâr nasıl okunur: 24 saatte bir sefer okunur. Gün gecenin nısfından başlar, nısfı, güneşin batışı ile doğuşu ortasından sonra yani gecenin yarısından sonra girdiği günün dersi yapılabilir ve 24 saat arasında her zaman yapabilirsin. 24 saati ders yapmadan geçirir isen kazası da mümkün değil. Sadakatında, samimiyetinde noksanlık var, demektir. E’l-va`dü ke’d-deyn, -vaat borç gibidir- buyuruldu. Vadini yerine getirmeyeni sevmem, buyurdu Hazret-i Allah (c.c.). Evet manen vazifeli kulun şahsında Allah’a söz verdin.

Şeriatıyla yükümlü olduğun Peygamberine biat vecibesini ezel-i ervahtaki imanının ikrarını cesetli olarak da tekrar etmek nasip oldu. Ne sebepten bilemeyiz, bazı kullarının evrat ve ezkara, zikrullaha karşı düşünce ve icraatlarında sanki düşmanlık yapması için yaratıldığını müşahede edersin. Bir kısım Allah’ın bahtiyar kulları belli ki ezel-i ervahta tereddüt etmeden beli diyen murat kullar emr-i ilahiyeye titizlikle uymaya çaba gösterdikleri gibi rahmet-i ilahi olan zikrullahtan, Allah’a söz verdiği evrad-ı ezkardan gafil olmadıkları gibi, na-ehle pirim vermezler.

Kastımız  kullar arasında sınıf farkı ve ayrılık değil, haşa. Kıskançlığı bırak. Hazret-i Allah’tan iste. Rahmetini sevdirmesini iste. Murat değilsen mürit ol. Taklidi iman da imandır. Yeise kapılma. Hazret-i Allah; kullarım rahmetimden istifade etsinler, diye dünyayı yarattı. Kulunu affetmek için bahaneler halk etti. Derece almasını istedi. Vesileler yarattı. Sayamayacağın kadar çok, sayısız rahmetinin her hadisede zuhurunu kulun aczine göre ihsan etti. Sebeplerin başında gelen veliliğin diploması olan zikrullahtan evrat ve ezkârı en büyük rahmetine vesile kıldı. Sadık kullarını ihya eyledi. Ey  insan olmaya namzet beni Adem, gafil olma. Mürşidini bul. Bulamadınsa Allah’tan  samimiyetle iste. Arayan Mevla’sını bulur. Dikkat et. Her gördüğün sakallıyı deden sanma. Mürşit kıyamete kadar vardır, yokluğu zulümdür Rabbime mürşit yaratmamışsın, diye zulüm isnat etme. ...

Bazı taşlar vardır ki, ne kadar su döker isen dök içine tesir etmez. Herkesin kulağı nağmelerde ilahi zevki bulamaz. İncir gibi tatlı, güzel meyveyi her kuş yiyemez. Dervişin evrad ve ezkarı umumiyetle hafidir. Hafi kılınan namaz gibi normal kulağın duyacağı kadardır. Tenha ve müsait yerdesin. Kimse duymayacak. Bilerek “komşularım da duysunlar” deye bir hisse kapılırsan riya olur, gösteriş olur. Ruhani rahmet tecellisi olmaz. Yerini nefsani haz ve duygulara terk eder. Yüksek sesle Rabbini zikret. Tazarru, niyazını dahi yüksek sesle, samimiyetle arz edersen, yaratanının yakınlığını hissedersin. Kulluk zevkini alırsın. Bu yönlü aczini itiraf haddini bilmektir. Kuvvet-i kudret-i ilahi karşısında aczini bilmek, havf u reca üzere yaşamak, kulu yücelten rahmet basamaklarıdır.

Toplu yapılan zikrullah cemaatle kılınan namazın 27 katı sevaba vesile olduğu gibi, toplu yapılan talim ve terbiyeli, samimiyetle yapılan zikrullahın rahmet ölçüsü na-mütenahidir. O bakımdan Hazret-i Rasulullah (s.t.a.v.) buyurmuşlardır: “Siz cennet bahçesine uğradığınız zaman oradan yeyiniz, içiniz, eklediniz. Ashab sordular : Ya Rasulallah, cennet bahçesi nedir. Buyurdular ki: Zikir halakalarıdır. Bu şereften mahrum olma, mübarek kardeşim. Falan filan  gerçeğin örneği imiş gibi na-ehli göstermeye çalışma.  Gerçeği ara, ona göre yaklaş, nasibini al. Güzel yaratılan dünyayı cifeye çevirme. Samimi ol. Bu yolda samimiyetsiz tutum şer-i şerife uygun da olsa makbul değildir. İtiraz hüsrandır. Yaşadığım, sıkletini hala üzerimden atamadığım “ben daha iyi biliyorum” edası ile şeyhim efendime güya terbiyemi bozmadan, sinsi sinsi karşı geldiğim terbiyesizliğimi ibret-i alem için anlatacağım. Hisse alınsın diye.”[117]

Dergahımız Kadiri ve Rufai iken  Allah’ın rahmeti  iki nurun tecellisi olarak lütfedilen Galibilik koluyla bahşedilen zamana göre, hakikatlerin dışına çıkmadan, lüzumuna binaen virdimizi yirmi dört saatte bir defa olarak, mühim anlarda kaldığımız yeri unutmamak  şartı ile müsait olduğu zaman gecenin nısfına yani yarısına kadar bitirmemiz lazımdır.

Cennet-mekan Hacı Mustafa Yardımedici  Efendimiz hayatta iken de virdimiz aynı idi. Gece yarısı ehl-i tasavvufa göre güneşin batışı ile doğuşu ortasıdır. Gece yarısından sonra o günün virt kapısı açılmıştır.  Daha evvelki günün virdi bitmiştir. Bu türlü ölçüler Peygamber efendilerimizin ve varislerine verilen rahmet-i ilahiden gayrı düşünülemez. Felsefecinin ve akılcı  dincilerin bu rahmet-i ilahi  bilgilerinin dışında olduğundan nasipsizdirler.                                     

Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında ya da bizzat kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı zikrederler, derhal günahlarından dolayı hemen tövbe istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki. Bir de onlar işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler. (Al-i İmran Suresi, 135).

         Hazret-i Allah: Rahmetimi idrak ettiğin zaman beni zikredin, nefsinizden zuhur eden günahları gördüğünüz zamanda beni zikredin, tövbe istiğfar edin” buyuruyor. Mevlid-i Nebevi’ye başlarken dahi merhum Süleyman Çelebi’nin: Allah adın zikredelim evvela, diye başlaması gibi. Hazret-i Resul-i Ekrem (s.t.a.v.) Efendimizin buyurduğu: Allah’tan bir şey isteyeceğinizde salavat getirerek isteyiniz. Sonunda yine salavat getiriniz. İki salavat arasında dua ret olmaz. Çünkü Hazret-i Allah Kur’ân-ı Azimü’ş-şan’da; salavat getiriniz diye emri vardır. O bakımdan zikrullah da emr-i ilahidir. Zikrullah ile yapılan dua ret olunmaz. Bunları da bilmek ehl-i imana göredir. ...

Yukarıda geçen ayet-i  kerimede, zikrullah ile tövbe istiğfar ediniz, beyanındaki rumuzu iyi anla da zikrullaha karşı çıkma. Karşı değilim diyorsun  amma Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da Allah’ın beyanına,  aşığın aşkına, zakirin zikir zevkini bilmeden ters düşüyorsun. Dikkat et. Tekrar edeceğim:  Akılcılık prensibinle bu türlü rahmet-i ilahiyi ölçmek aklın gücü dışındadır. Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken -her vakit- Allah’ı hatırlayıp zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler -ve şöyle derler-: Rabbimiz, sen bunu boşa yaratmadın. Seni tespih ederiz. Bizi cehennem azabından koru. ( Al-i İmran Suresi, 191).[118]

         Galib Efendi biat ile yapılan evrat ve ezkarın faydalarını en genel anlamda yukarıda geçen uslubuyla sık sık dile getirmiştir. Yukarıda adetleri verilen evratların teker teker her bir maddesinin de anlam ve önemini dile getirerek mahbubinini bu konuda daima uyanık tutmuştur. Bunlardan birisi olan ve günlük virtte geçen; hasbünallahu ve ni`me’l- vekil’i, okumanın anlamını şöyle ifade etmiştir: 

         “Her gün virt edindiğimiz tespihin anlamı yaşamak, öyle teslim olmak nasib ü müyesser kılsın. Hasbünallahu ve nime’l-vekil, Hasbünallahu ve nime’l-vekil, Hasbünallahü ve nime’l-vekîl, nime’l-mevlâ ve ni`me’n-nasir gufrâneke Rabbenâ ve ileyke’l-masîr. Ya Rabbi bize vermiş olduğun mesul kıldığın cüzî irademle de korkuyoruz, Ya Rabbi. Küll dâima hâkimdir, sen cüzi irâdemizin de mahkûmu eyleme, sana teslim oluyoruz Ya Rabbi, değil mi, öyle demiyor muyuz. Hasbünallah u ve nime’l-vekil, anlamıyla bunu iltica ediyoruz, teslim oluyoruz Ya Rabbi. Sen koru, made m ki, sen cüzi irademizi kullanmayı bizlere verdin, buyurdun işte kullanıyoruz. Hasbünallahu ve nime’l-vekil, sen âlemlerin vekilisin Ya Rabbi.”[119]

 

               16- Aşk:

         Yukarıda insan konusu anlatılırken de ifade edildiği üzere Galib Efendi’nin üzerinde durduğu ve dile getirmekten büyük bir zevk aldığı konuların başında aşk konu gelir. O’na göre aşk ilâhidir. Mecazisi varsa da bu mecazi aşk vuslatla bittiği için hiç bir önem ve kıymeti yoktur.  Aşk-ı ilâhi ise vuslatla arttığı için dünyadaki en kıymetli şeydir.

         Aşk-ı ilâhîyi ve elde etme yolunu ifâde eden pek çok sözü mevcuttur. Bunlardan ikisi şöyledir.

         “Ya Rabbi ezel bezminde bir damla ilim vermiştin. O damlayı ulaşmak için yanıp tutuştuğu ummana sen eriştir.”[120] “Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Allah’tan aşkını isteyin. Kuru odun gibi olmayın. Allah’a aşk Allah’a kulluk yapmadan elde edilmez kardeşim. Allah’a kulluk  yapmadan ben Allah’a âşığım diyorsa bir kişi; (bilsin ki) onun âşık olduğu Allah değildir.”[121]

         Bu dünyaya gelmeden önce insan; Allah’a büyük bir bağlılıkla Allah’ın; elestü bi-rabbiküm hitabına belî demiş, ilk muhabbet hasıl olmuştur ve O’nu sevmişti. Galib Efendi bu durumu; ezel-i ervahta tuzlu çörek yemek ve ezel bezminde bir damla ilim verilmek, olarak isimlendirmiştir. Aşk-ı ilâhiyi elde etmek Allah’a ibâdetle vuku bulur. Bunun dışındaki aşıklık iddiaları kuru bir dâvâdan başka bir şey değildir. Sohbetlerinden birisinde aşk-ı ilâhi ile beşeri aşkı, ilâhî aşkın ne olduğu ve bu aşkı bulan insanların ne gibi özelliklerde olacağını şöyle şerh etmektedir:        

           “Aşktan ne haberin var senin, aşk olmadan meşk olmaz bilmiyor musun bunu. Senin aşk dediğin köpeklerde var af edersin. Hayvanlarda hep var. Senin aşk dediğin bunlardan ibaretse, zaten beşeri tarafımız bu bizim. Ama ilâhi bir aşk var, ilâhi aşk. Aşkın mecâzisi olmaz. Aşk ilâhidir, Allah’a olan hayranlıktır aşk, O’nu idrâk etmektir aşk, O’ndan korkmak, emri üzere yaşamaktır aşk, o anıldığı zaman, iç aleminden yaşlar fışkırmaktır aşk, iç aleminden. Dışarıya bazen vurur bazen vurmaz, çok zaman vurmaz. O göz yaşları pek sızmaz, pek enderdir, Allah  orada da korur, riya olur diye göstermez göz yaşlarını, içine içine akıtır ama, kimse olmadığı zaman, bârân gibi döktürür. İşte sonsuz rahmet-i ilâhi,  ölçü. Adem insan olmuş, Allah  için ağlıyor, bir yeri acımış ta onu bahane ederek değil  yahut canı yanmış, dünyanın meşakkatinden de bir kapı bulamamış, oraya ağlıyor. O da fena değil ama, aranılan aşk değil. Aşk aşk-ı ilâhi, başka aşk yok.”[122]   

         Allah’ın da kullarına muhabbeti vardır. Allah bir kulunu sevmeden kul Allah’ı sevemez. Galib Efendi bu durumu şöyle ifade etmektedir:

        “Yunus (a.s.) kabak yapraklarının arkasına gizlendi, müşriklerden. Rahatlık vermediler. Yunus (a.s.) balığın karnından çıkınca. Yunus Peygamber Allah  şefaatine nail etsin. Bir ara Güneş fazla kızdırınca yapraklar kurudu. Kuruyunca sitem etti Cenab-ı Hakk’a. Yâ Rabbi ben bunların arkasına gizleniyordum, ne olacak benim halim deye de, bir ara müşrikler için beddua etti. Dedi ki helak et bunları. Hitap ediyor Hazret-i Allah, Ya Yunus sen bu yaprakların kurumasına dayanamadın da, ben kullarımın helak olmasına nasıl dayanacağım. Dikkatinizi çekiyorum ey Müslüman. Allah  bu aşkı versin işte. Manasız değil.”[123]

         Galib Efendi aşk-ı ilahiyi elde etmiş kişinin bütün varlıklara, özellikle de hemcinsleriyle olan muamelesinin merhamet üzere yürüyeceğini, merhametsiz insanda aşk-ı ilâhinin olamayacağını ve Hazret-i Muhammed (s.t.a.v.)’i Sidre’den öteye geçirenin aşkı olduğunu  şöyle ifade etmiştir:

         “Ehl-i aşk nedir. İşin gerçek yönü gerçek manası. Aşk olmayınca meşk olmaz kardeşim. Evet; insan, ben-i insan benî Adem, aşkıyla çok çok şereflidir. İşte mukarrabûn melâikeden olan Allah  şefaatlerine nâil etsin- Cebrâil (a.s.) Sidretü’l-Müntehâ’dan öte geçemedi. Bir adım daha atarsam yanarım Yâ Muhammet dedi. Bir adım daha atarsam yanarım dedi. Ondan öteye gitti Hazret-i Muhammet (s.a.t.v.) Efendimiz. Neydi aşkla gitti, aşkıyla gitti. İşte o aşk olmayınca, meşk olmaz. Ne diyor ehl-i hal. Bu gün mecnun dahi Leyla’ya âşık ise din Leylâ’nın dînidir. Bu gün Mecnun hala Leyla’ya aşık ise, din Leyla’nın dinidir. Anlatabiliyor muyum. İyi dinleyin tefekkür edin. Zira bu türlü tefekkür, bir saatlik tefekkür altmış yıl ibadetten hayırlıdır buyurdu, Hazret-i Rasûl -i Ekrem (s.a.t.v.) Efendimiz. Evet; altmış yıl ibadet. Tefekkürsüz ibadet tabi. Duygusuz ibadet, zikirsiz ibadet, şükürsüz ibadet hayat mı. Bir kişi yine Allah ’ın methi ibadet yapıyor da böyle sıfatlarla mücehhez değilse ne oluyor, Hazret-i Allah  ona bu ibadeti niye yapmadın diye sormaz, ama kasıt bu değil, kasıt bu değil. Aşktır işin başı. Ne ile elde edilir aşk; Allah ’a inanmakla elde edersin. Yoksa mecazî mecaz hatta gerçekte mecaz diye aşk yoktur. O istektir, ihtiyaçtır. Bunun ismi de aşktır hayır değil. Aşk aşk-ı ilâhîdir. Allah ’a yakınlık duygudur. O’na özlemdir.

         Yukarıda da ifade edildiği üzere yaratılışın sırrı muhabbettir. Allah’ın kainatı yaratmasının en önemli gayesi emânetullahı taşıyabilecek olan bir varlık yaratmaktır. Bu varlık da insandır. İlâhi emâneti taşıyabilecek olan insan bu açıdan çok kıymetlidir. Yaratılışın gayesindeki, tasavvufî düşüncenin bu en genel yaklaşımını Galib Efendi şöyle ifade etmektedir:

         “Yaratılışın sırrı aşktır. Bütün mükevvenat Allah-u Telala ve Tekaddes Hazretlerinin ilim ve iradesinin tecellisi ile zuhur etmiştir. İradesinin, irade. İslamiyet nedir; bir olan Allah’ın iradesine bağlanmaktır. Bir olan  evet; tanrılar manrılar yok öyle şey. Bir olan Allah’ın iradesine bağlanmaktır. Aşk olmadan meşk olmaz hiç bir şey olmaz. Aşk meyvesidir, İslam’ın imanın meyvesi aşktır. Aşk delilik değildir mecnunluk değildir, aşk; efendiliktir.

         Tasavvufi bir yolda sülük etmenin en önemli gayesi de, yaratılışın gâyesi olan aşk-ı ilâhîyi elde etmektir. Kişi gerçek aşk-ı ilahiyi bu yolda bulur. Her şeyde olduğu gibi aşk-ı ilâhi de bir rehbersiz yaşanmaz ve elde edilemez. Galib Efendi tasavvuf yoluna ilk giren ile bu yolda mesafe etmiş olan kişileri, bu yolun gerçek yolcularının bu konudaki ölçülerini ise şöyle anlatmıştır:  

         “İlk anda insan esrek olur, esrek derler böyle. Esrek olur ama devam etmez bu bir yere kadardır. Bazı ehl-i tarik görüyorsunuz, ehl-i tasavvuf geçinenleri Allah  emeklerini zayi etmesin, bir şey demiyoruz. Bu particilik değil sen ben davası değil. Ama, kendilerini öyle ehl-i aşk gösteriyorlar ki, gülünç efendi, Allah  korusun. İslam’dan kaçırıyorlar insanları. Ee yok bir şey yok zavallıda zaten sahipsiz kalmış, sahipsiz kalmış. Ürküyor her şeyden tabiri caizse. Ne görse sıçrıyor havaya. Bu ne yok, naralar atıyor. Uuu falan falan. Ne o. Aman ne aşk imiş ya yok canım öyle bir şey yok. Aşk; hani bir ehl-i hal vaaz ederken, -eskiden kürsüler ehl-i aşkın imiş-.”

         Galib Efendi’nin hemen hemen bütün sohbetleri aşk-ı ilahi konusuna hasredilmiştir denilebilir. Allah’a hakiki bir kullukla başlayan aşk-ı ilâhî ile ilgili, yukarıda Allah’a iman maddesinde de geçtiği üzere  şu ifadeleri de bu konunun tanımı aşçısından önemlidir:

         “Allah’a kulluk vecibesini ede ede öyle bir duygu sende tecelli eder ki, öyle haz alırsın ki, -Cenab-ı Hakk’ı tenzih ederim noksan sıfatlardan- yaşarsın, yudum yudum nefes nefes an be-an, O’nsuz olmadığını görürsün, hiç bir zerren onsuz değildir. Onun için mecnuna mestan vurdular da, dikkat edin Leyla’ma vuruyorsunuz dedi. Nereye vursalar Leyla’yı gösterdi. Onun için Hazret-i Allah  öyle buyuruyor, “ben size verid damarınızdan da yakınım. Min habli’l-verîdi. Ne o can damarı boğazdaki, hayır, şah damarı yok öyle bir şey. Yalnız öyle tefsir ettiler. Çünkü hakikatı bilmedikleri için. Bilselerdi şöyle tefsir ediyorlar bakın, insanda verid diye bir damar vardır. Bütün vücudu ihata etmiştir, hatta bağırsaklarda dahi mevcuttur der. Tıp, tıp bu gün ifade ediyor. İşte min habli’l-verîdi. Ben size verîd damarınızdan da yakınım. İhata ettim sizi. Nerenize vursalar Leylam’a vuruyor diye bağırdı Mecnun. Ehl-i aşk bu. Eğer padişahlar bizim zevkimizi bilseydi toplarını tüfeklerini terk eder elimiz den almaya çalışırlardı. Hey hat, topla tüfekle alınmaz ki, bu zevk. Değil mi. Yudum yudum, nefes nefes. Ne diyor Rabia-yı Edeviye Hatun. Hatunlar kulakları çınlasın iyi dinleyin. Rabia-yı Edeviyye Hatun ne diyor;

         Ya Rabbi seni öyle yaşıyorum ki, öyle zevkini aldın ki, sensiz hiç bir nefesim yok, hiç bir düşüncem yok. İşte; men kâne fî kalbihi Allah.  Eğer vuslat dediğin, rahmet-i ilâhi ile bu benim zevkim azalacaksa, o kadar memnunum ki, o kadar memnunum ki, eğer vuslat ile bu zevk azalacaksa, iki alemde de bir lahza dahi, bir an dahi vuslat istemem gereksiz diyor. Ben bu kadar zevk almışım. İşte aşk bu. İyi anlayalım. Onun varlığını hissetmek, onun emirlerine itaat etmek, riayet etmek, âsîlikte aşk olmaz.  Adam ehl-i aşkım diyor namaz yok, şeddelide, oruç yok, hac yok, zekat yok. Sen Allah’ı bilmiyorsun ki nesine aşık olacaksın, nesine aşık oldun. Onun için sen aşıksın ama ne olduğunu sen de bilmiyorsun. Dikkatinizi çekerim. Ehl-i aşk, ölçüsü yok bunun kardeşim. Allah  insanın şekline bakmaz, Allah  insanın hareketlerine bakmaz, buyurdu Peygamber Efendimiz. Nereye bakar. Niyetine bakar, niyet bakın burada.”[124]

         Yine Gâlib Efendi bu konuda çok örnek verdiği, Mesnevide de geçmekte olan, çoban hikâyesi ile  bu konudaki fikirlerini muhiplerine bütün açıklığıyla anlatmıştır. Fazla anlatamayacağım, diyerek bitirmiş olduğu ve içinde bir dervişte bulunması gerekli olan  aşkın tarifinin yapıldığı zikri geçen bu hikayeyi kendi üslûbu ile şöyle nakletmektedir:

         “Hani çok çoban ne diyordu, çoban; Musa (a.s.) zamanında; gel diyordu hasretine dayanamıyorum diyordu gel. Artık tahammülüm kalmadı gel diyordu. Gel de sana kara keçinin sütünden sana süt içireyim. Bitini kırayım çamaşırını yıkayayım, şu dala asayım da kurutayım çamaşırını, dizime yatırayım da seni uyutayım. İyi, yudum yudum bunları hazmederek düşün kardeşim. Aşk aşk. Nerede görgüsüz bilgisiz bir aşk. Ama, onu yaratanı idrak eden bir aşk. Onun için ilim, irade, talep, üç mevzu vardır. Bunlar Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimizin getirdiğine uymuyorsa, muhaldir.

         Evet; hatadır. Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimizin getirdiğine ilim de uyacak, irade de uyacak, taleb de uyacak. Musa (a.s.) zamanında idi, bilmemişti bir şey, görmemişti bir şey. Hüda-yı Nâbit bir yerde yetişmişti. Ama ezel-i ervahta Hazret-i Allah  beğenmişti onu, O’nun aşkını taşıyordu, yanıyordu içi, ama nasıl hitap edecek bilmiyordu ki, bilmiyordu nasıl hitap edecek. Gel diyordu gel. Hazret-i Mevlânâ’da, öyle diyordu. Şems’de gördü bütün tecelliyât-ı ilâhîyi. Şems’in neyine aşıktı, aşıktı Şems’e. Hazret-i Allah ’ın sıfatlarını tenezzülen Şems’te gördü. Ümmî Şems. Yanıyordu Hazret-i Mevlâ’na.

                             Gel diyor, gel. Başın kirli ise yıkamadan gel.

                             Ayağına diken battı ise çıkarmadan gel.

                             Gel ki, kalksın aradan. Gör ne hale geldim, diyor.

                             Ufak ekmek parçaları gibi yerlere döküldüm, gel de topla beni.

fazla anlatamacağım.”[125]    

         Bu konuda tasavvuf tarihinin klasikleri arasında yer alan İbrahim bin Ethem’in  kıssasına Galib Efendi’de yorumlarında yer vermiştir. İbrahim bin Ethem’i bu açıdan şöyle anlatmıştır:

         “Ama tacını tahtını terk edenler oldu bu aşk-ı ilâhî yüzünden. İbrahim Ethem Hazretleri mesela. Çoktur tacını tahtını terk eden. Hatta sen dahi, bazı alışageldiğin meselelerden kendini sıyırmanın, Allah ’tan korktuğun için, Allah  emrettiği için, kötü şeylerden uzaklaşman, İbrahim Ethem’in tacı tahtı kadar kıymetli. Sen onu terk ettin. Senin tacındı, tahtındı, her şeyindi, terk ettin.

         Evet; terk etti, Belh Hükümdârı idi. Fakat Allah ’a karşı bir yakınlık duyuyordu.  Ama yeteri kadar bir ölçüye girememiş. Fakat aşka tebettül olmuş bu düşünceleri. Allah ’ı bulacağım diye,   gayret sarf ediyordu. İradesini kullanıyordu. Bir gün çatıda bir gürültü duydu. Sarayın çatısında. Yakaladılar getirdiler gezeni. Ne yapıyorsun çatı da diye muhakeme ediyor. Devemi arıyorum, Ya Emire’l-Müminin dedi, devemi arıyorum. Ulan çatıda deve aranır mı. Deve nasıl çıksın çatıya. Ee böyle kutlu döşeklerde Allah  bulunur mu dedi. O zamanın icraatı. Şimdi sökmez bu şart. Şimdi hem kutlu yataklarda yatarız, hem de Rabbimi buluruz inşAllah , zaman bu. Hiç bir zaman  mahrumiyet dini değil İslamiyet.  Yanlış anlama, ehl-i aşk olacağım diye her şeyden kendini tecrit ediyorsun,  hayatı kendine zindan ediyorsun, ayetten haberin yok hadisten haberin yok.               

         Evet; Hazret-i Allah  öyle buyurmadı ki. Çok mevzular oldu. İbrahim Ethem dayanamaz oldu, dayanamaz oldu. Tacında tahtında oturamaz oldu, diken gibi battı ona. Çünkü oturduğu o koltukta binlerce milyonlarca saçı bitmedik yetimin hakkı vardı. Düşünen bir insan nasıl bu lokmayı yutar. Evet o da bir vazife yapıyor hakkıdır amma acaba yeteri kadar mı alıyor. Bu bitiyordu İbrahim Ethem Hazretlerini. Terk edeceğim diyordu bu tacı tahtı. Ben dayanamıyorum ben derviş hayatı yaşayacağım. O zaman derviş deyince kendini her şeyden tecrit etmek falan evet. İki yön vardır iki yol tasavvufta, halvette vahdet kesrette vahdet. Halvette vahdet ulema ittifaken öyle buyuruyorlar; Hazret-i Peygamber (s.t.a.v.) Efendimiz’e vahiy-i ilâhî gelmeden evvelki hayatı.  Kesrette vahdet vahy-i ilâhî geldikten sonraki hayatı. Allah  ayırmasın izinden. İşte bizim dergâhımızın yolu, kesrette vahdet. Ne demek kesret. Kesret çokluk demek. Arapça’da, çok. Nihayetsiz, kesir. Nihâyetsiz olan hadiselerde, kendine ittiba ederek, o hadiseleri kendine intibak ettirerek Allah ’ı bilmektir. En kıymetli şey bu. Tecrit ederek değil. Kimse tahammül edemez bu gün. Edecek hal kalmadı yok zaten.

         Evet; vahdette de kesrette kişi kendisini Allah ’a sevdirir, samimiyeti vardır çünkü. Müminin niyeti amelinden hayırlıdır buyurdu, fakat özlenen istek değil bu. Bu gün dahi, normal bir haldir. Uyarıyorum sizi, sakın böyle yol seçmişlere iltifat etmeyin, acıyın. Onun için kesrette vahdet. Bakın pir efendimiz bu hususu dile getiriyor. Ona geleceğim. İbrahim Ethem Tacı tahtı terk etti, edecek. Herkesçe söyleniyor artık. Vezir vüzerâ uğraşıyorlar başa çıkamıyorlar, hayır diyor hayır. Oturur mu bu tahta. Yapamam ben bu vazifeyi. Terk edecek diyorlar ki bir çocuğu olmuş. Ancak diyorlar, babalık duygusu galebe çalar da. Bazı zahiri aklı erenler, bâtınî değil. Belki çocuğuna dayanamaz. Siz bu kurnazlığı yapın belki kalır yerinde diyorlar. Çocuğu alıyorlar, geliyorlar. Genç annesinin kucağına veriyorlar. Önüne çıkıyor İbrahim’in gidiyor artık. Terk ediyor gidiyor. Önüne çıkıyor Ya İbrahim. Bize acımıyorsun şu yavruya da mı acımıyorsun, terk ediyorsun. Allah  aşkı neler yaptırıyor insana. Bu gün buna gıpta etmeyin diyorum arz edeceğim. Ya İbrahim bu yavruya da mı acımıyorsun. İçinde öyle bir duygu burkuluyor ki, Allah ’a olan inancı bir nebze de olsa sarsılıyor İbrahim bin Ethem’in. Evet; kucağına aldı çocuğu, dayanamıyor böyle, bakıyor yüzüne, kendi evladı. Bakarken iç aleminde bu sarsıntıyı hisseden İbrahim Ethem, birden toparlanıyor diyor ki, Ya Rabbi aramızdaki bu perdeyi de kaldır. Ruhunu teslim eden çocuğu anasına teslim ediyor.

         Aşktan bahsediyoruz da bitmez bu milyonlarca anlat bitmez. Terk ediyor. Tacı tahtı terk ediyor. zaman geçiyor, baş vezir deniz,n kenarında İbrahim bin Ethem’i görüyor. Yamalı hırkası ile oturmuş, dikiş dikiyor. Sökülen yerlerini dikiyor. Arkasında duruyor da diyor ki Ey Ya Rabbi; zamanın sultanı ne hale gelmiş. Ne hale gelmiş zamanın sultanı. Belh’in hükümdarı. Yamalıklı hırkaya yamalık dikiyor. İbrahim Ethem Hazretleri iğnesini denize atıyor. Yunus Emre Hazretleri bahs eder bundan. İğnesini getiren İbrahim yatar, diye bir şey vardır. Balıklara emr eden. Balıklara diyor ki, getirin iğnemi. Deniz kaynıyor, yarışıyorlar. İşi biraz abartmak için çok teferruata giriyorlar. Bir balık İbrahim Bin Ethem’in iğnesini uzatıyor. Nasıl lala diyor, nasıl lala; zamanın lalası ne hale gelmiş gördün mü. Diyor ki, aman sultanım aman, şimdi gerçek sultan olmuşsun.”[126]

 

                   17-İstihâre ve Rüyâya Bakışı:

         Galib Efendi istiharenin sünnet-i Rasulullah olduğunu belirttikten sonra istiharenin ne olduğunu ve nasıl yapılacağını şöyle ifade etmiştir:

         “Sakın rüya ile hayatlarına yön veriyorlar deye küçümsemeyesin. Bu da aklın ölçemeyeceği rahmet-i ilahidir. Allah’a müracaatın ismi istihare olup, yalnız Rabbinden istemektir. Peygamber Efendimizin tavsiyesi budur: Siz bilmediklerinizi Hazret-i Allah’a sorunuz, buyurdular. Cevabını açık alacaksın inşallah. “Beyaz gördüm, siyah gördüm,” gibi olmayıp, açık görene kadar müracatını kesmeyeceksin. “Senin yerine ben gördüm. Senin bizim yanımıza gelmen istiharenin çıkması  değil mi?” deyen  bu yolun şarlatanlarına inanma. Allah’a sen  istida yazdın. Ancak cevabı sana verecekler. Murat isen hemen. Mürit isen israren bekle. İstiharene cevap almadan sakın bir yere müntesip olma. İstida verdin. Hem merciine müracaat edip, hem de cevap almadan vazife almakla gayretullaha dokunursun.

Başka hadiseler hakkında yaptığın istihare aczini itiraftır. ALLAH’A en büyük müracaat usulüdür, “illa göreceğim” deye değil. Teslimiyettir, falcılık değil, haşa. İstihareyi tavsiye eden zata görgünü bildir. Mananda mürşidin olarak bildirilen zata, sana istihareyi veren, elbette o zata selam ile seni gönderecektir. Gerçek meşayih arasında ayrılık yoktur küllü tarikın vahidun, (tarikat cümlesi birdir).

Terbiye, evrat ve ezkar ayrı gibi görülse de, kök, şeriatı ile yükümlü olduğumuz Peygamberimiz Efendimizin tebliğ ettiği emr-i ilahidir. Tertibi ve tanzim-i ilahidir. İstihare yapmak için sıhhatlı olacaksın. Yatma zamanı abdestin varsa dahi yeniden abdest alacaksın. İki rekat istihare namazına niyet ederek Fatiha’dan sonra bildiğin surelerden okuyacaksın. Biliyorsan İhlas ve Kafirun sureleri tavsiye edilir. Selamdan sonra 3 İhlas 1 Fatiha Peygamberimiz Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimize, cümle peygamberan-i izam ve rusül-i kiram hazeratının ruhlarına hediye edeceksin. Tekrar 3 İhlas, 1 Fatiha çar-ı yar-i güzin efendilerimizin ruhlarına, Gavsü’l-A’zam Seyyit Abdulkadir Geylani, Seyyit Ahmet er-Rufai, Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahaddin Hazretlerinin ve cümle evliyaullahın ruhlarına hediye edilecek. 3 istiğfar (estağfirullah el-azim), 3 salavat-ı şerife (Allahümme salli ala Muhammed , 11 İhlas, 10  Fatiha, tekrar 3 salavat-ı şerife yi okuyup, ne için istihare yaptığını ALLAH’A arz edecek. Mesela “ ya Rabbi. Rahmetine daha yakın olmak ihlas, takva, vera, ehl-i zikir, ehl-i şükür, ehl-i tarik, derviş olmak istiyorum. Bu yolda senin rızana uygun vazifelendirdiğin, senin rızana vesile kıldığın, üstat, kâmil, mürşidi lütfunla ihsan et ve göster. Ya Rabbi, o kuluna tabi olayım. Acizim, açık lütfeyle, Ya Rabbi, diye.  Buna benzer müracaatını yapar. Abdestli olarak sağ tarafına, sağ avuç içine başını kor; Ya Fettah, diye yatar. Daima niyazları; Ya Fettah olacaktır. Çünkü Allah’ın Fettah isminin zuhuru en büyük fetihtir. Cüzi iradeni kullanıp eşi benzeri olmayan yaratanından istemektir. Bu yönlü imanın ve samimiyetin derecesinde haber verilir. Şüphe mahrumiyyettir. Ashab-ı güzin efendilerimizin tevatüren anlattıklarına göre  Hazret-i Rasulullah istihare duasını ayet ezberletir gibi ezberlettiler ve siz bilmedikleriniz mühim şeyleri ALLAH’A sorunuz buyurdular. O bakımdan mutasavvifin istihareye hakikatleri yaşama yönünde rahmet olarak önem vermişlerdir. Ve turık-ı aliyyeye de düstur olarak almışlardır.

Şöyle de müracaat edebilirsin. Tasvip ettiğin bir mürşit tanıyorsun amma gene Allah’a sormak istiyorsun. Tabii, bu mühim mevzuyu ALLAH’A sormayacaksın da başka kime soracaksın.  Ya Rabbi. Falan kuluna müntesip olur, evrat ve ezkarımı onun tarifi üzere yaparsam benden razı olur musun, deye de tazarru ve niyazla yakarabilirsin.

Acabasız, samimi yapılan müracaat cevapsız kalmaz, inşallah. Çok çeşit istihare vardır. Hepsi güzeldir. Özü Allah’a müracaattır. Örnek verilmiştir Usulünce yapılan müracaatlar daha makbul olup, rahmet-i ilahiyi kalıplaştırmak kesinlikle değildir. “Bu türlü yapamam” diyorsan, istihare namazını kıl. Hazret-i Allah’tan iste. Bu yolda nasip ve kısmetin iman şulesi samimiyetinde zuhur eder.

Ezel-i ervahta tereddütsüz, şüphesiz belî dedin ise zikirsiz, şükürsüz, evratsız, ezkarsız, namazsız, niyazsız, hacsız ve zekat borcu ile kabre götürmezler. Rahmet-i ilahiye ters düşer. Çünkü Halık-ı zü’l-celal beni Adem’i ve arzı rahmetinden yarattı, gazabından değil. Ruhlar aleminde hitab-ı ilahiye tereddüt edenleri dahi, merhamet-i ilahi o kullarını da “rahmetinden istifade etsinler” deye çok çok bahaneler yaratmıştır. Emr-i ilahiye uygun yaşarsan, yaratılan bahanelerin zevkini alır, gayretullaha dokunan hadiselere dikkat eder, hikmet sahibi olursun. Hikmet mü’minin kayıp malıdır, nerede bulursa alsın, hitab-ı ilahisi  o şahsın hayatının her safhasında görülür. Gizli değildir. Nasibi olan istifade eder. Küfr-i inadilere de rahmetin önü açıktır. Amma inadı bırakabilseler. Gazab-ı ilahi mührü vurulmazdı kalplerine, gözlerine, kulaklarına.  Rahmet-i ilahinin sonsuzluğunu gör. “Gene biz açarız” rahmet-i ilahi  hitabını dinle ve anla. Unutma. Başka seçeneğin yok.”[127]                                                  

          Galib Efendi rüyanın tanımını ve Hazret-i Muhammet (s.t.a.v.)’in bu konudaki söz ve sünnetini şöyle özetlemektedir:

         “Rüya; Cesedin sıkletinden feraha eren ruhun kendinin çözemeyeceği  tertib-i ilahi olan, tertibi ve tanzimi beşerin elinde olmayan mota mot izahı yapılamayan manevi bir alemdir. Tabiri ehline aittir. Caizdir. Vahy-i ilahinin 46 cüzde bir cüzüdür. Peygamberimiz Efendimize 23 sene vahiy geldi. Altı ayı rüya aleminde geldiği için rüyaya vahyin 46 cüzde bir cüzüdür denildi. “Yusuf’a biz rüya tabirini öğrettik. Ona hikmet verdik. Hikmet verdiklerimize çok çok rahmetimizi ihsan ederiz.” Sadık rüya vardır, kazip rüya vardır. Ölçü ehline verilmiştir. Peygamberimiz Efendimiz sabah namazından sonra cemaate dönerler ashaba hitaben : “Bu gece manevi rüya gören var mı? deye sorarlardı. “Ben gördüm, Ya Rasulallah” deye gördüğü manayı anlatırlar, Efendimiz tabir buyururlardı. Bazen: Ya Eba Bekir, sen tabir et” buyururdu. Anladığı kadarını tabir ederler, isabet ettim mi Ya Rasulallah, diye sorarlar idi. Cevaben : “Bir kısmına isabet ettin, bir kısmına isabet edemedin” buyururlar ve anlamını izah ederlerdi. Bazen de Ömerü’l-Faruk (r.a.) Efendimize sorarlardı. Mutasavvifin  bu sünneti vazife olarak icra eder. Kur’an’da mevcut olduğundan inkarı küfürdür. Ehline hikmettir, rahmettir. Avam rüya ile amel edemez. İstiharede rüyadır. rüya tabiri, kitabı yazılmaz. Yazılanlar hakikat dışıdır. Kaide budur. Bazı istisnailer kaideyi bozmazlar. ...

         Herkesin kulağı nağmelerde ilahi zevki bulamaz. İncir gibi tatlı, güzel meyveleri her kuş yiyemez. Turuk-ı aliyyede adaptır, hakikattır. Dervişin rüyasını mürşidinden gayrı ya anlatması edebe uygun değildir. Mürşidi gayrı ya anlatmasında  mahsur görmedi ise anlatır. Anlatmasına izin vermedi ise mahrem olarak kalır. Emanetullahtır. Rüya tabiri irticalen tabir edilir. Mürşide, evhamla ilhamı ayırt edecek ölçü verilmiştir. Mürşit rüyanı tabir etmedi ise, illa tabir et, diye ısrar edebe uygun değildir. O kadar.”[128]

         Galib Efendi, Peygamber Efendilerimize vahy-i ilahinin rüya aleminde tebliğ edilmeye başlaması, Peygamberimiz Efendimiz Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz’e de vahy-i ilahi altı ay rüya aleminde tebliğ edilmiş olduğundan, sadık rüya vahyin kırk altı cüzünden bir cüzdür, şeklindeki hadis-i şerif ve  kendi tecrübelerine isnat ederek; istisnai kişilerin görmüş olduğu rüyaların genellikle metafizik olduğu görüşündedir. Ayrıca Galib Efendi rüyanın şu özellikleri üzerinde de durmuştur: 

         “Rüya tabir kitabı yazılmaz. Yazmak haddini bilmemek ve hakikatleri tahriftir. Rüya tabirini Hazret-i Allah ehil kıldığı kullarına vermiştir. Verasetle ilgilidir. İrticalendir. İnkârı küfürdür. Kur’an’a ters düşer. Bilemediğimiz mânevi tecellilerin inkârı ilim olmadığı gibi cehâlettir, cehlinde cehlidir.”[129]

     

                   18- Miraç:      

         Galib Efendi bu konudaki fikirlerini genellikle Miraç Kandillerinde yapmış olduğu sohbetlerde dile getirmiştir. Örneğin, 15/11/1998 tarihindeki Miraç Kandilinde yapmış olduğu bir Miraç Sohbetinde ana hatlarıyla şunları söylemiştir:

         “Bu gecenin değerini idrâk edip, akıllıca, muktezâsınca amel eden bahtiyar kullarının zümresinden ayırmasın bizleri. Allah cümlenizden râzı olsun. Nerelerden geldiniz nerelerden geldiniz değil mi. Ya, neydi kasıt. Allah’ı zikretmek, Allah’ın rahmetine nâil olmak. Hiç şüpheniz olmasın, cennet bahçesi burası. İnanmıyor musun, Hazret-i Rasululluh buyuruyor. Siz cennet bahçelerine uğradığınız zaman, oradan yiyiniz, eklediniz, otlayınız. Kısmet orada, manevî kısmet orada. Ama bilmeyenlere de Allah bildirsin, bu zevkin zevkini, tadını cümle kullarına bahşetsin.  ...  Allah emeğinizi zâyi etmesin. İslâmı gerçek manada aşkıyla, şevkiyle idrak etmiş bahtiyarlar. Katı kurallara bağlanmayıp, Allah’ın sonsuz rahmetinden istifâde eden bahtiyar dervişler.  Hazret-i Allah cümle elçilerine kısmet edip Hazret-i Rasûl-i Ekrem Efendimiz’e daha istisnâî bir şekilde kısmet ettiği, miraç hadisesi.  Malum hoca efendiler çok güzel anlatıyorlar onu, fakat daha çözemediler. ...  Hâla çözülmedik bir dava da Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz ceseden mi çıktı miraca, ruhen mi çıktı. Şimdi bunu da çözemedik, bunu  da çözemedik, hem çözemeyeceksiniz de. Senin mesleğin buraya kadar gitmedi. Eğer Allah’ın bütün kullarının miracını bilseydin, onların geçirdiği hâl-i yakadan haberin olsaydı bu davayı da çözerdin. 

         Nasıl gitti, arz ediyorum anlaşılır şekilde. Nesimi Hazretleri’nin ceset doğrulmaz, ama doğrultur. Sizin anladığınız manada değil, bu doğruluş, dediği için küfrüne hamlettiler, derini yüzeriz dediler, kanıtla bunu. Olur dedi olur, olur. Yeni vefat etmiş bir mevtanın karnına çömlek koydurdu, içini suyla doldurdu, üzerine hafifçe kapattılar, eğer ceset doğruluyorsa bu su dökülecek, ben cezama razıyım, doğrulmayacak çünkü iyi anlayın, hep ihtilaf vardır hala bunda.  Sizin anladığınız manada ceset doğrulmayacak. Ya biz inandığımız kişilerden işittik, ceset doğrulur, başını tahtaya vurur, eyvah ölmüşüm der, Münkir Nekir melekleri gelir, sorgu sual. Namaz bir tarafından yardım eder şefaatçidir, oruç bir taraftan şefaatçidir, bu hadiseler doğru. Ama senin anladığın manada doğruluk yok, iyi anla. Cesetten çıkmış bir daha o cesede girmez o. Gelse yeniden dünyaya gelir evine oturur. Hele bir daha geleyim bakayım çoluk çocuk ne yapıyor diye. Fakat bunu anlamadı avam, anlamadı o zamanın kısır ilim ulemâsı. Dediler ki, eğer testi devrilirse derini yüzmek câiz, râzıyım dedi. Devrilmeyecek.

         İyi anlayın miracı anlatıyorum. Dediler ki başkası devirir de başkası iftirâ etme. Yoksa devrilecek, kabri bekle de, yarın aşılacak bir gece doğrulacak, onun için  bekçisi sen ol dediler doğru. Bekçilik yapıyordu kimse devirmesin diye. İnanıyordu imanı yüzde yüz. Bilgisi de bu. Doğrulmayacak ceset, onu gösterecekti, fakat hal-i yakaza geçirdi. Bunlar, bunlar akıllarının ermediği mesele bunlar.

         Hani Rasul-i Ekrem Efendimiz vaktiyle öyle demişti buyurmuştu. Allah izinden ayırmasın. Galib bu işi ancak sen yaparsın. Beytullah’ta da öyle buyurdu. İşte arkadaşlar beraberdik. Ümmetim geçmiş  zamana göre değil yaşayacakları  zamana göre hazırlansınlar. Emir bu emr-i peygamberi bu. Bildir tebliğ et manası var. Canım kurban olsun yoluna. Adı güzel kendi güzel Muhammet. Yetmiyor bu kelimeler. İcraat ister. Ben Allah’a inandım, ne yapıyorsun Allah’a inadın da. Hani namaz, hani oruç, hani  zekat. Değil mi sorarlara insana. Allah’ın bu türlü rahmetlerinden niye mahrum oldun. Bir hal-i yakaza geçirdi gördü ki, bir sahrada, birde çadır var bir de yağmur yağıyor. Çadırın üzerinde bir delik var oradan yağmur geçiyor. Kitap ta yazdım bunu okumuşsunuzdur. Yağmur geçiyordu içeriye. Hayretle içeri girdi baktı ki, Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz oturuyor içeride, çadırın içinde. Elini öptü edeple, dedi ki Ya Rasullah; delinmiş  çadır. Yağmur giriyor rahmet giriyor. Yağmur giriyor.

         Ancak senin derinden yamayacağız buraya dedi, senin derinden yamayacağız. Yüzecekler ya derisini, Nesîmi’nin. Derisinden yamayacaklar, git elinle devir testiyi, ümmetimin içini fesâda düşürme. Onu anlayacak kabiliyette kaç kişi var orada. Bakın çok dikkat edin. Bu çok önemli  bir ifşaat. Kaç kişi anlayacak bunu. Doğrudur, ama sen doğru yapmadın. Elinle devir, derini de yüzdür buraya yama yapacağım, dedi. Emr-i peygamberi üzere, karin başını açtı,  zaten kendisi bekliyor, açtı kabri testiyi devirdi, kapattı bilinmeyecek şekilde. Hoca efendilerin gelmesini bekledi, heyetin gelmesini bekledi, kıyâmet kopuyor bütün insanlar. Hayretle nasıl olacak merak bu. baktılar  yavaşça açtılar, desti çoktan devrilmiş, su akmış, gel bakalım zındık herif dediler, bir daha böyle haltlar karıştırma, Nesimi’nin derisini yüzdüler efendi. Allah için, üff dahi demedi. Amanın her gün vay vay deyenlerin kulakları çınlasın. Evliyaullah o kadar sancı çekmiştir de vay dememiştir, âsi olurum Hazret-i Allah’a diye. Aman canım sen de, aklın ermiyor ki damdan düşmedin ki acısını bilmezsin, değil öyle. Aşktan bahsediyorum. 

         Derisini yüzdüler, Müftü Efendi fetva verdi. Bu zındığın kanı bir yere sıçrarsa, o azayı koparmak lâzım dedi. Bu kadar tehlikeli. Bu zındığın kanı bir yere sıçrarsa, zındık dediğin insan, Allah, Rasullah hayranı aşığı, emr-i peygamberi üzerine ıhh dahi demiyor dersini yüzdürüyor, haklı olduğu halde haksız olduğunu gösteriyor, bu zındıkmış, bu  nasıl zındıksa. Allah bu ilmi ihsan etsin işte. Maalesef bu ilim olmadığından perişanlık çekiyoruz. Kazara, Müftü Efendinin parmağına sıçradı. Uzaktaydı ama Cenâb-ı Hak götürdü parmağını buldu. Hemen parmağını gizledi, görülecek de parmağımı keserlere diye fetva vermişti.

                             Allah için derisini yüzdürürde ıh demez

                             Ama zamanın müftüsü serçe parmağını Allah için kıymaz      

         İşte miraç hadisesi, bir anda oldu yatağın daha sıcaklığı gitmemişti. Ama olmuştu. Mescid-i Aksa’ya gitmiş, orada vazifelerini yapmış, oradan sonra, Burak’la berâber Allah kısmet etti gördüm oraları. Yerlerini filan, seyrettim, hatta Burağın yerini de gördüm, yani Allah bir şeye bindirmeye illâ bindirmeden de götüremez mi. Götürür de, Cenâb-ı Hakk’ın cilve-yi Rabbânisi. İlla bir şeye mi binecek. Bin dedi Bura’ğa. Onun için eşekten büyük derler af edersiniz, katırdan küçük. Burak. Bazıları öyle der.

                             Getirdiler Burağı bin Muhammet dediler

                             Binmezem Ya Cebrail ümmetim binmeyince     

         Biraz küçük küçük atta kuşlar da yesin. Ümmetini niye bindiriyorsun, eşekten büyük attan küçük. Şimdi. Aşktan bahsediyor ama öyle de dememeli canım. Fizikçiler bir ölçüye giriyor. Kaç kişi biner buna. Ümmeti, bu kadar az mı diye. Hayrette kalıyor adamlar.

         İşte ceseden ve ruhen ki ikisiyle de tecelli etmiştir, zuhur etmiştir.

                             Âşikare gördü Rabbi’l-izzeti

                             Âhirette öyle görecek ümmeti 

         Ehl-i aşk görecek, ehl-i aşk cemalullahı seyredecek; çalışalım. Ey benim mübârek kardeşlerim. Allah’ın rahmeti sonsuz. ...

          İşte miraç şöyle oldu böyle oldu. Tamam hepsi doğru. Sidretü’l-müntehâdan öteye gidemedi Cebrail (a.s.). Dedi ki Ya Muhammet buradan öteye bana selâhiyet yok, ben buna göre yapılmadım yanarım sonra. Bir adım daha atarsam yanarım. Hani ya Cebrail seni olduğun gibi görmek isterim dedi de kanatlarını açtı da, olduğu gibi göründü, Peygamber Efendimiz bayıldı baygınlık geçirdi. Ona gururlandı her halde ben daha azametliyim diye. Niye gelemedin Sidretü’l-müntehadan öteye. Haydi yiğitsen oradan öteye geç, ne zannediyorsun Hazret-i Rasulullahı, ne zannediyorsun Allah’ın peygamberini, sende melaikenin değil peygambersin. Ben-i âdeme secde emredildi. Yaratılışın sırrı ben-i adem, melaike değil, cinde değil. Ben-i ademdir bütün yaratılışın sırrı mükevvenat, onun için nüvesi sensin, çekirdeği sensin, sendeki zuhur eden ahval, başka mahlukatta arama, fala  baktırıp da cinlerden medet umma, melâikeden bir şey umma onlar senden bir şeyler bekliyor.  Vesveseye düşme, kötü şeyedir, kapılma sakın. ...

         Miraçta bize hediye verdi Hazret-i Allah; namaz, Sure-i Bakara’nın  son üç ayetini, birde ne verdi. Şefaat-i peygamberîyi. Namaz gözümüzün nurudur. Allah-ı Teala hazretlerinin ve bütün melaike-i kiram hazeratının ibadet taatını toplayıp, namaz ismi altında kullarına bahşettiği, rahmetten  başka bir şey değildir. İhyâ etmek için kullarını namaz. Ama islamın şartı değil. ...

         Rabbim’i zikredeceğiz. Onun için toplandık, sohbet ettik, ihlasla, inanarak bütün mevcudiyetimizle, dünya işlerini, kasavetini de attık bir tarafa. Aşıkta keder neyler  gam halkı cihanındır, dedik zikre girdik. Usûl-i veçhile kim ne derse desin. Efendim şöyle sallanıyorlar, böyle bilmem ne. Bilsen o hikmetleri. İnşallah yaşlandığınız zaman sizler de iyi anlayacaksınız. O sallanmanın hikmetlerini, nedenlerini iyi anlayacaksınız. Allah bizi hem ruhen koruyor, hem de fiziki durumumuzla koruyor. Hem ruhen koruyor, hem de fiziki durumumuzu muhafaza ediyor. Hatta resmi derslerimizde fakir tavsiye ediyorum. Kelime-i tevhit ve lafza-i celâli ıssız bir yere çekil, kimseye riyâ olmasın, başkasına duyurmak değil, böyle hareket ederek Lâ İlâhe İllallah diye. Ondan sonra, ne kireci. Kireç ne gezer, ne boyun tutulması ne omuz. Hem de iç âleminde pompa başka çalışır. Kalp başka türlü hareket eder, kalp damar tıkanması dahi dervişte olmaz. Sıyırır atar. İllallah diye vurdu mu. Haddine mi düşmüş. Hani elle pompa yapıyorlar ya kalbi duranlara. Sen o pompayı kendin yap. Tabi o pompayı kendin yap. Ben o bir alet var hani, kalbin grafiğini alıyor. Onu bir bağlayın da dedim bir esma vurayım. Hakikaten ibre başkalaştı böyle langır lungur yazmaya başladı. Tabi, canı isterse yazsın.”[130]            

         Ana hatlarıyla Galib Efendi miracı böyle ifade etmektedir. Ayrıca Rahman Suresinin; “Ey cin ve insan toplulukları göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ama Allah’ın verdiği güç olmadan geçemezsiniz. (illâ bi-sultan, basıcı ve aşırıcı güç demektir.)” şeklindeki ayetiyle de bu konudaki başka bir gerçeği dile getirir. Bu gerçek de peygamberden başka kullarında miraç edebilecekleridir. Bu konudaki fikirleri şöyledir:        

         “Hazret-i Allah  açık olarak buyuruyor ki, siz sultanı bulmadan,  arzın çevresinden dışarı çıkmaya yeltenmeyin çıkamazsınız. Sultanın lügatte manası, basıcı aşırıcı güç demektir. Manen sultan olanlar ise, manen çıkarlar. Bunu ehli bilir.  O türlü bahtiyarların miraçlarıdır. Şunu kesinlikle bilelim ki, peygamber efendilerimize, verilen rahmet-i ilahi, evliyaullaha da lütfedilir. Fakat aynı olmayıp  ferîdir.”[131]

         Galib Efendi Allah için Allah aşkıyla dökülen göz damarlarındaki geliş yolu başka olup tadını da tarif ettiği gözyaşlarıyla başka bir miraçtan şöyle bahsetmiştir:

          “Kalbi göz yaşlarınla suladığın zaman yaptığın duayı kâinat bilir. Bu yaşa kıyamayanlara aşk yolunda sefer haram kılınmıştır. Bazı gözyaşları vardır ki, gözünü sulandırmaktan başka bir işe yaramaz. Allah  için akan gözyaşları, bir maksada istinaden değil, yalnız rıza-yi bâri için olmalı. Göz yaşla dolup kalp hissettiği zaman, benlik gider. İşte o vakit kul Allah ile konuşmuş olur. Bu hal müminin miracıdır. Göz yaşının tadı Allah’tan gayrı için akıttığın tadına benzemez. Dilini dokunup tadına bakarsan, diğer göz yaşına benzemediğini daha tatlı olduğunu görürsün. Çünkü geliş kanalı dahi başkadır. Ne acıdır ne de tuzlu. Hakikat hilkatinde mutasarrıf olarak yalnız O’nu görmektir. Hidayete ulaştırır, dalalete düşürür, izzete çıkarır, zillete indirir, ilet devamı, saadet sahibi olanlara, kendisine ve ibadet ve taatı kolaylaştırır.”[132]

         Galib Efendi kendisinin de detayını ifşa etmediği manevî miracını îmâ ettiği ifadeleri vardır. Bunlardan birisi Şah-ı Nakşibent Hazretlerinin miracını anlatırken şöyle ifade etmektedir:

         “Şah-ı Nakşibend Muhammet Bahattin Hazretleri buyuruyorlar ki, semaya doğru Rabbim ihsan etti çıkardı, yıldızların kümeleştiği yerlere gittim. Allah’ın her evliyasının şahsında zuhur eder bu[133]

 

                   19- Musikî: 

         Allah’ın yasakladıklarının dışındaki bütün güzellikler islamın malıdır,  şeklindeki genel yaklaşımı içine musiki konulabilir. Zira yıllardan beri tekkelerde icra edilen, zikirlerde mutasavvıflar kudüm, mazhar, zil, neyi kullana gelmişlerdir.  Bunu yaparken de dinin sabit normlarına ters düştüklerini de hiç bir zaman düşünmemişlerdir. Zira aşklarını bu şekilde ifade etmişlerdir. Mevlâ’nın; dinle neyden şikayet etmede, ayrılıklardan şikâyet etmede, şeklindeki ifadesi sûfilerin konuya yaklaşımlarını dile getirmektedir. Bu konuda Süleyman Uludağ konuyu bütün detaylarıyla ele alıp incelemiş ve insanda nefsi duyguları değil ruhî duyguları canlandıran musikinin dinin haram çizgilerini aşmadığı sonucuna ulaşmıştır.[134]

         Allah’a yakarışı, peygamberimizi meth eden naatlar, dine bağlılığı anlatan her türlü şiirin mutlaka tasavvufla ilgisi vardır. Güzel sanatlar akademisi olarak kullanılan bu müessese bu türlü sanatın icra edildiği mekânlardır. Hatta bu konuda üretilen sanat eserlerinin en büyük müşterisi de yine mutasavvıflardır. Musikî ruha hitap eder. Mutasavvıfların en büyük uğraşıları rûhi eğitim olup, öteki âlem diye isimlendirilen mânâ âlemi ile irtibatı yitirmemek hatta bu türlü bağı kuvvetlendirmektir.       

         Galib Efendi de iştirak etmiş olduğu ve bütün ömrünü yolunda sarf ettiği Allah’a ibadetin en büyüğü olan zikrullahta bu türlü âletleri kullanmayı teşvik ederek kendisi de örnek olmuştur. Gerek Ankara gerekse de Antalya’daki Tevhit Camilerinde yapılan bir zikirde en az on, on beş civarında mazhar ritmik hareketi canlı tutmak için kullanılmıştır.  Mazhar ve kudümler eşliğindeki zikir ibadetinin  en güzel icrâsını yapılmıştır.

         Zikrullahın, belli yerlerinde ney eşliğinde; dinle neyden şikâyet etmede, ayrılıklardan şikâyet etmede, derken neyi kast ettiği gayet açık olmakla beraber esas kastını kendisinden dinlemek daha manidâr olacaktır. O’nun bu konudaki nihâyî sözü şöyledir:      

         “Çok insanlarda kalınlaştığı için biraz, Rabbim muhafaza buyursun, efendim, demişler ki, bunları kötülüğe götürüyor bu musîkî, gel bunu men edelim demişler. Başka işleri yokmuş gibi. Bunu da men etmişler de şimdi, ne kâfir olursun bilmem ne. musiki her şey musiki. Mükevvenâttaki her ses musîkî. Hayatın musîkî, konuşman musîkî, Kuran okuyorsun musîkî, hitap ediyorsun musîkî. Seslerin en çirkini eşek sesidir buyurdu hazret-i Allah . Öyle değil tabi, insan sesidir musîkî.”[135]

          

                   20- Rabıta:

         Tasavvufî konular içinde en fazla tartışılan mevzulardan birisi de rabıtadır. Rabıtaya karşı çıkanlar rabıta ile Allah’tan başka birisine sığınılıyormuş anlamını çıkarmışlardır. Dinde istimdadın olmadığını bunun şirk anlamını taşıdığını ifade etmişlerdir. Râbıta taraftarı olanlar ise bunun yanlış olmadığını belirtmişlerdir. Sadıklarla, şahitlerle, doğrularla ve sadıklarla berâber olmak Kur’ân-ı Kerim’in tavsiyeleri arasındadır. Hazret-i peygamber (s.t.a.v.) Allah’ın rahmet tecellisi, vahy-i ilâhînin geliş yolu, O’nun duası müminler için bir sekine ise, o insanların içinde iken azap olunmayacakları müjdesi verilmişken O’nu düşünmek, Allah’tan bir hacet konusunda O’na manevi olarak müracaat etmenin sakıncasının anlamını anlamak gayet güçtür. Kaldı ki O’na salavat getirmek bile başlı başına bir rahmet ve Allah’ın emridir. O’nu veya O’nun verasetini taşıyan birisini düşünerek oradan beklemenin dini sınırları aşmadığı muhakkaktır.

         Galib Efendi hiç bir zaman kendisini ne Allah’ın yerine ne de peygamberin (s.t.a.v.) asla koymamıştır. Böyle düşünmek Galib Efendi gibi insanları hiç anlamamaktır. Kendisinin aciz olduğunu defaatle hemen hemen her sohbetinde dile getirmekten usanmamıştır. Ben de güç kuvvet var diyenlere de kesinlikle inanılmamasını öğütlemiştir. Abd Rab, Rab da abd olmaz deyişini ihvanına ezberletmiştir. Ancak yer yüzü de boş değildir. Bu eylemde suret değil siret söz konusudur. Yer yüzü; yanında şâkilerin oturamayacağı, naz ve niyâzı büyük oranda geri çevrilmeyen, Allah’ın rızasını kazanmış, Hazret-i Muhammed’in verasetini taşıyan insanlardan hâli değildir. 

         Bu açıdan Galib Efendi Tasavvuf ve Zikrullah adlı eserinde tasavvufi müracaat râbıta, olarak açtığı başlık altında bu konudaki fikirlerini şöyle özetlemektedir: 

“Bu dünyada a’mâ, ahirette a’mâ ayetini idrak etmiş bahtiyarlardır. Onlar şeytandan tahrik geldiği zaman kendi iradeleri ile izale edemezlerse Allah’ı zikrederek, aczini itiraf ederek (rabıta) yaparlar. Allah’a iltica ederler. Zati sıfatı olan “muhalefetün li’l-havadis” (yarattığı hiç bir şeye benzemeyen) Rabbini bir şekilde tahayyül etmeden rabıta edemeyeceğinden rahmet-i ilahi olarak kuluna ferahlık ihsan etmiş. Şeriatıyla yükümlü olduğu Allah’ın elçisi Peygamber Efendimiz  ahirete yürümüşse hayatta olan varisini Allah’a müracaat etmesi için Resul-i Ekrem ve Nebiy-yi muhterem (s.t.a.v.) Efendimizin talimi üzere rabıta yapar. Allah’a müracaat kastı ile şeriatına tabi olduğu Peygamber Efendisinin suretini tahayyül ederek o sureti  tahayyül edemiyorsa, veraset taşıyan mürşidini bir an müracaat kasti ile düşünmesi. Ne için rabıta etti ise rahmet-i ilahinin bu yönde hemen zuhurunu zevkle görecek. Ve mutmain olmaması ehl-i aşk için düşünülemez. Samimiyetle yapılan rabıta ret olunmaz. Yeter ki mürşidi sahte olmasın,. Dünyasını değiştiren mürşitlere de  rabıta edilmez. Mürşidin bir ölçüsü de rabıtadır. Misal olarak arz edeyim ibadet ve taat anında şeytan engellemek ister.  İşte o an kastin Allah olarak rabıta yaptığın an bir anda o engelin imha olduğunu göreceksin.

         Nefsin ve nahoş hadiselerin zuhurunda da manen müdahale istiyorsan hemen Rabbimin lütf u ihsanı olarak rabıtayı unutma. Bize üstatlarımızın tavsiyeleri bu veçhile olup, bizde devamlı rabıta tavsiye edilmemiştir. Na-ehil rabıtayı bilmediği için küfür zanneder. Kesinlikle bilelim ki, imandır. Amentü’ye kül olarak iman edenlerin, kitab-ı ilahiyi, Peygamber Efendimizin tebliğ ettiği şeriatı kabul edenlerin, Allah’ın lütf-u olan tertibi, tanzim-i ilahiyi kabul etmesi ile yaşayabilen bahtiyarların yoludur bu. Tasavvuftur, tarikattır. İhlas, takva, vera bu yolda yaşanır. Zevki alınır. Rahmeti  olarak üzerinde titizlikle durulan ehl-i tasavvufun yegane silahıdır. “La ilahe illallah ”ın manasını yaşayıp ehl-i tevhidin, ehl-i  aşkın yegane ümidi, dayanağı Hazret-i Allah’tır. Bu rahmet-i ilahi akılcı dincilerin ölçülerine göre değil.

         Onlar ibâdet ve taat yönündeki emr-i ilâhileri, zikir meclisinde olanların  cümlesi  kemalatlı kullarımdır  hitâb-ı ilâhiyi yeteri kadar kabul edemezler. Haşa, bu halleri imansızlık değil. Fakat taklitten öte gitmez. Gitmiş gibi görülse de kalıcı değildir. O kemalatlı kullarına benzemez. Sahih-i Buhari’nin on ikinci cildinde Eba Hureyre  (r.a.)’dan rivayet edilen hadis-i şerifte : Zikir meclislerini arayan melaikeler vardır. Zira melaikelerin gıdası zikrullahtır. Devam eder. Hadis-i Şerif’in nihayetinde melaikelerinin sualine cevaben “Ey melaikelerim, sizleri şahit kılarım ki, o mecliste bulunanları korktuklarından emin,  umduklarına nail eyledim.  Onlar öyle kemâlâtlı kullarımdır ki, onların yanına şaki gelmez.  Onu da affettim”  diye buyurdu, Hazret-i Allah (c.c.) .[136]

         Galib Efendi rabıta konusunu Metafizik’te de şöyle anlatmıştır:

         “Rabıtanın  özetini anlatmaktan geçemeyeceğim: Rabıta, Hazret-i Allah’ın verdiği manevi vazifeyi yerine getirmeye vazifeli nedim-i ilahi, varisü’n-Nebî kuluna tertibi ve tanzimi ilahi gereği  dileğini Hazret-i ALLAH ’a layık kullarının gönül kapısı, aşk mihengi mürşidine rabtolmaktır ki, na-ehlin zannettiği gibi küfür olmayıp her yönüyle iman tecellisidir. Bu yönlü ilticalar cevapsız kalmaz. Allah’a kulluk vecibesinin düstur-ı ilâhi üzere samimi olan insan  rabıtanın Hazret-i Allah’ın  tertib-i ve tanzim-i olduğunu bilir. ALLAH ’tan başka ilah tanımayan kullarına ihsan ettiğini bilen, samimi kul için Rabbimin inanan kuluna bahşettiği rahmet terazisidir. Bu rahmet-i ilahi hilafına “bir şeyler biliyorum” edası ile rabıtayı küfür zannedenler  dikkat edilirse kendileri “küfür” üzeredirler! Bazen kulların akılları ermese dahi üstatlarından duyduğuna itimat ederek, samimiyetle yapılan rabıta da indi ilahide ret olunmaz. Çünkü Allah için muteber olan merci sûret değil, sirettir.”[137]

 

                   21- Diğer Tarikat ve Cemâatlere Bakışı

         Yukarıda da ifade edildiği veçhile Galib Efendi asrının çok değişik insanlarıyla görüşmüş, onlarla sohbetler etmiş, hiç birisinin aleyhine olabilecek hiç bir beyân sarf etmemiştir. Zira O her Lâ ilahe illallah diyen insanı müslüman görmüş, ihvanına da bu konuda her fırsatta telkinlerde bulunmuştur. Ehl-i kitaptan olup tevhidi bozmayan kişileri  müslüman sayan Galib Efendi’nin özellikle gerçek ehl-i tarik olan kişilere hiç bir karşı gelişi olmamıştır. Yaratılmışı hoş görmek O’nda slogan değil bilakis hayatının tamamını içine almış bir düsturdur. Ancak bunları yaparken de emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münkeri de elinden bırakmamış, bu konuda irşat vazifesini yapmış, insanlara insanların anlayabileceği tarzda dini anlatarak, çevresinde bir sevgi ve saygı çemberi oluşturmuştur.

         O’nu tanıyanlar şunu çok iyi bilirler: Kim ki,  birbirine buğz ediyorsa, onlardan uzak durmuş, birbirini Allah  için seven iki kişinin üçüncüsü kendisi olmak istemiş ve olmuştur. Sevgi, saygı, muhabbet ve aşk-ı ilahinin olduğu yerde var olmuş, nefretin, kinin, buğuzun ve kıskançlığın olduğu yerde olmamıştır.

         Hiç bir siyasi partiyi direk olarak desteklemediği gibi, hiç birisine de düşman olmamıştır. O’nun gözüne girmek isteyen sevmeyi bilmeli, nefretten kaçınmalıdır. Dini cemaatlerin birbirlerini kıyasıya eleştirmesinden de tamamen rahatsızlık duymuştur.

  

                   22- Mührün Basılması:

         Yukarıda Galib Efendi’nin hayatı anlatırken de deyinildiği üzere mühür meselesini yine metafizik olayları anlattığı, Metafizik kitabında, “merhamet  ve rahmeti  bol, eşi, benzeri olmayan kudret-i ilâhi, bütün âlemdeki varlığın her zerresi mühr-i ilâhi olduğu gibi, bu abd-i âcizin yazmaya çalıştığım, hayatımda nâ-mütenâhi zuhuruna şahit olduğum metafizik kitaba maddenin ve mananın  çözemediği,  çözemeyeceği sırr-ı ilahi, Hazret-i  Allah  âşikar  mühür bastı !..” şeklinde açmış olduğu bir başlık altında şöyle ifade etmiştir.

         “Abd-i aciz yazmaya çalıştığım kitapçığa Hazret-i Allah kudret mührü bastı. Bilgisayar ve prıntr vesile idi. Onlardan zerre kadar uğraşı olmadı. Teknolojiye aşina kişilerin de gözleri önünde açık zuhuru  onları da bu rahmet-i ilâhî olaya şahit kıldı. Mührün orijinali tetkike her zaman uzman meraklılarını bekliyor. Olay teknolojinin üstünde, bilinç altı izah bekliyor. Nasıl izah ve ifade edeceğim, bu hususta da Rabbime sığınıyorum. İzahını da Rabb’imden halk etmesini bekliyorum, amin.

         Bir aydır tekniğin otoriteleri zevkle çalışıyorlar. Fiziki izahında hiç mesafe alamadılar, alamayacaklar da!... Allah cümlesinden razı olsun, küstahlık olmaz ise bu olayın beşeri ilgilendirecek kadarının bilincini de Hazret-i Allah’tan aczimle rica ediyorum. Bu arzu ve ricamı bazı tembel kullarının tevekkül maskesine sığınarak takındıkları küstahça tavırlara benzetmeyesin. ...

         Peygamber Efendimiz’in doğum gününde bayram ettiğimiz Mevlit Kandili günü 1999 senesi 24 haziran bilgisayarda yazdıklarımı dosyalamak için printira  yazdırıyordum. Altmışıncı sayfanın başında çift çizik çerçeve içerisinde -çerçeveler alışa geldiğimiz çerçeve cinsinden değil 12,5  cm boyunda, 12 mm eninde, sarı  altın yaldızlı zemin üzerine kırmızı ve yeşil noktacıklarla sayfanın kenarında, üstünde de yukarı kenardan sayfa nizamına ve düzenine uymayan, ekranın ve printrın dahli olmadan, ekranda dahi görünmeden, bir daha yazmak ve yazdırmamıza imkan olmayan, çeşitli renklerle bezenmiş, bazı yerlerine Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu yazı kufi yazıya benzer, çıplak gözle zor görülen esmalarla ve mühürlerle bezenmiş bir logo belirmişti. İzahından teknolojinin ve akılcı dinin aciz kaldığı...

                        Her ne kılmışsa adalettir, Cenab-ı kibriya,

                        Her kazaya, her belaya kıl rıza, ALLAH  kerim.

         İmanına sahip ehl-i imanı bu ve buna benzer zuhurat iman ehli olanları  rahatsız etmediği gibi inançlarının zevkine zevk katar.

         Olay yüksek tahsil görmüş, mana cilvelerine az çok âşina  Mehmet Şen Efendi ve Tarık Küçükkalıpçı Efendilerinde huzurunda zuhur etmiş, Hazret-i ALLAH  onları da şahit kılmıştı. O  sayfa  üzerine hiçbir cihazın dahli olmadan mührün gökten düşer gibi zuhuru o efendileri de hayretler içerisinde bırakmıştı. 

         Her tarafı kûfî yazılarla ve mühürler ile bezenmiş levha üzerine siyah Latince yazı ile akılcı ulemayı şoke edecek Latin yazısı ile bu abd-i âcizin kimliğini ve icazetini yazıyor Hazret-i ALLAH  c.c.:                                                        

                                                             H . GÂLİP  HASAN   KUŞÇUOĞLU

                                                        Kadirî, Rufai, Galibi, Meşayihı, Mutasavvıf. ”[138]

         Galib Efendi böyle bir mühr-i ilahi ile şereflenmesini ve bu mührün niçin o sayfaya vurulduğunun anlamını ize şöyle yorumlamaktadır. 

         “... 60. sayfada perişanlığımı, aczimi anlatıyordum. Yeteri kadar bilmediğim için bocaladığım, hiçliğimi göstermeye çalışıyordum. Yaratanıma neyi gösterecektim ki?!.. Tertip ve tanzim onun halk etmesi değil mi.

         Sonradan anladığıma göre, mensup olduğum şeyhime karşı saygısızlığımın karşılığı ceza imiş. Bi-zatihi Şeyhim Efendimin lisanından ihsan ettiler. Bu uyarı ile abd-i acizi cümle Allah kullarına ibret olsun diye, normal yaşamaları için tasavvufun inceliklerinin sevgi, muhabbet Allah ’a iman ve dosdoğru yürümenin esas olduğunu izah etmeye yetkili kıldılar.”[139]  

         Galib Efendi bu mühür ile taltif olunduğu Metafizik isimli eserdir. Bu eserde böyle bir taltif ile karşılaşmasının anlamını ve bunun ifşa edilmesinin nedenini şöyle ifâde etmektedir:

         “Bu metafizik olayı bütün çıplaklığı ile okurlarıma ve ihvanıma anlatmak istiyorum. Aczimi itirafımla yetiniyorum. Başka gücüm yok. Ayni mührü kitapta göstermeye çalışacağız. Nedenini araştır. Zevk alacağına, inancını muhafaza çerçevesi ile takviye edeceğine şüphem yok, inşallah. Allah’ın varlığına birliğine inananlar için bu tecelliyât-ı ilâhide çok çok ibretler ve hikmetler var. Lütfen, bu hikmet-i ilahiye aşina ol ve yaşa. Şunu iyi bil ki bu, Allah’ın aciz kulu, yaratılışım ve Rabb’ime olan imanımın icabı Peygamber Efendimizin tebliğ buyurduğu ahkamın zerresine dahi itirazkâr yaratılmadığım gibi, gene Rabb’imin rahmet tecellisi, sahtekarlığa, düzenbazlığa, dini istismara hayatımın hiç bir safhasında yer yok. İtimat et. Zarar etmezsin. Amma verilen iradeni iyi kullan.

         Hazret-i Allah’ın rahmetiyle ihsan eylediği mühr-i ilâhi inanıyorum ki,  hem madde ehline, hem de nâ-ehil tarafından ezile gelen mana ehline hakikati göstermekle ferahlatacaktır. Çünkü bu rahmet-i ilahi yalnız şahsıma münhasır olmayıp bütün insanlığa mahsus rahmettir... Susamış kişinin çeşmenin başında durmakla susuzluğu geçmeyeceği gibi, bal, bal demekle ağzın tatlanmayacağını bil. Benim aczimi değil, Hazret-i Allah ’ın büyüklüğünü gör ve bil ki: Yemin ediyorum, abd-i acizin manevi vazifemi belirleyen mührü Hazret-i Allah bastı.”[140]                           

         Bu konuyla ilgili Fazlı Al da  bu konuyu muhtevi 11bir kıtalık Rahmet mührü ismini verdiği bir şiir yazmıştır. Galib Efendi bu şahıs ve şiirden sitayişle bahsetmiş ve şiirin tamamını bu eserine almıştır.”[141]       

         Bu olayı takip eden zaman zarfında yapmış olduğu sohbetlerden birisinde bu mühür meselesini şöyle anlatmaktadır:

         “Rabbim yakında lütfederse Allah  tesirini halk etsin. Metâfizik kitabını çıkaracağız. Hepiniz edinin bulunsun evinizde, okuyun okutun. Niye hayatımdaki metafizikleri yazıyorum, şahit olduğum mevzuları izaha çalışıyorum, inandığım şeyleri anlatıyorum, hurafeye kaçmıyorum, aczimi anlatıyorum, aczimi anlatıyorum, Rabbim’de tasvip etti; oraya mühür bastı. Bütün teknolojinin zirvesine çıkmış insanlara tetkik ettiriyorum. Hepsi de hayretle diyorlar ki böyle bir şey olmaz, teknikte yok böyle bir şey. İşte bunu dünyaya tanıtacağız. Varlık mı hayır din-i İslâm’ı anlatacağız. Hazret-i Rasûl-i Ekrem Efendimize gelen, şeriat-ı garrayı anlatacağız.”[142]

         Galib Efendi insanın hususiyetlerini açıklarken gönül ile ilgili bir mevzuda mühür meselesini şöyle ifade etmiştir:

         “Gönül yolunu ihmal etmişsin. Her şey Allah’ın yed-i kudretinde. Sen oraya mülâkî olmamışsın, boyun bükmemişsin, enâniyet ile gidiyorsun, varlıkla gidiyorsun, neye varlıkla gidiyorsun, var olan Hazret-i Allah, seni kabul ederler mi. Yoklukla gidersen dâhil olursun, çünkü Allah ’ta yok yok. Allah ’ta olmayan bir sıfatla git. Neye gidiyorsun, o suların menbâı orası. Pir Efendimiz öyle buyuruyorlar Seyit Ahmet el-Kebir-i Rufaî Hazretleri; yokluk kapısından gir aklın varsa, başka kapıda bekleyenler hâlâ bekliyor. Başka kapı başka kapıda hala bekliyorlar. Yokluk kapısından dahil ol. Bak o kadar kitap yazdım hiç bir yere vurmadı idi Hazret-i Allah  mührü nereye vurdu biliyor musun. Yokum dedim de oraya vurdu, doğru söylüyorsun kulum, işte icâzet dedi. Mühür işarette verildi. O mühür bizim dergahımız için bir icazet. Hodri meydan aksini söyleyin. Bir aydır tetkik ettiriyorum. Bütün mütehassıslarına, hayretlerini gizleyemiyorlar. Sende buyur, dünyaya deyeceğiz bunu sende buyur deyeceğiz, sende bak.” [143]



[1] H. Hasan Galib KUŞCUOĞLU, Metafizik, 248. Antalya, 1999. H. Hasan Galib Kuşcuoğlu Kültür ve Eğitim Vakfı Yayınları. 4.

 

[2] H. Hasan Galib KUŞCUOĞLU, Metafizik, 249

  Galib Efendi aynı bölümde; “medeniyet, teknoloji, cumhuriyet, demokrasi, tamamiyle insan haklarını uhdesinde     

toplamış laiklik, bu güzelliklerin islamın öz malı olduğu idrak edildiği zaman, pratik kırık çıkıkçılar ister istemez yerlerini ortopediye bırakma mecburiyetinde kalacaklaradır. İşte bu gerçekleri anlatacak yer bulamıyorum. Ümitliyim inşallah,” şeklindeki ifadelerinden pratik olarak, hiç bir ihtisası olmayan kişilerin yaptığı kırık-çıkıkçılığı tasvip etmediği anlaşılmaktadır. Bk. Metafizik, s.248         

[3] Galib Efendi, age, s. 252

[4] Hasan Galib Kuşcuoğlu,  Merhamet-i İlâhîden Rahmet Damlaları, s. 11-13. Ankara 1998; H. Hasan Galib  

  Kuşcuoğlu Kültür ve Eğitim Vakfı Yayınları. 3  

[5] Hasan Galib Kuşcuoğlu, Tasavvuf ve Zikrullah, s. 127: H. Hasan Galib Kuşcuoğlu Kültür ve Eğitim Vakfı Yayınları. 2 

[6] Metafizik, s.110

[7] Hasan Galib Kuşcuoğlu, Metafizik. s.263

[8] Metafizik, s.197

[9] Metafizik, s.  197

[10] Galib Efendi, Metafizik, s. 113 

[11] Tasavvuf ve Zikrullah s. 153

[12] Tasavvuf  ve Zikrullah s. 143

[13] Metafizik, s. 260

[14] Galib Efendinin Sohbetleri, c. VIII, s. 49. 187 nolu kaset. Galib Efendi’nin 200’e yakın sohbet kaseti vardır. Bunlardan son 100 tanesi yazıya aktarılmıştır. Bu çalışma; her on kaset bir cilt olarak, bilgisayar sayfa yapısında; üst 5, alt 2, sol 2,5, sağ 5.4, sayfa yapısı ve 11 punto ile bir çıktı alınmış ve Galib Efendi’ye sunulmuştur. Bu bitirme tezi hazırlanırken kasetlerinden ve dolayısı ile yazıya aktarılmış olan bu ifadelerinden geniş bir şekilde istifade edilmiştir. Bu çalışma; dipnotlarda belirtilirken, Galib Efendi’nin Sohbetleri olarak isimlendirilmiştir. Bir dipnotta yukarıda belirtilen şekilde kaset numarası,  cilt numarası ve bu ciltteki sayfa numarası verilecektir.     

[15] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.    119 nolu kaset s. 59

[16] Metafizik, s.183-190

[17] Tasavvuf ve Zikrullah, s. 256 

[18] Galib Efendi, Tasavvuf ve Zikrullah S.164 

[19] Galib Efendi, Tasavvuf ve Zikrullah s. 164

[20] Galib Efendi, Merhamet-i İlahiden Rahmet Damlaları, s. 128

[21] Galib Efendi, Merhamet-i İlahiden rahmet Damlaları, s. 128

[22] Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik, s. 74-76 H. Hasan Galib Kuşcuoğlu Kültür ve Eğitim Vakfı Yayınları. I  1996    

    Ankara

[23] Metafizik, s. 210 

[24] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. IX, 190 no’lu kaset

[25] Metafizik, 179

[26] Metafizik s.151 Sakal bırakması ile ilgili yalamış olduğu zuhurat ile ilgili, bk. Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. VII, s. 175 no’lu kast.

[27] Metafizik, s.235

[28] Tasavvuf ve Zikrullah s. 43

[29] Tasavvuf ve Zikrullah s. 64

[30] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.  I, s. 56 106 No’lu kaset

[31] Bk. Belgeler ve fotoğraflar.  

[32] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. IX; ,  s.   190 no’lu kaset

[33] Tasavvuf ve Zikrullah s. 41

[34] Tasavvuf ve Zikrullah s. 41

[35] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. VIII,  s.    173 no’lu kaset

[36] Tasavvuf ve Zikrullah, s. 60

[37] Metafizik, 191

[38] Metafizik, s.210

[39] Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik s. 53

[40] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. IX,  s. 47,  186 nolu kaset

[41] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. IX,  s.47 186 nolu kaset 

[42] Rufailik, Durmuş Tatlı, Basılamamış Doktora Tezi, s.200 

[43] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. VI,  s. 156 no’lu kaset

[44] Merhamet-i İlahiden Rahmet Damlaları s.11, 12 

[45] Bu mülakatın tamamı buraya alınmadı. Zira çalışma hedefinden ayrılmış olacaktı. kısaltmalar yapılmıştır.

[46] Bk. Galib Efendi, Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik, s. 76

[47] Muhtaç olduğumuz kardeşlik, s. 77

[48] Tasavvuf ve Zikrullah s. 141

[49] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. I,  s.   12 nolu kaset

[50] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.  I,  s.  12 nolu kaset

[51] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. I,  s.   7 nolu kaset

[52] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.  I,  s.  12 nolu kaset

[53] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. I,  s.  12  nolu  kaset

[54] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. I ,  s. 12  nolu  kaset

[55] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.  VIII, s.85 179 nolu kaset

[56] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.II  ,  s. 160 Nolu Kaset

[57] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.II  ,  s. 165 Nolu Kaset

[58] Tasavvuf ve Zikrullah,  s. 211

 

[59] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.II  ,  s. 165 Nolu Kaset

60 Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.II  ,  s. 165 Nolu Kaset

61  Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.II  ,  s. 165 Nolu Kaset

[62] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. IX,  s.    181 nolu kaset

[63] Tasavvuf ve Zikrullah, s. 68

[64] Metafizik, s. 35

[65] Tasavvuf ve Zikrullah s. 47

[66] Tasavvuf ve Zikrullah s. 73

[67] Fetih, 11

[68] Tasavvuf ve Zikrullah s. 81

[69] İlk Vazifeli Defteri s.1 

[70] Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik s. 40

[71] Metafizik, s. 52

[72] Metafizik s. 53

[73] Metafizik s. 282

[74] Bk. Metafizik s. 16-20  

[75] Müslüm, Kitabu’l-îman C.I, s. 53

[76] Al-i İmran, 69

[77] Hac, 31

[78] Hucûrât, 14

[79] Mâide, 48

[80] Bakara, 62; Mâide, 69 

[81] Sahihi Buhari c.II

[82] Tasavvuf ve Zikrullah, s. 96

[83] Tasavvuf ve Zikrullah, s. 96-97

[84] Tasavvuf ve Zikrullah s. 107

[85] Tasavvuf ve Zikrullah, s. 107

[86] Bk. Ateş, Süleyman, Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı. s. 110. Yeni Ufuk Neşriyat,  İstanbul 1990   

[87] Tasavvuf ve Zikrullah s. 133

[88] Tasavvuf ve Zikrullah s. 133

[89] Tasavvuf ve Zikrullah, s. 21

[90] Tasavvuf ve Zikrullah, s. 19

[91] Tasavvuf ve Zikrullah, s. 26

[92] Tasavvuf ve Zikrullah, s. 213

[93] Merhamet-i İlâhîden Rahmet Damlaları s. 6

[94] Hucurat, 14

[95] Merhamet-i İlahiden Rahmet Damlaları s. 1-14

[96] Galib Efendinin sohbetleri,  c. III, s. 35, 38. 123 no’lu kaset

[97] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. V,  s.11  145 No’lu kaset

[98] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. V,  s. 12  141 No’lu kaset

[99] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. X,  s.42-49, 196 No’lu kaset

[100] Galib Efendinin Sohbetleri c.X 196 Nolu kaset

[101] Metafizik, s. 16-20

[102] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. I, s.  12 nolu kaset

[103] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. I,  s. 12 nolu kaset

[104] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.  ,  s.

[105] Galibi Vazifelilerinin Tarik-i Müstakim Mekârim-i Ahlak El Kitabı ve İslâmî Tasavvuf Prensipleri s. 19

[106] Metafizik, s. 37

[107] Tasavvuf ve Zikrullah s. 36

[108] Metafizik, s. 84  

[109] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.  ,  s.  156 Nolu Kaset 

[110] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. VI, s.   156 no’lu kaset

[111] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.  VI, s.   156 no’lu kaset

[112] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.  VI, s.   156 no’lu kaset

[113] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. VI, s.   156 no’lu akset

[114] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.  VI, s.  146 no’lu kaset

[115] Metafizik, s.226

[116] Tasavvuf ve Zikrullah s.

[117] Tasavvuf ve Zikrullah s. 238

[118] Tasavvuf ve Zikrullah s. 24

[119] Yasin Suresi Ayet.

[120] Merhamet-i İlahiden Rahmet Damlaları, s.1 (Bu ifadeye belirtilen eserin kapağında da yer verilmiştir.) 

[121] Bu ifadeyi 23 Temmuz 1983 Kadir Gecesi için yapılan sohbetin sonunda Fatiha dedikten sonra şunu da demeden geçemeyeceğim diyerek söylemiştir. 

[122] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. VIII, 177 nolu kaset

[123] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.  I,   s. 7 nolu kaset

[124] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. I, s. 7 nolu kaset

[125] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. I, s. 7 nolu kaset

[126] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. I, s.12 No’lu kaset 

[127] Tasavvuf ve Zikrullah s. 205

[128] Tasavvuf ve Zikrullah, s.236

[129] Metafizik, s. 60

[130] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. VIII, s. 18 172 no’lu kaset 

[131] Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik s. 33 

[132] Muhtaç Olduğumuz kardeşlik s. 40

[133] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.  VI, s.  156 no’lu kaset

[134] Süleyman Uludağ, İslam’da Musiki ve Sema. İstanbul ..

[135]  Galib Efendi’nin Sohbetleri, c.VI, 156 No’lu Kaset

[136] Tasavvuf ve Zikrullah s. 57

[137] Metafizik, s. 236

[138] Metafizik, s. 161

[139] Metafizik, s. 162

[140] Metafizik, s. 158

[141] Metafizik, s. 164

[142] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c. IX, s.    181 nolu kaset

[143] Galib Efendi’nin Sohbetleri,  c.  IX, s.   181 nolu kaset




Ekler:

 

 1- HİKMETLİ İFADELERİ
 

         Okuduğu şiirlerden bir örnek:

         İşin gücün murdar iken

         Dost neylesin senin ile        

         Gözün gönlün nefs-i hevâ

         Aşk neylesin senin ile        

         Zâkirlere yoldaş olmadın     

         Sâdıklara yoldaş olmadın      

         Olmaz yere verdin gönül

         Dost neylesin senin ile

         Dünya gözün rûşen edip

         Gönül gözün kör eyledin  

         Zulmet dolunca gönüle

         Nur neylesin senin ile  

  

         Gerçek yere derviş gerek

         Doldu cihân sahte ile 

         Duydun ise işin aslın

         Vâh neylesin senin ile    

         Dervişliği sanma hemen

         Olur sûret düzme ile       

         Dilde ise senin işin

         Hal neylesin senin ile       

         Yunus Emrem hoş dert ile

         Merdâne sür merdini kim     

         Emrah isen dost yolunda

         Ar neylesin senin ile

 

1- Ya Rabbi ezel bezminde bir damla ilim vermiştin. O damlayı ulaşmak için yanıp tutuştuğu ummana sen eriştir.

2- Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Allah’tan aşkını isteyin. Kuru odun gibi olmayın. Allah’a aşk Allah’a kulluk yapmadan elde edilmez kardeşim. Allah’a kulluk  yapmadan ben Allah’a âşığım diyorsa bir kişi; (bilsin ki) onun âşık olduğu Allah değildir.

3- Amelini bozmak istemezsen, emrin ve nehyin hakikatinin derinliklerini araştırmaya kalkma. Her davayı çözmeye âdem muktedir yaratılmamış, zâhir ile amel et, bu sana yeter.

4- Ey kaba sofu yoluna git. Bana hakîkatı anlatmaya kalkma. Bu kâinatın esrârı, bizim gözümüzde kapalıdır, hep öyle kalacaktır. ...

5- Yolun uğramazsa Muhammed’e geçti kervan kaldın dağlar başında. Kervana katılmak istiyorsan, Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimizin getirdiği emr-i ilâhiye dikkat et. Şeriat, tarikat, hakikat, marifet bu rahmet-i ilâhîde mevcut.

6- Kalbi gözyaşlarıyla suladığın zaman yaptığın duayı kâinat bilir, bu yaşa kıyamayanlara aşk yolunda sefer haram kılınmıştır. Göz yaşla dolup kalp hissettiği zaman benlik gider. İşte o vakit kul Allah ile konuşmuş olur.

7-  Allah’a kulluk vecibesini yerine getirmek için gayret etmeyen insanlar, Allah’ı bildiğini iddia etmesinler.

8-  Nerelerden geliyorsunuz, nerelerden geliyorsunuz da, şuradaki insan da gelemiyor    işte. İşte işin bu tarafı. Demek ki eli uzun olan değil de, nasibi olan yiyor.

 

9-  Fakir, bir şey arz edeceğim; ihvanımdan vefat eden kişiler ayrıldığım için üzülüyorum   tabi, kim olursa olsun, fakat derviş olarak gitti diye çok seviniyorum, bir gelin gönderdik diyorum, bir gelin daha gönderdik, îmanla gitti bir gelin şahidim, şeyhi olarak şahidim.

10- Allah’a kulluk vecîbesini eda ede ede öyle bir duygu sende tecelli eder ki, öyle haz alırsın ki, Cenab-ı Hakk’ı tenzih ederim noksan sıfatlardan- yaşarsın, yudum yudum nefes nefes an be-an, O’nsuz olmadığını görürsün, hiç bir zerren onsuz değildir. Onun için mecnuna mestan vurdular da, dikkat edin Leyla’ma vuruyorsunuz dedi. Nereye vursalar Leyla’yı gösterdi. Onun için Hazret-i Allah öyle buyuruyor, ben size verid damarınızdan daha yakınım. Min habli’l-verîdi. Ne o can damarı boğazdaki, hayır; şah damarı yok öyle bir şey. Yalnız öyle tefsir ettiler. Çünkü hakikatı bilmedikleri için. Bilselerdi şöyle tefsir ediyorlar bakın, insanda verid diye bir damar vardır. Bütün vücudu ihata etmiştir, hatta bağırsaklarda dahi mevcuttur der. Tıp, tıp bu gün ifade ediyor. İşte min habli’l-verîdi. Ben size verîd damarınızdan da yakınım. İhata ettim sizi. Neresize vursalar Leylam’a vuruyor diye bağırdı Mecnun. Ehl-i aşk bu. Eğer padişahlar bizim zevkimizi bilseydi toplarını tüfeklerini terk eder elimiz den almaya çalışırlardı. Hey hat, topla tüfekle alınmaz ki, bu zevk. Değil mi. Yudum yudum, nefes nefes. ...

11- Ya Rabbi seni öyle yaşıyorum ki, öyle zevkini aldın ki, sensiz hiç bir nefesim yok, hiç bir düşüncem yok. İşte; men kâne fî kalbihi Allah.  Eğer vuslat dediğin, rahmet-i ilâhi ile bu benim zevkim azalacaksa, o kadar memnunum ki, o kadar memnunum ki, eğer vuslat ile bu zevk azalacaksa, iki alemde de bir lahza dahi, bir an dahi vuslat istemem gereksiz diyor. Ben bu kadar zevk almışım. İşte aşk bu. İyi anlayalım. Onun varlığını hissetmek, onun emirlerine itaat etmek, riayet etmek, âsîlikte aşk olmaz. Adam ehl-i aşkım diyor namaz yok, şeddelide, oruç yok, hac yok, zekât yok. Sen Allah’ı bilmiyorsun ki, nesine aşık olacaksın, nesine aşık oldun. Onun için sen aşıksın ama ne olduğunu sen de bilmiyorsun. Dikkatinizi çekerim. Ehl-i aşk, ölçüsü yok bunun kardeşim. Allah insanın şekline bakmaz, Allah insanın hareketlerine bakmaz, buyurdu Peygamber Efendimiz. Nereye bakar; niyetine bakar, niyet bakın burada.

12-  Hani çok çoban ne diyordu, çoban; Musa (a.s.) zamanında; “gel diyordu hasretine dayanamıyorum,”  diyordu gel. Artık tahammülüm kalmadı gel diyordu. Gel de sana kara keçinin sütünden sana süt içireyim. Bitini kırayım çamaşırını yıkayayım, şu dala asayım da kurutayım çamaşırını, dizime yatırayım da seni uyutayım. Yudum yudum bunları hazmederek düşün kardeşim. Aşk aşk. Nerede görgüsüz bilgisiz bir aşk. Ama, O’nu yaratanı idrak eden bir aşk. Onun için ilim, irade, talep, üç mevzu vardır. Bunlar Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimizin getirdiğine uymuyorsa, muhaldir.

13-  Hazret-i Rasul-i Ekrem Efendimizin getirdiğine ilim de uyacak, irade de uyacak, taleb de uyacak. Musa (a.s.) zamanında idi, bilmemişti bir şey, görmemişti bir şey. Hüda-yı Nâbit bir yerde yetişmişti. Ama ezel-i ervahta Hazret-i Allah beğenmişti onu, O’nun aşkını taşıyordu, yanıyordu içi, ama nasıl hitap edecek bilmiyordu ki, bilmiyordu nasıl hitap edecek. Gel diyordu gel. Hazret-i Mevlânâ’da, öyle dedi, yaa. Şems’de gördü bütün tecelliyât-ı ilâhîyi. Şems’in neyine aşıktı, aşıktı Şems’e. Hazret-i Allah’ın sıfatlarını tenezzülen Şems’te gördü. Ümmî Şems. Yanıyordu Hazret-i Mevlâna.

                             Gel diyor, gel. Başın kirli ise yıkamadan gel

                             Ayağına diken battı ise çıkarmadan gel

                             Gel ki, kalksın aradan. Gör ne hale geldim, diyor 

                             Ufak ekmek parçaları gibi yerlere döküldüm, gel de topla beni 

FAZLA ANLATAMACAĞIM. Rabbim almasın bu duyguyu, bu aşkı Yoksa gerisi dedi kodudan ibâret kardeşim.

14- Allah’tan kaçar nefis. Siz onu sağlam bir yere bağlayınız.

15- Bu dünyada görmeyen ahirete göremez, kavl-i Mustafa’dır bu. Bu dünyada a`mâ ahirette a`mâ. Nasıl oluyor. Tezat, hayır tezat yok. İşte bu türlü görmek, bu türlü görmek.  Allah’ın  tertibine riayet etmek. O kadar mutmain olur ki kişi nefes-nefes, adım-adım, yudum-yudum. Her şey, O’nsuz olmaz hayat.  Bakın Rabiâ-yı Adevî’ye Hatun ne diyor;

                             Cennette yok isen eğer Cennet istemem

                             Buğuzatta isen eğer rahmet istemem

                             Yarin hayali müşfik ise kalb-i yardan

                             Alemde bir lahza dahi vuslat istemem

         Ya Rabbi sen olduğun yere götür beni, çünkü sana aşığım. Cennette değil isen lâzım değil bana, haşa. Bu bir aşktır, bu zevkle söylenmiş şeylerdir ki, makbuldür.

16-  Fiili sıfatları ile tecelli eder Rabbim. Bütün alem Allah’ın  fiili sıfatlarının tecellisidir. Bi-zâtihi aynı değil. Her hangi bir parçasına Allah dersek, olur mu olmaz küfre gidersin. Allah’a mekân isnat etmek, o da küfre götürür. Allah yerdedir göktedir diye bahsetme. Zâtî sıfatlarını bu şekilde anlatma. Ama; Allah’ın nuru yer yüzünü ihata etmiş, de. Çünkü subût sıfatlarındandır. Ama zâtî sıfatlarına mekân gösterme. Fiili sıfatları ile mekândan münezzehtir, her yerde hazır nazırdır, zâtî sıfatları ile mekândan münezzehtir. Kişi, bunun üzerinde ileri geri konuşması yasaktır. Muktedir değil, çünkü konuşamaz. Ama zevkini alır, hayranlık duyar, AŞKTIR BU. Bunlarda lisâna gelmez, izâha kalkışma.

17-  Arza rahmet-i ilâhinin en büyük tecellisidir Hazret-i Rasûl-i Ekrem Efendimizdir.

18- Yalan söylerler, kov gıybet ederler, sigara içerler, dervişim derler vay yavrum vay.

19- Kör oğlu gözün kör olsun demiş. Köroğlu’da çeşmede içermiş, yaşlı kadın demiş, yaşlı kadın. Teyze sana ne yaptı Köroğlu. Yavrum be ne bileyim herkes diyor ben de diyorum. Sana ne yaptı da Köroğlu gözün kör olsun diyorsun.

20- Hiç yaşanmayacak hale getiren, ilim sahipleri, Allah zülcenaheyn etsin hepsini. İslam’ı gerçek manada insanları korkutmadan kaçırmadan Allah’tan. Rahmetim gazabımı örttü, hitabını ele alarak, düstur edinerek, daima rahmet. İnsanları götürmek için, ne büyük insansın o zaman. Kaçırma Allah’tan. Neye kaçırıyorsun, niye yaşanmayacak hale getiriyorsun din-i İslam’ı. Şeriat-ı Muhammedî en mütekâmil insanlara gönderilmiş.

21-  Gerçek namazını kılar, beş vaktine beş daha katar, ramazan orucunu düzgün tutmaya çalışır, haccını yapar, zekatını verir, hayır hasenatını yapar, Allah’ı çok zikreder. Bunlar ölçüdür. Şah Meranın bağları üzümü yok yaprağı var, demiş adam. Ehl-i aşk geçiniyor, yok hiç bir eser. Allah’ı bilen öyle olur mu. Allah’ı bilen nasıl namazdan geri kalır, sürünerek kılacak, Allah güçlük emretmemiş. Fakir oturarak kılıyorum namazı.

22-  Efendim, huzurlu namaz kılamıyorum. Halt etmişsin sen. Sana namazı kıldıran Allah’ın emridir. Allah kıl diyor kılacaksın. İster huzurun olsun ister olmasın. Allah’ın emri bu. Senin insiyatifine bırakmamış Hazret-i Allah. Emrediyor sana. “Kırk gün taban eti bir gün av eti.”

23-  Dilini oynat da sana kim olduğunu söyleyeyim. Oynat oynat dilini. Bir şeyler konuşuver. Mayanı meydana çıkarırım senin. Niye; dünyada belli olacak bu. Dünyada belli olacak, belli. Habîbim sen onları yüzünden tanırsın, buyurdu Allah-u Teâla Hazretleri.

24-  Bu gün Mecnun dahi Leyla’ya âşık ise din Leylâ’nın dînidir.

25-  Çok dikkat edin öyle Allah’ın evliyâları vardır ki, evladı tanımaz onu. Yabandan bir kişi öyle bilir ki, onlardan daha iyi bilir.

26-  Allah’ın verdiğine rıza göstermek başka, bu şekilde Allah’ın verdiği nimetleri idrak etmemek başka. Karıştırma bunları birbirine. Allah vermiyor, o kadar. Sen say u gayretini sarf ediyor musun, ettin. Eh, rıza gösteriyorsun. Makam-ı rıza öyle herkese nasip olacak bir şey değil. Makam-ı rızadan nasıl konuşulur, nasıl bakılır nasıl görülür.      

27-  Yolumuzun, kadrini kıymetini bilin. Mananızda gördüğünüz, bu fakirin sîmâsında tecellî edecektir.

28-  Allah’ın varlığına gerçekten inanan, emr-i ilâhi üzere yaşamaya azmeden, Allah elçisinin getirdiği şeriatı (yaşamak) ile yükümlü olduğunu kabul eden, emr-i ilâhiyi icraatında samimi olan, savum, salat, hac ve zekatı (hakkıyla) ifa (ederek) imanda zuhuru görülen, kelime-i şahadete şahit kılınmış, ademlikten sıyrılan, insan olabilmenin yolunda Hazret-i Allah’ın rahmetinden ümitli, biat ettiği peygamberinin yaşantısını, zamanın zuhuruna uygun (olarak), manasının aslını bozmadan (ve) Allah elçisini ilâhlaştırmadan yaşayabilen, HAZRET-İ İNSAN olur.

29-  Ezel-i ervahta, Elestü bi-Rabbiküm, hitabına belî, diyen ruhları kâfir olarak Hazret-i Allah huzuruna götürmez, isterse çöplüğe düşsün. Onu mutlaka. Buna MURAD derler, tasavvufta murat. Hep muratsınız, mürit pek az içinizde; mürit,  İnşAllah hep muratsınız. Allah,  Rabbim murat eylesin. Ezel-i ervahta belî diyen, secdeye kapanan, Allah’a secde eden ruhlarsınız. Ruhlarınızda aynen böyle şekil taşıyordu, birbirinizi tanırsınız ama Hazret-i Allah unutturdu ezel-i ervahı, unutturdu size. Niye unutturdu, şımarır kulum diye. Öyle yağma yok, iltimas olur o zaman. Ben nasıl olsa şeyhim, saîdim, nasıl olsa muradım, der olmadık iş karıştırır.

30- Aşktan ne haberin var senin, aşk olmadan meşk olmaz bilmiyor musun bunu. Senin aşk dediğin köpeklerde var af edersin. Hayvanlarda hep var. Senin aşk dediğin bunlardan ibaretse, zaten beşeri tarafımız bu bizim. Ama ilâhi bir aşk var, ilâhi aşk. Aşkın mecâzisi olmaz. Aşk ilâhidir, Allah’a olan hayranlıktır aşk, O’nu idrâk etmektir aşk, O’ndan korkmak, emri üzere yaşamaktır aşk, o anıldığı zaman; iç aleminden yaşlar fışkırmaktır aşk, iç aleminden. Dışarıya bazen vurur bazen vurmaz, çok zaman vurmaz o göz yaşları. Pek sızmaz, pek enderdir, Allah orada da korur, riya olur diye göstermez göz yaşlarını.  İçine içine akıtır. Ama; kimse olmadığı zaman, bârân gibi döktürür. İşte sonsuz rahmet-i ilâhi, ölçü. Adem; insan olmuş. Allah için ağlıyor. Bir yeri acımış da onu bahane ederek değil. Yahut canı yanmış, dünyanın meşakkatinden de bir kapı bulamamış, oraya ağlıyor. O da fena değil ama, aranılan aşk değil. Aşk; aşk-ı ilâhi, başka aşk yok. İlim Allah’ı bilmektir, gerisi güzel her şeyi öğrenmektir. Fakat Allah’ı bildiği kadar ilim sahibidir. Allah’ı bilmenin nihâyeti yoktur. İlim beşikten mezara kadardır, buyurdu Peygamber Efendimiz. Şurada biter diye beyan edilmedi ki. Beşikten mezara kadar. İlmin şu dalı bu dalı diye bir şey yok, hepsi güzeldir.

31- Eğer Hazret-i Allah sebepsiz rahmetini ve gazabını tecellî ettirseydi, rahmetini gazabını da vasıtasız tecelli ettirseydi, vesilesiz tecelli ettirse idi, kimse dayanamaz erir giderdi Allah korusun. Nereden biliyorsun. Seni, görmek istiyorum dedi de “len terânî,” dedi. Yâ Mûsâ beni göremezsin. Ben seni o şekilde yaratmadım, benim bir sıfatımı dahi görmeye muktedir değilsin, erirsin, bitersin. 

 

32-                          Demişsin görmedi beni bu cihan üzere kimse

                               Nedir bu yüzlerden seyrân olduğun cânâ  

         Şimdi Allah-u Teâlâ Hazretlerini baş gözüyle görmek mümkün değil. İyi anlayın. Allah’ın fiili sıfatları, sübûtî sıfatları, her an tecelli ediyor. Meselâ beni ademe en fazla bahşedilen, subutî sıfatlarının tecellisi var. Benî ademde. İnsan olmak için. Zatî sıfatları zâtına mahsustur. Mekân göstermek küfürdür, mekândan münezzehtir. Her yerde hazır nazırdır diyoruz. O fiili sıfatlarının tecellisi. Her yerde hazır nazırdır, her yerde tecellî ediyor. Bütün eşyada her şeyde.

                             Mekânlardan münezzehsin senin zât-ı şerifin için

                             Nedir bu kalb-i vîranımda mihmân olduğun cânâ

         Mekânlardan münezzehsin senin zât-ı şerifin için. Amma benim kalb-i vîranımda mihmanımsın benim, beni götürüyorsun, muhafaza ediyorsun, nedir görmüyor muyum ben seni, işte görüyorum. Allah bu gözü her kese ihsan etsin. Bu dünyada görmeyen ahirette göremez, kavl-i Mustafa’dır denilmiş. Hazret-i Allah’ta Kur’ân-ı Azimuşşan’da; bu dünyada ama âhirette ama, bu dünyada görmez, ahrette de göremez, buyuruyor. Niye ben öyle imkânlar bahşettim ki kuluma, inkârı mümkün değil. Benim zâtımı anlaması için, öyle rahmetimi ihsan ettim, öyle serdim ki sergiyi. Yazıklar olsun, eğer göremiyorsa. Ona şahit olun yevmi’l-mahşerde; a`mâ olarak haşr edeceğim o salağı. O salak; Allah’ın varlığını idrak edemeyen, her zerrede O’nu, bir kudreti, kuvvet-i ilâhinin mevcudiyetini hissetmeyen, af edersiniz kusura bakmasınlar da salak kelimesi hafif kalıyor.

33-  Dervişliğin tecelliyâtı budur; her halinden iman mevcudiyeti görülecek dervişin, katılaşmayacak derviş, yaşantıyı insanlara haram etmeyecek derviş, başkalarını nefret ettirmeyecek derviş, güzelliklerden uzak durmayacak derviş. Güzelliklerin karşısında olan insanları kabul etmiyorum ben derviş olarak, ölçüme gelmiyor Allah kabul etsin de. ... 

34-  Samimi olalım, ahlaklı olalım. Mesela öğle bir şey ki, evet; merhametli olalım. Merhamet; Hakk’a vuslat için en büyük vesiledir.  Merhamet; Hakk’a vuslat için en büyük vesiledir. Kimde merhamet yoksa, onda iman da arama. Merhameti olmayanın imanı olmaz. İmanın şûlesi, tezâhürüdür merhamet.  Merhametsiz bir insan yaklaşma yanına. Allah şerrinden korusun. Hatta daha ileri gitmişler, hanım kızlarımız da dinliyorlar kusura bakmasınlar. Merhametsiz olan bir kızı oğluna alma demişler. İman falan değil bu, bakın dikkat edin. Merhametsiz olan bir kızı oğluna alma. Şimdi somun çürük. Merhamet yok, insanlık yok. Merhamet imandandır imanın şulesidir. İşte burada yazdığım gibi daha okuyayım mı. Kısmet olmuyor yazıyorum da böyle okumak kısmet olmuyor. Merhamet iman ağacının en büyük meyvesidir.

35-  Hazret-i insanın iki cephesi vardır, bir cephesi Hakk’a dönük olan tarafı ikinci cephesi de halka dönük yönü. Bunun ikisini de ihmal edemezsin. Sizin en hayırlınız dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyendir, buyuruldu.

36-  Rabbim yakınlığını ihsan etsin, ancak bu söylediğim samimiyetleri elde ettiğin zaman o tecelliyatlara muttalî olursun. Zira diğeri aynı şeyi düşünemez, göremez. Suya giden testiyi kıran gibi değil. Biri gider suyu getirir, biri de su getiriyorum diye testiyi kırar. Hangi kalp marifetullaha kapalı ise, marifetulah’a kapalı ise, evet; karargâhını bulamadı ise; o kalb şeytanın istila ettiği yerdir. Demek ki, marifetullah okulunda okuyacaksın, oraya intibak edeceksin, yalnız madde ile iktifâ etmeyeceksin. Arif denir bu insanlara. Bu insanlar; dinin direğidir yavrum. Allah-u Teâla Hazretlerinin lütuf ve ihsanı onlardan zuhur eder tecelli eder.

37- Aşk olmadan meşk olmaz, kardeşim. Aşk ilâhîdir mecâzî olmaz. Allah cümleye ihsan etsin, samimi insanlarda tecelli eder, ilimli değil.   

38- Rabbimi zikredeceğiz inşallah. Onun için toplandık zaten. Sohbet ettik. Hem de ihlasla,  inanarak bütün mevcudiyetimizle, dünya işlerini kasaveti de attık bir tarafa. Aşıkta keder neyler  gam halkı cihanındır, dedik zikre girdik. Usulü veçhile kim ne derse desin. Efendim şöyle sallanıyorlar, böyle bilmem ne falan filan. Onları bilsen, o hikmetleri. İnşAllah yaşlandığınız zaman sizler de iyi anlayacaksınız. O sallanmanın hikmetlerini, nedenlerini iyi anlayacaksınız. Allah bizi hem ruhen koruyor, hem de fiziki durumumuzla koruyor. Hem ruhen koruyor, hem de fiziki durumumuzu muhafaza ediyor. Hatta resmi derslerimizde fakir tavsiye ediyorum. Kelime-i tevhit ve lafza-i celali ıssız bir yere çekil, kimseye riyâ olmasın, başkasına duyurmak değil, böyle hareket ederek Lâ İlâhe İllAllah diye. Ondan sonra, ne kireci ya. Kireç ne gezer, ne boyun tutulması ne omuz tutulması. Hem de iç âleminde pompa başka çalışır. Kalp başka türlü hareket eder, kalp damar tıkanması dahi dervişte olmaz. Sıyırır atar çünkü. İllAllah diye vurdu mu. Haddine mi düşmüş. Hani elle pompa yapıyorlar ya, kalbi duranlara. Sen o pompayı kendin yap. Tabi o pompayı kendin yap ya. Ben o bir alet var hani, kalbin grafiğini alıyor. Onu bir bağlayın da dedim bir esma vurayım. Hakikaten ibre başkalaştı böyle langır lungur yazmaya başladı. Tabi, canı isterse yazsın.

39- Kullarına rahmetiyle idare verip, adem olarak dünyaya gönderen; insan olmasını dilemesi ile vesileler halk eden Hâlik-ı Zül-Celâlce haddim, şükrüm,tazarru ve niyazımdır.

40-Bilâ-istisna bütün kullarının hayatında azda olsa “metafizik”  tecellisi  görülebilirse de,  ALLAH’ın yarattığı cem-i mahlukatına verilmeyip “metafizik” (fizik üstü) zuhurat ancak ve ancak insan olmaya namzet, kemalatlı beni Adem’e mahsus  kılınmıştır. Cemi kullarında az da olsa görmek mümkün olup,  rahmetine  vesile kıldığı, nice istisnai yarattığı kulları vardır ki, onların hayatında fiziki yaşantı olduğu gibi “metafizik” yaşantı hayatlarına daha hakim kılınmıştır. Hikmettir, marifetullahtır, fizik ötesi manadır, ayne’l-yakin  ve hakka’l-yakindir. “Peygamber Efendilerimizde zuhur etti ise ilm-i ledünniğdir.”  Tertib ve tanzim-i ilahidir.       

41-Ledünni sultanında zuhuru bariz görülen tevhit dininin zuhuru, Allah’ın kullarını ihya etmesi için vesile kıldığı rahmet hazineleri, irfaniyet, arifiyet ve ilim şehri Peygamberimiz Efendilerimizde zuhurunun ifadesi cümle Peygamberlerimiz Efendilerimizde de zuhur eden rahmet-i ilahi  “ilm-i ledün” fizikin üstünde “metafizik” tir.

42-  İslam’ı cinsel organından tanıyan, mütehassıs dindar geçinenler az değil. Onlar için kelime-i tevhit önemli olmayıp, onların şahidi açık gözle görülürse şahittirler. Her zaman aşikar olmadığından “kafirdir” diye öldürürler. Bakarlar ki, malum ölçüleri ile yanılmışlar; “Müslüman’mış” diye namazını kılarlar.

43- Büyük vazifelerin kazancı çok olduğu gibi ağırlığı ve mesuliyeti de o nisbette büyüktür. Avamın kaldırmaya gücü yetemeyecek yükü taşıyan, istisnai yaratılmış şahsiyetler vardır. Değişik vazifelerde yer yüzünde bu kabiliyette ALLAH’ın  rahmet sıfatının zuhuruna vesile kıldığı şahsiyetlerde, değişik tecelliyatlar kıyamete kadar devam edecektir. Hiç şüphen olmasın. Bu hal adalet-i ilahinin  rahmet tecellisidir. Bu rahmetin  değişik mevzularda zuhuru görülür. Peygamber Efendilerimiz’de kül olarak tecelli eden bu rahmet-i ilâhiyi, Allah’ın istisnâi yaratılmış seçkin kullarında her devirde görmek mümkündür. Bu şahsiyetlerin yaratılışı istisnaidir. Buna metafizik de diyebiliriz. Bu kullardan  bazıları emr-i ilahinin bekçileridir. Bazıları irşada, bazıları ikaza, bazıları da ıslaha vazifelidirler. Atatürk ıslah vazifesi ile vazifeli idi. Şahidim. Vazifeli, seçilmiş kulların cümlesi Hazret-i Allah’ın muhafazasında olup, ehl-i hakikatin görgü ve bilgisine göre bu istisnai yaratılan zevatın hiç birinde menşei imansızlık olan gazab-ı ilahi görülmemiştir. Bu görüş avamın ölçüsüne  göre olmayıp, yalnız ehline mahsustur.

44- Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik kitapçığında yazmıştım. Gene yazıyorum. Yazacağım inşallah: “Bütün dünya müslümanları ALLAH’ın son peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s,a,v)’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm müslümanlar Hazret-i Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli. İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira, ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”

45-   “Geçtiğimiz yıllarda yüz yaşını geçkin olarak ve İstanbul Merkez Efendi imam hatibi iken vefat eden ve cumhûriyetin ilanından önce İstanbul’da şeyhü’l- meşâyih ünvanı ile anılan Nurullah Efendi özel doktoru Prof. Dr. Naci Bor’a şu olayı bizzat kendisi anlatıyor:

Nurullah Efendi Atatürk’ün sekreteri olan amca-zadesinden kendisini Atatürk’le görüştürmesini ister. O da Nurullah Efendi’yi Ankara’ya davet eder. O günlerde Atatürk bir vesile ile resepsiyon vermektedir. Sekreter Nurullah Efendi’yi Atatürk’le resepsiyonda karşılaştırarak görüştürmeyi planlar ve bu maksatla resepsiyona Nurullah Efendi’yi de davet eder.  Arzu edilen bu görüşme gerçekleşir ve Atatürk, Nurullah Efendi ile bir köşede hayli sohbet eder. O günlerde türbe, tekke ve zaviyeler kapatılmış bulunmaktadır. Söz buna intikal edince Atatürk Nurullah Efendi’ye der ki:

“--Efendi Hazretleri tekke, türbe ve zaviyeleri ben kapattım. ALLAH bana ömür verecek mi, bilmiyorum. Ama şayet ömrüm olursa günü gelince bunları yine ben açacağım.” 

Atatürk bu hakikati gerçek Şeyh Efendi’ye ifşa etti. Hazret-i Mevlana Celalettin Rumi hazretlerini ziyaret ettiğinde:

“--Sen rahat uyu, ey koca şeyh! Bu icraatlarım sizlere değil.”

46- “Men arefe nefsehu fe-kadarefe Rabbehü ...” Nefsinin aczini bilen insan, varlığın Allah’a mahsus olduğunu bilen insan ilim sahibi demektir. Çünkü ilim Allah’ı bilmektir. Bu ilmin nihayeti yoktur. Ömrün nihayeti ilmin sonu değildir. İmanında ihlas ve sadakat gösterip hep Allah’ı bilme zevkine erenleri kabir hayatında dahi ilme devam ettirirler. Kabir hayatı dünya gibi müsait olmayıp imkan ve müddet sınırlıdır. Dünyada kavisi bilerek tamamlayanlar ferasetli, akıllı, bahtiyar müminlerdir. Ezel-i ervahta belî diyen fakat her ne sebepten dünyada kavisi tamamlayamayan, murâd-ı ilâhî olan kullarına adaleti icabı kabirde kavisini tamamlatır. Yani ruha makamını buldurur. Çünkü kast-i ilâhî; daha kemalatlı olsunlar, daha yüksek derece alsınlar, rahmetimin sınırlı olmadığını bilsinler, diye arzı yarattı. Sonsuz rahmetini kullarına yine rahmet tecellîsi ile bildirmekti.

47-  Hakikat  bu türlü zuhuratta Allah’ı görmektir. Habibim, sen atmadın, illa ben attım,  hitabının anlamını iyi bilesin. Bazı yol sâlikleri mensubine izahta ve anlatmakta  güçlük çektiklerinden, “varsın öyle bilsin. Ne zararı var?” Düşüncesi ile, ihvanı o hali ile götürüyoruz zannederler. İşte o oluyor gibi görülen, yanlış tutum meyvesini  vermeye başlar. İlk meyvesi şeyhini ilahlaştırır. İlahları çoğaltır. Nihayet kendisi ilah olur. Kelime-i tevhidin dışında yaşantı temin ve tertip etmeye çalışır. İslam’ın, tasavvufun ismi ve resmi kalmıştır. Başkalarına zarar vermedi ise işi Allah’a kalmıştır! Dinin cüz’inden feragat küllünden feragattır. Yani tevhitten bir şey eksilttiğin zaman eksiltilen kadar değil, küll olarak tevhit yoksunu olursun. Kulluğun icabı evvelâ dikkat edeceğin esas tevhide halel getirmemektir. Allah’tan başka ilah edinmeyeceksin.

48- “Bu dünyada a’ma ahirette a’ma (Bu dünyada görmeyen ahitette göremez” ayetinde belirtildiği gibi; Hazret-i Aliyye’l Murtaza (r,a) Efendimiz’in buyurduğu: “Görmediğim  ALLAH’a ibadet etmem” sözünde belirtildiği gibi... Müstesna yaratılmış,  yaratılışı rahmet-i ilahinin tecellisinden başka bir şey ifade etmeyen, hayatının her safhasında fizik üstü tecellilerin anlamı hikmet ve marifetullah olup fizik üstü, metafiziğin zuhuru biz aciz kullarına ALLAH’ U TEALA VE TAKADDES Hazretleri’nin rahmetine vesile kıldığı  kulluk  imtihanında kazanmamız için, tabiri caiz ise hal ve  kulluk tecellisi ile  verilen ferahlık biz aciz kullarına  lütfu ilahiden  olan bir nevi  iltimas değil mi? İşte bu rahmet-i ilahileri göremeyenler, görmek de istemeyenler dünyada hakikat a’ması olduğu için hakikat aleminde de a’ma olarak haşrolunacaklardır. Cenab-ı Hakk’a: “-- Biz dünyada görüyorduk. Ahirette niçin a’ma olarak haşrolunduk? sorularına Hazret-i ALLAH cevaben şöyle buyuracak:

49- “Siz dünyada iken dahi hakikatlere gözlerinizi ihtiyarınızla kapatmış idiniz. Burası mana alemi. Dünyada rahmetim her yerde zuhur ettiği halde “ALLAH’ la kul arasına  girilmez“ diye,  hakikatleri hiç bir manevi izahı olmayan, benim sıfatlarımla bağdaşmayan kelamlarla kullarımı rahmetimden uzaklaştırdınız  ve o kullarımı: “--Taştan ve topraktan ne istiyorsun?” Diye olanca gücünüzle engelleyip, manevi kazançlarına mani oldunuz. “Siz  onlara ölü demeyin, onlar diridirler amma siz bilemezsiniz” diye sizleri uyardığım halde  uyanmadınız. Bugün a’ma olarak haşroldunuz.”

50- Ehl-i hakikatin dile getirmek istediği şu gerçeği kalbine nakşet ki, bir daha bu hataya düşmeyesin!  (99-109) 

51-  Siz insanların anlayacağı şekilde  de hitap ediniz. Boğarsın yoksa insanı, öldürürsün. Bazı insanlar, hikmet söylüyorum diye boğuyorlar insanı, öldürüyorlar. Ya ilahlaştırıyorlar Allah korusun yahut da Allah yokmuş gibi bir zeheba kaptırıyorlar. İkisi de cinayettir, en büyük cinayettir. Abd rab olmaz,  rab abd olmaz.              

52- Arza rahmet-i ilâhinin en büyük tecellisi,  Rasûl-i   Ekrem   Efendimiz’dir.  Arzın nûrudur. Arz ve semanın nûru Hazret-i Allah’ın nûrudur. Hazret-i Rasûl-i Ekrem   Efendimiz nedir; Allah’ın rahmet sıfatının tecellisidir. Bütün  peygamber efendilerimiz böyle,  ayrı görme.

53- Yer gök meşayih ile dolsa bir adım dahi atamazsın sonra. Sağlam, Allah’ın ve Rasulünün vazifelendirdiği bir şeyhe biat ettikten sonra her hangi bir sebepten ayrılacaksın.

54- Kardeşiz. Lâ ilâhe illAllah diyen kardeşimizdir. Bir de müntesip olmuş bir şeyh efendiye ve Allah’ın kanunlarına tabi olmuş ve kulluk yapmaya çalışıyor, bu kardeşliğe paha mı biçilir.

55- Her kes âcizdir, Pir Efendimiz’de Allah’ın kuludur, âcizdir, Peygamber Efendimiz’de âcizdir: Haşa, yani bir beşer gibi değil istisnâî yaratılmıştır onlar, müstesnâ yaratılışa sâhiptirler onlar. Bütün mükevvenatın nüvesidir, Allah-u Teala Hazretlerinin rahmet-i ilâhisinin tecellî ettiği  kaynaktır. Başka türlü göremezsin bulamazsın. Ne kadar güzellik var ise, Hazret-i Rasûl-i Ekrem Efendimiz’den göreceksin.

56- Şimdi fakir bir şey arz edeceğim. İhvanımdan vefat eden kişiler ayrıldığım için üzülüyorum tabi, kim olursa olsun,  fakat derviş olarak gitti diye çok seviniyorum, bir gelin gönderdik diyorum,  bir gelin daha gönderdik. İmanla gitti bir gelin şahidim. Şeyhi olarak şahidim, Rabbim cümleye ihsan etsin. Mahâret yaşamak güzel şey.

57-  Sevgi bilgiyle olur, onu idrak etmek ilimle olur, irfâniyetle olur, Allah’ı bilmekle olur. Allah’ı bilen insanlar her şeyi idrak eden insanlardır.

58-                        Hoca istersen var bin hacca 

                             Hepsinden iyice bir gönle girmektir 

         Burada haccı  inkar mı ediyoruz. Yok değil öyle. Gönüle girmemişsin,  gönülle alakan yoksa; padişahın develeri de gidip geliyordu zamanında, demiş. Öyle hacı mı olur. Ama biz ona da hacı baba deriz. O da bizim zaafımız. Allah layık kılsın. Gönülsüz ne  yaparsan yap, hayatını boşa geçirmiş olursun. Onun için; men kâne fi kalbihi Allah,  femuînühü fi’d-dâreyni Allah. Kimin kalbinde Allah varsa onun muîni Hazret-i Allah’tır. Bugün çektiğimiz, ümmet-i Muhammedin bütün dünyanın çektiği ezâ, gönül mahrumiyetindendir.

59- Habibim, bizim azabınız ile korkut ama, ee insaf et canım, Allah’tan kaçırmak için değil bu âyet-i kerime, yaklaştırmak içindir. Siz Allah’tan nasıl korkmak lazımsa öyle korkunuz, buyuruluyor. Onun için insanları Allah’tan kaçırmak ilim değil. Hastanın derdini daha da artırmak şifâ değil tabiplik değil; 

                             Her tabibe âşikâr etme derûni derdini

                             Her ne derdin varsa eyler deva Allah kerim 

60- Ee Allah bize yeter, dost olarak yeter. Allah dostun olsaydı vallahi bu hadise başına gelmezdi,  Allah’a göre iş yapmadın ki, dostun olsun. Bütün kullarını mahvetmek istedin, perişan etmek istedin, hepsini küfürle itham ettin, ondan sonra utanmadan diyorsun ki Allah bizim dostumuz. Peki, biraz da Rabbim’i tevhit edelim inşallah. 

61- Mekarim-i ahlakı tamamlamak için gönderildim, buyuruyor Hazret-i Rasûl-i  Ekrem Efendimiz. Benim bütün kardeşlerim, ahlak üzere geldiler. Dini bilgileri olmayan kişi de ahlak olmaz. İnsan, Allah’ın kanunlarına göre ahlaklaşır. Yoksa beşerî kanunlarla değil. İnsana veremezsin bunu,  dışını süslersin içi kapkaranlık kalır.

62- Muhammet İkbal’in dediği gibi, ey insan; ilim öğrenmişsin yığmışsın, gönlü ihmal etmişsin,  gönlü ihmal etmişsin, acıyorum bu kaçırdığın bu servete acıyorum haline. Sen madde için gelmedin, sen hem maddenin insanısın, hem mananın insanısın. İki türlü yaratıldın senin gibi hiç bir şey yaratmadı Hazret-i Allah. Onun için efdal-i mahluksun,  şerefli mahluksun.

63- Onun için bu âlem bu mükevvenat, Allah-u Teala ve Tekaddes Hazretlerinin ilim ve irâdesinin tezâhürüdür,  zuhurudur. Hangi zerreye baksan, onun varlığını görürsün, ama odur diye küll olarak sakın kelimelere dökmeyesin. En efdal-i mahluk, şerefli mahluk ben-i adem; insan. İnsan olmak için geldik bu dünyaya. Biz ezel-i ervahta, Cenâb-ı Zülcelal ve Tekaddes Hazretleri’nin, elestü bi-rabbiküm hitabına BELî dedik elhamdülillah. İnşallah, demeyenler dahi burada ihya olacak. Allah’ın sonsuz rahmetinin ifâdesi. Hazret-i Allah imtihan ettiği halde, merhamet-i ilâhinin çokluğundan bizleri tekrâr ihyâ etmek için yer yüzüne gönderdi. Başka türlü düşünme. Başka türlü düşünme müslüman kardeşim. İhyâ etmek için gönderdi.

64- Unutturdu ezel-i ervâhı. Yoksa, paniğe kapılırdık, ezel-i ervahı bilseydik, idrâk etseydik. Orada belî demedik, yok secdeye hemen varıvermedik, mütereddit falan falan, ne yapardı bu, bizi helak ederdi, perişan ederdi. İşte Hazret-i Allah rahmeti iktizâsı unutturarak bizleri tekrar ihyâ etmek için bizi yer yüzüne gönderdi. Biz arza nice nice âyetler indirdik, yalnız bunu akl-ı selim insan, kâmil insan okur, görür. Biz bundan da yoksun kaldık. Hikmetti bunlar. İşin aslı bunlardı, bunlardan yoksun kaldık.

65- Derviş. Sadece peygamber Efendimiz’e gelen mi hayır, dünya kurulalıdan beri,   dünya kurulalıdan beri. Onun için neye korkuyorsun benim muhterem kardeşim. Derviş olacağım diye ödün patlıyor. Halbuki; dervişin de ödü patlıyor beni dervişlikten atarlar diye.  Rabbim korusun. İki tane zıtlık hangisi,  kafanı kullan, aklın çıkıyor derviş olacağım diye. Allah nâ-ehlin şerrinden korusun.     

66- Sana soruyorsa dersin ki gel kardeşim, sen de müslümansın elhamdülillah ama, âhir zaman peygamberini bilmiyorsun, O’na gelen ahkâm üzere hareket edersen daha makbulsün ind-i ilâhide, daha mütekâmil inanlar için gönderdi Hazret-i Allah. Yoksa senin de peygamberin bizim de peygamberimiz, ayrı değil ki. Nûr-ı Muhammedi taşıdılar, nûr-ı Muhammedi’dir hepsi.

67- Allah cümlenize ihsan etsin de, Hazret-i Rasulullah (s.t.a.v.) Efendimiz’i bu abd-i âcizden daha güzel tasvip edin inşallah. Ben Hazret-i Rasulullah aşığıyım, hayrânıyım.  Eğer ağırlığını almasaydı Hazret-i Allah yaşayamazdım. Mecnûn öyle dedi; nereme neşter vursalar Leylam’a vuruyorsunuz, neşteri nereme vuruyorsanız Leylam’a dokunuyorsunuz. Sakın başka türlü düşünmeyin bu abd-i âciz için.

                             Şâhidim arz-ı semadır bütün ecrâmıyle

                             Aşığım sıdk ile ben Hazret-i Şah-ı Rasul’e

                             Takatı yok dilimin halimi takribe bile

                             Ey bad-i saba uğrarsa yolun semt-i haremeyne 

                             Tazimimi arz eyle resulü’s-sekaleyne

68- Uyku ile uyanıklık arasında görülen mana, çok kıymetlidir, değerlidir. Hal-i yakaza derler buna.

69- İki açık çıplak görüyoruz Efendim bak, kurt koyunla beraber gidiyor. Amanııın, ne kurtsun sen ne. Ne kurduymuş koyunla beraber gidiyormuş. Neyse Allah muhafaza etsin. Bilmiyor mu seni. Sende biliyorsun benim kadar.

70- İnciri görür incire aşık olur, zinciri görür zincire aşık olur. Bugün şu şeyhe müntesip olur, yarın başka şeyhe müntesip olur.

71- Usta derviş manasında yedi kat semavata çıkar, zerre kadar dışarıya hissettirmez. Usta derviş; Allah’ın makbul kulları. Ama henüz acemi, Ne derler. Acemi hafız kubbe yıkar derler.

72- Size verdiğim herhangi bir dersin huddemi alınmıştır, ağırlığı alınmıştır. Hiç duymazsınız, hissetmezsiniz. Depo yaparsınız böyle, zengin olursunuz. Ama beşerin ölçüsüne göre değil. Vazife ithaf edinmişsiniz kendinize. Devam edersiniz, ihmal etmezsiniz, mânen çok zengin olursunuz.

73- Hapı yuttun ha, yerin şahitliğine kaldıysa işin. Valla, anan ağlamış haberin yok. Yerin şahitliği; hiç başka şahit kalmadı da yer şahitlik edecek, bende namaz kıldı Ya Rabbi diyecek. Anam, anam, anam, anam...ya, bunun bir anlamı var.

74- Hatta öyle buyurdular; biz bu dergaha açtığımız perdeyi başka dergaha açmadık. Elhamdülillah. Bu dergaha açılan perde başka dergaha açık değil. Biz kaçıyor muyuz, çekiniyor muyuz vazifeden, hayır. Hiç bir zaman. Niye; günâh işlemiyoruz ki.

75- Koca Yunus bir şeyler yazmışta.

         İşin gücün murdar iken

         Dost neylesin senin ile

         Gözün gönlün nefs-i hevâ

         Aşk neylesin senin ile

         Zâkirlere yoldaş olmadın

         Sâdıklara yoldaş olmadın

         Olmaz yere verdin gönül

         Dost neylesin senin ile

         Dünya gözün rûşen edip

         Gönül gözün kör eyledin

         Zulmet dolunca gönüle

         Nur neylesin senin ile

         Gerçek yere derviş gerek

         Doldu cihân sahte ile

         Duydun ise işin aslın

         Vâh neylesin senin ile

         Dervişliği sanma heman

         Olur sûret düzme ile

         Dilde ise senin işin

         Hal neylesin senin ile       

         Yunus Emrem hoş dert ile

         Merdâne sür merdini kim     

         Emrah isen dost yolunda

         Ar neylesin senin ile

         Ama ne olur gönül bahçesinin kenarından bakıversen de. O bahçe ki, cennet bahçesi.

76- Çünkü sizler sahte bir dergaha bağlı değilsiniz. Ama hakkımı haram ederim eğer şüpheye düşerseniz. Senin ne hakkın var, ben de bilmiyorum. İşte bilmediğim şeyi haram ederim size.

77- Hakîkatın zâhire yansıdığı zaman aldığı isim şeriattır. Hakîkatın zuhurudur, şeriat.

78- Allah gerçek şâhit kılsın, inşallah. Hepiniz şâhit olacaksınız. Neye, Allah’ın varlığına, neye Hazret-i Peygamber Efendimiz’in hak peygamber olduğuna. Allah bu yolu açmış.

79- Lem yedlid ve lem yüled ve lem yekün lehu küfüven ehad. O ne doğurdu, ne de doğruldu,  O’nun hiç bir eşi ve benzeri yoktur, olamaz da. Yani zamanla olacak mı eşi benzeri. Hayır olmayacak hiç bir zaman olmayacak. Allah’tan başka güç yok, Allah’tan başka kuvvet yok. Fiili sıfatlarıyla her yerde tezâhür ediyor, her eşyânın aslı Allah’ın varlığının ifâdesi. Ama tenezzülen bi-zâtihi değil, izâfî, mecâzî.

80- Peygamberimiz Efendimizin sıfatını taşımayan kişiye de şeyh demeyelim. Lafla peynir gemisi yürümez, yeter artık aldandığınız. Bakıyorsun ruhu beş para etmedik insan kullanıyor insanları. Allah şerlerinden korusun. Onun için; hangi kandilde yağ bulduysan sarıl iyi sarıl. İyi sarıl, niye sarılayım.

81- Biz nefsimizden fedakarlık ettiğimiz gibi o fedakarlığın zevkini alanlardanız, mutmainiz elhamdülillah, itminanı kalbe sahibiz, gideceğimiz geleceğimiz yeri hikâye hayal etmiyoruz.

82- Kulum beni zikreder bana aşık olur. Öyle olur ki bende ona aşık olurum, fezkürini ezkürküm, değil mi evet. Beni zikret ki, ben de seni zikredeyim, beni zikret. Ee zikran  kesirâ ne demek o kesira; zamanı furuu yok.

83- İçin gülecek, gülecek, iman bu. Ancak bu türlü imana sahipsen için de güler dışın da güler.

84-  Siz onlara ölü demeyin onlar diridir ama siz bilmezsiniz.

                             İki cihanda tasarruf ehlidir veli

                             Deme kim bundan nice derman ola 

85- Şunu arzuluyorum ve özlüyorum ki rabbim den de tazarru ve niyâz ediyorum. Hani Râbia-yı Adeviyye Hâtun ne dedi, he he yani benzeri var diye söylüyorum.

                             Gül bülbüle âşık olup feryât ediverse

                             Bülbül onu ihmâl edip berbât ediverse

                             Dünya tersine dönse şark eylese garbı

                             Cânan bizi arzulayıp da yâd ediverse

         Aman Yâ Rabbi. Evet, cânân bizi arzuluyor da yâd ediyor elhamdülillah.

86- Bakın geçen bir âlim zâtı televizyonda konuşturdular. Hukuk profesörü. Çok yerinde konuştu, çok yerinde konuştu. İslam hukukunun ön gördüğü temel prensiplerin yer yüzünde hukuk zihniyetine sahip olan hiç bir hukuk kurallarının onunla çatışması, aykırı düşmesi mümkün değildir.

87- Zaten biz eskiden beri Peygamberimize hürmetimiz sonsuz,  Allah’ın elçisi olarak, ilâhlaştırmıyoruz. Bakın, zikrimizde de eskiden bir kere Allah der isek bir kere Muhammed diye bağırıyorduk. Şimdi fakir iç âlemime Rabbim’in  lütuf ve ihsanı. Yani sen yahu siz Allah’ı mı zikrediyorsunuz Peygamberi mi zikrediyorsunuz gibi bir şey oldu. Doğru dedim yahu. Biz Allah’ı mı zikrediyoruz Peygamberi mi zikrediyoruz. Biz Hazret-i Rasulullah’ın attığı tırnağa dahi hürmetimiz var ama tapınmıyoruz.

88- İşin duman eğer şâhitler ona kaldı ise. Yer gök sana şâhitlik edecekse hapı yuttun. Şahide ne gerek var. Yer şâhitlik edecek imiş bende namaz kıldı diye. Bırak da etmesin. Yer kim oluyor, gök kim oluyor.

89- Yaratılışın sırrı ben-i âdem. Sensin, nüvesisin sen, yaratılışın çekirdeğisin, sırr-ı ilâhîsin. Sendeki, zuhur eden ahvâl hiç hayvanda, mükevvenâtta, felekiyatta, galakside yok, böyle bir şey. Hazret-i insan. Ağaçlar kalem olsa denizler mürekkep olsa, meziyetleri yazmakla bitmez. Allah’ın lütuf ve ihsanı. Kendinde güç var mı vallahi yok. Peygamber Efendimizde güç var mı, vallahi yok. Güç Allah’a mahsus. Güç kuvvet Allah’a mahsus.

90- Allah’ın izni olmadan sinek bile kanadını oynatamıyor, bitti. İşin gerçeği bu, sen ne parmağını oynatıyorsun. Bir tarafına felç veriyor da, güme çalıyorsun. Ağzını yüzünü oynatıyor.

91- Men arefe nefsehu fekad arefe rabbehu. Nefsini bilen Allah’ı bilir sırrını araştırır. Ermeye çalışır neye erer. Allah’ın bahşetmiş olduğu bir âzâsını alır, tetkike başlar. Hazım cihazına bakar. Bir şeyler giriyor, aklımız haberimiz yok. Kan devranına bakar, teneffüs cihazına bakar, bir tüyüne bakar, muktedir mi insan bunu yaratmaya, hayır.

92-  Her adam derviş olamaz iyi bilin bunu. Rabbim cümleye ihsan etsin laf aramızda. Her şey Allah’ın yed-i kudretinde. Allah sizden memnun olmasa yemin ederim bir dilenci dahi göndermez bir sadaka ver diye. Bitti. Şâhidim buna. Allah’ı zikretmek rahmetini sana bahşetmiş, yılışma, şımarma. Terbiyesizlik yapma. Allah’a hamd et, şükret.

93-                        Şâhidim arz u semâdır bütün ecrâmiyle

                             Âşıkım ben sıdk ile Hazret-i Şâh-ı Rasûle

                             Tâkatı yok dilimin halimi takrire bile

                             Ey bâd-i saba uğrar ise yolun semt-i harameyne

                             Tazîmimi arz eyle ol rasülü’s-sekaleyne