METAFİZİK - 2

İÇİNDEKİLER

Hz. ALLAH (C.C.)'IN SIFATLARI 

B A Ş Y A Z I

EMR-İ İLÂHİVE TERTİB-İ İLÂHİYE KARŞI İTİRAZ EDEN ŞEYTAN

HAZRET-İ ALLAH’I (C.C.) KUL NASIL BİLMELİ?

ŞEHADET-İ İMANIN ASLI

HZ. ALLAH’ın SIFATLARI

İBN-İ RÜŞD

İkinci kitaba neden ihtiyaç duyuldu?

SADIK KULUN SADAKATİNE ZAMANI DURDURDU HZ. ALLAH (c.c.)

DEVEYİ GÖTÜREN NEREDE?

ŞEYHİM EFENDİME BİATIM

MÜBAREK ADINIZ NEDİR?

ANKARA’DA NİÇİN VE NASIL İSKAN OLUNDUM?

UNUTAMADIĞIM, HİÇ BİR ZAMAN DA UNUTAMAYACAĞIM, MUTLAK ADALET SAHİBİ HAZRET-İ ALLAH’IN BU ABD-İ ÂCİZE İCRAATINI VE BİZATİHİ İFŞAATINI DİNLE

ADALET-İ İLÂHİ VE HİTAB-I İLÂHİ

İSLÂM’DA BEŞ ŞART VARDIR DİYE İLÂHİ BİR BİLDİRİ YOKTUR

HALİLİM : SEVGİLİM

YERSİZ SOYKIRIM İDDİASI

MADALYANIN SAHİBİ

EDEBİYAT ÖĞRETMENİ FAZLI AL HOCA’NIN AHVAL-İ ALEME TASAVVUFİ BAKIŞI

ETME KARDEŞİM

EŞEK ARISI

DENİZ KABLUMBAĞLARI

PALA SOKAK

YUSUF-U BAHRİ HAZRETLERİNDEN BAHSETMEDEN GEÇEMEYECEĞİM

NİNALYUM : KAHVERENGİ İTHAL YER MUŞAMBASI

ATATÜRK TARİKATLERİ İLÂ-NİHÂYE YASAKLAMADI

“BEN DE BUGÜN İRADEMLE ÇALIŞMIYORUM!” DİYE HAZRET-İ ALLAH’A UKALALIK ETMİŞTİM

YAZDIĞIM SAHİFEYE BASILAN BİZATİHİ İLÂHİ MÜHÜR

OĞLUM! ALLAH İNSANI TAŞ EDER

RAHMET MÜHÜRÜ

“RAZIYIM SENDEN DEVAM ET” BUYRDU HZ. ALLAH.

KIRKLAR MECLİSİ

BOŞ KURUNTULARLA GEÇEN ZAMANIM

Niçin teberrük?

KARA ŞEYH HACI BEKİR BABA’NIN CİNLERLE SOHBETİ

ÇORUM’DA OLAN BİTEN OLAYLARDAN MALUMAT EDİNMESİ

MAHMUT YA DOĞRU SÖYLEDİ İSE?!.

Ehline göre ibret-amiz bir olay naklederler

KIZIM SEVİL’İN KIYAMETİ

TOSYALI ŞEHİTLERLE SOHBETİM

K A Y I S I

KAYBOLAN İNEK

ALKOLİK DERVİŞ ALİ EFENDİ

AZRAİL (aleyhi’s-selam) : “--KORKMA! HİÇ DUYMUYACAKSIN” DEDİ

BATTAL GAZİ DÖRT YOL KAVŞAĞINDA TİCARİ İŞLERİN HER DALINDA MAHİR, BEYAZ EŞYA SATAN, SERMAYESİ YETERLİ, BU FAKİRE KARŞI HÜRMETKAR CEVAT ÜNAL BEY VARDI  

MELÂİKELER: “--EMR-İ HAK ZUHUR EDECEK. MÜDAHELE ETMEYİN!”

“GİT   ENİŞTE, ABLAMLA  BALAYI YAPARSINIZ” DEMİŞTİM. SAMİMİ ESPİRİM İND-İ İLÂHİDE KABUL EDİLMİŞ. ÖYLE ZUHUR EYLEDİ !

MEVLEVİ, NAKŞİ MEŞAYİHİ ŞEYH MİTHAT BABA

 

 

 

ALLAH`IN ZATİ SIFATLARI
 
 1- VÜCUD: VAR OLMAKTIR. VARLIK SIFATI İLE MUTTASIFDIR
 2- KIDEM : EVVELİ OLMAMAK VARLIĞI EZELİDİR.
 3- BEKA : VARLIĞININ SONU YOKTUR!
 4-VAHTANİYET : BENZERİ OLMAMAK
 5-MUHALEFETİN LİL HAVADİS: YARATTIĞI HİÇ BİR ŞEYE BENZEMEMEK
 6-KIYAM BİNEFSİHİ : VARLIĞI KENDİ ZATINDAN OLUP BAŞKASINDAN OLMAMAK!
 
 HAZRETİ ALLAHIN ZATINA MAHSUS ZATİY SIFATLARI BEŞERE MALEDİLEMEZ!.. BEŞERE MALEDENLER TEVHİDİ İLAHİYEDEN UZAK OLUP HELE ŞAHİDİ İLAHİ HİÇ OLAMAZLAR BU KİŞİLERİN MÜRŞİTLİK İDDİALARIDA PEYGAMBER EFENDİMİZİN BİLDİRİSİYLE ÜMMETİN EN ŞERLİLERİ OLDUĞUNUN İLANIDIR !..
 
 SIFATI SUBUTİYYE:
 

 1- HAYAT : DİRİ OLMAK O EZELİ VE EBEDİ BİR HAYATLA DİRİDİR .
 2- İLİM : BİLMESİ ALLAH U TEALA OLMUŞU OLANI OLACAĞI BİLENDİR !
 3- SEMİ :İŞİTMESİ İŞİTMEK ALLAH U TEALANIN EZELİ VE EBEDİ SIFATIDIR !
 4- BASAR :GÖRMESİDİR !
 5- İRADE ; DİLEMESİDİR HERŞEY CENABI HAKKIN DİLEMESİ İLE OLUR !
 6- KUDRET : BÜTÜN MÜKEVVENATTA TESİR VE TASARRUF SAHİBİ OLMASIDIR !
 7- KELAM :SÖYLEMESİ KONUŞMASIDIR !
 8- TEKVİN : BÜTÜN MAHLUKATI YARATANDIR !
 
 HAZRETİ HALİKİ ZÜL CELAL BENİĞ ADEME SUBUTİ SIFATLARINDAN CÜZİ OLARAK İHSAN ETMİŞTİR ...
 
 CENABI HAKKIN FİİLİ SIFATLARI :
 

 MADDE ALEMİNDE GÖRÜLEN GÖRÜLMEYEN HER ŞEYİ YAŞATAN ÖLDÜREN TEKRAR DİRİLTEN RIZIKLANDIRAN ODUR .HER ŞEY ONUN FİİLİ SIFATLARININ TENEZZÜLEN ZUHURU OLUP İZAFİDİR , MECAZİDİR . Bİ ZATİHİ DEĞİLDİR !
 
 PEYGAMBER EFENDİLERİMİZ VE VARİSLERİ KAMİL MÜRŞİTLER LUTFEDİLEN RAHMETİ İLAHİYENİN ZUHUR KANALLARIDIR CÜMLESİ VESİLEDİRLER VESİYLEYİ ARA BUL BU RAHMETİ İLAHİYEYE MÜSAİT KILINDIN. BULAMADINSA HAZRETİ ALLAHA MÜRACAAT ET SAMİMİ OL MAHRUM ETMEZLER İLMİN KADAR DEĞİL İNANCINDAKİ SAMİMİYETİN KADAR MANA RIZKIN VARDIR VERİRLER!.
 
 PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN SIFATLARI
 
 
1- SIDDIK: DOĞRU OLMALARIDIR.
 2- EMÂNET: EMNİYETLİ VE GÜVENİLİR OLMALARIDIR
 3- TEBLİĞ : ALLAH DAN ALDIKLARI EMİRLERİ KULLARA DUYURMALARIDIR ...
 4- FETANET : İNSANLARIN EN ZEKİSİ OLMALARIDIR
 5- İSMET : KUSURSUZ VE GÜNAHSIZ OLMALARIDIR .
 
 BU TÜRLÜ SIFATA SAHİB OLAMAYANLAR ALLAH ELÇİSİ DEĞİLLERDİR ALLAH ELÇİLERİ GÜNAHI KEBAİR İŞLEMEKTEN SALİM KILINMIŞTIR YARATILIŞ İTİBARI İLE MASUMDURLAR ZİRA İSTİSNA’İ YARATILMIŞLARDIR .

 


 

 

B A Ş Y A Z I

 

RAHMÂN VE RAHÎM OLAN ALLÂH’IN ADI İLE BAŞLARIM

 

HÛ Y TABÎBE’L-KULÛB

MEDET Y ERHAME’R-RÂHİMÎN

MEDET Y EKREME’L-EKREMÎN

MEDET Y İLÂHE’L-ÂLEMÎN.

 

DESTÛR YÂ ÂDEM SAFİYYULLÂH

DESTÛR YÂ NÛH ŞEKÛRULLÂH

DESTÛR YÂ İBRÂHÎM HALÎLULLÂH

DESTÛR YÂ MÛSÂ KELÎMULLÂH

DESTÛR YÂ ÎSÂ RÛHULLÂH

DESTÛR YÂ MUHAMMED MUSTAFÂ HABÎBULLÂH.

 

DESTÛR CÜMLE PEYGAMBERÎN-I İZÂM VE RESÜL-İ KİRÂM HAZERÂTI

 

DESTÛR Y SÂHİBE’L-MEYDÂN

 

RIZÂEN LİLLÂHİ’L-FÂTİHA MAA’S-SALEVÂT.

 

 

KULLARINA RAHMETİNDEN İRADE İHSAN EYLEYİP, ADEM OLARAK YERYÜZÜNE GÖNDEREN, “YERYÜZÜNDE HALİFEMİ YARATACAĞIM” HİTABININ ANLAMI, “EKİNİZ, BİÇİNİZ, YEYİNİZ” HİTAB-I İLÂHÎSİNDEN SORUMLU OLDUĞUNU MÜDRİK, EFDAL VE ŞEREFLİ MAHLUK, KAMİL HAZRET-İ İNSAN.

EŞİ, BENZERİ, ŞERİKİ, NAZİRİ OLMAYAN –OLAMAYACAK DA- GERÇEĞİNİ KELAM-I KADİM’DE AÇIK BİLDİREN, İHLAS-I ŞERİF’LE NOKTALAYAN HAZRET-İ ALLAH’A HAMDİM, ŞÜKRÜM, TAZARRUM VE NİYAZIMDIR.

Hazret-i ALLAH Musa aleyhi’s-selama vahyetti:

“Fir’avn’a git, çünkü o iyice azdı.” (Tâhâ Sûresi, 24)

Rabbi’şrah lî sadrî ve yessir lî emrî vahlül ukdeten min lisânî yefkahû kavlî,

(Rabbım sadrıma genişlik ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimin bağını çöz. ki sözümü anlasınlar,) (Tâhâ Sûresi, 25, 26, 27, 28)

Ve üfevvidu emrî ilALLÂH, innallâhe basîrun bi’l-ibâd.

(Ben işimi ALLAH’a ısmarlıyorum. Çünkü ALLAH kullarını çok iyi görendir.) (Mü’min Sûresi, 44)

Musa aleyhi’s-selamın aczini itirafı, Hazret-i Allah’ın Kur’ân-ı Azîmü'ş-şân’da bildirdiği biz acizlere örnek yakarışı. Bu abd-i âciz de takliden senelerdir sohbetlerime aynı iltica ile başlamanın zevkini alıyorum. Aynı ilticaya takliden devam ediyorum. Çünkü gerek madde ve gerekse mana eşi, şeriki, naziri olmayan Rabbımın yed-i kudretinde olup yegane mutasarrıf Hazret-i Allah’tır. Emrinin zuhuruna neyi dilerse, kimi vazifelendirdi ise, onu vesile kılar. Hazret-i Allah’ın bir nebze de olsa zatî sıfatlarını naçiz şahsına maletmek gafletinden kurtulamayanlar rahmet fukaralarıdır. Bu rahmet-i ilâhîyeden nasib alamadıkları gibi zaman zaman onların Din-i İslâm adına mana düşmanı olduklarını görmek her devirde mümkündür. O türlü Benî Âdem’e metafiziği kabul ettiremediğin gibi, sözünü de edemezsin. Düşünemez ki dünya hayatının ekseri yönü fiziküstü, metadır.

FİZİKİ ZUHURAT HZ. ALLAH’IN FİİLİ SIFATLARININ YERYÜZÜNDE GÖKYÜZÜNDE TENEZZÜLEN ZUHURUDUR. BU ZUHURATLAR.

BİZATİHİ DEĞİL, İZAFİDİR, MECAZİDİR.

 EMR-İ İLÂHİ İLE YAPILMASI EMREDİLEN İBADET TAATLAR DAHİ.

YARATILAN BENÎ ÂDEM’İN YARATANINI DAHA YAKİYNEN BİLMESİ İÇİN MADDEDE ZUHURU GÖRÜLEN CÜMLE OLAYLAR AMAÇ DEĞİL ARAÇTIR.

FİZİKİ ZUHURATLARIN CÜMLESİ ARAÇTIR. YALNIZ VE YALNIZ HZ. ALLAH’IN BİLİNMESİ AMAÇTIR. DİN DAHİ ARAÇTIR.

ÖZET OLARAK İZAH EDER İSEK, FİZİKİ ZUHURAT ARAÇTIR, METAFİZİK ZUHURAT AMAÇTIR.

Yeri geldikçe vazifem ve amentüye olan imanımın gereği abd-i âciz lutfedildiği kadar anlatmaya ve yazmaya çalışacağım. Rabbım samimiyetime bağışlayıp okuyanlara ve dinleyenlere tesirini halketsin. O her şeylere kadirdir.

Zuhurunu her an ehlinin müşahede eylediği rahmet-i ilâhîyeyi, enaniyetten, Allah’ın zatına mahsus sıfatlarını aciz şahsına maletmek gibi cehaletin ve gafletin meyvesi, şirkten kurtulmadıkça rahmet-i ilâhîye olan metafizikten yoksun kalırsın. Zuhurunu görsen dahi “doğal” der, geçersin. Ancak yokluk kapısından bakarsan gerçeği görürsün. Oradan bakmaya tenezzül edemeyeceğine göre hak yolda rehberlik iddiasının anlamı nedir? Tahrip ettiğin yollarda maneviyatını felç ettiğin mana kaza-zedelerinin hesabı elbet sorulur. verebilecek misin?

“Küllü şey’in sebebâ.” (Her şey sebeplere bağlıdır.)

Her şey sebeplerle zuhur eder. İyi bilesin ki sebepler tertib ve tanzim-i ilahidir. Mananın aslı değildir. Sebebe hürmet ve hizmet ise Benî Âdem’in kemalatı için tertib-i tanzim-i ilahidir.

Âdemin samimi inancı ile emr-i ilahileri maddesi, manası ve nefsinde tatbiki her ne kadar cüz’i iradeye bağlı ise de peygamber efendilerimizin bildirisine veraset taşıyan mutasavvifinin idraki ve görüşüne göre kulun ibadet ve taatı Hazret-i Allah’ın muhip kuluna ikramı, kulunu ihyasıdır.

 Bu rahmet-i ilâhî, Âdem’in yaratılışının sırrı. Hazret-i insan olmasını sağlar. İyi biline.

Âdem insan olmaya namzettir, müsait yaratılmıştır.

 ALLAH’a eş ortak koşmadan, başka mabut edinmeden yaşantısını samimiyyetle emr-i ilahiye uygun devam ettirebilen kul, Hazret-i Allah’ın koruması ve muhafazası altındadır.

Bu abd-i âciz imanım ve samimiyyetimin nisbetinde dünya hayatımda bunu gördüm, bunu yaşadım… Bu yaşantımın rahmet meyvesini yiyorum. İsteyen nasiplilerin manevi vazifem icabı ihlâsı kadar yemelerine vesileyim. Rabbım öyle vazifelendirdi bu abd-i âcizi.

Zuhurat ve tertib-i ilahi ile bu biçare, yaratanıma izahı mümkün olmayan hayranlık, hayranlık, hayranlık duydum. Yaratanıma Aşık oldum. İlahi aşk ne imiş? aczim kadar gördüm yaşadım, yaşadım. İki alemde de yaşayacağım inşaALLAH.

Gerçek sermayem bu. Başka sermaye gibi görünen zuhuratlara iltifatım yok denecek kadar azaldı. Yeri geldikçe izaha çalışacağım. Bu abd-i âcizi iyi dinle!

Mecaz olan maddeden öteye yol bulamayan nefsimin arzularını da aşk zannederdim. Bunların nefsin isteği ve arzuları olduğunu, vuslatla varlığını ekseriyetle kaybettiğini gördüm. “Halilim” hitabı ile şerefyab olmuş İbrahim aleyhi’s-selamın:

“Ben batanları sevmem” hitabını iyi anladım. Elhamdülillah.

 Sen de anlamaya çalış. Nur-u aynım, din kardeşim, yol kardeşim. Peygamberinin şeriatına bağlı ALLAH’ımız bir kardeşim. İsmin ne olur ise olsun Allah’ın varlığını kabul eden müslüman kardeşim.

Hayatı metafizikle uyarılmış bu abd-i âcizin manevi çığlıklarına kulak ver.

Manaya hulûl edemeyen din adamları akılcı bir din ihdas ettiler. Beş duygunun ötesinden habersiz, fizikten öteye yolu olmayan, mana nasipsizi toplumlar yetiştirdiler. “Âmentüye iman ettik” dediler. Manadan uzak kelime yakınlığı ile yetindiler. “Kur’ân’dan başkası bizi ilgilendirmez” dediler; Kur’ân’ın manasını da delik deşik ettiler. Evliyayı dışladılar, zikrullahı dışladılar, vârisü’n-Nebî, nedîm-i ilâhîyi kabul edemediler. Zamanımızın mana sahtekarları ile dolmasına bilmeden zemin hazırladılar. Ehl-i hakîkat sahte din simsarlarının, metafizik garibi materyalist bilgelerin çokluğundan aciz kaldılar. Zahir uleması manayı yaşadıkları zamana göre ölçecek terazi edinmemişlerdi. Dini tedrisatta da maddeden öteye yolu olmayan, manayı yansıtmayan ilme’l-yakıyn ile yetindiler. Ayne’l-yakıyn, hakka’l-yakıyn garibi, maddeden öteyi göremeyen, yeryüzünde ve gökyüzündeki ayetlere de itibar edemeyen akılcı bir ilim ihdas ettiler ve ilimlerini inançlarına eşdeğer kıldılar.

 Peygamberimiz Efendimiz Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v) tarafından Mekke-i Mükerreme’de 30 Ocak 1995 sabah namazından sonra hal-i yakazada hitab edildi bu abd-i âcize. Bütün insanlık alemine duyurmaklığım işaret edildi:

“ÜMMETİM GEÇMİŞ ZAMANA GÖRE DEĞİL, YAŞAYACAĞI ZAMANA GÖRE HAZIRLANSIN.” (HADÎS-İ ŞERÎF)

 Ravisi bu abd-i âciz.

Emr-i Peygamberiyi iyi anla. Tertip ve tanzim-i ilâhinin dışına çıkmamaya çalıştığının her halinde zuhuru görünsün. Zamana göre içtihadsız Şeriatı değil, günah-ı kebair dışında güzellikleri yaşa. Cümle güzellikleri şeriatın dışında göstermekten vazgeç.

Günah-ı kebair dışında zuhurunu gördüğün güzellikler hikmettir.

“HİKMET MܒMİNİN KAYIP MALIDIR, NEREDE BULUR İSE ALSIN” buyurulmadı mı?

Benim alim kardeşim! Manevi zuhuratı ve tecelliyatı kabul edemediğin için teşkilat-ı ilâhiyeyi de elbet kabul edemezdin, dikkat et!

 Mazur değilsin, kanunu bilmemek mazeret olmadığı gibi… Mana ile güzelliğini bulan akıl terazisinde tartıyı iyi bilesin.

Akıl vahy-i ilâhi ile bağdaşamadı ise kişiyi rahmet-i ilâhîyeden mahrum kılar. Rahmet-i ilâhiye ve sırr-ı ilâhi kapısını iradesi ile kapatmış olur. Bilmeden, hakîkatlere yaptığın tahribatı yaşadığın zamanın içtihadi ölçüsü ile ölçtüğün zaman hatanı sen de anlayacaksın.

Geçmişi bilesin, ibret alasın. Geri getiremezsin. Gelecek ise ALLAH’a ma‘lûmdur, bilemezsin.

Tertib-i tanzim-i ilâhinin verdiği irade ile yaratanın emrine uygun, günah-ı kebairelerin dışında güzellikleri bul. Yaratana kul olmanın zevki ile günü yaşa… Hal budur!

Daha evvel yazdığım Metafizik kitabında aciz şahsımda zuhur eden metafizik tecelli ve zuhuratları bir nebze yazmıştım. Daha geniş anlatmak ihtiyacını duydum. İnanan kitlelerin dahi fizikten öteye yol bulamadığı, bulamadığı için de bunalımdan hurafaya meylettiğini her zaman çok kimselerde görmek mümkün.

Cenab-ı Hakk’ın “YERYÜZÜNDE HALİFEMİ YARATACAĞIM” hitabının anlamının yalnız fiziki yönü olduğu gibi, kasd-i ilâhi “meta”dır. Peygamberimiz Efendimizin “SİZİN EN HAYIRLINIZ AHİRET İÇİN DÜNYASINI, DÜNYA İÇİN AHİRETİNİ TERKETMEYENDİR” buyurdu.

Fiziki zuhuratları incelediğin zaman aslının meta olduğunu göreceksin. Zira yaratıcı eşi, benzeri olmayan, şeriki, naziri olmayan HAZRET-İ ALLAH’dır.

YARATMAK ANCAK, ALLAH’A MAHSUSTUR.

Yaratmak cevheri ve arazı olmadan bir şeyi meydana getirmektir.

Sanat eserleri, yaratmak değildir. Çünkü sanatkar bir şeyi meydana getirmek için cevhere ve araza muhtaçtır.

HAZRET-İ ALLAH cevheri ve arazı yarattığı gibi Benî Âdem’e ihsan eylediği cevher ve arazın birleşiminden ihtiyaçlarını giderme kabiliyetini Benî Âdem’e cüz’i de olsa ihsan etti.

“BİZ ADEM’E EŞYANIN İSMİNİ ÖĞRETTİK. MELAİKEYE SORDUK, BİLEMEDİ, ADEM BİLDİ.”

Ey insan olmaya namzet Benî Âdem (adem yok demektir) insan olmak imkanı iradene verilmiş. Başka mahlukata verilmeyen bu rahmet-i ilâhiye, “YERYÜZÜNDE HALİFEMİ YARATACAĞIM” bildirisi ile alemin yaratılış sırrının ilâhi ifşası değil mi? Ruhlar aleminde zatına secde emri verildi. Ruhlar imanlarının samimiyeti nisbetinde secde ettiler. Acabâlı secde eden ruhlar olduğu gibi, secde etmiyen ruhlar da vardı. Cenâb-ı Hak rahmetinden yeryüzünü yarattı. İnsan olmaya namzet Benî Âdem’in ruhlar alemindeki görünümünün aynı cesedini balçıkdan yarattı. “ADEM’E RUHUMDAN RUH NEFYETTİM” buyurdu HZ. ALLAH.

 

EMR-İ İLÂHİVE TERTİB-İ İLÂHİYE KARŞI İTİRAZ EDEN ŞEYTAN

 

HZ. ALLAH melaike ve cin taifesine Âdem’e secde etmelerini emretti. Çünkü insan olmaya namzet Benî Âdem melâike ve cin taifesinden efdal yaratılmıştı. Şeytan cin taifesinden idi.

Enaniyyeti şeytanı emr-i ilâhiye ve tertib-i ilâhiye isyan ettirdi. Çünkü maddeyi bildiği kadar, manadan nasipsizdi. Cin taifesinden olan şeytan küfrünün semeresi olan enaniyet bataklığından çıkamadığı gibi yaratanına itiraz etmeyi zevk edindi de Âdem’in hilâfete lâyık olmadığını göstermek için HZ. ALLAH’tan zaman ve ruhsat istedi.

Her zuhurat ve olayda maddeden başka ölçü bilmeyen şeytan Âdem’e secde emrine itiraz etti: “Beni dumansız ateşten, Âdem’i de balçıktan yarattın, ben Âdem’den efdalim” diye emr-i ilâhiye karşı küstahca tavır takınınca Hazret-i ALLAH şeytanı huzurdan kovdu ve lânetledi.

Her zuhuratın tertib ve tanzim-i ilâhi olduğundan şüphesi olmayan hal ehlinin şeytana verilen vazifenin şaşkınlığına HZ. ALLAH buyurdu “ZATEN O KAFİRLERDENDİ.”

Rahmet-i ilâhiyeden, af ve mağfiret deryasından habersiz, “her şeyi ben biliyorum,

Benî Âdem’in şeytandan efdal olmadığını göstereceğim” edası ile olanca küfrünü ortaya çıkaran şeytan, ruhsat istedi Hazret-i Allah’dan. ALLAH (c.c) buyurdu: “Benim sadık, imanlı kullarıma bir şey yapamazsın. Senin arkandan götürdüğün imansızlar senden farklı değildirler.”

Böylece şeytanın da vazifesi bilindi.

Şeytan Hazret-i Allah’ın gücü üstünde hâşâ güç olmayıp cin taifesindendir. İnsan olmaya namzet Benî Âdem’in, kamil insanın dahi emr-i ilâhiye sadakatını zayıflatan ve samimiyetsizliğinin gizli yönünü ortaya çıkaran ve setrini kaldırtan, seçkin kulunu da imanının korunmasından ötürü aşk-ı ilâhiye itekleyen mehenk taşı. ALLAH’ın yarattığı cin taifesinden. Küfrü ve isyanı kendi gördüğü gibi, kula cazip göstererek, tertib-i ilâhinin zıddına kulu teşvik eden! Bilâistisna cümle kulların az, çok malumu. Bariz görülen imtihan suali.

İyi bilesin ki şeytan ALLAH’ın gücü karşıtı güç değil.

ALLAH’dan başka güç yok. Hesabını ona göre yap.

 Ona fırsat verme!

BENÎ ÂDEM HAKKINDA NE DİYOR ŞEYTAN? DUYMAK İSTER MİSİN?

HZ. ALLAH’A SECDE ETMEYEN ENANİYYETLİ KULLAR İÇİN HZ. ALLAH EMRETTİ “ADEM’E SECDE ET” DİYE. İTİRAZ ETTİM, HUZURDAN KOVULDUM, LÂNETLENDİM.

BENÎ ÂDEM’E EMREDİYOR “ZATIMA SECDE ET” DİYE. ADEM YARATANINA SECDE ETMİYOR. MERAK EDİYORUM BU ADEMİN HALİ NİCE OLACAK?.

 

Ehl-i hal şair ne diyor, dinle:

 

Türlü, türlü fitneler zülfünden oldu âşikâr

Benî Âdem sandılar ki anı şeytân eyledi.

 

Ehli hal şair şeytanın başlı başına güç olmadığını ne güzel ifade eylemiş..

Peygamber Efendilerimiz masum yaratıldılar. Günah-ı kebair işlemekten salimdirler. Haşa, ilah değillerdir. ALLAH’tan başka ilâh yoktur, olamayacak da.

Peygamber efendilerimiz dışında cümle kullar şeytanla gelen suallerin muhatabıdırlar.

Peygamberimiz Efendimize sordular:

--Senin de şeytanın var mı, ya Resulallah?”

Buyurdular ki:

--BEN ŞEYTANIMI MÜSLÜMAN ETTİM. Ben de kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum, sizler gibi beşerim, yanılabilirim, unutabilirim.”

Hazret-i ALLAH cümle kullarını şeriatı ile yükümlü kıldığı Peygamberinin şahsiyetinde ve hayatında zuhuru görülen tertib-i tanzim-i ilâhiden manası ve maddesi ile asra uyumlu yaşamaktan aciz kullarını mahrum kılmasın, amin.

Ezel-i ervahta, ruhlar aleminde cümle peygamber efendilerimiz masum yaratıldılar.

“ALLAH’IN PEYGAMBERLERİNDEN HİÇ BİRİNİ AYIRMAYIZ” (Bakara Suresi, 285)

“BİZ ALLAH’A VE ONUN KATINDAN BİZE İNDİRİLENE, İBRAHİM, İSMAİL, İSHAK, YAKUP VE ESBATA İNDİRİLENE, MUSA İLE İSA’YA VERİLENLERLE RABLERİ TARAFINDAN DİĞER PEYGAMBERLERE GELENLERE, ONLARDAN HİÇBİRİ ARASINDA FARK GÖZETMEKSİZİN İNANDIK VE BİZ SADECE ALLAH’A TESLİM OLDUK, DEYİN.” (Bakara Sûresi, 136)

Al-i İmran 84 ve Nisa 152 ayetleri de benzer mana taşırlar.

 

Sebepli veya sebepsiz, dünyada yaratılışın manasını umursamayan, bilâistisna ALLAH’ın kullarına tepeden bakmayı nefsine sermaye edinmiş mana yoksunu, bakışı ve görüşü gerçeklerden uzak, bu zafiyetine rağmen hakikat alimi olduğunu iddialı nâ-ehil kişiye, bilmem ne denir?

21’inci asırda yaşadığımız şu dünyada yaratılan mahlukatın ancak milyonda beşini bildiğimiz ehli tarafından bildirilirken, tanzim-i ilâhi olan fiziki zuhurat tecellilerini küll olarak kavramaktan aciz, nazar-ı ilâhiden yoksun “akı”l fiziküstü metayı, yaratanının ihsanını vahy-i ilâhiden nasibini almaya yaklaşmayan kul manâ zuhuratlarını nereden ve nasıl bilecek?

İmanını, aklı ile müşterek vahy-i ilâhiden nasibini almak için iradesini sarf etmeyen kul, ALLAH’ın varlığını emr-i ilâhi ile yükümlü kılındığına Peygamberinin ALLAH’ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik şerefi ile nasıl şereflenecek?.

Bu gerçekleri Hazret-i ALLAH’ın buyurularını halâ anlamadı ise kul her hali ile yaratanına muhtaç beşer, aciz kul bildiği ve inandığı gerçekleri nasıl anlatsın? Demeyesin.. EMR-İ Bİ’L-MA’RUF NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER, ilmî gücün ve bilgin nisbetinde hemcinsini kötülüklerden uzak, iyilik ve güzelliklere teşvik etmen iman hazzıdır.

Adem iken insanlığa giden yolun başlangıç basamakları olduğu gibi, insan olmaya namzet kula verilen rahmet zuhuruna vesile; manası ise emr-i ilâhidir, hafife alma, yaratılan nizam-ı alemi.

İLÂHİ HAKİYKATLER AKILDAN KALBE DEĞİL, KALBDEN AKILA DOĞRU GİDERLER. ALLAH’IN VARLIĞINI HİSSEDEN KALBDİR.

AKIL İSE YÜZDE YÜZ, ALLAH’IN VARLIĞINI İSBATA MUKTEDİR OLMADIĞI GİBİ, YÜZDE YÜZ İNKARA DA YETERLİ DEĞİLDİR.

BÜTÜN KÂİNAT ALLAH’IN İLİM VE İRADESİNİN TECELLİSİDİR. Bİ-ZATİHİ TECELLİSİ DEĞİLDİR.

KÂİNAT İLÂHİ BİR FEYİZDİR.

ŞERİAT-I MUHAMMEDİYEDE VAHDET-İ VÜCUD BUDUR.

HER VARLIK İZAFİ VARLIKTIR; MUTLAK VARLIK DEĞİLDİR.

HİÇBİR ŞEY VARLIK SAHASINDA KENDİ BAŞINA AYAKTA DURAMAZ.

HİÇBİR VARLIĞA MUHTAÇ OLMAYAN YALNIZ ALLAH’DIR.

HAYAT VASFI TAŞISIN TAŞIMASIN HER VARLIK İZAFİ BİR VARLIKTIR. ALLAH’TAN GAYRISI MUTLAKVARLIK DEĞİLDİR.

ALLAH’IN VARLIĞI MUTLAK VARLIKDIR, İZAFİ DEĞİLDİR. ZARURİDİR, MÜMKÜN DEĞİLDİR.

Mümkün = var olmakla yok olmak kutupları birbirine müsavidir.

izafi = bağlı olduğu nesne ile değişir.

HER VARLIK ONUN VARLIĞINDAN İBARETTİR. AYNAYA VURAN IŞIK KAYNAĞI GİBİ. AYNADAKİ AKİS MECAZİDİR VE İĞRETİDİR.

KAİNATIN BÜTÜN YÜZLERİ İĞRETİDİR.

CENÂB-I HAK MUTLAK VARLIKTIR. MAaDASI OLAN HER ŞEY BİR GÖRÜŞ VE BİR VEHİMDİR

MUHALEFETÜN Lİ’L-HAVADİS ALLAH’IN ZATİ SIFATIDIR. YARATTIĞI HİÇBİR ŞEYE BENZEMEZ.

 EL-EVVELÜ ALLAH, EL-ÂHİRÜ ALLAH, EZ-ZAHİRÜ ALLAH, EL-BATINÜ ALLAH (C.C.).

Peygamberimiz Efendimiz de şöyle izah buyurdular:

“MEN KÂNE FÎ KALBİHÎ ALLÂH, FE-MUÎNÜHÛ Fİ’D-DÂREYNİ ALLÂH (C.C.)”

(Kimin kalbinde ALLAH varsa onun muini, yardımcısı Hazret-i ALLAH’dır.)

“VE MEN KÂNE FÎ KALBİHÎ GAYRULLÂH, FE-HASMUHÛ Fİ’D-DÂREYNİ ALLÂH.”

(Kimin kalbinde ALLAH yok ise onun hasmı Hazret-i ALLAH’tır.)

Allah’ın varlığını ve sevgisini kalbinde hisseden kulun dünyadaki yaşantısının her yönünde varlığının meyvesi, zamanının güzellikleri olarak zuhuru açık görülür.

Bilcümle insan olmaya namzet Benî Âdem’in iradesi ile zuhur edeceği rahmet-i ilâhiye yaşantısında hiç görülemiyorsa o ademin kalbinde ALLAH yok demektir.

 

HAZRET-İ ALLAH’I (C.C.) KUL NASIL BİLMELİ?

 

Özet olarak; KUR’ÂN-I HAKÎM’de Ehli sünnet vel cemaat mezhebine ve meşrebine göre özetlenmiş HAZRET-İ ALLAH’IN SIFATLARINI HAZRET-İ KUR’ÂN’DA BİLDİRİLDİĞİ VEÇHİLE TEKRAR YAZMANIN İHTİYAC VE ELZEM OLDUĞU KANAATİNDEYİM.

HAZRET-İ ALLAH’IN VARLIĞI ÖZET OLARAK:

VÜCUDU İLE MEVCUD, SIFATI İLE MUHİT, ESMASI İLE ZAHİR, EF’ALİ İLE MALUM.

KELÂM-I KADÎM’DEN ALINAN, MATURİDİ VE EŞ’ARİ MEZHEP İMAMLARININ BİLDİRİLERİ ALLAH’IN SIFATLARI ZATİ, SUBUTİ, FİLİ OLARAK İZAH EDİLMİŞ. Bildirildiği gibi izaha çalışacağım. “META”FİZİK ile ne ilgisi var? demeyesin.

YARATILAN HER ŞEYİN CEVHER VE ARAZI, ASLI “META” DEĞİL Mİ?

“DOĞAL” DEYİP, FAZLA ÖNEMSEMEDİĞİMİZ, YAŞADIĞIMIZ ŞU ALEM MADDESİ VE MANASI İLE “META” DEĞİL”Mİ?

YARATILAN KULUN YARATANINI BİLMESİ YARATILIŞIN ASLI OLDUĞUNDAN, YARATANININ BİLDİRDİĞİ KADARI İLE, EŞİ, BENZERİ, ŞERİKİ, NAZİRİ OLMAYAN HAZRET-İ ALLAH’IN BİLDİRDİĞİ KADAR KULUN BİLMESİ “META” DEĞİL Mİ?!..

“BİLİNMEKLİĞİMİ DİLEDİM, YERYÜZÜNDE HALİYFEMİ YARATACAĞIM” İLAHİ HİTABINA KUL, “L İLAHE İLL ALLAH” DER. KELAM-I TEVHİDLE, ALLAH’IN İRADESİNE BAĞLILIĞINI KELÂMLA TASDİK EDER. “MÜSLÜMAN” OLUR.

 

ŞEHADET-İ İMANIN ASLI

 

HAZRET-İ KUR’ÂN’DA ALLAH’IN BİLDİRDİĞİ İMANIN ŞARTLARINA İNANARAK VE İNANCININ SAMİMİYETİ VE SADAKATİ KADAR YAŞADIĞI NİSBETTE RAHMET-İ İLÂHİYENİN İHSANI İLE İMAN KALBİNE YERLEŞİR. ACİZ KUL MܒMİN, İTTİKA SAHİBİ (MÜTTAKİ), OLUR. HAL VE AHVALİNİN İLÂHİ AŞKA DÖNÜŞTÜĞÜ HER İCRAATINDA GÖRÜLÜR. MÜŞAHEDE ZEVKİ İLE İMANIN ZİRVESİNE, ALLAH VE RESULÜNE ŞEHADETLE VARILIR. ŞEHADET ZEVKİ, İHSAN-I İLÂHİ İLE İMANLI KUL, HU (O) ESMASI İLE ŞİRKİN BARINACAK YER BULAMAYACAĞI HAZRET-İ İNSAN OLUR.

 

 HZ. ALLAH’ın SIFATLARI

 

 KUL HZ. ALLAH’IN SIFATLARINI KELÂM OLARAK ÖĞRENMEYE ÇALIŞIR. İKRAR EDER, MÜSLÜMAN OLUR VE FİİLİ SIFATLARINI GÜCÜ KADAR ZEVKİ İLE YAŞAR. CEVHER VE ARAZIN YARATANINI BİLİR, MÜTTAKİ, MܒMİN OLUR.

 

SUBUTİ SIFATLARI: İNSAN OLMAYA NAMZET KİŞİYE BEŞ DUYGU OLARAK BAHŞEDİLMİŞTİR. MAHLUKATA VERİLENİN FEVKİNDEDİR HUDUTLUDUR UFKU VARDIR. HZ. ALLAH’IN SIFATLARININ İSE UFKU YOKTUR NA-MÜTENAHİDİR. YAŞAYAN VE BİLEN KİŞİ MÜSLİMDİR, EHL-İ İMANDIR…

 

ZATİ SIFATLARINA GELİNCE: YALNIZ VE YALNIZ ZATINA MAHSUSTUR. YARATILAN KUL SIFATI VE VAZİFESİ NE OLUR İSE OLSUN, HZ. ALLAH’IN ZATINA MAHSUS BU SIFATLARININ ANCAK ZEVKİ LUTFEDİLİR İSE ZUHURAT VE TECELLİLERİNİN BİR NEBZE ZEVKİNİ ALIR. ŞEHADET MERTEBESİNDE YARATANINA AŞIK OLUR

 

AMENTÜNÜN MANASI KULUN İCRAATLARINDA, İBADET VE TAATLARINDA GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ, KULLUĞUNUN NEDENİNDE İMANINI GÖRMEK MÜMKÜN OLDUĞU GİBİ ZEVKİNİ ALMASI DA MÜMKÜNDÜR.

 

 HAZRET-İ ALLAH’IN ZATİ SIFATLARI

 

VÜCUD : Var olmasıdır.

KIDEM : Evveli olmamaktır.

BAKA : Sonu olmamaktır

VAHDANİYET : Tek olmasıdır.

MUHALEFETÜN Lİ’L-HAVADİS : Yarattıklarından hiçbir şeye benzememesidir.

KIYAM Bİ-NEFSİHİ : Mekâna ihtiyacı yoktur.

 

 SÜBÛTİ SIFATLARI

 

HAYAT : Diri olmasıdır. Diriliği ebedi ve ezelidir. Hiçbir kaynağa muhtaç değildir.

İLİM : Her şeyi bilmesidir. Yegane alim odur. İlmin her dalı onun yedindedir.

SEMİ : Her şeyi işitmesidir. İşitmesinde sınır yoktur.

BASAR : Her şeyi görmesidir. Cümle yaratılmışların görgü ufku vardır, onun görüşünde ufuk yoktur.

İRADE : İstediğini dilemesidir. Hiçbir yarattığına karşı sorumlu değildir.

KUDRET : Her şeye gücü yetendir. Alemde görülen güç ALLAH’ın takdiri kadardır.

KELÂM : Söylemesidir. Her zerrenin anlayacağı lisanı konuşur.

TEKVİN : Her şeyi yaratan odur. Başka yaratıcı aramak şirktir.

Fiili sıfatları ise her yerde mevcuttur

İHYA: Dirilmek.

İMATE: Öldürmek.

TAHLİK: Yaratmak.

TERZİK: Rızıklandırmak

ALLAH’ın SUBUTİ SIFATLARINDAN BENÎ ÂDEM’E BAHŞEDİLEN BİR ZERREDEN BAŞKA NEDİR?

ALLAH’ın FİİLİ SIFATLARI: yaşatan, öldüren, tekrar dirilten, rızıklandıran.

Yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi, cümle alem Hazret-i ALLAH’ın ilim ve iradesinin, yani bilerek dilemesinin zuhurudur. Bi-zatihi değildir, izafidir, mecazidir.

Yaratılmış zerreden kürreye efdal-i mahluk, şerefli mahluk olan Benî Âdem’de de zuhuru bariz görülen subuti ve gerek fiili sıfatlarının tenezzülen zuhuruna bakıp da Benî Âdem’e –haşâ- ALLAH demeyesin. Sakın ha!. Na-ehlin cehlinden de emr-i ilâhiye ters düşen yaşantısından da uzak durasın. Bu yönlü yaşantıların şirkin kapısından ayrılamadığını iyi bilesin.

Şu tüyleri dahi ürperten hitab-ı ilâhiye dikkat et:

“HABİBİM, ONLAR İÇİN DUA ETME. SENİN DE DUANI KABUL ETMEM.” (Tevbe Suresi, 75)                                                                                        

HAŞÂ, ALLAH KUL OLMAZ, KUL ALLAH OLMAZ; RAB ABD OLMAZ, ABD RAB OLMAZ.

Ehl-i hakîkat, mutasavvifîn yaratanının lutf-i ihsanı kadar, izafi olan, yeryüzünde fiili sıfatlarının emr-i ilâhiyi, asra uyumlu, haram olmayan, güzelliklere ters düşmeyen, tabi olduğu peygamberinin getirdiği şeriatı, Hazret-i ALLAH’ın cümle elçilerine ihsan ettiği tek din, Din-i İslâm üzere emredildiği veçhile yaşamaya, iradesini samimiyetle icra etmeye çalışır.

Sadık kul, muhip ve müttaki kul ALLAH’dan başka ilâh kabul etmediği gibi, bir nebze kulun iradesine bahşedilmiş olan subûti sıfatlarının zevki ile yaşar. Zati sıfatlarının gerek alem-i manada, gerekse eşyanın hakikatinin bildirildiği kadar hayranlıkları ilâhi aşka dönüşür.

Cümle yaratıklarda bariz görülüp aşk zannedilen mecazi isteklerin ilâhi halin zuhurundan hiçbir zaman kulu terk ettiği görülmemiştir. Nefsi istekler kulun kemalatına vesile kılınan ilâhi arzulara ters düşer gibi zuhur etse de ilâhi zuhurattır. İman nurundan ihsan edilen kula yöneltilen hal sualleri adem iken insan olmak için halkedilen mana basamaklarıdır. İlâhi yardımlara vesilelerle “YA İBADALLAHİ AĞİSNA” (ey ALLAH’ın kulları bize yardım ediniz) tertibine ve tanzimine sığınarak aciz kul, imtihan gibi görülen rahmet-i ilâhiyeye giden yolun basamaklarından çıkar, çıkar. Kulun ölçüsüne pek uymasa dahi nefsinin de hayrına, istenilen feragatin hal cevapları, ilâhi aşkın aciz kulda zuhuruna vesile olur ki kul için “FENA FİLLÂH” (ALLAH’DA İFNA OLMAK) diye ifade olunmuştur. BAKA BİLLAH, KURBİYYET diye tasavvufi anlamda manen yükseliş ve yakınlık derecelerinden bahsedilir. Bu makamlarda metafizik zuhuratların kelâm ve fiziki olayların etkisi ile kul Amentü’yü kabul eder. Amentünün zevki ile nefsinin de ilâhi zuhurata intibakını görür. Yarattıklarına hayranlık duyar ve yaratan HZ. ALLAH’a aşık olur. Gerçek aşk-ı ilâhi budur. Ruhlar aleminden ihsan edilmiş, alem-i dünyada zuhuru görülen ilâhi aşk kulda görülse de yaşadığı asrın ilâhi ilmine muhtaçtır. Gerçek şahitlik mecazdan mecazın aslına dönüşür. Bu yönlü bilimler, hayranlıklar kulda yaratanına şirk koşmadığı müddetçe kalıcıdır. “Mü’minin kaybolmuş malıdır, nerede bulursa alır” hitabı, sadık ve muhip kullara bahşedilen, alemde zuhuru açık görülen, emr-i ilâhinin bariz madde alemine yansıması rahmet-i ilâhiyenin fiziki alemde görülenin aslı METAFİZİK değilmi?

Dikkat: Müslimin değil “mü’min”in kayıp malı. Ademlikten terakki ederek insan olan, ittika sahibi, mü’min kulların manevi rızıklarıdır. “SİZ ALLAH’ın RIZKINDAN YİYİNİZ” hitabını başka yönlü anlama. HZ. ALLAH’ın ZATİ sıfatlarını aciz beşere maletmeyesin. Şirkin çıkılması güç olan bataklığına düşersin.

“SİZ MܒMİNİN FERÂSETİNDEN KAÇININ, ONLAR ALLAH’IN NURU İLE BAKARLAR” hitabını iyi anlayasın.

 

ÂLEM-İ LÂHÛTA PERVÂZ EYLEYEN EHL-İ SAFÂ,

DEĞİL İSKENDER TÂCI, TAHT-I SÜLEYMÂN İSTEMEZ.

 

Dünya hayatı ve ötesinin zevki ile H.Z ALLAH’a ve hak elçilerine şahit olmuş ehl-i imanın, ehl-i aşkın dünya hayatının geçici zevklerine, yaratanını unutarak iltifatı ve o gafletini aşk-ı ilâhinin fevkinde görmesi ve yaşaması, imanının manasına ters düştüğü gibi, aşk-ı ilâhide de hiç mi hiç yeri yoktur. Fer’i olan tacın, tahtın dahi isteği nefsinde yeri olsa dahi mana ve ilâhi aşkı ile bağdaştıramadığı gibi, rahmet pazarına girmesi tertib-i ilâhiye aykırı olur. Girse de barınacak yer bulamaz; yoktur ki bulsun. Mana dışında bocalamaya mahkumdur.

Şeyh Sadi Şirazi’nin müracaatını dinle:

“YA RAB! SENİN İSMİN ANILMADAN ALDIĞIMIZ SATTIĞIMIZ HER ŞEY ÇÜRÜKTÜR.”

Şunu hatırdan çıkarmayalım: Dünya hayatında gerek imanlı gerekse imansız, Rabbımızın cümle kullarına tahsis ettiği rızkı elde etmek, meşru yollardan verilen rızkı say-i gayreti ile almaya mecbur kılınmıştır. Nizam-ı alem böyle kurulmuştur. Emr-i ilâhiye uygun, bu türlü ayakta durmayı bil. Meyyit gibi başkalarının sırtına binme. Hayat öyle de geçer amma, emr-i ilâhiye ters düştüğü gibi, vakarsız bir hayatla insan olma vasfını kaybeder, sınıfta kalırsın. Emr-i ilâhi üzre elde edilen dünya serveti ehl-i aşka, ehl-i imana daha lüzumludur, fakat ehl-i imanın imanını, ehl-i aşkın aşkını gerek dünyada gerekse ebedi hayatta rahatsız edecek yönde alınmış olmamalı.

Gayri- ihtiyari kabul ettirilse dahi hikmeti, zatına malum yaşadığı zamanla uyumlu umumun menfaatine uygun zuhurat-ı ilâhiyenin yalnız ehlinde manaya dönüştüğünün görüldüğü gerçek değil mi?

Peygamberimiz Efendimizin (s.t.a.v) bazı ahvalde mecburiyet hasıl olduğu zaman zararı en az olanını tercih ettiği rivayet olunur.

Bu sualin cevabı ve izahı kişinin imanı ve aşkı ölçüsünde yaratanına teslimiyettir. Bu teslimiyetin değer ve kadri maddeden öteye yol bulamayan, yalnız akılla noktalanmış felsefecinin çözeceği dava olmayıp, çözüm yeri ancak fiziküstü METAFİZİKtir. Kitaplarda ve suhuflarda mevcut, zamana göre yaşanacak, haram dışı güzellikleri kapsayan şeriattır. Her şahsın bilsin veya bilemesin gittiği yolun Arabça’da ismi tarîktir, tarîkattir, cem’i tarîkâttir.

HER NE KILMIŞSA ADÂLETTİR, CENÂB-I KİBRİYÂ

HER KAZÂYA, HER BELÂYA KIL RIZÂ, ALLAH KERİM

Eğer varsa elini vicdanına koy, tefekkür et. HZ ALLAH’ın yarattığı, halkettiği canlı ve cansız bir zerrede adaletsizlik görebiliyor musun? Şahsında aciz görüşünün ölçüsünün yanıltısından adaletsizlik gibi zannettiğin şeylerin ilâhi adalet olduğunu göremiyor musun?!.. Göstermeden müslümanı götürmezler, acele etme!...

Merak edersen ehl-i hale sor da bildiği kadarını anlatsın.

El-insaf, bitmesin mi yaratanına noksan sıfat yakıştırdığın zafiyetli hayat?..

Öyle ise bu abd-i âcizi dinle.

İyi bil! Tekrar eline geçmeyecek geçirdiğin kıymetli zaman. Hiç olmaz ise kazancını bilemedinse ne kaybettin, kaybını bilesin. Yaşayacağın zamanı değerlendir. Afvu mağfiret deryasından nasibini al. Bekleme ,kısmetin seni bekliyor. Kısmetlileri bekleyen, vazifeliyi bekletme.

Vazifeli hani nerede? Diye, cahil nasıbsize isteği üzere verilmiş hal noksanlığına sen de ortak olma. Bilerek ve yaşayarak yemin ediyorum: Dünya “NUR-U MUHAMMEDİSİZ HİÇ OLMADI, OLMAYACAK DA!…” Gayrı düşünmek Hz. Allah’a noksan sıfat isnat etmektir, küfürdür.

NUR-U MUHAMMEDİ İMANLI CÜMLE KULLARI KAPSAYAN CEMİ GÜZELLİKLERE VERİLEN İSİMDİR. İMANIN ZİRVESİ ŞAHADET MAKAMINDA OLANLARA MANEVİ HALDİR.

PEYGAMBER EFENDİLERİMİZ ZİNCİRİNİN SON HALAKASI, AHİR ZAMAN PEYGAMBERİ HAZRET-İ AHMET, MUSTAFA, MAHMUT İSMİ İLE TALTİF-İ İLÂHİYE MAZHAR OLAN, BAŞKA PEYGAMBER GELMEYECEĞİNİ HAZRET-İ ALLAH’IN BİLDİRMESİ İLE PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN CÜMLESİNDE ZUHURU BARİZ GÖRÜLEN VAHY-İ İLÂHİNİN RAHMET VE GÜZELLİKLERİN CEMİ İSMİ NUR-U MUHAMMEDİNİN SON HALAKASI “MUHAMMET” DİYE NOKTALANDI..

CÜMLE PEYGAMBER EFENDİLERİMİZ VE VARİSLERİNDE, MܒMİN, MÜTTEKİ, İTTİKA SAHİBLERİNDE AYNI MANANIN NURUNU GÖRMEK MÜMKÜN OLDUĞU GİBİ; VERASET TAŞIYAN VAZİFELİLERİN VAZİFESİNDE DE BU TÜRLÜ RAHMET-İ İLÂHİ GÖRÜLÜR; METAFİZİKTİR. NUR-U MUHAMMEDİ KIYAMETE KADAR DA HER İMANLI KİŞİDE İMANLARI NİSBETİNDE MUTLAK ZUHUR EDER. O NİYYETLE BAKMAYI BİLEN NASİPLİLER HAL OLARAK ZUHURAT-I İLÂHİYEYE İHSAN EDİLDİĞİ NİSBETTE AŞİNADIRLAR.

 PEYGAMBER EFENDİLERİMİZDE RABBIMIZIN İHSANI RAHMET-İ İLÂHİYENİN TAHSİSİ OLAN GÜZELLİKLER HÜSN-Ü AHLAKTIR. CEMİSİ YOL, SIRAT-I MÜSTAKİMDİR. KÜLL OLARAK ALLAH ELÇİLERİNE VERİLMİŞTİR VARİSLERİNE DE İMANLARINDAKİ SAMİMİYYETLERİ KADAR İHSAN EDİLMİŞTİR.

MENSUBİNDEN MUHİP, SADIK VE AŞIKLARIN NASİBLERİ VÂRİSܒN-NEBÎ,  NEDÎM-İ İLÂHİLER VESİLESİNDE BU RAHMETİN SAHİBLERİNİ BULANA KADAR EMANETÇİDİRLER. EMANETLER SAHİBİNE TESLİM EDİLDİĞİ ZAMAN TESLİM EDEN DE MAHRUM EDİLMEZ. “EMANETLER SAHİBİNE VERİLMEDİĞİ ZAMAN SİZ KIYAMETİ BEKLEYİNİZ” BUYURDU PEYGAMBER EFENDİMİZ.

HZ. ALLAH’IN CEMİ KULLARINA İHSAN EYLEDİĞİ RAHMETLERİN İNKARI İSE KÜFÜRDÜR. DİKKAT ET! GENÇLİĞİNDE DAHİ YALAN DÜZEN BİLMEYEN, MANEVİ VAZİFE VERİLEN BU ABD-İ ÂCİZ İHTİYARA İTİMAT ET, ZARAR ETMEZSİN!...

Bu rahmet-i ilâhiyenin hal ve hareketlerinde zuhuratı görülen bahtiyarlar için dinle, ne buyuruldu:

“SİZ ONLARI GÖRDÜĞÜNÜZ ZAMANALLAH’I HATIRLARSINIZ.”

Bu tecelliyat-ı ilâhiye küll olarak “METAFİZİKTİR.

Yalnız fiziki zuhuratlardan başka zuhurat-ı ilâhiyeyi kabul edemeyen, maddeden gayrı var olana yeteri kadar inanamıyan felsefeci, beş duygunun esiri materyalist: bu zümrelerde görülür ki HZ. ALLAH’ın peygamber efendilerimizle ihsanı olan, Benî Âdem’e tahsis edilen, nakle değil de bildiğimiz, çoğunu bilemediğimiz cümle mahlukata derece derece, kısım kısım, dünyada hayatını maddede yürütebilecek türde verilmiş aklı ön plânda tutarlar da ALLAH ELÇİLERİ vasıtası ile tebliğ edilen nakle iltifat edemezler. Tabir caizse “akılcı din” ihdas ederler.

Bu tür inanarak yaşayanları her devirde görmek mümkün. Bu türlü felsefecileri rehber kabul eder de fizikten öteye, METAFİZİĞE yolu olmayan bir düstur ki ademlikten öteye, insan olmaya namzet ilâhi terakkıyatı kabul edemez.

Bundan evvel yazdığım METAFİZİK’de hayli bahsetmiştim, yeri gelmiş iken halâ davalarını bitiremediğimiz, TÜRK MİLLETİNİN iç yarası sevr anlaşmasına imza atanların başkanlığını yapan felsefecilerin reisi, feylesof Rıza Beyefendiyi anmadan geçemiyeceğim. Hayatında esprileriyle akılcı dini ne güzel anlatır:

 

            H O C A M

 

ÖMRÜMÜN NEŞESİZ GEÇTİ BAHARI

NEYLEYİM BAHARI GÜLSÜZ OLUNCA.

BİR TUTSAM GEREKTİR YAR-I AĞYARI

GURBET İLLERİNDE ÖKSÜZ OLUNCA.

 

BANA SUAL SORMA, CEVAP MÜŞKÜLDÜR

HER SIRRI BEN SANA AÇAMAM HOCAM.

HAKK’IN HAZİNESİ DARI DEĞİLDİR

CAMİ AVLUSUNA SAÇAMAM HOCAM.

 

MİRACI ANLATMA, O DEĞİL HÜNER

AŞIKIM BADESİZ PEK BAŞIM DÖNER

ÖZÜRÜM VAR SADE SU İÇEMEM HOCAM

BU AĞIR GÖVDEYLE UÇAMAM HOCAM.

 

FEYLESOF RIZAYIM, DİNSİZ ANLAMA

DİNİ BEN ÖĞRETTİM KENDİ BABAMA.

HER İPTE OYNADIM, CANBAZIM AMMA.

SIRAT KÖPRÜSÜNDEN GEÇEMEM HOCAM.

 

GENÇLİĞİMDE EZBERİMDE TUTTUĞUM KADARI İLE BU HİCİVİN NEYİ HİCVETTİĞİNİ İZAHA LUZUM VAR MI, BİLMEM?

İşte felsefenin üst kademesinin nakille gelen emr-i ilâhiye imanı ve fiziküstü “META”yı kabul edemeyen zihniyetteki kişilerin, akılcı, beş duygunun esiri materyalistlerin yolu…

Tekrar ediyorum: felsefecilerin ekserisi ALLAH’ın varlığını ilimlerinin nihayetinde kabul ederler. Nakli kabul etmezler. Kabul etseler de, dini meslek edindikleri için, nakli kabul etmiş gibi görünseler de, samimi oldukları zaman icraatlarında yeteri kadar kabul edemediklerini görürsün.

Yunancadan alınma “META” fiziküstü haldir, nakildir. Tamamı ile aklın ölçüsüne uymaz. Seçkin kişilerin aklının nakille uyum sağladığı görüle gelmiştir.

Bundan evvel yazdığım Metafizik kitabında ARİSTOTOLES ve İBNİ RÜŞT’ten bir nebze yazmıştım. Kısa özet olarak tekrarını lüzumlu görüyorum:

 

İBN-İ RÜŞD

 

Milâdi 1200’lerde vefat ettiği bildirilen meşhur felsefecidir. Avrupa’nın da takdirini kazanmıştır. Avrupa’da Avorveraisler denilen bir gurup, ilmi felsefeden öte gitmeyen, beş duygunun esiri ve mahkumu olmuş düşünürleri İbn-i Rüşt felsefesini vahyi ilâh-i gibi kabul ederler.

Şeriat-ı Muhammediyeye tabi olduğu halde İbn-i Rüşt’e hayranlık duyan ulema mevcudu küçümsenmeyecek kadar çoktur.

İbn-i Rüşt alimdir. Zamanının, Kurtuba’da kadı’l-kudat (kadılar kadısı) denilen meşhur kadılarındandır.

Aristotales hayranlarındandır ve onun eserlerini şerh eden büyük felsefecidir. FelsefeDEN YETİŞMİŞ feylesofdur.

Felsefeyi Dîn-i İslâm’la bağdaştırmaya yegane gayret göstermiş, her felsefecide görüldüğü gibi akılcılık yönü galebe çalmış, aldığı tedrisatın etkisinden kurtulamayıp aklın ötesi vahy-i ilâhiyi az da olsa her ne kadar metafizikten bahsetse de -aldığı tedrisatın etkisi olsa gerek- manaya da yakınlığı fiziki zuhuratın üstündeki METAFİZİK zuhuratın garibidirler.

 

İBN-İ RÜŞT’ÜN İNANCI RASYONELLİĞE DAYANIR. RASYONELLİK AKIL İLE VAHYİ AYNI ÖLÇÜDE GÖRMEKTİR. RASYONALİZM İSE VAHYE İNANMAMAKTIR.

POZİTİVİZM GİBİ MATERYALİZM VE HATTA LENİNİZM VE ATEİZM GİBİ İNSAN TABİATINA AYKIRI OLAN “İZM”LER İFLÂS ETMİŞ, BÜYÜK DARBE GÖRMÜŞTÜR.

ÖRNEĞİ: RUSYA. BUNA BENZER DEVLETLER TETKİKE DEĞER.

İbn-i Rüşt şu senteze varır:

Akıl ile vahyin vardığı nokta aynıdır. Bunlar birbirinden ayrılmaz süt kardeştirler.

Bu ALLAH’ın fakiri, abd-i âcizde derim ki:

Zamanın icaplarına göre emr-i ilâhiye uygun Şeriat-ı Muhammediyeyi, tasavvufi içtihat görmüş zamana yansıması, günah-ı kebaire dışı güzelliklerini yaşamaya çalıştım, çalışıyorum.

Bu yönlü itmi’nan-i kalb olan halimi ilm-i kelâm üslubu ile derim ki: HZ. ALLAH’ın verdiği, elçisi Resulullah (s.a.v.)’in tebliğ eylediği, 1956 senesinden bugüne (2003) tarik-i Kadiri ve Rufai’den ihsan edilen kol Galibilik verildi. Vazifeyi lutfeden HZ. Allah’a aczimle hamdeder, niyaz ederim. Çekinmeden zamanın medeniyetine ve tekniğine uyumlu olma çabası Rabbıma sonsuz güvenle, aczimin idrakini müdrik, HZ. ALLAH’ın zatına mahsus sıfatlarına sahip çıkan zavallılardan uzak olmanın gerçek tarik-i müstakim olduğunun bilinci ile, Rabbımın elçisi, ahir zaman peygamberi HZ. MUHAMMET MUSTAFA (s.t.a.v.) Efendimize verilen emr-i ilâhi olan Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın mana ve anlamının emr-i ilâhiye uygun yaşantısı ve mübarek kelâmları ile, günah-ı kebaire dışında, yirmi birinci asrın bilincine uyumlu, Rabbımın ihsanı, vârisü’n-Nebî, nedîm-i ilâhî vazifesini taşıyorum. Mesuliyetimi de müdrikim. Aczimle ALLAH’ıma sığınıyorum ve ADEM aleyhisselam’a, dolayısiyle vazifelendirdiği cümle kullarına sunulan ilâhi “METAFİZİK” levha… “BİZ ÂDEM’E EŞYANIN İSMİNİ ÖĞRETTİK, ONA HİKMET VERDİK. MELÂİKEYE SORDUK, BİLEMEDİ. ÂDEM BİLDİ…” Bu levhadan sesleniyorum…

Aklı ve nakli karıştırmayasın. Evet, aynı kaynaktan süt içerler, doğru. Yaratan AHAT, yani zati sıfatı ile bir olduğu için başka kaynak yok.

 AKIL: “ADEM VE CÜMLE YARATILAN, BİLDİĞİMİZ BİLEMEDİĞİMİZ, YETERİ KADAR DA BİLEMİYECEĞİMİZ MAHLUKATIN CÜMLESİNE İHSAN EDİLEN CEVHERDİR VEYA ARAZDIR” TARTIŞILADURSUN. NAKİL, YANİ VAHYİ- İLÂHİ İLE GELEN NAKİL BENÎ ÂDEM İÇİNDİR. ADEMİN İNSAN OLMASI, GÜZELİ, ÇİRKİNİ, HAYRINA VE ŞERRİNE OLACAK OLAYLARI İDRAK EDİP İRADESİNİ KULLANMASINI BİLMESİ İÇİN NİZAM-I ALEMİN ASLINI OLUŞTURAN, ELÇİLERİ VASITASI İLE ZUHURU KESİN GÖRÜLEREK YAŞANAN VAHİY YOLU İLE GELEN EMR-İ İLÂHİYİ İHLAS İLE YAŞAMAYA AZMETMEK VE İCRASINDAKİ HİKMET “METAFİZİKTİR.”

 

1999 senesinde basımı tamamlanan birinci Metafizik kitabını ALLAH rızası için inanan kardeşlerimin ilim dağarcığında bulunsun diye vakfımızın hediyesi olarak, yalnız anlayabilmesi yeterli olan kişileri, yolu ve düşüncesi ne olur ise olsun ayrı görmeden fi-sebilillah, bütün vakfımızın markasını taşıyan, yaşı 80’in üzerinde Galip Hasan Kuşcuoğlu’nun bilgisayarda yazdığı kitapları dağıttık ve dağıtıyoruz. Rabbım tesirini halketsin, amin.

İkinci Metafizik kitabını yazmak ihtiyacının mana zevkimde hazzını duyduğum gibi, o yöne iteklendiğimin maddi ve manevi yaşantımda arzulu heyecanını yaşıyorum.

 

İkinci kitaba neden ihtiyaç duyuldu?

 

Evvelde bahsettiğim gibi, HZ. ALLAH’ın varlığını peygamber efendilerimizin ALLAH’ın elçileri oldugunu maddi ve manevi hayatımda, düşüncelerimde ve günlük icraatlarımda acabâya yer olmadığını, şimdi daha iyi anladım, anlıyorum. İmanın zıddına ayrılmış yer de bulamıyorum.

 Aczimin bildirildiği bu abd-i âcizin zuhurat-ı ilâhiye ile manevi vazifeye lâyık görülen bu naçizin sahip olduğu gücünün görünümü, yaratanın zatını zikrettirmesi tazarru, niyaz, hatalarına istiğfar ve tövbe Rabbımızın kullarına bahşettiği in’am, ihsan ve sadakası değil mi?

Haddi aşmayalım, HZ. ALLAH’a mahsus olan yaratma gücünü aciz beşerde gösterme gafletine kapılmayalım. İyi bilelim ki.

CEVHERİ VE ARAZI OLMADAN BİR ŞEYİ MEYDANA GETİRMEKTİR YARATMAK.

Cevher ve arazı, her ne kadar dünya hayatında karşılaştığımız olayları, basitmiş gibi algılıyor isek de onun da aslı şüphen olmasın “METAFİZİK”sel olaydır:

Hiçbir şey kendi gücü ile oluşmamıştır.

Güç ise HZ. ALLAH’a mahsustur. Sakın naçiz şahsına maletmeye kalkışıp da yaratana karşı patavatsızlık yapmayasın.

Verilen cüz’i iradenle, cevher ve araz yok iken, hiçbir şeyi meydana getiremiyeceğini iyi bilmen lâzım.

“ONUN EMRİ OLMADAN SİNEK DAHİ KANADINI OYNATAMAZ.”

“GÜÇ, HER ŞEYİ YOKTAN VAR EDEN BİZATİHİ HZ. ALLAH’A MAHSUSDUR.”

Yaratılışın nedeni, yaratılan Benî Âdem de dahil cümle yaratıklardaki güç gibi zannedilen zuhuratlar yaratanın yarattığına verdiği az çok cüz’i irade değil mi?

Misal: Bir karıncanın kendi ağırlığının 75 katını taşıdığı söylenir. Söyler misin sen ağırlığının kaç katını taşıyorsun, ey Benî Âdem?!.. Verildiği kadar değil mi? Demek ki, vücud cesameti de birim ölçü değil. Bilinen herkesin ölçüsü, bilinemeyen, beşerin ölçemiyeceği, yaratanın yarattığı maddi ve manevi Rabbımın ihsanı öyle güçler vardır ki onlara verilen manevi vesile gücü beşerin iradesinin çok çok üstünde görsen de o gücün zuhur yeri hazret-i insan, gücün sahibi ise HZ. ALLAH’dır. Vesileyi iyi bil, vesileyi sakın ilâhlaştırma!...

“KÜN EMRİYLE OLUŞAN ALEM FE-YEKÜN EMRİYLE YOK OLACAK.”

Bu gerçeklerde aklı barındıracak bir mekan bulabildin mi? sırât-ı müstakîmde nakle tabi yol göreceksin ki bilâ-kaydi şart akıl, aslı vahy-i ilâhi olan nakle uyacak, yeter ki vahy-i ilâhinin sebeb-i nüzulü ALLAH elçilerini madde ve manada rehber edinmeyi bilesin.

 

HER NE KILMIŞ İSE ADALETTİR CENÂB-I KİBRİYA.

HER KAZAYA HER BELÂYA KIL RIZA ALLAH KERİM.

 

ALLAH’ın halk ettiği hiçbir şeyde adaletsizlik bulamazsın.

Bulacakmış gibi gülünç tavırlarınla sakın ALLAH’a patavatsızlık yapmayasın. Her devirde her sahada maddi ve manevi yolarda da zahmet çekmeden bulabilirsin bu ve buna benzer patavatsızları.

Patavatsızlığın nasıl olduğunu merak eden hükümdar, patavatsızlığı ile isim yapmış Mehmed’i yemeğe davet etti. Mehmet edepli olmaya azami gayret gösteriyordu.

 Patavatsızlık tıynetinden başka sermayesi olmayan Mehmet patavatsızca hükümdara:

--Padişahım sen zurna çalmayı bilir misin? demez mi!..

Her halde iyi zurna çaldığını anlatacak girişimini yapıyor zannetti padişah:

--Bilmem, dedi.

--Ben de bilmem, demez mi!.

Padişah düşünedursun Mehmet gene sordu:

--Padişahım baban zurna çalmayı bilir mi idi?

--Bilmezdi.

--Benim babam da bilmezdi…

Hükümdar patavatsızlığın ne olduğunu ehlinden öğrenmişti.

 

ÇOK TEL KIRILIR SİNE-Yİ KANUN-I CİHANDA

NA-EHLE MIZRABI TASARRUF VERİLİNCE..

 

Ehil olmayan kişiye yapamayacağı iş verilirse siz o işin kıyametini bekleyiniz.

Nasreddin Hoca’ya büyük ve küçük kıyametin ne olduğunu sordular. Onların anlayacağı hal-i lisanla cevap verdiler:

--Hanım ölür ise küçük kıyamet, ben ölür isem büyük kıyamet demektir, dediler.

Peygamberimiz Efendimiz’e sordular, “kıyamet ne zaman kopacak” diye. Patavatsız Mehmet misali soran sahabeye Peygamberimiz Efendimiz üzülerek:

 --KIYAMET İÇİN NE HAZIRLADIN, buyurdular.

Önemsemediğin bir şeyi önemsemiş gibi tavır takınmak düzenbazlık değil mi? Sorduğun sualde samimi olsa idin hazırlıklı olurdun. Hazırladıkların da gizli olmaz az çok görünür idi.

Zamanımızda da bazıları çıkıyor Kur’ân-ı Azîmü'ş-şân’ı fal, kehanet, herkesin anlayacağı çözülmesi mümkün şifre, ebced hesabı ile rakamları dile getirdiğinin iddiasıyla kitleleri inandırarak korkunç kazanç getiren kitap satışı elde ediyorlar.

Bu gafletten ne zaman uyanacak kitleler?

 Bu yönlü zeki ve kurnaz ehl-i ticaret işine gelen ayet numaraları ile “şifre çözüyorum” edası ile icra-yı sanat eyleyen bu bilge kişiler görmediler mi, duymadılar mı ki 1924 senesinde mısırda “KELÂM-I KADÎM’İN AYETLERİ İLK O ZAMAN NUMARALANMIŞTI..”

Bu düzenbazlara gerisini sen anlat.

Hani bir zamanlar Ticani Tarikatının müritleri, kesin bilemiyorum, hangi tarihte idi- 1950–1960 arası bir tarihlerde idi, yanılmıyorsam “kıyamet kopacak” diye tarih vererek kehanette bulunmuşlardı. Bu bildiriyi bildiren ve bu kehanete inanan halk dağlara çıkmışlardı.

Neden dağa? Elbet bir bildikleri vardır. Ben halâ çözmüş değilim.. Her ne ise. Dedikleri gün geldi geçti. Kehanetleri boşa çıktı, elhamdülillah. Perişanlık çeken halk bu bilge kişilere edeple sordular, “niçin kıyamet kopmadı?” diye.

Cevap hazır, gayet sakin ve samimi:

--biz durdurduk! Dediler…

“Padişahım sen zurna çalmayı bilir misin? İmza: Patavatsız Mehmet.”

Şunu arzedeyim Ahmed-el Ticani Hazretleri ALLAH’ın evliyası Ticani Tariki hak tariktir.

Kemal Pilavoğlu Efendinin hukuk tahsili olduğu söylenir. Kemal Efendinin İstanbul’da Ticani Tarikinde selâhiyetli bir zatla tanıştığı, intisap ettiği ve o zatın Kemal Efendiyi hemen irşada vazifeli kıldığı söylenegelmiştir.

Böyle şeyh olur mu?

Bu fakirin bildiği kadarı ile olur. Olur amma buna benzer vazifelerin yalnız şeyh efendinin muhabbetiyle verilmesi makam tarafından kabul edilir. Yalnız şahsi muhabbeti ile hilâfet vermesi, hilâfet verdiği zatın ömrünün nihayetine kadar işliyeceği suça ortak olmaktır. O zatın manevi kazancından da nasiplidir, fakat ehl-i hakikatin bu mesuliyeti üstlenmesi turuk-u aliyyede yadırgana gelmiştir.

MUSA (A.S.) HZ. ALLAH’A: YA RABBİ, KARDEŞİM Hârûn’U BANA YARDIMCI VERİR MİSİN? DİYE, MÜRACAATTA BULUNDU.

Bu gerçeği anlıyor musun?

Şunu kesinlikle bilesin ki:

ASLA, PEYGAMBER EFENDİLERİMİZ HZ. ALLAH (c.c.) EMRETMEDİKÇE PEYGAMBERLİK VAZİFESİ VEREMEZLER. HZ. ALLAH (c.c.) EMRETMEDİKÇE PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN VARİSLERİNİN DE, VARİSܒN-NEBİ, NEDİM-İ İLÂHİ VAZİFESİ İLE VAZİFELENDİRMEYE YETKİLERİ YOKTUR.

GEREK MANEVİ HAYATIMDA, GEREKSE YAKINLARIMDA ZUHUR EDEN TERTİB-İ İLÂHİYE RABBIM BU ABD-İ ACİZİ ŞAHİT KILDI. EY HAKİKAT YOLCUSU, BU FAKİRE İNANIR İSEN BU YOLDA ZARAR ETMEZSİN!.

 Öyle bir zata intisap edenlerin samimiyetleri nispetinde kişilere intisapdan sorulmaz. Amma gerçek bir mürşidi rehber edinmiş dervişin nail olacağı rahmet-i ilâhiyeye erişmeleri düşünülemez. Fakat hayatı müddetince yaptığı manevi hataların hesabı o şahsa sorulduğu gibi aynısı mesuliyetini bilerek üslendiği için o zata manevi vazife veren gerçek olan şeyh efendiyi de aynen mesul ve sorumlu kılmıştır HZ. ALLAH (c.c.)

Bu gibi manevi vazifenin mesuliyetini müdrik mutasavvifinin kendi insiyatifi ile halife tayin etmekten kesinlikle çekinmeleri, HZ. ALLAH’ın zatına ihsan ettiği manevi vazifeye sadakatının ifadesi değil mi?.

Turuk-u aliyyenin silsile-yi meratibin bu yönlü kıyamete kadar devamı ihsan edildi. Aksini söyleyerek sırât-ı müstakîmi çarpıtmaya kalkışma.

Yaratanın: Benî Âdem’in Hazret-i insan olması için cemi kullarına ihsan edilen iradesini, ilâhi gücün çizdiği elçisi ile Benî Âdem’e duyurduğu dünya yaşantısı projesine HZ. ALLAH “sırât-ı müstakîm” buyurdu.

İşte bu sıratı küll olarak, gerekse cüz’i manasını bozmaya, yok etmeye kimse güçlü kılınmadı.

 Hakikat gafili olma. İradene bahşedilen müstakim olan sıratı bozma.

Emr-i ilâhiye uyum ve icraat gücü, cüz’i iradene verildi. Sakın dünya yaşantını manevi iflasa dönüşmüş hale getirme.

Onun için dünyaya “imtihan yeri” denildi. Gafil olma!.

Bu tertib-i ilâhinin şahidi olarak yazıyorum.

Kayınpederim yedi tarikten izn-i icazeti olan Hacı Mustafa Anaç Efendi, geniş bir kitleyi kapsayan dergahına halife verilmesini gece gündüz tazarru niyaz ettiği halde halife verilmediğinin hasreti ile ahirete yürüdü. Makamı cennet olsun.

Veremez mi idi, başkalarının yaptıkları gibi?!.

İşte bu gerçeği anlatmaya çalışıyorum. Sen de nefsine merhamet et, anlamaya çalış. Sırât-ı müstakîm üzere yürü ki hakîkat yolunda yürümenin zevkine eresin.

“YERYÜZÜNDE HALİFEMİ YARATACAĞIM” SIRRINI ANLAYASIN.

Hacı Mustafa Anaç Efendi manevi vazifesini Şeyhi Hacı Ali Ahıskavi Hazretlerinden aldı. Şeyh Haci Ali Efendinin tebliği ve açık zuhurat emr-i ilâhinin tebliği kalabalık şahitler huzurunda olmuştu ve 6 tarikten izn-i icazeti kendisine takdim edilmişti.

Hacı Ali Ahıskavi Ahıska muhacirlerindendi. Kendisi de Çorumlu Kara Şeyh namı ile anılır. Hacı Bekir Baba olarak bilinen ve tanınan Kara Şeyh Efendiden izn-i icazet almıştı.

Kara Şeyh Hacı Bekir Baba ise -ALLAH cümlesinin makamlarını cennet eylesin- manevi vazifesi Mısır’da Tanta ve Nişabih’te Abdurrahim-i Tantavi, Abdurrahim-i Nişabihi Hazretlerinin verdikleri izn-i icazetle, maneviyatın açık tasdiki ile altı tarikten biat almaya ve ders vermeye yetkili kılındı. Detayları ile anlatacağım inşaALLAH.

Silsile-yi meratibi daha fazla açıklamayacağım. Çünkü zamanımız maneviyatı istismara müsait olduğu gibi, menfaat-i dünya ehlinin maneviyat adına sahte icazet yazmasındaki düzenbazlıklarının huzur-ı ilâhideki sorulacak hesabın mesuliyet ortağı olmak istemem. İleride icazeti daha geniş açmaya çalışacağım, Rabbım lutfeder ise inşaALLAH.

Tasavvuf, maneviyatın yani fiziküstü metanın zuhurunun dünyada bariz maddi ve manevi görünümünün zuhur mercii ve aşk-ı ilâhiden Hazret-i insan olmanın manevi ilim kapısı.

 Tarik ise, kişinin kendi insiyatifi ile gittiği yoldur. Yolların cemisi ise tarikattır.

Yaratıcıya ister inansın veya inanmasın, Benî Âdem’in iradesi ile her an değişen, sayamayacağı kadar çok yolları vardır.

HZ. ALLAH İnsan olmaya uyumlu Benî Âdem’e kamil insan olma yollarını gösteriyor. Kitab-ı Kadim, bütün semavi kitaplar ve suhuflar, gelmiş ve geçmiş cümle Peygamber Efendilerimiz, tabilerinin yaşadığı zamanlarına ve yaşantılarına uyumlu emr-i ilâhi ile çelişmeyen yolu gösterdiler.

Bu yolun ismi tarik-i müstakîmdir. Din ise tevhit dîni, İslâmiyet’tir.

Gösterilen sırât-ı müstakîm üzere yaşamaya samimiyetle uyum sağlayanlar yol ehli anlamına gelen ehl-i (ehlî) tarîk kelâmı ile taltif olundular. Kıyamete kadar ihsan edilen ilâhi rahmet devam edecektir. Şüphe edilmesin. Tertib-i ilâhidir. Beşerin tertibi değil… Acaba? diye müterettid olduğun zaman yolun gerçeğini yeteri kadar anlayamazsın.

Acabasız, samimi, ihlâslı olduğun zaman tertîb-i tanzim-i ilâhiye olduğunu anlar, yaşar, zevki ile hakikatlerin mevcudiyetine şahid olursun.

Ehl-i tarîkin bir ismine de, umumiyetle doğuda “tövbe kapısı” derler, öyle telaffuz edilir.

“TÖVBE KAPISI KAPANDIĞI ZAMAN SİZ KIYAMETİ BEKLEYİNİZ.” buyurdu Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.)

Gene buyurdular ki:

“ENE MEDİNETÜN ALÎ BÂBUH” (BEN İLİM ŞEHRİYİM, ALİ KAPISIDIR).

Bu hadîs-i şerîf hasendir. Yaşıyor ve manevi vazifemin ihsanı şahit olarak yazıyorum, elhamdü lillah.     

Sakın bu abd-i âciz için yanlış düşüncelere kapılmayasın. Başkasından değil benden dinle.

1950 senesinde, Şeyhim Kahramanmaraşlı Ali Sezai Kurtaran Efendinin halifesi, gene Kahramanmaraşlı Hacı Mustafa Yardımedici Efendiye metafizik zuhuratlarla intisap ettim. Bu metafizik olayı yeri geldimi açmaya çalışacağım. Şeyhime intisabımdan 14 sene sonra yine metafizik açık zuhurat ve tecelliyat ile kayınpederim Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Efendiden Tarik-i Kadiri ve Rufai’den şahitler huzurunda izn-i icazet verildi.

Makamdan verilen bu vazife TEBERRÜK idi.

HZ. ALLAH o dergaha başka halife vermedi. Kayınpeder Efendi postu boş bıraktı. “Rabbım dergahıma sahip vermedin, postu dürdüm, gidiyorum” diye, üzülerek ahirete yürüdü. Makamı cennet olsun, ALLAH rahmet eylesin, amin.

HZ. ALLAH’ın bu tertibini kabul edemeyen hakîkat fukaralarının işine gelmeyen bu tertîb-i ilâhiyi kendi çıkarlarına göre ayarlamak zor değildi. Çok dergahlarda olan bu düzenbazlar kayınpederimin dergahını da beşeri uydurmalardan mahrum etmediler. ALLAH hesabını elbet soracak.

Bu maneviyat hortumcuları maddede kaynatıyorlar gibi manayı da savuştururuz mu zannederler.

Bilemeden icra-yı sanat edenleri HZ. ALLAH (c.c.) affetsin.

Amelde mezhebim Hanefidir. İtikatta mezhebim ehl-i sünnet vel-cemaat, İmam-ı Maturudi. Meşrebim ise giriş kapım alevi, tarikim ise Kadiri, Rufai ve ikisinin birleşiminden verilen kol Galibilik’tir.

1956 senesinden şu ana kadar şerefle, manevi vazifemi leke sürmeden sürdürmeden taşımaya çalışıyorum, Rabbım muhafaza eylesin, amin, ve selâmun ale’l-murselîn.

Bu izahı evvelcede yapmıştım. Mevzu değişikti. Tekrarı rahmet olur inşaALLAH.

 Gazi Mustafa Kemal Paşa Atatürk -makamı cennet olsun- imanlı silah ve kader birliği arkadaşları ile karar verdiler. Şöyle ki: Mecrasından saptırılmış, dejenere edilmiş, Türkiye’deki tarikatlar, dergahlar, zaviyeler ve dolayısı ile şeyhlik, babalık, dedelik 15 sene için ağır ceza-i müeyyidelerle yasaklanmıştı. Müddeti kendi aralarında gizli tutuluyordu.

Merhum İsmet İnönü bu gerçeği izah etmişti sayın Bülent Ecevit ve arkadaşlarına.

İsmet İnönü alınan bu tarihi kararı ifşa ederek “düzeldi ise açabilirsiniz” demiştir.

(RADİKAL gazetesinin 28 şubat 2001 Pazartesi günkü neşriyatından alınmıştır.)

Orgeneral Kenan Evren Reis-i cumhur iken, kalabalık halk kitlesine ve milletine hitaben şu gerçeği Atatürk’ün Dîn-i İslâm ve imanlı olduğunu duyurdu. Necip milletin inancı ile fütursuzca oynayan azınlık fakat hakikatte kendi bilgilerinden başka bilgiyi kabul edemeyen ve Atatürk’ün ALLAH’a ahir zaman Peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v)’e hayranlığından habersiz, gafil ve göstermelik iman bezirganlarının çağın gerisinde kalmış, hakikat dışında, çarpıtılmış, içtihatsız, şer’î yaşantıları esas bu imiş gibi Dîn-i İslâm’ı çağ dışı gibi göstermeye yeltendiler. Metafizik yoksunu nakli yani vahy-i ilahiyle gelen tertîb-i tanzim-i ilâhiyi kabul edemedikleri gibi, Atatürk’e “dinsiz” dediler. Kenan Evren Paşa, gerçeği bilen insan “ATATÜRK’E DİNSİZ DİYEN DİNSİZDİR” diye milletine ilân etti. Fizikten öteye yol bulamayan, tarih boyu görülen akılcı din uydurdular. Hayli taraf edindiler. Materyalistler dolaylı yönlerden Atatürk’ün zamana uyumlu içtihadi devrimlerini çarpık düşüncelerine hizmet ediliyormuşçasına göstermeye çalıştılar, çarpıttılar. Atatürk’ü hakikatle uyumsuz, amma çarpıtılmış zihniyetlerine uyumlu göstererek, Atatürk’ün icraatlarının çok yönünü tasvip etmedikleri halde, menfaatleri icabı sahip çıktılar.

Atatürk’ün dinsiz olmadığını bilen ve milletini her sahada muasır milletler seviyesine çıkarması için asra uyumlu içtihadın lüzumunu ve hazzını benimsemiş hayranlarına selâm olsun, diyor kim? Atatürk’ün ıslaha vazifeli kılındığını diğer yazdığı kitaplarda da ifşa eden Hadimü’l-fukara, Kadiri, Rüfai ve her ikisinin bugün zuhuru Galibi, mutasavvifinden abd-i âciz, seyyit Galip Hasan Kuşcuoğlu.

Yukarıdaki bu ifşaatın inkarı, gerçeklerden çok uzak, beşere ihsan edilen beş duygu terazisinin hemen ölçemeyeceği, zamanla elbet kabul edeceği METAFİZİK olay, zuhurat-ı ilâhiye.

ATATÜRK’ÜN YAŞADIĞI ZAMANIN MEŞAYİHLERİNDEN NURULLAH EFENDİYE TEKKE VE ZAVİYELER HAKKINDA GERÇEĞİN İZAHI:

--EFENDİ HAZRETLERİ, BİLİYORSUNUZ, LUZUMUNA BİNAEN TEKKE VE ZAVİYELERİ BEN KAPATTIM. HZ. ALLAH BANA FIRSAT VE ÖMÜR VERECEK Mİ BİLMİYORUM, ZAMANI GELİNCE GENE BUNLARI BEN AÇACAĞIM, buyurdular, kalabalık bir mecliste.

 Bu abd-i âcize “Atatürkçü şeyh” dediler. Yanılmıyorsam Milliyet gazetesinde

Bazı “profösör”ler böyle düşünenleri güya uyardılar. “İnanmayın, Atatürkçü şeyh olmaz” diye. Hakikatten yoksun, ahkam kestiler.

Hazret-i ALLAH bu ve buna benzer kişilere hakikatı gösterip emr-i ilâhiye iman ederek yaşamadıkça emanetini almasın, diye dua ederim.

Medyada ATV’de Fatih Çekirge’nin tertib ettiği yayında şöyle diyordum:

Kişinin Atatürk’ün umumu ilgilendiren çağa uyumlu öneri ve icraatlerini tasvip etmesi için dinsiz olması mı lâzım?

 

Ben gerçek şeyh olarak Atatürk’ün zamana göre lüzumlu içtihatlarının geç dahi kalındığına inananlardanım. Eğer Osmanlı bu ve buna benzer içtihatları yapmış olsalardı millet ve devlet olarak bugünkü maddi ve manevi perişanlığa düşmeyecektik. HZ. ALLAH (c.c.) bugünümüzü aratmasın, diye yaratıcımıza aczimizi itiraf ediyor, imanlı kitlelere ve milletlere asra uyumlu yaşam, emr-i ilâhiye uygun, tabi olduğu Peygamberimizin şeriatına sadık ve muhib, sırât-ı müstakîm üzere yaşamak nasip eylesin.

Amin ve selâmün ale’l-mürselîn ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’lâlemîn.

ATATÜRK’ÜN VEFATINDAN 15 GÜN ÖNCE ZAMANIN BAŞVEKİLİ VE HARİCİYE VEKİLİ VASITASI İLE MUHAMMEDİLERE VERDİĞİ MESAJ VE BİLCÜMLE İNSANLARIN ASRA UYUMLU DÜNYA YAŞANTILARINA YÖN VEREN ÖRNEK UYARI.:

 ÖLÜMÜNDEN 15 GÜN ÖNCE KENDİNE GELDİĞİ ZAMAN MUHAMMEDİLERE, DOLAYISI İLE DÜNYA MÜSLÜMANLARINA ŞU MESAJI VERMİŞTİR:

“BÜTÜN DÜNYANIN MÜSLÜMANLARI, HZ. ALLAH’IN SON PEYGAMBERİ HZ. MUHAMMEDİN (S.A.V.)’İN GÖSTERDİĞİ YOLU TAKİP ETMELİ VE VERDİĞİ TALİMATLARI TAM OLARAK TATBİK ETMELİ. TÜM İSLÂMİYET’İN HÜKÜMLERİNİ OLDUĞU GİBİ YERİNE GETİRMELİ. ZİRA ANCAK BU ŞEKİLDE İNSANLAR KURTULABİLİR VE KALKINA BİLİRLER.”

(MUSTAFA KEMAL ATATÜRK)

Bu mesajın başbakan ve dışişleri bakanı vasıtası ile dünyaya açıklanmasını emretti. Maalesef açıklanamadı.

(Prof. Dr. Hanif Fauk, Urduca Yayınlarında Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih ve Coğrafya

Fakültesi Yayınları, Ankara 1979, s. 102.)

 

ATATÜRK’E “DİNSİZ” DİYEN İBADET VE TAAT EHLİ! ALLAH’TAN HİCAP ETMİYOR, RESULÜNDEN DE UTANMIYOR MUSUN?!.

Dinsizliği bilmeden meslek edinmiş. Yaratanından habersiz yaşantısı ve güya uyarısı ile, hakîkat dışı yaşantısının etkisi ile Atatürk’ü de kendi inancında göstermeye çalışıyorsun. Huzur-ı ilâhide bunun hesabı sorulmaz mı zannediyorsun?. Heyhât!.... İnananlara zulmeden ateist vatandaşım, yolu bozuk hemşehrim! YOL YAKIN İKEN KENDİNE GEL. BU FIRSAT BİR DAHA ELİNE GEÇMEYEBİLİR. UYAN GAFLET UYKUSUNDAN!.

BU HASTALIĞIN TEK İLÂCI VAR, ONU KULLAN. İLAÇ “METAFİZİK”TİR.

Kullanım reçetesini ehlinden al.

Her kişinin dünya hayatında yaşadığı, yaşadığını bildiği veya bilemediği fiziküstü meta olay vardır. Çok kişi hayrette kalır. Fakat hemen zuhurunda anlamsız gibi görünse de ahiri hikmettir.

Zamanı ve çözümü HZ. ALLAH’ın yed-i kudretindedir.

Bilemez ki o METAFİZİK zuhuratın HZ ALLAH’ın o kuluna imtihan yeri olan dünyada iltiması kulun iman yönünde ferahlatılması olduğunu.

ALLAHU A’lem, ezel-i ervahta eşi, benzeri, şeriki, naziri olmayan yaratanına acabâsız “BELΔ deyen bahtiyarların dünya hayatına akseden istisnai lutf-i ilâhidir.

METAFİZİK zuhuratlara “ilm-i ledünnî”dir de diyebilirsin.

Hazret-i kur’ân’da izah edilen musa aleyhi’s-selâm ile hıdır-ilyas aleyhi’s-selam kıssası aklın ve mantığın kabul edemediği ulu’l-azm peygamberine dahi itiraz ettirdiği olay ledünni = meta değil mi?

HZ. ALLAH’ın kıyamete kadar örnek LEDÜNNİ İLMİNİN suali ve cevabı İND-İ İLÂHİDEN ihsan edilmiyor mu, edilmedi mi?...

ALLAH’ın fakiri olan kul aciz. ALLAH’ın ilmi zuhurunda aciz olduğunu ALLAH’ın gücü ve ayrıca ilm-i ilâhinin fakiri olduğunu bildirildiği an bilmesi, aciz kulun kemalatı değil mi?

Rabbıma hamd ederek, aczimi itirafla, dergah-ı ilâhi boynu bükük anlatmaya çalışacağım hayatımdaki “metafizik” olayları, kul yaratanını iyi anlasın diye.

Yalnız fiziki zuhuratların ve aklın gücü gerçeklerde yeterli olamıyor.

Bu türlü ilim sahiplerinin alıcısı çok olsa da HZ. ALLAH’ı bir bilip, peygamberleri vasıtası ile ihsan ettiği vahy-i ilâhiye yeteri kadar inanamadıkları ve uyamadıkları tarih boyu görülegelmiştir.

Bu yönlü zahiri ilimden gayrıyı kabul etmeyen, edemeyen kişilere akılcı din, beş duygunun esiri, materyalist denilmiştir.

Hakikatleri, fiziküstü metafizik ve ilm-i ledünni ve vahy-i ilâhiyi kabul ediyormuş gibi dinleseler de icraatın seyrine dahi tahammülleri yoktur.

Bu yönlü ilim sahipleri felsefeci ve feylesoflardır.

HZ. ALLAH’ın “BANA DİN Mİ ÖĞRETİYORSUNUZ?” dediği ALAHU a’lem bu kimselerdir.

İçlerinde Arapça bilen, hatta tefsir yazanlar dahi vardır!.

Eşyanın felsefesi yapılır, mananın felsefesi olmaz.

“Mananın felsefesi tasavvuftur” diyenler de hata etmişlerdir.

Çünkü tasavvuf kâl değil, hâldir. Laf değil, yaşamaktır. Felsefe hiç değildir.

Bildiğim kadarı ile yaşadığımı, yaşantımdaki özel tecelli tasavvufu, META zuhuratları, yazdığım kitaplarda anlatmaya aczim nisbetinde özen gösteriyorum. Maksadım -haşa- varlık göstermek değil.. Zira var olan, eşi, benzeri, ortağı ve şirketi olmayan bi-zatihi HZ. ALLAH’tır.

Yaratanın yaratılana vermediği, yalnız zatına mahsus olan varlığın aciz beşerde idraki mümkün görülenin zerresi dahi, zatına mahsus olan varlığı, ufku hudutlu, beş duygudan öteyi görmekten yoksun, kudret-i ilâhi karşısında aciz beşere maletmek cüreti ve gafletinden ve bu bilgisiz sahtekarların varlık gösterileri ile sırât-ı müstakîm zıddı tariklerinden Rabbıma sığınırım.

Evvelce yazmaya çalıştığım METAFİZİK kitabında şahsımda zuhuru görülen, imanımı katmerliyen olayları tekrar yazmayı lüzumlu ve hemcinsim için faide mülâhaza ediyorum.

 

SADIK KULUN SADAKATİNE ZAMANI DURDURDU HZ. ALLAH (c.c.)

 

Sene 1957 idi. ALLAHU a’lem 46 sene oldu. Aklımla mantığımla halâ çözemedim, çözülemez de. Lütfen dinle. Zamanı durdurdu. Zaman içinde zaman halkeder HZ. ALLAH, demekle yetiniyor Benî Âdem. Bu kelâmın bu istisnai tecelliyatı izaha yeterli olamadığını anlatmaya çalışacağım. Fiziküstü “METAFİZİK” olay:

Dışişleri Bakanlığından kapalı zarf üsulü ile aldığım, teslim müddetini de taahhüt edindiğim işlerin bitimine yakın bir gündü. Akşam namazı yakındı. Namaza Ankara Cebeci yakınında tarihi cami Hacımusa Camisine gelmemi şeyhim Kahramanmaraşlı Hacı Mustafa Yardımedici Efendim vazife olarak tebliğ etmişti. Namazdan sonra bir yere yemek ve sohbet için davetli imişiz. Gidilecek yeri bilmiyordum, amma belirli cemaatle gidecektik.

Akşam vaktini sabırsızlıkla bekliyordum. Biliyordum, benim yürüyüşümle kaç dakika süreceğini. Atölyem Hacıdoğan Mahallesinde Denizciler cad. Börekçi Pasajının yanında, aşağıya inen merdiven bitiminden hemen sonra sağ tarafta idi

Bu davete icabet etmem benim için şeyhimin arzusu olduğu kadar, benim de emirlere icabet etmem biatım, sırât-ı müstakîm olduğundan şüphem olmayan, yoluma sonsuz hürmetim, HZ ALLAH’ın bizatihi gösterdiği Efendime saygımla, hürmetim ve hizmetim idi.

Gitme vaktim yaklaşmış, hazırlanmış dışarı çıkmak üzere idim ki, Dışişleri Bakanlığı levazım müdürü, muhasebe müdürü, satın almada bulunan mesul amir ve memurlar “işleri yerinde görelim ve hocanın kahvesini içelim, dedik” diye “geldik” dediler.

Elbet işleri yerinde görmek tabii hakları idi.

Amma benim mutlaka camiye yetişmem, Efendimin emrini yerine getirmem lâzımdı. O emir ki şahsıma yapılan manevi ahvalde sadakat imtihanı, şeyhim efendim bilsin, velev ki bilemesin, verilen ilâhi vazife, müntesiplerinin imtihan vesilesi, tanzim ve rahmet-i ilâhiyenin zuhur mercii. Rabbımın ihsanı ile bu türlü ve buna benzer sadakatımı senelerdir hiç aksatmamıştım..

Kahvelerini çaylarını hemen getirttim. İş üzerindeki yeterli izahı yaptım, ama kahvelerini çabuk içmeleri için iş icabı değil, insanlık icabı gözlerine ve ağızlarına bakıyordum. Onlar da ağır ağır, soğutarak içiyorlardı. Komşu camilerden ezan sesleri geliyordu. Ben aciz Rabbıma yakarıyordum, “bu işi ancak zatın düzeltir” diye.

Cemaata yetişmem imkansız görünüyordu.

Sakın demeyesin: Ne olurdu bu davete gitmez isen, kıyamet mi kopardı?.

O manevi halimi lisanen ne ben anlatabilirim, ne de sen mübarek kardeşim anlamaya henüz mana yapın ve düşüncelerin bilmem müsait mi?

HZ. ALLAH cümle kullarını bu ve buna benzer duygu ve düşüncelerle ihya eylesin. Tertip ve tanzim kıldığı mana aleminin mahrumu eylemesin, Amin.

Karamsar olamazdım. Hiçbir hadisede Rabbım aciz kulunu mahrum ve mahcup etmemişti, etmeyecek de. Rahmet-i ilâhiyeye dönük duygu gerçeğinin ümidi bu abd-i âcizin madde ve mana yönüme hayat veriyor. Vahy-i ilâhi ile gelen tertîb-i tanzim-i ilâhi olan imanımın noksansız muhafazası için, benzeri olmayan Rabbimin sonsuz merhametine sığınırım.

Yolumun sırât-ı müstakîm üzere olduğuna olan bilgim ve görgüm isbatlı ve şahitlidir. Elhamdü lillah.

 Düşünüyordum, cami kapansa da, yakın kahvelerde cami cemaatından bir kişi bulur isem davete nereye gidileceğini öğrenirim. Düşüncem telâşımı hafifletiyordu..

Nihayet kalktılar, “vakit geç oldu, müsaade” diye. Misafirler çıkar çıkmaz gerilmiş yaydan fırlayan ok gibi fırladım. Aklın ve mantığın kabul edemiyeceği, manaya olan sadakatımın tecellisi ki aşk-ı ilâhi ile Hacı Musa Camiine yaklaştım. Hayret, caminin kapısı açık kalmış sevindim!.

Ayrıca hayret ettim: Caminin kapısı neden açık bırakılmıştı? düşüncesi ile kapıya yaklaştım.  Ezan-ı Muhammedi okunuyordu. Şok olmuştum. Acaba bir hadise mi olmuştu?.

Merak ve ürkek tavırlarla camiye girdim. Cemaat tamam ve sakin. Hiçbir şey olmamışcasına sakin idiler.

Müezzin Müslüm Efendi kamet getirdi. Kurrâ imam Hacı Mustafa Efendi akşam namazının farzını kıldırdı.

O zamanın Diyanet İşleri Başkanı -makamı cennet olsun- Ahmet Hamdi Akseki Hazretleri. Her cuma namazını Hacı Musa Camiinde Hoca Efendinin arkasında kılardı. Hoca efendi kurrâ hafızdı. Kur’ân-ı Kerîm’i galatsız okurdu.

Farz namazından sonra münferit namazın sünetini kıldık. Tesbihatı ve topluca duamızı yaptık. Cemaat dağılmaya başladı. Hayret!. Kimsede bir hadise olmuş telâş hali yoktu.

Ben Müezzin Müslüm Efendiye telâşla sordum:

--Hayırdır inşa ALLAH, niçin ezanı geç okudun, namazı geç kıldık, bir hadise mi oldu? diye.

Demez mi ki:

--İki dakika erken okudum ezanı. Hocamın davetine gideceğiz, diye. Başlayış erkendir bitiş vakittir.

Bu metafizik zuhuratın şokunu halâ üzerimden atamadım.

“ZAMAN İÇİNDE ZAMAN HALKEDER HAZRET-İ ALLAH.”

Tasavvufi inancım bu zuhurat-ı ilâhiyeye uygun olduğu halde şöyle derim:

Bu abd-i âcizin izahını ancak ehlinin anlayacağı gerçek. Her ne sebebten anlayamamaları normal gibi akıl ölçüsüne sığmaz ise de akıl ölçüsünü kullanacağın yer mana ve vahy-i ilâhi karşıtı değil.

Madde aleminde görüp beşerin müşahedesine verilen fizik halinden öteye bilincini kullan lütfen.

Nakil terazisine uzak durma ki aklı da naklin içinde göresin. Naklin yanında akıl Celâlettin-i Rumi Hazretlerinin bildirdiği gibi: “Naklin yanında akıl, çamur balçığa saplanmış eşek misalidir” der.

Yalnız ve yalnız akıldan öteyi kabul edemeyenlere “beş duygunun esiri materyalist” derler. Bu düşünce sahiplerinin emr-i ilâhi olan vahye, peygamber efendilerimizin dünya hayatındaki yaşantılarına ve mübarek sözlerine akıl ölçüsüne uymadı ise iltifat edemedikleri aşikardır.

Bu toplumlar müslümandırlar. Amma hz. Allah’ın bildirdiği mü’min müttaki, ittika sahibi değillerdir.

İşte ayet-i celîle:

Bismillâhirrahmânirrahîm

BEDEVİLER DEDİLERKİ “İMAN ETTİK.” DE Kİ: “SİZ İMAN ETMEDİNİZ, AMA “MÜSLÜMAN OLDUK” DEYİN. İMAN HENÜZ KALPLERİNİZE YERLEŞMEDİ. ŞAYET ALLAH’A VE PEYGAMBERLERİNE İTAAT EDERSENİZ AMELLERİNİZDEN BİR ŞEY EKSİLTMEZ. ÇÜNKÜ ALLAH ÇOK BAĞIŞLAYAN, ÇOK ESİRGEYENDİR.” (Hucurat Suresi, 14)

HZ. ALLAH’a olan mana zevkimi çok zaman inancımın geniş basamaklarından müşahede ettiğim HZ. Ali (kerremallâhu vechehû)… Gaza anında. İkindi namazının vakti geçiyordu. Güneş batmak üzere idi. HZ. ALLAH’ın “ASLANIM” HİTABINA LÂYIK GÖRDÜĞÜ MÜSTESNA İNSAN üzüldü diye HZ. ALLAH güneşi durdurdu.  O zamanda yaşayanların şahit olduğu vakıadır.

 Gavsü’l-A’zam Seyyit Abdulkadir Geylâni Hazretlerinin kendisine varlık getiren ahçısına: “Sen hele helvanı karıştıradur” hitabında bulunduğu gibi… HZ. ALLAH’ın manada yaşattığı uzun bir hayatı, kişinin dünya zamanının bir zerresine sığdırıp, aciz kulun maddi ve manevi iki hayatında da sahibi kılması ender de olsa ALLAH’ın emrine samimi olan kullarının dünya hayatında görülen manevi zuhurat. istisna-i mana tecellisi “VEHÜVE AL KÜLLİ ŞEY’İN KADÎR” (O her şeylere Kadirdir.)

 

Ne yazık ki HZ. ALLAH’ın cemi kullarına bizatihi bahşettiği Dîn-i İslâm’ı öğretmeye kalkışacak kadar ahmakça bir fanatizmin peşinde koşan ideolojik İslâm savunucularının aklını iyi kullanmaları gereklidir.

Zaman yalnızca duygusallık ve akılsızlık değil, bilgi, sabır ve idrak zamanıdır.

Günah-ı kebair dışında güzellikleri görebilme, bulabilme ve güzellikleri hayata mal edip yaşayabilme zamanıdır.

O zaman bu yönlü yaşamın ismi İslâmiyet’tir.

İslâmiyet ise bir toplumun tekelinde olmayıp umuma şamildir.

HZ. Allah’ın tevhit dinine verdiği isim “İslâmiyet”tir.

Bilcümle peygamber efendilerimiz Dîn-i İslâm üzere gönderildiler. Tabi olanların da cümlesi “Müslüman”dır. HZ. ALLAH’ın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirisi budur.

İslâm’ın şartı yoktur. HZ. ALLAH’ın varlığını lisanen söylemesi beşer için yeterlidir. Artı ve gayrı ölçü HZ. ALLAH’a mahsustur.

İmanın şartı vardır. İman ehlinde zuhuru görülecek emr-i ilâhiye uygun görünüm sergileyen kuluna HZ. ALLAH “MÜTTAKİ, İTTİKA SAHİBİ VE MܒMİN” sıfatları taşıyan kullarını Hazret-i Kur’ân’ın ilk ayeti Sure-i Bakara’da tarif buyurmuşlardır:

Bismillâhirrahmânirrahîm

Kendisinde hiç bir şekilde şüphe olmayan o kitap. Müttekiler için bir hidayet kaynağı ve yol göstericidir. (Bakara Sûresi, 2)

O müttekiler ki gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan tasaduk ederler. (Bakara Sûresi, 3)

Yine onlar sana indirilenlere ve senden önce indirilen kitab ve peygamberlere ve ahiret gününe iman ederler. (Bakara Sureri, 4)

Onlar Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa ermişler ancak onlardır. (Bakara Suresi, 5)

 

HZ. ALLAH insan olmaya müsait, manaya kapusunu açmış, kabiliyetli kullarına anlayacağı dilden ihsanı ile bildiriyor.

Anlamaya müsait kulun SADRINI, kulun samimiyetli, emr-i ilâhiye uyumlu yolunu, erbab-ı zikrin haline intibak ettiği nispette hakikatlerin akıştığı NAZARGAH-I İLÂHİ olan sadık kul, kalbinin mana yönüne yönelik hislerinde ve yaşantısında, muamelâtında emr-i ilâhiye uyumlu icraatının maddede zuhurunu görür de dünyada da itminan-ı kalbe sahip olur. Kemalâtlı imanının sesini baş kulağı da aşk-ı ilâhinin zuhurundan hak aşıklarına müjde çığlıklarının dışa yansıyan iman şahadeti “ENE RAZİ, ENTE RAZİ” (ben ondan razı, o da benden razı) diyenleri örnek alır ve gittiği yollarını yaşadığı zamana göre manaya sadık kalarak değerlendirir.

 HZ. insana ALLAH için hürmet et. Yürüdükleri yolları sen de yol edin. Aynı yolda sen de yürümeye çalış ve azimli ol ki, bugünün şartlarına uygun, manevi rızıktan nasibini alasın.

Beyinden kalbe doğru olan akımın akışı, umuma mahsus fiziki olay. Kalpten beyine olan akışın METAFİZİK olduğunu gizlemek mümkün değildir.

Bu akışın akımından akıl da hal yolu ile yaratanını tanıyor. Tanımanın zevki ile AMENTÜNÜN manasını kül olarak yaşamanın hazzı manevi ve maddi hayatında ve muamelâtında, sözünde, sohbetinde aşikâr oluyor.

“Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz.”

Mü’min ve müttaki sıfatına bürünen akıl ile nakil ilmi ve görüşü birleştimi sırat-ı müstakimin terazisinde tartılmış olur ve hakikatin mehengi olduğunun zevkine erilir.

 Avamın aklı belirli şahsiyetlerin aklı gibi değildir.

Akıl ilâ-nihaye işlenmeye ve işletilmeye muhtaç bir arazdır veya cevherdir.

İlâhi terbiye görmemiş aklın düşünce ve icraatını nefsaniyet ve hayvaniyetin ötesinde manevi mecrada görmek mümkün değildir. Zirâ bulunabileceği mahal bedii ve hayvani hazların iskân mahalleridir.

Hakîkatta bütün alem metafizik olaydır.

Zaman geçtikce Benî Âdem’in manadan soyutlanıp maddeye kayması bedii zevk ve düşüncelerine daha cazip gelmiş.

Hz. Allah’ın bilinmesinin, tanınmasının isteği ile yaratılan, yeryüzünde ALLAH’ın halifesi olmak şerefi ile şereflenen hazret-i insan…

Toplumların cemaat olarak sırât-ı müstakîmin dışına çıkdığı zaman kullarını uyarıcı ALLAH elçilerini, peygamber efendilerimizi tekrar tekrar tarih boyu gönderdiği… Adedi zatına malum. Gerçekler bu değil mi?

Peygamber efendilerimizi “birini birinden ayrı görmeyin” hitabı emr-i ilâhi değil mi?.

Ahir zaman peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.)’den başka peygamber gelmeyecek, buyruğu hitab-ı ilâhi değil mi?.

Bu ve buna benzer emr-i ilâhilere sakın muhalefet etmeyesin.

HZ. ALLAH’ın ihsanı, dünya hayatımın çok yönünde, zuhurunu mana zevkiyle müşahade hazzına erip her kulda olur zannı ile ifşasını lüzumsuz zannettiğim, çocukluğumdan bu yana yaşadığım METAFİZİK zuhuratlar ve tecellilerin şahsıma mahsus zuhurunun mühimlerini anlatmam yasaklanmadığına göre, bazılarını yazmakta sakınca görmüyorum.

Abd-i âciz rahmet-i ilâhiye olan hayatımdaki METAFİZİK zuhuratı yazarak ifşa etmekliğim yasaklanmadığına göre neden yazmayayım? Çocukluğumdaki METAFİZİK zuhuratları okuyanları sıkmamak için yeri geldikçe anlatmaya çalışacağım.

HZ. ALLAH bu abd-i âcizine ihsan ettiği gibi cümle kullarına da ihsan eylesin, amin.

 

DEVEYİ GÖTÜREN NEREDE?

 

HZ. ALLAH’ın varlığından habersiz düşünmek dahi hayalinden geçmeyen kervan sahibi, kervanı çöktürerek bir nebze mola vermiş.

Kervanı kaldırdığı zaman devenin bir tanesinin kalkmadığını görmüş.

Deve çöktüğü yerde ölmüş. Gayet normal.

“YARATILAN HER ŞEYİN SONU VAR. BAKİ OLAN YALNIZ HZ. ALLAH’TIR.”

Deveciye rahmet-i ilâhiye devenin ölümünü irşat kapusunun girişi olarak ihsan etmişti HZ. ALLAH (c.c.).

“İşte deve. Yük de sırtında. Deveyi götüren nerede?.” diyor ve yana yakıla arıyordu.

Deveyi götüreni buldu deveci.

“BE HEY DEVECİ! DEVENİ ÖLDÜRMEDEN BULSA İDİN GÖTÜRENİ, DEVEN ÖLMESE İDİ DAHA İYİ OLMAZ MI İDİ?”

“ELESTÜ Bİ-RABBİKÜM” (Ben sizin Rabbınız değil miyim?) HİTABINA “BELΔ (Evet, Rabbımızsın) DİYENLERDENDİN.

 DÜNYADA GAFLET BATAKLIĞINDAN ÇIKAMADIN. BELİ DEMENE DEVEYİ KURBAN ETTİLER DE, KÜFÜR BATAKLIĞINDAN İHTİYARINLA ÇIKARDILAR SENİ.

Dikkat edersen sadık ve samimi kulların hayatında bu ve buna benzer olaylar çoktur.

Ruha hitab eden nağmelerden haz duyanın maddesinde kıpırdama gibi görünen ritme uyumun manasını tamamı ile teslimiyetini görürsün.

NUR-U AYNIM! PEYGAMBER EFENDİMİZİN “İKİNCİ ŞEYH SADİ ŞİRAZİ” DİYE MANA DEFTERİNE YAZDIRDIĞI BU ABD-İ ACİZ, MÂNÂ-ADAŞIM CÜMLE MANA EHLİNİ İKAZ ETTİLER “MUSİKİDEN ANLAMAYAN DUYGUSUZA SAKIN ÖĞÜT VERME” diye kuyumcunun mehenk taşı misali ölçü.

 

ŞEYHİM EFENDİME BİATIM

 

Yanılmıyorsam sene 1949. Ankara Hacıdoğan Mahallesi Pala Sokak, no: 29’da mobilya atölyem var. Atölyemin üst katında oturuyorum. Kiracıyım.

HZ. ALLAH bu abd-i âcizi Ankara’da başka yer yokmuşcasına neden orada iskân ettirdi? yeri geldikçe bu METAFİZİK olayı izah edeceğim inşa ALLAH

 

HER NE KILMIŞ İSE ADALETTİR, CENÂB-I KİBRİYA

HER KAZAYA HER BELÂYA KIL RIZA, ALLAH KERİM.

 

1941’de asker oldum. Kursa gittim, piyade çavuşu oldum. Çavuş kursunu birincilikle bitirdim. Tekrar ordumun emri ile Trabzon Tümen Muhabere bölüğünde kalede 7 ay muhabere kursu gördüm. 172’inci alay 1’inci Tabur Muhabere Kıt’a komutanlığına atandım. 4 onbaşı 24 er 4 mekareden ibaret ayrı koğuşta bulunuyorduk.

 Teftiş vermiştik. Komutanlarımın beğenisini kazanmıştım. Resmi emirle münhal bulunan alay muhabere takımına komutan vekili olarak atandım. Gümüşhane’de idi alay muhabere takımı. Takımda benden kıdemli hayli çavuşlar vardı. Ben onların başına komutan olarak vazifeli idim. Binek hayvanım da vardı. 1945’de Alman harbi bitti, terhis oldum.

Cennet-mekan anam aşılamıştı vatan sevgisini. Muhammetciğin kutsallığını, değerini. Gözlerinin yaşararak özlemini gizleyemediği emir tarzında ricası: “Oğlum, benim için nöbet tut.” Fırsat buldukça diyordu.

22 yaşında Ahmet ağabeyimi veremden kaybetmiştik. Çaresi yoktu o zamanlar. Askerlik muayenesinde koluna çürük damgasını vurmuşlardı. O günkü ailemin perişanlığını hiç unutamam.

Tek erkek evlatları ben kalmıştım. Zayıftım. “Bu da ölmesin” diye neler yapılmıyordu ki...

Anamın HZ. ALLAH’a yaptığı yüksek sesle ve gözyaşları ile müracaatına şahit olmuştum.

Benim dinlediğimden habersiz konuşuyordu. HZ. ALLAH’la:

--YA RABBİ! BU OĞLUMU GÜÇLÜ KIL. UZUN ÖMÜRLÜ EYLE. ASKERE ELİMLE HAZIRLIYAYIM. HİÇ ÜZÜLMEYECEGİM” diye sanki anlaşma yaptı.

Ve vaadinde durdu. 4 sene askerlik yapan oğlu için üzülmemiş gibi dursa da, ikinci anlaşmaya girdi ve dedi ki:

“—YA RABBİ! OĞLUMU GÖNDER, BİR GÜN GÖREYİM. (ANAM DEVEYİ GÖTÜRENİ BİLİYORDU.)

Öyle oldu: ANAM’la bir gün görüşebildik. Neresinden bakar isen bak METAFİZİK zuhurat.

HUBBU’L-VATAN MİNE’L-İMAN. Vatanı olmayanın imanında noksanlık vardır, hadisini çok söylerdi Anam. Zamanına uygun kültürlü kadındı. İbareyi iyi okur ve yazardı.

Yeri geldikçe Anamın meziyetlerini günümüze ibret olsun deye anlatacağım.

Bugünkü ve gelecek neslin bu türlü ahlak-ı hamideye çok ihtiyacı olacak görüyorum.

Ve o güzelliklerden mahrumiyetle güzeli bilenler ise güzelliklere hasret yaşıyor.

Askere gitmeden evvel ve askerliğimin devamınca beş vakit namazı kılıyor, ramazan orucunu tutuyordum.

Dîn-i İslâm’a bilerek veya bilmeyerek sokuşturulan, emr-i ilâhiye ters düşen hükümlerle kulları Yaratanından kaçıran, “vazife yapıyorum” zannı ile manevi bilgiden yoksun, nefsani duygunun sınırını aşan icraatlar inancımı sarsıyordu amma Rabbımın lütfu ihsanı ile bu abd-i âcizin imanımın kemâlata dönük rahmet-i ilâhiyeye müsait yaratıldığını, nefsani duygularım ilâhi zuhurat ve istek karşısında sönük kaldığından şer güçler bu fakiri AMENTܒnün dışına itekliyordu. Amma mana zevkinden tamamı ile dışlıyamıyordu, ELHAMDÜ LİLLAH.

Böyle olduğunu zaman geçtikce daha iyi anlıyor bu güzellikleri, HZ. ALLAH’ın kullarına karşı ihsan eylediği rahmet ve mağfiret sıfatında veraset-i Nebi,  nedîm-i ilâhi olan irşat vazifemde görüyorum.

Rabbım bu yolda samimiyetsiz kullarından eylemesin.

AHİR ZAMAN NEBİSİ HZ. MUHAMMET MUSTAFA (S.T.A.V.) EFENDİMİZİN İZİNDEN HZ. ALLAH AYIRMASIN, AMİN.

BİLCÜMLE PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN DE MUHABBET VE ŞEFAATLERİNE NAİL KILSIN, AMİN.

Babam sert mizaçlı idi, amma anama karşı yumuşak ve uysaldı.

Anam ise babama karşı saygılı ve hürmetkardı. Biz çocuklarına babamı öyle tanıtmıştı ki, babam çocuklarının nazarında ilâhi bir hal almıştı.

Babamın hiçbir çocuğuna dayak attığını bilmem.

Kızdığı kişiye yan döner öyle azametle yukarıdan aşşağıya aşşağıdan yukarıya bir sert bakışı vardı ki çok tesirli ve etkili idi. Söz söylemeye lüzum kalmıyordu.

Hayatım müddetince babamla anamın birbirileri ile münakaşa ettiklerini -yemin ediyorum- hiç görmedim. Başkalarından da duymadım.

Babamın gelmesi yaklaştımı anam çocuklarına şöyle derdi:

--Şimdi babanız gelecek. Sizlere tahsis edilen rızkı temin etmesi için akşama kadar kimlerle uğraşıyor. Evine gelince rahat etsin. Bir de siz canını sıkmayın, diye tembih ederdi.

Peygamberimiz Efendimiz buyurdular ki:

ALLAH’TAN BAŞKASINA SECDE EDİLSE İDİ, KADINLARA EMREDERDİM, ERKEKLERİNİZE SECDE EDİN DİYE.

Bu hadîs-i şerîfi anamdan öğrendim.

Hanım kızım öğrendin mi saliha hanımefendiyi?

Bir evlat babayı saymıyor, hatta düşman gibi davranıyorsa müsebbibi çocuğun anasıdır.

“CENNET ANANIN AYAĞI ALTINDADIR” ikazını iyi anla.

Yukarıda örnek gösterdiğim saliha kadın nasıl olmalı? anla da, evlatlarını öyle terbiye eyle. Toplumun başına belâ yetiştirme

Babaya da derim ki evladına ve ayaline haram lokma yedirme.

Derviş yabancı bir tekkeye misafir gelmişti. Eşeğini tekkenin seyisine teslim ederek “aman ha! Yemini bolca ver. Suyunu ihmal etme. Tımarını yap” dedikçe her bir kelâma hiddetlenerek L HAVLE diyordu seyis. Birkaç gün misafir olan derviş gidecek.

Bakımsızlıktan takatı kalmayan eşeğe sahibi binince eşek yattı, kalkamadı.

Misafiri yolcu eden dervişler:

--Eşeğe ne oldu? dediler.

Adam seyise baktı da Arabi lisanla cevap verdi:

--Eşek devamlı LÂ HAVLE yerse LÂ KUVVET olur!...

 

Haram lokma ile beslenen aile efradından hayır bekleme.

LA KUVVET OLUR. Manevi hiçbir kuvvete sahip olamaz

Haram lokmanın değil fertleri, toplumları ihya edip, nesilden nesile muhafaza edilerek devam ettiği görüldü mü?

Büyüklerimiz buyurdular ki, “haram olan servetin devamının en fazla yirmi beş seneyi geçtiği görülmemiştir.”

“HARAMİYETİ BARİZ BELİRLİ HARAM LOKMAYA BESMELE ÇEKİLMEZ. O KAZANÇDAN SADAKA DAHİ VERİLMEZ. İBADETHANEYE VERİLMEZ, CAMİ YAPIMINDA KULLANILMAZ. HARAM LİBASLA NAMAZ KILINMAZ” DEDİLER.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ALLAH SİZE ANCAK ÖLÜYÜ (LEŞİ), KANI, DOMUZ ETİNİ VE ALLAH’TAN BAŞKASI ADINA KESİLENİ HARAM KILDI. HER KİM BUNLARDAN YEMEYE MECBUR KALIRSA HİÇ KİMSEYE SALDIRMADAN VE SINIRI AŞMADAN BİR MİKTAR YEMESİNDE GÜNAH YOKTUR. (Bakara Suresi, 173)

Maide Suresi 3, Enam Suresi 145 ve Nahil Suresi 115, bu surelerde HZ. ALLAH haram olanı zaruret halinde kulun yapması icap eden emr-i ilâhiyi beyan eder.

İslâm da zorluk yoktur. Zaruretler mahzurları ortadan kaldırır. Bir kimse elinde olmayan sebeplerle haram olan bir şeyi yemek ya da bir işi işlemek zorunda kalırsa, Şer’i hükümler de tahakkuk etmişse, haddi aşmamak ve o şeyi de helâl saymamak şartıyle zaruret miktarınca yiyebilir. Bu durumda dinen günah işlemiş sayılmaz.

METAFİZİK zuhuratların, kendinde zuhurunu aramadan, başkalarında zuhur eden fiziküstü olayın inkar yönüne kaymadan, evvel mananın açılış kapısı olan helâli haramı bilip o yönlü emr-i ilâhiye uyumlu ve samimi olasın.

Haramla helalın eseri, gücü ayrı ayrıdır.

Helalın yolu kalbe gider, nazar-ı ilâhide yer edinir.

 Haramın ise nefisten başka yolu yoktur. Nefsin emr-i ilâhiye yönelmesine tahammül edemez.

Çünkü manevi zuhuratlar onun isteği ve hazzı değildir.

Nefis daima hayvani hazlar ve isteklerle dolmuş, gerçeklere yer kalmamış gibidir. Çirkefe düştüğü zaman iyi anlar. Ne tuhaftır ki hayat boyu kabul edemediği maneviyattan yardım diler.

Demeyesin “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?”

Bu denli bakmayı öğrendinse gerçeğin garibi olmaz, içi yanarak seyir eyleyen seyircilerden olursun.

 

HAK ŞERLERİ HAYREYLER.

ZANNETMEKİ GAYREYLER.

ARİF ANI SEYREYLER.

GÖRELİM MEVLÂM NEYLER?

NE EYLERSE MEVLÂM GÜZEL EYLER.

 

Samimi olabiliyor ise rahmet-i ilâhiye ona da yetişir.

Tövbe istiğfarın kapısını bilâ-istisna cümle kullarına açık bırakmıştır HZ. ALLAH.

Hayrını ve şerrini bil. Verilen ömür tükenmeden kıyamete kadar kapatılmayacak tövbe kapısına yönel. Sakın banada mı? diye ukalalık etme. Yazacağım ayet-i celîleyi oku, kendine gel!.

Bismillâhirrahmânirrahîm

EĞER SENİ SEBATKÂR KILMASAYDIK GERÇEKTEN NERDE İSE ONLARA BİRAZCIK MEYLEDECEKTİN. (İsrâ Suresi, 74)

AMA O ZAMAN HİÇ ŞÜPHESİZ, SANA HAYATIN VE ÖLÜMÜN SIKINTILARINI KAT KAT TATTIRIRDIK. SONRA BİZE KARŞI KENDİN İÇİN BİR YARDIMCI DA BULAMAZDIN. (İsra Suresi, 75)

İzahına fazla girmiyorum, bilmeden haddi aşarım korkusu ile.

ALLAH’dan başka ilâh arayanlar, bu ayet-i celileyi çok okuyun. Manasını anlayana kadar okuyun. Levha yapın, her zaman okuyacağınız yere asın.

LÂİLAHE İLLALLAH manasını bu manada anlayın ki telaffuzunu da normal yapasın.

 

MÜBAREK ADINIZ NEDİR?

 

Hoca bir gün çevresinde toplanmış olanlara Timur ve askerlerinin gaddarlığından söz ediyor cezalarını bulacaklarını söyleyerek perişan halkı teselli etmeye, moral vermeye çalışıyor.

Derviş kılığında biri söze karışmış:

--Onlar öyle kıyıcı kötü insanlar değildir.

Hoca adamı baştan ayağa süzdükten sonra kuşkulanıp sormuş:

--Erenler nerelisiniz?

--Maveraünnehir’denim.

--Mübarek adınız nedir?

--Timur.

--Hükümdarlığınız da varmı?

--Var.

Hoca bu cevabı alınca yanındakilere dönerek:

--Er kişi niyetine, buyurun cenaze namazına, demiş.

 

Umumiyetlei, yazılarımda, yaptığım sohbetlerde bu abd-i âcizin daima HZ. ALLAH’ın rahmet ve mağfiret sıfatlarından gayriye iltifat etmediğimi sakın ayıplamayasın.

“BENİM HÜRRİYETİM GÖZDÜR,

BAKAR MEVLÂYA, MEVLÂYA

HÛ MEVLÂM H۔

diyen aşık ne güzel söylemiş!...

Ne için yaratıldığını anlayabildiğin kadarı ile rahmet, tecelli ve zuhuratlarından bir şeyler edinir de, ihsan edilen rahmet-i ilâhiyenin dışına çıkmadan, samimiyetle yaşayabilir isen, şüphen olmasın, HZ. ALLAH’ın emirlerine, emri getirenlere muhipsin ve yaratanına hayransın. Tek kelâm aşıksın.

Tasavvuf ve meta dışı ilim edinmiş bilge kişinin, gerçeği bilemeyen kişinin korkutucu ikazlarını ölçü alıp ta bu abd-i âcizi “neden böyle HZ. ALLAH’ın azap ayetlerinden edinmedin?” diye tanetmeyesin.

 HZ. ALLAH’ın gazap ve kahır sıfatlarını anlatmadığım ve anlatamadığım için müsterihim. Bu fakiri tanımadan suçlamayasın.

 Hele yaşadığımız asırda rahmet-i ilâhiyeye arkanı dönerek dünyanın, yaratılışının nedeninin rahmet-i ilâhiye olduğunu umursamadan, aciz kulu daima korkutucu olan irşatlardan ALLAH’ın azabını ve gazabını celb eder korkusu ile korkarım. Fakat yolumuz emr-i ilâhiye uygun. Yaşanılan asırdaki Rabbımın ihsan eylediği, günah-ı kebaire dışında güzelliklere intibak ederek, HZ. ALLAH’ın rahmetine nail olabilmenin ferah yolunun gereği, HZ. ALLAH’ın “kesir zikredin” emrine uyanın yolunu rehber edinerek, aşk-ı ilâhiyi o yolda bulan yol ehlinin şer-i şerifinin manasına uyumlu yolu izlemekle, dünya hayatının rahmet-i ilâhiyeye intibak edişinin zevki ile lutfedilen ömür nihayete erince, dünya hayatımda ihsan eylediğin iltifat-ı ilâhiyenden mahrum eylemeden, manevi zevkim ve aşk-ı ilâhimde, kırıklık ve noksanlık olmadan, zatına layık kul, habibine layık ümmet olarak böyle emanetini alması, eşi, benzeri, şeriki, naziri olmayan Rabbımdan, aciz kulunun tazarrum ve niyazımdır.

 

ANKARA’DA NİÇİN VE NASIL İSKAN OLUNDUM?

 

Kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendi 7 tarikattan vazife vermeye selâhiyetli şeyh efendi idi. ALLAH makamını cennet eylesin. Tek kızının sözünü ailemize verir iken “belirli, köklü aile, kızımı Çorum’dan başka yerlere götürmezler” düşüncesi tesellileri idi.

Sonraları anladığım, tertib-i tanzim-i ilâhi Çorum’da bulunmamız “yok” denecek kadar az oldu.

Sene 1945, harb bitmiş, terhis olmuştum. Anam da “bir” gün oğlumu göreyim, demişti. Öyle oldu, Çorum Fuani Kaplıcasını işletiyorduk. Anamla “bir” gün görüştük. Babam anamı tedavi için Çorum’a götürdü. Ben hamamda kaldım. Anam 15 gün sonra Çorum’da vefat etmişti. Ben hamamda idim. Anamın vefatında bulunamadım.

Ablalarımın ısrarı ile Anamın malı medeni kanuna göre taksim edildi. Kendi hisseme düşenle ben işimi genişlettim. Mobilya atölyem faaldi. Hırdavat dükkanım vardı. Kereste de satıyordum. Ticaretim yerinde idi, kazanıyordum.

Babamın halasının çocuğu yaşamıyormuş. Sütü zehirliyormuş çocukları ve bir erkek evlatları daha olmuş. Anam da büyük ablamı dünyaya getirmiş. Anam güçlü kadındı. Rica etmişler “bu çocuğu da sen emzir” diye. Kabul edilmiş. Babası kolağası, çok geçmeden de anası vefat etmiş. Kimsesiz kalan Ali Kamit bizde büyümüş. Marangoz olmuş ve evlendirmişler. Evlendiğinde ben 5 yaşında idim.

Tahsili yoktu, fakat çok kurnazdı. Bereket kurnazlığı bireyseldi. Topluma inemiyordu.

1935’de okuldan ayrıldıktan sonra Ali ağabeyimin yanına çırak girmiştim. Bilgisizce tutum ve hareketleri taşınmayacak hale geldi. 3 ay kadar dayanabildim ve ayrıldım. Ustam yabancı olsa idi, bu durumda biraz daha sabreder mi idim? Yakınlarının eline fırsat geçince mantıksız ve cahilce, nankörce tutumlar, hazmı güç enâniyetli haller çekilmiyor.

SEN DE Mİ OĞLUM BÜRÜTÜS?!.. ÖL ÖYLE İSE SEZAR… benzeri.

Hamamda kaldığıma babam memnundu. Hep birbirinin benzeri hayat beni sıkıyordu. “Yerinde say” komutu bir nebze gerekli olabilir. Nedeni vardır. Yürüyüşe izin verilmez. Amma bu hayat boyu çekilemez.

Hareketli ve sportmen yapıya sahiptim. Boyum 182. Voleybolda devamlı smaççı idim. Çorumspor’un formasını giydim. Sağ açık oynardım. O bakımdan hareketsiz hayat beni sıkıyordu.

Babamın da tavassutu ile memleketimizin güzide sanatkarları olan üç kardeş Kadife-Zadelerden Hacı Mehmet, Hacı Ömer, Hacı Yusuf efendilerin yanına girdim. 3 sene gibi, o zamana göre kısa sayılan zamanda sanatı öğrendim ve marangoz atölyesi açtım. Her iş elde yapılırdı. Marangoz makinaları henüz Çorum’da yoktu. Sanat insan gücü ile yapılırdı. Ustalarım ailemize karşı çok saygılı ve hürmetli idiler. Beni kardeşleri gibi kabul ettiler. Sanki sanat okulu gibi beni yetiştirdiler. Rabbim cümlesinden razı olsun. Makamları da cennet olsun, amin.

Hırdavat satış yerinde babamla beraber iken Kamitoğlu Ali ağbeyim telaşla yanımıza geldi “ihale benim üzerimde kaldı” diye.

“İyi, hayırlı olsun” dedik.

 “Kardeşim, sana güvendiğim için aldım” demez mi!.

 Ben şok oldum. Çünkü çok taahhüt işlerine girdik, hepsinden zarar ettiğimiz gibi, bedava çalıştık. Ceremesini babam çekiyordu. Çünkü para yardımını babamdan alırdık. İş nihayetinde hep noksan öderdik. Her taahhüt işi aldığımızda babam sorardı: “Bu işten verdiğimi ne kadar noksan alacağım? Onu söyleyin, derdi”

Evvellerde de olduğu gibi, dibi görülmedik bir suya babamın da ısrarı ile ister istemez atlatıldım. Kabul ettirdiler. Çünkü babam da biliyordu Ali Ağabeyim kadar, ben girmez isem bu iş yapılamazdı. İyi sanatkardım, mali imkanlarım da vardı.

 Açık eksiltmede aldığımız iş 20 köy okulunun doğraması ve ahşap işleri idi. Geçen her gün için 50 Türk Lirası cezası vardı. Samsun’dan ahşap testere tezgahı delik sport, bir de 3 bıçaklı planya topu edinmiştim. Tezgahını ahşaptan yapmıştım. Ustalar seyire gelirler, beni tebrik ederlerdi.

İki vardiye çalışıyorduk. Gece vardiyesinde işçilerle ben çalışıyordum. Çünkü güçsüz olan elektiriğe gece müsade vardı.

Niye bunları anlatıyorsun? Demeyesin.. Bariz zuhuru görülen, yaşadığım METAFİZİK olayları çıplaklığı ile gösterip, senin de gazab-ı ilâhi gibi görünüm arz eden, neticesi aklın ve mantığın zuhurundan evvel kabullenemiyeceğin METAFİZİK manasına zahmetsizce ortak olmanı istiyorum.

Görmüş geçirmiş zenginken fakir olmuş, ancak belirli kimselere halini kısa kelimelerle anlatan bir kişi vardı. Beni gördüğü zaman “Kuşçu-zadem karnım aç veya sigaram yok..” herhangi bir ihtiyacını söylerdi. Ben de derhal durumunu bildiğim için memnuniyetle arzusunu yerine getirirdim.

Bu senelerce böyle sürdü gitti.

 Gece vardiyesinin yorgunluğu üzerimde tarifi mümkün olmayan sitresli, ters giden sıkletli hayatın zor çekilen cilveleri hepsi bir arada iken, nedenini bugün hatırlayamıyorum, çok sıkıldığım bir anda, arkamdan kalabalıklar içinden “kuşçu-zadem” diye üzerime göndermez mi garibanını? Pes ya Rabbi pes!...

Ardı arası kesilmeyen, garibanın yalvarırcasına o an içimi tırmalayan yanık sesi: “Kuşçuzadem!...”

Merhametim küfre dönüşmüştü. Güzel düşüncelerimi rahmet-i ilâhiyeden uzak, şer düşünceler istilâ etmesine nefsimin iman dışı düşünceleri sebep olmuştu.

“HZ. ALLAH’ın vermeyip, fakir bıraktıklarını ben mi doyuracaktım” ukalâlığının o anki tipik örneği.

O an fakirlikten canı yanan Bektaşi babasının fıkrasının anlamına ortak olmamak elde değil.

Bektaşi Babası çamurdan adam heykeli yapıyordu.

Bilge kişinin Bektaşiyi uyarı kasdıyle:

--Şu yaptığın günah değil mi? uyarısına cevaben:

--Bektaşi rızıksız olduktan sonra ne günahı var yap yap bırak yeryüzüne!.. diye

 sitemli espirisi ile yaratanına halini ve aczini anlatmaktı kasdı.

“Ben de sürüyü çarıksız güdeyim de köylü hatasını anlasın” diyen çobanın hali gibi akılsızca eşdeğer düşünceler.

Keskin taşların parçalıyacağı ayak köylünün ayağı değil ki, senin ayağın be salak!.

Ama o anda haddi aşa aşa, görme ufkunu daraltmış, öteleri görme rahmetini kısaltmış, ileriyi göremeyecek hale gelmiş bu ve buna benzer düşünce ve davranışların nedenini ve neticesini bu fakirden dinle.

Kabul edebiliyor, iman ölçeğin ölçebiliyor ise, belirli melanetlerden uzaklaşabiliyor isen, yol büyüklerimizin yaşantılarındaki rahmet-i ilâhiyeyi duydun ve yaşantısının zevkine erdinse, iman dağarcığında bu olayın bir parçasını koyabildinse, emeksiz ve meşakkatsiz sen de kazandın, müjdeler olsun…

Dediğimi dinle. İbret alasın. Yalnız sen değil, cümle kullar ibret alır inşaALLAH.

Garibanın çığlıkları “Kuşçu-zadem…” yakarışlarından kaçarcasına adımlarımı daha açtım. Uzaklaştığımı anladım. Çünkü ses zayıfladı ve kayboldu. Bu insafsız ve katılaşan hayvani tutumumu kurtuluş zannetmiştim.

Ömür boyu acısını duyacağım bir kazanın zuhuruna fütursuzca iman zafiyetimin ve merhamet duygusunun gazab-ı ilâhiye dönüşmesinin tasdikini bilgisizce imzalamışım. Bu hatamı nasıl ödedim? yazayım da ibret al.

Aradan iki gün geçmemişti. Planya tezgahında kalınlık çekiyordum. Birinci tablayı hayli indirmiş, ikinci tablaya bağladığım takozla kalınlık çekiyordum.

Yaşlı marangozlar zaruret halinde planya nasıl kalınlık oluyor? iyi bilirler.

Sabah namazına az bir zaman kalmıştı. Namazdan sonra gece vardiyası bitiyordu.

Hummalı çalışmama rağmen yorgunluk hissetmiyordum. Sol elimin başparmağını sanki birilerinin gücü ile, zannedersin ki ihtiyarımla dönen topun başına vurdum. Tırnak dibinden koparmıştı parmağımı.

O anda iki gün evvelki savuşturduğumu zannettiğim garibanın “Kuşçu-zadem!...” çığlıkları kaç sefer söyledi ise daha kuvvetli tekrar edildi. Minarelerden ALLAHU EKBER sadalarıyla, şimdi daha iyi anladın mı HZ. Allah’ın büyüklüğünü, mazlumun ahının zalimi ne hale getirdiğini?.

Bir parmağı amma abarttın, demeyesin.

“Dünyaya medeniyeti başparmak kurmuş” derler de inanmazdım. Gördüm ki başparmak olmayınca diğer parmaklar vazifelerini kendi başına normal yapmaya muktedir değiller.

Ceza da olsa HZ. ALLAH başparmağın kıymetini iyi öğrettiği gibi bununla cezamız bitmedi, üç ay çalışamadım.

Çok cezaya girdik, nihayet işi teslim ettik. Benim ne atölyem, ne hırdavat dükkanım, ne de kereste satışım… hepsi tükenmişti. Aldığımız parayı ağabeyimin muhalefetine rağmen borçlara dağıttım. Babam hariç, borçlar bitti, amma maddi bir şeyim kalmamıştı. Atölyeyi hemen satıp ödeyecektik babama olan borcumuzu da. Babamla anlaşmış Ali ağabeyim. “Anlaştık, Ali bana ödeyecek” deyince borçsuz ve parasız Çankırı’ya geldim.

 Çankırı’da D.D.Yolları lojman ve istasyon binasının yapımını Garanti Bankası almış idi. Hacı Bekir amcamın Bedri Kuşçuoğlu doğrama taşaronu idi. Ben de işci olarak çalışmaya başladım. Fabrikada usta başı olmuştum. İşi ben takip ediyordum. Hikmet-i ilâhi, her halde ben geldim diye, oranın da işi bozuldu.

Garanti Bankası malzeme farkı istiyor. Demir Yolları ile ihtilâfa düştüler. Bir sıkıntı da orada geçirdikten sora nihayet iş dağıldı.

Piyasada çalışmaya başladım. Çankırı’da benim gibi ustaya çok ihtiyaç varmış. Cezam bitmişti, çok para kazanıyordum. Bu durumda Çankırı’da bir sene kalsa idim zengin olacaktım.

O zamanlar kaderimde rahatlık lutfedilmemiş, çilem dolmamış. Amma ben daha fazla çalışıyordum.

Hilmi Yağcıoğlu ile ailece görüşüyorduk. İtimat ettiğim bir şahsiyetti. Çalıştığımız müessesenin tuğlasını temin ediyordu. İşini bilir, ağırbaşlı, sözü sohbeti dinlenir, kişiliğe sahipti, ALLAH rahmet eylesin.

Tertîb-i ilâhinin yerli yerinde olduğunu şimdi iyi anlıyorum.

Aslı olmayan vaatler ile, ihtiyarımla oluyormuş gibi hadiselerle Ankara’ya doğru sanki iteklendim. O zaman anlayamadım. Şimdi iyi anlıyorum ki manevi vazifem icabı Ankara’da bulunmam gerekli olduğunu.

 Bu hadiselerin tertîb-i ilâhi ve METAFİZİK olay olduğunu iyi anladım. Bu ilâhi zevk mana hayatımda özel bir yer edindi. Nasıl mı? Yeri geldikçe daha çok anlatacağım inşaALLAH.

 

UNUTAMADIĞIM, HİÇ BİR ZAMAN DA UNUTAMAYACAĞIM, MUTLAK ADALET SAHİBİ HAZRET-İ ALLAH’IN BU ABD-İ ÂCİZE İCRAATINI VE BİZATİHİ İFŞAATINI DİNLE

 

Ankara’da da iş üzerinde işi bozulmuş, borçlanmış hayli sahtekarlarla teşrik-i mesai etmek te varmış kaderde. O çileyi de tamamladık zannederken Çorum’daki işlerimin sıfırlanmasına sebep olan Ali ağabeyim ya‘nî Ali Kamit usta yanında teyze zadesi Hacı Paşa ile çıka geldiler. Sebeb-i ziyaretlerini açıkladılar. “Biz sensiz yapamıyoruz. Biz de Ankara’da seninle beraber çalışalım, diye geldik” demezler mi?

“Sizde hiç ALLAH korkusu yok mu? diye söze başladım.

Neler demedim ki?... Ama tesiri onlara olmadı, bana oldu. Ailem söze karıştı.

--Demek sensiz iş yapamıyorlar, dilemiş gelmişler. Çoluk çocukları var, reddetme! Demez mi?.

Zoraki “peki” dedirdiler. Şöyle teselli oluyordum:

Her şeyini kaybettin, şimdi neyini kaybettirecekler!.

“KIRK HARAMİ BİR ÇIPLAĞI SOYAMAMIŞLAR!”

İkisi de iyi sanatkar idiler. Amma o zamana göre büyük iş takip edip te teslim etmeye müsait değillerdi. Bahçelievlerde Yirmisekiz Öğretmenevlerinin doğrama işlerini aldık Ankara’nın belirli zenginlerinden Mustafa Çağlayan beyefendinin nezareti ve ortaklığı ile.

Bendderesinde kereste ardiyesi vardı. Atölyeyi oraya kurduk. Çorum’dan gelen makine tezgahlarını Mustafa efendi beğenmedi. Yenilerini aldı. Tomruk hızarı dahil o güne göre hepsi vardı. Makinistlik dahil bütün iş benim üzerimde gidiyordu. Huylu huyundan vaz geçer mi? Elbet geçemediler. O işi de zor şer bitirdik. Rica ettim “artık yakamı bırakın” diye.

Ali ağabeyim babama bedelini ödemediği makinaları sattı. Ödemediği gibi parasına kamyon aldığını işittim. Daha ilk seferinde kamyona yük almış, üzerine de yasak olduğu halde yolcular almış. Oğlu Özdemir de kamyonun üzerinde. Kalaycık kazasına yakın yerde uzun bir rampa var. Rampayı inerken fren patlamış. Şöför arabayı durdurmaya çalışır iken Ali ağabeyim şöför mahallinden şöförun ikazlarına bakmayarak kapıyı açıp rampaya doğru atlıyor. Bir yere tutunamayıp geri düşüyor. Janta gelen beyni parçalanıyor.

Bu olaydan iki gün evvel gördüğüm, tesirini üzerimden atamadığım gibi gece gündüz düşüncelerimden çıkaramadığım METAFİZİK olay, imanımın mehenk taşı olan o muazzam hitab-ı ilâhiyi bütün çıplaklığı ile anlatmaya çalışacağım. Dinlediğin gibi bu ALLAH fakirine itimat et, görmeye çalış.

 

ADALET-İ İLÂHİ VE HİTAB-I İLÂHİ.

 

 HAYLİ UZUN RAMPALI BİR YOL, KALECİK’E GİDERKEN SOL TARAFI BAHÇE. KAVAKLAR. AYRICA YAN YANA UZUN İKİ KAVAK. İKİSİNİN ARASINDA MUM YANIYOR. ARASI YAVAŞ YAVAŞ AYRILIYOR. AYRILDIKÇA SEMAYI VE HER YERİ GÖZLERİ KAMAŞTIRAN İLÂHİ BİR NUR KAPLIYOR.

GÖKYÜZÜNDE MİSLİ YERYÜZÜNDE OLMAYAN MUHTEŞEM BİR KIRAT. DANSEDER GİBİ HAREKETLER YAPIYOR. AYAKLARININ SESİNİ AHENKLİ DİNLİYORUM. VASAT BİR ATIN YÜZLERCE BÜYÜKLÜĞÜNDE GİBİ İDİ.

AZAMETLİ VE TONLU BİR SESLE FASİH TÜRKCE İLE HZ. ALLAH HİTABEDİYOR

“BİZİM BURADA ÖYLE ATLARIMIZ VARDIR Kİ BİR AYAĞINI MAĞRİBE BİR AYAĞINI DA MEŞRIKA ATARLAR.”

DEHŞETLE SEYREDİYORUM VE HİTAB-I İLÂHİYİ DE VECDLE DİNLİYORUM. BİTTİ Mİ? HAYIR. HALÂ HİSLERİMLE OLAYA YÖNELDİKÇE HALÂ GÖRÜYOR VE DİNLİYORUM. NİCE SONRA KAVAKLAR BİRBİRİNE YAKLAŞTI. ESKİ HALİNİ ALDI. GENE TEPESİNDE UFAK BİR MUM YANIYORDU. DEHŞETLE UYANDIM. BİR MANA VEREMEMİŞTİM.

Bu halden iki gün sonra kaza olmuş. Hemen haber edildi “ağabeyin kaza geçirdi” diye. Bir akrabamızla olay mahalline yetiştik. Kaza olan yeri gördüğüm zaman “aman ALLAH’ım! Kazadan iki gün evvel manamda görüp dehşetinden kurtulamadığım, bir mana veremediğim yer. Gördüğüm rampayı, bahçe içinde iki uzun kavak ve olay olduğu yeri görünce fenalık geçirdim.

HZ. ALLAH BURDAN HİTAB ETMİŞ, OLAY ORACIKTA OLMUŞTU.

HZ. ALLAH TAKSİRATINI AFFETSİN, KENDİ HALİNE DEĞİLDİ.

Daha nice olayları yazmıyorum, okuyucumu sıkarım diye.

Demeyesin “sen de amma saf imişsin, zarar gördüğün halde neden uzak duramadın bu kimselerden?”

İtimat ettiğim hoca efendinin naçiz şahsıma yaptığı veciz nasihatını dinle, ona göre hüküm ver:

--GALİP EFENDİ ALLAH’TAN KORKTUĞUNU NA-EHLE HİSSETTİRME. NA-EHLİN ELİNDEN YAKANI ALAMAZSIN.

Çorum’un medar-ı iftiharı Bilâl-zade Hakkı Efendi -makamı cennet olsun-. Çorum Cami-i Kebir’de çok seneler fahri imam ve hatiplik yapmıştır. İmanı zengin, malca da zengin, manifaturacı. Beni çok severdi. aynı mahalle çocuklarıyız. Bizden büyüktü, ağabeyimizdi. şebek Sokağı meydanında aşık oynar iken bazan bize katılırdı. İlmi ile ve ahlâken örnek insandı. HZ ALLAH Makamını Cennet eylesin, amin…

Dîn-i İslâm’ı nakli önemsemeyip yalnız akılla ölçmeye kalkışma ki sen de zuhurat-ı ilâhiyenin nasiplilerinden sırât-ı müstakîm üzere olasın.

 

HER NE KILMIŞ İSE ADALETTİR CENÂB-I KİBRİYA

HER KAZAYA HER BELAYA KIL RIZA ALLAH KERİM.

Bu hitab-ı ilahinin dışında hiçbir hakîkat göremezsin.

Manasız ve anlamsız bir zerre dahi bulamazsın. Aramaya kalkışma. Bu beşer için iman zafiyetidir. Bu fakire itimat et, nefsine insaf et.

İşte bu tertîb-i ilâhi neresinden bakar isen METAFİZİK zuhurat.

HZ. ALLAH bu fakirini Ankara Pala Sokak no 29’da ikamet ettirdi. Tahminen sene 1949. Zemin katı bodrumu ile marangoz atölyesi, üzeri evde iskan ettim. Eski, katılaşmış, hiç kimseye -HZ. ALLAH’a inansa dahi- “sen de müslümansın” diyemeyecek, gerçeklerden yoksun inancıma göre hiç bağdaşamayacağım, bir tarafım Yahudi mahallesi diğer tarafım Ermeni mahallesi. Durduğumuz bina o semtin güzide evlerindendi. Aynı binada duran komşularımız, ev sahibi ve biz hariç hepsi Ermeni idiler.

Ayaş belediye reisinin evi idi. Kendisi de aynı binada oturuyordu.

 Şu zamanlarda düşünüyorum; geçmiş günlerin, hatta ilâ-nihaye gelecek günlerin zuhurat ve tecellilerini tesadüflere bağlıyamıyorum. Kula bahşedilen cüz’i iradenin dahi mana derinliklerine bakabiliyor isen, Halık-ı Zü’l-celâl’in yedinde olduğunun zevkini alırsın. Bu zevke erenler kulluğun sorumluluğunu daha iyi anlarlar. Cüz’i iradenin dahi kula elzem ve yerinde olduğunun hazzı ile mutmaindirler.

Bu bahtiyarlar beş duygunun nedenini müdrik, ufkunun nihayetine bakıp gerçek ufkun ilâ-nihaye olduğunu bilenler.

 Aklı ilâhlaştırıp inançlarını akıldan öteye görtüremeyenler, nefsinize merhamet edin, hakikate ermeye çalışın. Zira akıl ilâh değildir. Vacibü’l-vücûd Hazretlerinin cümle yaratıklarına ihtiyaçlarına binaen bahşedilen cevherdir veya arazdır. Haşa, akıl ilâh değildir.

Tarih boyu maalesef emr-i ilâhilerin mana ve anlamının nefsani duygulara dönüştürüldüğü, yaşadığımız asırda da aciz kulu yaratanına asi kıldığı çarpık telkinat ve tedrisat Benî Âdem’in mana garibine daha cazip geldiğinin inkarı mümkün olamayan asırların görülen vakıasıdır.

 Manasını değiştirip, yalnızca bir topluma mal derek, beş şart ilâvesiyle ümmetleri uzaklaştırıp, Muhammedilere de HZ. ALLAH’ın varlığını kabul etsin velev ki etmesin. İslâmiyet şerefini yakıştıramayan, katı bir düşünce ve görüşün “ilim” diye hüküm sürdüğü bir ortamda, o zamanlar garibime gitmiş ve tedirgin olmuştum. Ermeni komşularıma cümle Muhammediler gibi ben de devenin nalbanta baktığı gibi bakıyordum.

Zaman geçtikçe insancıl davranışlarını, komşu hakkına riayet ettiklerini günlük yaşantılarımızda gördükçe eski düşünce ve tavırlarımdan utanır oldum.

Gördüm ki: Bizim inancımıza göre bazı yönleri gerçeği yansıtmayan amma şüpheye düşmedikleri sadık bir inanca sahipler. HZ. ALLAH’ı İsa aleyhi’s-selâmın tebliğ eylediği şeriatı, her şeriatın maruz kaldığı beşeri zaafın samimi ve safiyetli inancı ile öğrenmeye çalışıyorlar.

Na-ehlin telkinlerindeki noksanlık ve katılıkları ile inançları yanlış ta olsa dünya çıkarcılarının hakikati yeteri kadar bilemediği halde, “biliyorum” iddiasında bulunanların ellerine düşmüşler. Cehlin hışmına uğramışlar. Öyle duruma gelmişler ki “ALLAH’a inandım” diyenlere “sen de müslümansın” desen cehlinden kıyameti koparır.

12 havariyyun “biz Müslümanlarız” diyorlar, İsa aleyhi’s-selâma. Amma bu asırda görülen odur ki İsa aleyhi’s-selâmın şeriatına tabi olanlar bizim yani ümmet-i Muhammedilerin “daha çok ibadet ve taata teşvik ediyorum” zannı ile beşeri duygu ve nefsani arzularını “hakîkate hizmet ediyorum” diye hakîkat dışı emr-i ilâhinin çok yerlerinin nefsani isteklerle ölçüldüğü ve dönüştürüldüğü gibi, Ehl-i Kitap’tan din kardeşlerimiz -dikkat et! “Din kardeşi” diyorum- şeriatımız zamana göre tertîb-i ilâhi amma gel gör ki bu garabetten habersiz yaşayan Müslüman kitleler gerçeklerden uzaklaşmış, hakîkat yerine nefsin haz duyduğu hurâfalara kaymış, Muhammediler de zaman zaman içtihatsızlıktan Ehl-i Kitab kardeşlerimiz gibi şekilden başkasına itimat edemememizle bizler de aynı hata çukurlarına düşmüşüz.

 HZ. ALLAH’ın rahmeti ve mağfiretinin sonsuzluğundan bilcümle alem istifade ediyor. Tabir caiz ise, aciz kullar Rabbımın iltimasına uğruyoruz, unutma. Maalesef Ehl-i Kitaplar da bilemiyorlar, HZ. ALLAH’a inananlara bilâ-istisna “Müslüman” denildiğini. Şeriatları ile anılması gerekirken, kabile isimleri ile anılmayı kabullenmişler.

HZ. ALLAH bildiriyor, iyi dinle de HZ. ALLAH’ın varlığını kabul eden kulların dininin İslâm olduğunu iyi bilesin.

 İS ONLARDAKİ İNKARCILIĞI SEZİNCE, “ALLAH YOLUNDA BANA YARDIMCI OLACAKLAR KİMLERDİR?” DEDİ. HAVÂRÎLER, “BİZ ALLAH YOLUNUN YARDIMCILARIYIZ” ALLAH’A İNANDIK, BİL Kİ BİZLER MÜSLÜMANLARIZ CEVABINI VERDİLER. (Al-i İmrân Suresi, 52)

 

Hz. Kur’ân’da aynı manada 64 AYET var, İslâm’ı anlatan ve öğreten.

İslâmiyet yalnız bir zümrenin ve kavmin tekelinde değildir.

Benî Âdem’in yaratılışından kıyamete kadar HZ. ALLAH’ın cümle kullarına ihsan eylediği tek Dindir.

Kelâmı tertîb-i, manası taltif-i ilâhi olan tek din Dîn-i İslâmdır.

SİZE DİN OLARAK İSLÂM’I SEÇTİM. SİZE DİNİNİZİ TAMAMLADIM.

İSLÂM’DAN BAŞKA DİN KABUL OLMAYACAKTIR.

BUYRUĞU İLE ACABÂYA YER BIRAKMAYAN HAZRET-İ ALLAH

BU YÖNLÜ BİLGİYİ ANLAMALARI İÇİN AKIL, FİKİR, HAKÎKATLERİ TARTACAK LEDÜNNİ, ASRA UYUMLU, METAFİZİK TERAZİ İHSAN EYLESİN, AMİN.

Bilcümle peygamber efendilerimiz İslâm üzere geldiler. Kâffesi “Müslüman”dırlar. Tabi olanlar da Müslümandırlar. Peygamber Efendilerimiz din getirmediler cümlesi Dîn-i İslâm üzere gönderildiler. Şeriatları ile anılırlar. Tarikleri ile Ümmetlerine örnek olmuşlardır.

HZ. ALLAH’ın varlığını lisanen kabul eden beşer ölçüsüne göre Müslümandır.

HZ. ALLAH’ın kabulü ise illâ kelam değil manadır, haldir.

Sakın duygusuzca söylenen kelam imanla karıştırılmasın. İmam-ı Maturudi ve İmam-ı Hasan-ı Eş’ari Hazretlerinin Kur’ân-ı Kerîm’den edindikleri ma‘nâ, imanın 6 şartı vardır. Amentü’de izahı ifade edilmiştir. İmana taalluk eder. Şöyledir; ezberlediğin gibi yaşamaya çalış:

 

ÂMENTÜ BİLLÂHİ VE MELÂİKETİHÎ VE KÜTÜBİHÎ VE RUSULİHÎ VE’L-YEVMİ’L-ÂHİRİ VE Bİ’L-KADERİ, HAYRİHÎ VE ŞERRİHÎ MİNALLÂHÎ TEÂL VE’L-BA’SÜ BA’DE’L-MEVTİ HAKKUN. EŞHEDÜ EN L İLÂHE İLLALLÂH VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHÛ VE RESÛLÜH.

 

Her Müslüman manasını, manasının anlamını kabiliyeti nispetinde az çok bilerek iman etmeli.

İmanın 6 şartı vardır. Bir şartı noksan oldumu o kadar noksandır. O kişiye imansız diyemezsin.

Bütün şartlar tamam oldumu o kişideki müttaki ve mü’min sıfatının mevcudiyetini dünya yaşantısında da görmek mümkün olduğu gibi, HZ. ALLAH’ın varlığına, şeriatı ile yükümlü olduğu peygamberlerine ve cümlesinin ALLAH elçileri olduklarına dünya ve ahiret şahitlik eder, şehadetinin ise eseri ehl-i imanın maddi ve manevi yaşantısında müşahede olunur.

Hacı hacıyı bulur MEKKE’DE; derviş dervişi bulur TEKKEDE, rindan rindanı bulur meyhanede.

 

İSLÂM’DA BEŞ ŞART VARDIR DİYE İLÂHİ BİR BİLDİRİ YOKTUR

 

Dîn-i İslâm’da 5 şart yoktur.

Savm u salat, hacc u zekat, HZ. ALLAH’ın müttaki, ittika sahibi, mü’min kullarına in’am ve ihsanıdır. Bu rahmet-i ilâhiyeleri mutlak yapmakla yükümlü kılmıştır sadık kullarını HZ. ALLAH.

 Bilinçli olalım. Karıştırmayalım İslâm’la imanı. Yalnız, ehl-i islâm olmak yetmiyor, HZ. ALLAH’a muti olmak için. Ehl-i iman olalım ki HZ. ALLAH hakikatlere bizleri gerçek şahit kılsın. Şahitliğin şerefi ile dünyada yaşamak nasip eylediği bahtiyar kullardan bizleri uzak kılmasın, amin.

Bu gerçekler Hazret-i Kur’ân’da bulunduğu halde, nedense gerçeklerin dışında kaldık ve dışlayarak yaşadık.

Rabbım bu aciz kuluna tahsis eylediği Hacıdoğan Mahallesi Pala Sokakta iskan ettirene kadar, ameli ve nazari yaşattı Rabbim bu aciz kulunu. İlk anda hakikat dışı kalmış inancımın etkisinde olarak ruhen rahatsız olmuştum. Amma birbirimizden uzak dursak da ceseden değil de, insancıl halin görünümü ile gayr-ı ihtiyari ruhen yakınlık duymaya başladık. Zaman geçtikce birbirimizle karşılaştığımız zaman zoraki tebessümle iktifa ediyorduk.

Şunu kesinlikle itiraf edeyim ki, komşu hakkını bizden daha iyi biliyorlardı. Kişisel muameleleri ve insancıl tutumları karşısında evvelki düşüncelerimden utanır olmuştum.

Bu gerçeği idrak edip de yaşayan, Osmanlı İmparatorluğunun 410 sene Filistin’de 3 şeriat ehlinin bir arada kardeş kardeş yaşamalarını sağlaması şimdiki Filistinli kardeşlerimin perişanlığıyla kabil-i kıyas değil. Ümmet-i Muhammet perişan. Beni İsrail perişan. Beni Nasara da huzursuz. Yarınlarından emin olunamayan, ne olacağı da belirsizlik içinde, buna yaşamak denir ise yaşıyorlar.

Sene 1966 da lutfu ihsanı ile hacca gitmeyi nasip eden Rabbim, Filistin’i günlerce ziyareti de ihsan eyledi. Sonsuz hamd olsun.

Gitmeden iki ay kadar evvel, sabah namazından sonra, hal-i yakazada emir verdiler. Verilen emir ben aciz için müjde id,i amma akıl ve mantık dışı METAFİZİK bir olay.

EMİR VERDİLER: ŞU ANDAN İTİBAREN SAKALINI BIRAK. HACCA GİDERKEN PARMAKLA TUTULACAK HALE GELSİN, buyurdular.

Yataktan sevinç çığlığına benzer yüksek sesle gülerek fırladım. Hava ışımış idi. Hacca gideceğim müjdesi yapılmıştı. Ama inanasım gelmiyordu. Zira hacca gitmeye mali durumum müsait değildi.

Bu müjdeden tahminen bir ay kadar sonra Kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Şeyh Efendi haber gönderdi. Nüfus cüzdanımı da fotoğraflarla birlikte istemiş. Muammele Çorum’dan yapılacaktı.

Sevindiğim kadar da üzgündüm. Hacca sünnet olarak gidiyordum. Mizacım başkalarının sırtından tufeyli geçinmeye müsait yaratılmamıştı. Bunun için zevkim kadar da sıkıntı içerisinde idim.

HAK TECELLİ EYLEYİNCE HER İŞİ ASAN EDER,

HALK EDER ESBABINI, BİR LÂHZADA İHSAN EDER.

Rahmet-i ilâhiye tecelli eyleyip üzerime hac farz değil iken, bir anda farz oluverdi. Bir yerde ödeneceğinden ümidi olunmayan iki bin lira alacağım vardı. O alacağımın ödeneceğinden hiç ümidim yoktu. İşte bariz METAFİZİK zuhurat: Fakir iken zengin olmuş, hac sünnet iken üzerime farz olmuştu. O senelerde bir kişinin hac etmesi için 500 türk lirası yeterli idi. VE HÜVE AL KÜLLİ ŞEY’İN KADÎR.

Ankara’dan katılan beş derviş kardeşlerimle beraber Çorum hac kafilesine katıldık ve Suriye üzerinden Ürdün’e geldik. Oradan da ziyaretimin küllisi tertîb-i ilâhi olan Kudüs-i Şerif’e geldik. Ziyaret mekan ve makamlarını ziyaret ettik. MESCİD-İ AKSA’DA sabah namazı kıldık. KUBBETܒS-SAHRA’DA çok mihraplarda ve ortasında bulunan muallak taşı altında ikişer rekat namaz kıldık. Kayınpederimin arzusu üzere zikir halakası kurdum. Sabaha kadar Rabbımızı zikrettik. Fakir on senelik şeyh idim.

KUDÜS-İ ŞERİF İÇİN MANASI VE MADDE KELAMI DA YASAK OLAN BİR GERÇEĞİ DUYURMUŞLARDI BU FAKİRE.

Orada bulunduğumda gördüm ki Muhammedi, İsevi ve Musevi şeriatlarının mukaddes mekanları ve makamları mevcud. Filistin de 3 şeriatın müşterek ve mukaddes davası. Birinin diğerine üstünlük göstermeye hakkı yok. Bu ve buna benzer davalar düşmanlıkla hiçbir zaman hallolamaz. Manaya yönelik ilim ve irfaniyetle düzeleceğine kesinlikle kaniyim. Zaman gelecek dünyayı da ilim ve irfaniyet ve gerçeklerin ifşası ve bilinmesi kurtaracak. Hülâsa arz edeyim:

DÎN-İ İSLÂM’IN UMUMUN TEK DİNİ OLDUĞUNU, HZ. ALLAH’IN BİLDİRİSİ VE BUYRUĞU OLDUĞUNU KABUL EDEREK CÜMLE KULLARINA DA BU GERÇEĞİ ANLATMAYI BİLEREK KABUL ETTİREBİLİR İSEK.. İSLÂM’DA 5 ŞARTIN OLMADIĞINI MUHAMMEDİLERE ANLATIR, İKNA EDEBİLİR İSEK..

PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN İLÂH OLMAYIP, ALLAH’IN KULLARI OLDUKLARINI, ALLAH ELÇİLERİ OLARAK ELÇİLİKLERİNİ BİRİNİ DİĞERİNDEN FARKLI GÖRMEDEN KABUL EDEBİLİR İSEK..

HAK YOLDA REHBER OLANLARI İLÂHLAŞTIRMAK CEHLİNDEN, GAFLETİNDEN KURTULABİLİR, GÜCÜN VE KUVVETİN, SONSUZ İRADENİN BİZATİHİ HZ. ALLAH’A MAHSUS OLDUĞU GERÇEĞİ İMAN, AMEL VE CÜMLE MUAMMELELERİMİZDE GÖRÜLEBİLİYOR İSE..

PEYGAMBERİNİN GETİRDİĞİ ŞERİATA TABİ OLUP EMR-İ İLÂHİ ÜZERE YAŞAYANLAR MÜTTAKİ VE MܒMİNDİRLER.

YALNIZ, ALLAH’I KABUL EDİYOR İSE MÜSLÜMANDIR.

SONRAKİ GELEN ŞERİATI KABUL EDİP, BİLEREK MUKTEZASINCA AMEL ETMEK KULUN KEMALATINI GÖSTERİR.

HİÇBİR ŞERİATIN SALİKİ HZ. ALLAH’I KABUL EDEN HEMCİNSİNE “KAFİR, GAVUR, GAYR-İ MÜSLİM” GİBİ HAKARET ETME HAKKINA HAİZ DEĞİLDİR.

KUL HADDİ AŞDIMI, HZ. ALLAH AFFETMEZ İSE, HESABI DÜNYA, AHİRET MUTLAK SORULUR.

HÜKÜM YALNIZ HZ. ALLAH’A MAHSUSTUR. HADDİNİ BİL.

YAPABİLİYOR İSEN “EMR-İ Bİ’L-MA’RUF NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER.” İLMİ GÜCÜN NİSBETİNDE HEMCİNSİNİ KÖTÜLÜKTEN UZAKLAŞTIRIP, İYİYİ SEVDİRİP ONUNLA AMEL ETMESİNİ SAĞLIYABİLDİN İSE HZ. ALLAH’IN BİLDİRİSİNE GÖRE TEBRİKLER. HZ. ALLAH’A MUHİP KUL, HABİBİNE LÂYIK SADIK ÜMMETSİN. HEMCİNSİNE KARŞI FAİDELİ VE LUZUMLUSUN. MÜBAREK OLSUN.

 

HALİLİM : SEVGİLİM

 

EL-HALİL’i ziyareti Rabbım kısmet etti. Otobüslerle, yanılmıyorsam, Kudüs-i Şerif’e 75 km. kadardı. 24 saat Kudüs-i Şerif’de, 24 saat de el-Halil’de kaldık. Ziyaret yerlerini tek tek anlatmaya bu kitabcığın hacmi müsait değildir, hulasa ediyorum.

EL-HALİL’E, o mübarek beldeye girer iken bu fakire ilâhi bir hal oldu. Manevi zevkim maddede bütün çıplaklığı ile abd-i âcizi ihata etmişti.

HZ. ALLAH’IN “HALİLİM” HİTABINI YENİ OLUYORMUŞ GİBİ DUYUYORDUM. MANA KAYBOLMUYORDU Kİ YENİ ESKİ DİYE AYRI GÖREYİM. BU AŞK-I İLÂHİ ABD-İ ACİZDE YENİ TECELLİ ETMİŞTİ. İRADEME HAKİM OLAMADIĞIM GİBİ, AZALARIMA DA HAKİM DEĞİLDİM. GÖZLERİMDEN ÖYLE YAŞ AKIYORDU Kİ FIŞKIRIRCASINA. TATLI BİR AŞK-I İLÂHİ YAKIYORDU BENLİĞİMİ. UTANMA HİSSİM DE ALINMIŞTI. RİYA GİREMEZDİ O HALİME. UTANMAYI DA BİLMİYORDUM Kİ UTANAYIM.

ŞUNU İYİ ANLADIM Kİ AŞK-I İLÂHİDE RİYANIN VE BENLİĞİN YERİ YOK. YARATILMAMIŞ.

HER EŞYA YERİNİ BULDUMU DEĞER İFADE EDER.

GÖRDÜM Kİ O MAKAMDA BEŞ DUYGUYA DA YER DARALMIŞ. SANKİ KALMAMIŞ. EDEBİYAT YAPIYOR, DEMEYESİN. ONUN DA ORADA YERİ YOK. YARATILMAMIŞ.

AŞKTAN YÜCE KURULMUŞ SEYRANI DERVİŞLERİN

ARŞ U KÜRSÎ, LEVH U KALEM HAYRANI DERVİŞLERİN

DERVİŞLERİ HAK SEVER KUR’ÂN İÇİNDE ÖVER

ABDULKADİR SULTANDIR, SULTANI DERVİŞLERİN.

 

DİYEN YUNUS’U DA ANMADAN GEÇEMİYORUM. ALLAH MAKAMINI ALİ KILSIN.

CENÂB-I HAKK’IN “HALİLİM” HİTABI İLE TALTİF EYLEDİĞİ, PEYGAMBERLER ATASI İBRAHİM ALEYHİ’S-SELÂMIN TÜRBE-İ ŞERİFİNİ VE YANINDA MEDFUN SARA VALİDEMİZİ DE ZİYARET ETTİM. ELHAMDÜ LİLLAH. HZ. ALLAH CÜMLE AŞIKLARINA İHSAN EYLESİN.

ÖYLE BUYURMADI MI HZ. ALLAH (c.c.):

SİZ ONLARA ÖLÜ DEMEYİN. ONLAR DİRİDİR, FAKAT SİZ BİLEMEZSİNİZ.

RABBIMIN BU HİTABINI BÜTÜN ÇIPLAKLIĞI İLE O MAKAMDA YAŞADIM. CESEDİMLE ORDA İDİM. AMA İNAN RUHUMLA GÖRDÜM. BEŞERİ VÜCUDUM TAHAMMÜL EDEMEZ OLDU.

KİM GÖRMÜŞ GÖZLERİ İLE CANININ GİTTİĞİNİ?

İŞTE BEN GÖZÜMLE GÖRDÜM GİDEN CANIMDIR BENİM…

ÖMRÜM FIRSATLI OLUR İSE, İLÂHİ DUYGULARIM KALIR İSE, RABBIM NAZAR EDER İSE, BUNU BİR KİTAB OLARAK EHL-İ AŞKA SUNMAK İSTİYORUM, İNŞAALLAH.

Şimdilik bu kadarla iktifa edelim ve inelim Hacıdoğan Mahallesine.

Hacıdoğan Mahallesinde Filistin misali Rabbım 3 şeriatın içine itekledi. Orada yaşayanların gün geçtikçe insancıl tutumları, normal ticaretleri, komşu hakkına riayet etmeleri, HZ. ALLAH’ın varlığını kabul etmeleri gibi yaşantıları bu toplumu sevdirdi bana.

Çok düşündüm, azınlık olmanın getirdiği mecburiyetten mi? diye. Osmanlı terbiyesini, İslâmi güzellikleri maalesef bizlerden iyi kavramışlar. Sözüm Ankara’daki Musevi ve İsevi vatandaşlarıma, gerisini bilemem.

İSLÂMİYET’İ, “ALLAH’A İNANDIM” DİYENLERİN HZ. KUR’ÂN’DA BEYAN EDİLDİĞİ GİBİ ANLAMALARI NA-EHİLLERİN İŞLERİNE GELMEYECEĞİNDEN, BEYAN EDİLEN GERÇEKLERE İNANIP TATBİK ETMELERİNİN BUGÜN MÜMKÜN OLAMAYACAĞININ GÖRÜNÜMÜ AŞİKÂR.

 

YERSİZ SOYKIRIM İDDİASI

 

Birinci Cihan Harbinde Türk milletinin zafiyetini fırsat bilip, işgal kuvvetleri ile beraber olup bu millete lâyık olmadığı, tüyler ürperten, akla ve hayale dahi gelmeyen işkenceleri reva görerek, duyulmadık nankörlük örneği sergileyen Ermeni vatandaşlarımız –Ankara’daki Ermeni vatandaşlarımızı tenzih ederim- Türk milletinin az da olsa zaferi ile neticelenen harbin neticesinde, dış güçler ülkemizi mecburi terk edince, Üçüncü Orduda mimlenen Ermenileri hainlik ettiği ülkeyi terk etmeye haklı olarak mecbur etmiştir.

Ermeni vatandaşlarımızın yanlış tutumları ve yersiz çığlıklarının faturasını bu millete ödetme arzuları tarih boyu kesintisiz devam etmiştir.

Soykırım çığlıkları ile dünya Hıristiyanlarını Türk Milletine düşman kıldığını bilmeyen kalmadı herhalde.

O türlü yaygaracıları ALLAH düzeltir inşaALLAH. Gerçekleri zaman gelecek tarih daha açık elbette yazacak.

 Birinci Dünya Harbini görmüş, itimad edilir büyüklerimi dinledim ve anladım ki, BUNUN ADINA SOYKIRIM DEMEZLER, ARABÇA’DA “MEN DAKKA DUKKA” DERLER. Çalma kapımı, çalarlar kapını.

Çorum’da bir Atasözü vardır: Varışına gelişim, tarhana aşına bulgur aşım, derler.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptırdığı Sahibini Arayan Madalya filmini görmüşsünüzdür.

Görmedi iseniz mutlaka görünüz. Muhammedisi de görsün, İsevisi de görsün.

 

MADALYANIN SAHİBİ

 

MADALYANIN SAHİBİNİ GÖRMEYENLER GÖRSÜNLER VE BU GERÇEĞİ BU FAKİRDEN DE DUYSUNLAR.

MADALYANIN SAHİBİ TARİK-İ KADİRİ, TARİK-İ RUFAİ, TARİK-İ NAKŞİBENDİDEN İZN-İ İCAZET SAHİBİ, ORDUNUN TETKİK VE TASDİKİNDEN GEÇMİŞ, CENNET-MEKAN SULTAN REŞAT HAN’IN DA İZN-İ İCAZETİNE SAHİP OLAN BÜYÜK ŞEYH EFENDİMİZ. BU ABD-İ ÂCİZ GALİP HASAN KUŞÇUOĞLU’NUN BÜYÜK ŞEYH EFENDİSİ. KAHRAMANMARAŞLI, MADALYANIN GERÇEK SAHİBİ “SEYYİT ALİ SEZAİ KURTARAN” EFENDİ HAZRETLERİDİR.

SELÂHİYETLİ HALİFESİ KAHRAMANMARAŞLI SOFU ÖKKEŞ EFENDİ VE HACI MUSTAFA YARDIMEDİCİ EFENDİLER. MAKAMLARI CENNET OLSUN.

ŞEYH EFENDİLERİMİN HİMMETİ VE RABBIMIN MÜSAADE VE İHSANI İLE 1956 SENESİNDEN 2003’E, BU SENEYE KADAR BU ŞEREFLİ VAZİFEYE LEKE SÜRMEMEYE ÖZEN GÖSTEREREK, RABBIMIN YARDIMI İLE MESULİYETİMİ MÜDRİK, NEFSİMİN ŞERRİNDEN EMİN OLAMAYAN BU ABD-İ ÂCİZ RABBIMA SIĞINIP VE YARDIM DİLEYEREK ŞAHSIMA TEVDİ EDİLEN BU KUDSİ VAZİFEYİ SEVE SEVE, YOL BÜYÜKLERİMİN HİMMETİ, MUHİB ARKADAŞLARIMIN DA YARDIMLARI İLE GÖTÜRMEYE ÇALIŞIYORUM. RABBIM İHSAN EYLEDİĞİ BU DÜNYADAKİ ÖMRÜMÜN NİHAYETİNE KADAR MADDE VE MANA KİRLERİNDEN ARINMIŞ OLARAK İHYA EDER İNŞAALLAH (c.c.).

Abd-i âcize KADİRİ, RUFAİ ve her ikisinin birleşiminden verilen kol GALİBİLİK ihsan edildi. Hadimü’l-fukara Çorumlu Hacı Galip Hasan Kuşçuoğlu.

Peygamberimiz Efendimizin:

“BENİ RABBIM TERBİYE ETTİ, NE GÜZEL TERBİYE EYLEDİ”

hitabını anladım. Bu abd-i âciz aczimle yaşıyor ve emr-i ilâhilere sadık kalmaya Rabbımın ihsanı olan ihtiyari gücümle gayret ediyorum. Emr-i ilâhilere uyumlu olabilmem için Rabbimin sadık kullarına ihsan eylediği rahmet-i ilâhiye zuhuratına yönüm dönük her an bekliyorum.

 İki yüzlülükten kurtarıp ilâhi emre acabâsız sadakat gösteren kullarını, ferdi olduğu gibi, umumi olarak da Peygamber Efendimizin getirdiği emr-i ilâhi ile, asra uyumlu olarak yaşamanın tertîb-i ilâhi olduğunu düşünebilen ve yaşayan, terakkiyata yönelik yaşantının ilâhi tertib olduğunu müdrik ve asrın haram olmayan güzelliklerinin hayranı, bu yönlü tecelliyat-ı ilâhiyenin zuhurunu bekleyen, benimsemiş ve önemsemiş ve yaşayan müttaki ve mü’min kullarından eylesin, amin, ve selâmün ale’l-murselîn ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.

Pala Sokakta on seneden fazla kaldık. 60 ihtilâlinden sonra “şehir içinde marangoz olamaz” diye yalnız temeli olan hayali sitede iskan kılındık. Mekanı cennet olsun NURİ TEOMAN PAŞA ANKARA İHTİLAL VALİSİ İDİ. Esnafın haline muttali olduğu için suyumuzu ve elektriğimizi mevzuata hiç uymadığı halde bağlattı. Sonra gelen hükümetler generali dava ettiler. Siteleri gecekondu diye muameleye koydular da NURİ TEOMAN PAŞA yakayı kurtardı. Cennet mekan Adnan Menderes esnafın feci haline muttali olduğu için esnafın mülk sahibi olmasının arzusu ile bütün menfi önerileri kabul etmeyerek, biz fakir esnafı mülk sahibi eyledi. HZ. ALLAH emeği geçenlerden razı olsun. Bu abd-i âciz ilk kurulan marangozlar derneğinin ve kooperatifinin kurucularından olup her ikisinin de yedi numaralı üyesiyim.

Pala Sokaktaki iskanımızla çok şeylere şahit olup yerinde öğretildiğim gibi, Din-i İslâm’ın umumun dini olduğunun zuhuratlarının başlangıcını burada edindim. Na-ehlin menfaatlerine halel gelmemesi için gizlenen gerçeklere de burada yaşayarak muttali oldum.

HAKÎKAT YOLUNUN, TASAVVUFİ YAŞANTININ HACIDOĞAN MAHALLESİNDE YOKLUĞUNUN ACI GERÇEĞİNİN ÖZLEMİNİ DAHA ÇOK ÇEKTİM. VE BU İSKAN ETTİĞİM YER BU FAKİRİ HAKÎKATE ÖYLE İTEKLEDİ Kİ MANEVİ HAYATIMIN HAKÎKATA DÖNÜM NOKTASI, DÎN-İ İSLÂM’IN GERÇEK YAŞANTISI OLAN TASAVVUFİ YAŞANTIM BURDA İHSAN EDİLDİ. ANLATAYIM. CAN KULAĞINLA DİNLE Kİ BU METAFİZİK TECELLİDEN SENİN DE RIZKIN VAR İSE NASİP OLUR ALIRSIN İNŞAALLAH.

Sene 1949–1950 arası. İhsan edilen ilâhi aşkla tutunacak yer bulamayan, boşlukta bocalayan bu fakir mecnuna benzer olmuştum. LAFZA-İ CELAL anlamında ses çıkaran ayakkabılarımın tıkırtıları beni vecde getirmeye yetiyordu. Hissediyorum ve yaşıyorum, manen yükseldiğimi biliyorum, ama ne duracak durağım ne de tutunacak bir dalım var. Sahipsizdim. Sahipsizliğin ne olduğuna, yol büyüklerimin sohbetleri iç alemimde dolu dolu idi. Zevki vardı fakat fer’i idi, kalıcı değil geçici idi. Namaz kılıyor, Ramazan orucumu da tutuyordum. Gücüm nisbetinde yeri gelir ise hayır hasenatımı da yapıyordum.

Çok ulemayı dahi şaşırtan, bu maddeden ve akıldan öteye yolu olmayan fer’i hal bu fakiri doyuramadığı gibi manaya yol bulamayan ilmin beni mecnunluğa doğru iteklediğinin farkında idim. Aşk-ı ilâhinin böyle olmadığı hakkında çocukluğumdan bu yana dinlediğim sohbetlerden bir şeyler edinmiştim. Edindiğim bilgiler kâldi, hal değildi ki derdime derman olsun.

 Bu maddi, akıldan öteye ve manaya erişemediğim için, güzelliği bulamayan özlemlerimle bu hayatı sanki taşıyamıyordum. İntiharı dahi düşünmedim değil. Günah-ı kebaireden olduğunu biliyordum.

Duymuştum, gece yarısında olan müracaatlar red olunmuyor diye.

Gece yarısında kalktım. Abdest aldım. İki rekat kaza namazı kıldım. Dua için ellerimi kaldırdığım zaman manam değişmişti. Meğer hacet kapıları açılmış, arzu ve isteklerimin kabul olduğunun peşinen müjdesini almış gibi idim. Beşeri duygu ve hislerim ilâhi bir hal almıştı. Gözlerimden sel gibi akan yaşlar ihtiyarımla değildi. İlticamdaki kelâm ve manayı da abd-i âcizin bu anlamda beşeri gücümle üretmem imkansızdı.

 

ALLAH İÇİN KALBİ GÖZYAŞLARI İLE SULANDIRDIĞIN ZAMAN MÜRACATINI KAİNAT BİLİR.

 

Bir gerçek ama bu geçek de ihtiyarınla oluyormuş gibi görünse de beşeri gücümüzle olamıyor, yanılma.

Her ne kadar Benî Âdem’e cüz’i irade verilmiş ise de yaratılan her beşer mutlaka ilâhi yardıma muhtaç yaratılmıştır.

HZ. ALLAH BUYURDU:

“TALEBEN VECEDEN” (kulum sen iste ki ben vereyim.)

Bu rahmetin tecelli yeri vesile zuhur mercii insan-ı kamildir.

İki alem sahibi Gavsü’l-A’zam Seyyit Ahmet er-Rüfai Hazretleri müracatında:

“Y İBADÂLLÂHİ AĞİSN” (ey ALLAH’ın kulları bize yardım edin) diye müracaat etmiştir. Öyle tertip ve tanzim eylemiş Hazret-i ALLAH.

Zahiri ulemanın bu tertîb-i ilâhi ilimleri kifayet etmediği için mahrumdurlar, mahcupturlar. Çünkü ilimleri ile fizikten öteye, METAYA yol edinmemişlerdir.

BEŞERİ ZAAFIMLA, LUTFEDİLEN İLÂHİ ZUHURATIN MEYVESİ ŞÖYLE MÜRACAAT ETTİM:

“Y RABBİ! BEN ACİZ KULUN BİR MÜRŞİDE İNTİSAP EDEMEDİM. KARARSIZLIĞIMDAN DOLAYI BU YÖNDEN ZATINA RİCA EDİYORUM. BANA MÜRŞİDİMİ YARIN ÖĞLEYE KADAR GÖNDER. BEKLİYORUM.

GÖNDERECEĞİN MÜRŞİDİM “BEN ŞEYHİM” DESİN YALNIZ Kİ. ZATININ GÖNDERDİĞİNİ BİLEYİM. MANEVİ ÖLÇÜLERİM BUGÜNE KADAR BENİ MAHRUM BIRAKTI. ZATINDAN İSTİYORUM. GÖNDERMEZ İSEN EMANETİNİ AL. ZİRA ARTIK TAŞIYAMIYORUM. ANLAMI KALMADI, HAYAT TAŞIYAMIYACAĞIM YÜK OLMUŞTU.”

Mürşitsiz yaşamak istemiyorum. Hiç şüphem yoktu, gönderecekti. Çünkü bu yakarış kulun acziyle mütenasip değildi.

İbadullah Camisine Diyanet İşleri genç bir imam tayin etmişti. Sesi güzel ve yanıktı. Kur’ân’ı çok güzel okuyordu. Sabah, öğle, akşam namazlarını kaçırmıyorduk. daha birkaç gün olmuştu.

Gece müracatımın sabahı beklemeye başlamıştım mürşidimi. Hiç şüphem yoktu, mutlaka gönderecekti HZ. ALLAH. Çünkü geceki halim beşerin gücü dışında idi. Kesinlikle kör atışı değildi.

Saat onu geçiyordu. Sabırsızlanıyordum. Genç imam Şerafettin Yardımedici gelmezmi. İsmimi de öğrenmiş. “Selâmün aleyküm Galip Usta” diye, “bu dükkanı siz veriyormuşsunuz bize verir misin? Seveceğin bir kişiyi getireceğim. Kirası ne kadar?” dedi. Anahtarı eline tutuşturdum, öğleden evvel mutlaka getir diye.

Atölyemin bitişiğinde ufak boş bir dükkan vardı. İsteyen bir esnafa verilsin yetkisi ile anahtarını bana vermişlerdi.

Şerafettin Hoca işin vehametini anlamış olacak ki babası mürşidim efendimi hemen getirdi. Dışarıda karşıladım. İsmimi o hitabtan dinlemek ne zevkti:

--SELÂMÜN ALEYKÜM GALİP EFENDİ OĞLUM!..

53 sene geçti. Halâ o hitabın zevkini taşıyorum. Efendimi gördüm, bana yeniden doğmuş gibi bir hal oldu. Mecnunluğum geçiverdi. Karanlık dünyam aydınlandı. Nasıl aydınlanmasın, ilticam kabul olmuş, mürşidim efendimi göndermişti HZ. ALLAH!...

Elinde HAZRET-İ KUR’ÂN. Dükkanın kapısından evvelâ HZ. KUR’ÂN GİRDİ. MÜRŞİDİM EFENDİM DE SAĞ AYAĞIYLA içeriye girdiler. Ben de girdim. Tazimle elini öptüm. Beni evvelce tanıyor gibi, halimi hatırımı sordu ve niçin bu dükkânı istediklerini şöyle izah etti:

--İbadullah Camiine yakın. Namaz aralarında sağda solda dolaşmasın Şerafettin. Bizim de arkadaşlarla sohbet edecek bir yerimiz olur. Sandalye masa alalım, deyince:

--Efendim, onlar tamam, siz düşünmeyin, dedim.

Ertesi sabah gelmek üzere gittiler.

Kahramanmaraşlı Mustafa Yardımedici Mürşidim Efendim. Tahminen 1.90 gibi boyu ile geniş omuzlu idi. Mollalığında güreşirmiş. Soyunduğu zaman sırtına çam kömürü ile MAŞÂ ALLAH yazarlarmış. Sünnet-i seniyyeye uygun sakalı ve bıyığı. Tirendez giyinimi, her ayın elbisesi ayrı idi. Başa tam girmeyen kasketi, ayakkabısı da elbiseye uygundu. Kahramanmaraş’a mahsus yeleğini terziye tarif eder, başında durur, tarifi üzere diktirirdi…

HAZRET-İ KUR’ÂN’IN MANASININ GERÇEK ANLAMI BU FAKİRDE ÇOK ÇOK ETKİSİNİ GÖSTERDİ. KULUN BİLMESİ GEREKEN UMUMA BAHŞEDİLEN DÎN-İ İSLÂM’IN BU BİLDİRİSİNİ GEÇ DE OLSA YAŞAYARAK ANLADIM VE MESULLERİNE HAYKIRIYORUM: HZ ALLAH İSLÂM’I BİZE NASIL BİLDİRDİ İSE HAZRET-İ KUR’ÂN’DA ELÇİLERİ VESİLESİ İLE, SİZLER DE ÖYLE BİLDİRİN. HZ ALLAH’TAN KORKUN. HESAP GÜNÜ GELMEDEN DÜZELTİN YANLIŞLARI!...

YETSİN ARTIK HZ. ALLAH’A İNANAN EHL-İ İMANIN, EHL-İ İSLÂM’IN, EHL-İ KİTAB’IN, BİRBİRİNİ “KAFİR, GAVUR, GAYR-İ MÜSLİM” GÖREREK, HZ. ALLAH’IN RAHMET SIFATLARINI GAZAB-I İLÂHİ GİBİ ALGILIYARAK, LUTUF VE İHSAN EDİLEN VE ACİZ KULA İHSAN EDİLEN YAŞAM GÜZELLİKLERİNİ YOK ETMEYE ÇALIŞMANIZ BİTSİN ARTIK!...

BİLENLER EMR-İ İLÂHİLERİ DOĞRU ÖĞRETSİNLER TOPLUMLARA, HZ. ALLAH AŞKINA…

BİLMEYEN DE SUSSUN, YETER. NASIL İNANIYORSA İNANDIĞININ HÜRMETİNE!..

HZ. ALLAH’IN VARLIĞINI BU SONSUZ ZUHURAT KARŞISINDA DAHİ DÜŞÜNEMİYOR, YÜCE VARLIĞIN YARATTIĞI GÜNAH-I KEBAİRE DIŞINDAKİ GÜZELLİKLERE HAL KÜFÜR GÖZÜ İLE BAKARAK, KUL İÇİN KAZANCI SONSUZ OLAN DÜNYADA, KÜFÜRDEN GAYRI BİR ŞEY GÖREMİYORSA, AKLINDAN ZORU OLAN BU ZAVALLININ DÜZELMESİ İÇİN BİR TEDAVİ YOLU MUTLAK VARDIR. DERDİN DEVASINI BİLEMİYOR İSEK ARAŞTIRALIM. ÇÜNKÜ HZ. ALLAH (c.c.) DEVASIZ DERT YARATMADI.

 

EDEBİYAT ÖĞRETMENİ FAZLI AL HOCA’NIN AHVAL-İ ALEME TASAVVUFİ BAKIŞI

 

 ETME KARDEŞİM

 

HAKÎKAT ALEMİ HAKK’IN HAS MÜLKÜ

BİLMİYORSAN İNKAR ETME KARDEŞİM.

BASİRET GÖZÜYLE GÖRÜLÜR ÇÜNKÜ,

GÖRMÜYORSAN İNKAR ETME KARDEŞİM.

 

TASAVVUFTA TARİKAT HAKİKAT YOLU

FIKHIN KOLU MEZHEPLER İÇTİHAT YERİ

TARİKAT KOLU DA TASAVVUFUN YOLU

HAK YOLLARI İNKAR ETME KARDEŞİM.

 

ASIL OLAN ŞERİAT HALK İÇİN LİBAS

TAKVÂ,VERÂ, İHLÂS TASAVVUFA HAS

SIRÂT-I MÜSTAKÎM İÇİN TARİKAT ESAS

HAK YOLDA YOLSUZLUK ETME KARDEŞİM.

 

TARİKAT HAK İÇİN HAKK’IN YOLUDUR

FAKAT YOLLAR SAHTE CANBAZ DOLUDUR

ALLAH’LA ALDATAN ZALİM KULUDUR

ALDATMAYI SANAT ETME KARDEŞİM.

 

TARİKATI İNKAR ARTTI GİDEREK

CAHİLİ BİLMEDEN ALİM BİLEREK

BU İNKARA HEM DE CİHAT DİYEREK

DİN İLE ALDATMAYA GİTME KARDEŞİM

 

ELİNDE BİR KARA, HERKESE SÜRME

KAFİR, GAVUR, DEYİP KİMSEYİ YERME

ALLAH’TAN UTAN DA KULU HOR GÖRME

YETER, SAHTEKARLIK ETME KARDEŞİM.

 

SAHTENİN SIFATIN DOĞRUYA VERME

ÇÜRÜK OLANLARLA SAĞLAMI YERME

ŞEYTANLA, MÜRŞİDİ BİR DİYE GÖRME

YANLIŞ YERDE DUA ETME KARDEŞİM.

 

 DERVİŞİN VARLIĞI BENLİĞİ VARSA

ŞEYHİNİ UÇURUP, ŞÖHRET ARARSA

KATI KURALLARLA DİNİ YAŞARSA

BU SOFTAYA RAĞBET ETME KARDEŞİM.

 

DİNİ SÖMÜRÜYE DÜŞMANDIR HERKES

REZİL EDER ALLAH ÇÜNKÜ ÖLÇÜ TERS

BUNLARIN ELİNDEN ŞEYTAN EDER PES

ŞEYTANLARI REHBER ETME KARDEŞİM.

 

EVLİYAMA EZA EDEN ADEME

HARB AÇARIM DİYOR MEVLÂ BAKSANA

RAB DEĞİL BUNLAR RAHMET İNSANA

KORK ALLAH’TAN ZULÜM ETME KARDEŞİM.

 

TARİKATA KARŞI GELEN EY NADAN

TASAVVUFSUZ DİN YAŞANMADI HİÇ BİR AN

BÖYLE TANZİM EYLEMİŞTİR YÜCE YARATAN

İNSAF ET DE KÜFRE GİTME KARDEŞİM.

 

 

FAZLI DER KURULUR HAKK’IN DİVANI

SORULUR İNSANA BUNCA YALANI

GALİBİ MÜRŞİDİN İRŞAT ZAMANI

BİR ANINI HEDER ETME KARDEŞİM.

            (Fazlı Al, Edebiyat Öğretmeni/ISPARTA)

 

Mürşidini bulmak için sakın benim yaptığım hatayı sen de yapmaya yeltenme. Ben çok ağır ödedim bedelini ve halâ ödememin ömür boyu devam edeceğine inandım. Neden bilmem, umuma bahşedilen tertib ve tanzim-i ilâhi ile güya yetinmedim.

Tanıdığım ehl-i hal bu fakire gücendiler, “bizler ne güne duruyoruz?” diye.

Haklı idiler, mana ehli idiler, hürmete ve hizmete lâyık idiler, cümlesinin makamları cennet olsun. Cümlesinin üzerimde nazarlarını hissediyorum.

 Bu hususta neden bilemiyorum, biraz müşkülpesent idim. Derdimin deva ilâcı onlarda değil gibi idi.

Yukarıda arz ettiğim gibi, şeyhim efendim geldi. Beni mecnuna döndüren ateşim bir anda söndü. Değiştim. HZ. ALLAH’a müracaatım kabul olmuştu.

O GÜNDEN ON BEŞ SENE EVVEL PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZİ MANAMDA ZİYARET, NASİP OLDU, YÜZLERCE EHL-İ AŞK SIRA BEKLİYORDU. SIRA BANA GELMİŞTİ. ÇİFT KAPIDAN İÇERİYE GİRDİM. PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ HASIR İLE DÖŞENMİŞ, FAZLA YÜKSEK OLMAYAN BİR SEDİRDE BAĞDAŞ KURMUŞ OTURUYORDU. KELİME-İ TEVHİT OKUYARAK MÜBAREK ELLERİNDEN ÖPTÜM. “LÂİLAHE İLLALLAH” DİYE DİYE BAYILMIŞTIM. PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ “MUHAMMEDÜN RESULULLAH” DİYE BENİ AYAĞA KALDIRDI. İKİ YÜZÜMDEN ÖPMÜŞTÜ. BİR DAHA UNUTMAYAYIM DİYE MÜBAREK CEMALİNE HAYRAN HAYRAN BAKA KALDIM.

İŞTE O KALDIRILIŞIMIN BENZERİ BUGÜN TAHAKKUK ETMİŞ İDİ.

İŞTE O GÜNKÜ CEMAL KARŞIMDA DURUYORDU.

 O GECENİN ZEVKİ VERİLMİŞTİ. AMA DÜŞÜNEMİYOR VE HATIRLIYAMIYORDUM. İÇ ALEMİM NEFSİME PAY ÇIKARMADAN YAŞIYORDU MANAYI. BEN BU MANA VE CEMAL GÜZELLİĞİNİ BİLİYORDUM AMA NASIL? HAYLİ ZAMAN GEÇTİ, HATIRLADIM O ZİYARETİMİ. ÇÜNKÜ CEMAL AYNI CEMAL, HAL AYNI HAL. İŞTE KULUN İHTİYARI DIŞINDA HER HALİ METAFİZİK ZUHURAT.

Mürşidim efendim ertesi sabah geldiğinde:

--Galip Efendi, kâğıdı kalemi al da gel, diye seslendi.

Geldim, elini öptüm. Gösterdiği sandalyeye oturdum.

--Yaz oğlum, dersini, diye başladı söze:

 HASBÜNALLÂHU VENİ’ME’L-VEKÎL: 100 ADET

ALLÂHÜMME SALLİ ALÂ SEYİDİNÂ MUHAMMET: 100 ADET

ESTAĞFİRULLÂH EL-AZÎM MİN KÜLLÎ ZENBİN VE ETÛBÛ İLEYH: 100

ADET.

 

--Bu esmaları günde bir kere çek, dedi.

Kalktım, elini öptüm:

--Kabul ettim, dedim.

Sonra gördüm ki başkalarına vazife öyle verilmiyor. Biat ettiriliyor, kesin söz alınıyor. Benim intisabım ve ikrarım ise manen tamamlanmış. Şeyhimin yazdırması kalmış. O da tamamlanınca manam ve maddem değişti. Cidden derviş olmuştum. Darısı dostlar başına.

Şeyhim Efendim her sabah geldiğinde kağıdı ve kalemi getirmemi söyler, her gün bir esma yazdırırdı. Zaman geldi, gece yarısından sonra postun üzerinden kalkamıyordum. Dersim üç saat kadar devam ediyordu. Dersimi alalı altı ay kadar olmuş idi.

Ailem anlamıştı, “yoksa derviş mi oldun? Diye. İlâhi zevkle “evet” dedim. Çünkü yabancısı değillerdi.

--Galip Efendi, gel, bugün kâğıt kalem getirme, dertleşelim dedi.

Mübarek elini öptüm. Her zamanki yerime oturdum.

--Oğlum Galip Efendi! diye söze başladı.

--İçinden her halde diyorsun ki: Efendinin gece aklına bir esma geliyor, bunu Galip Efendiye yazdırayım, diye yazdırıyor. Öyle değil oğlum. Görüyorum, bakmaya mecbur olduğun çok horantan var. Gece gündüz çalışmaya mecbursun. Ben de her gün vazifeni artırıyorum. İçim yanıyor senin halini gördükçe. Ne yapayım, elimde değil! Ben bu esmalara bir ömür verdim. Sana hemen veriyorlar, dedi.

Ağladı.

--Efendim, zatını Rabbimden istedim, elhamdü lillah bu fakirini ret etmedi. Zat-ı alinizi gönderdi, deyince göz yaşları daha fazla kabararak:

--SUS! ANAN ARAB OLSUN. KAHRAMANMARAŞ’TAN BENİ DE SENİN İÇİN GÖNDERDİLER, DEDİ.

BEN DE AĞLIYARAK ELLERİNDEN TEKRAR TEKRAR ÖPTÜM. KUCAKLADIM EFENDİMİ. ALLAH MAKAMINI CENNET EYLESİN, AMİN.

İŞTE NERESİNDEN BAKAR İSEN BAK, ZUHUR EDEN HER OLAY METAFİZİK.

Kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendi Ankara’ya misafir gelmişlerdi. Ailece otururken kızı dersimin çok sürdüğünü anlatmış olacak ki:

--Ne kadar dersin var? Ne yapıyorsun? Şeyh Efendi ne vazife verdi? Diye sordu.

Günlük virdimi olduğu gibi anlattım.

--Bunları yapa biliyor musun? dedi.

Mana görgüleri mi de dinledi de:

--Yaz oğlum, şunları da oku, diye çok dualar ve esmalar yazdırdı.

Kızı dayanamadı:

--Baba, hem Galip Efendinin dersi çok diyorsun, sen de ilâve ediyorsun?!

--BU MERHAMET İŞİ DEĞİL. GALİP EFENDİYE MANEVİYATIN İLGİSİNİN İCABI BÖYLE OLMASI LÂZIM, DİYE KIZINI SUSTURDU.

İlk zamanlar Efendimle Kayınpeder Efendimin araları çok iyi idi. Şeyh efendim daha yaşlı olduğu için görüştüklerinde elini öper, hürmet ederdi.

Zaman geçtikçe fitneler çoğaldı. Senlik benlik davası iki dergah arası tutumları değişti. Bu hale sebeb ben garip olduğum için, ara yerde bu fakir eziliyordum. Şimdi anlıyorum ki benim bu yolda pişmeme yardımcı olması için tanzim edilen mana imtihanı değil mi…

Hacı Mustafa Anaç Efendi dünya hayatında feleğin çemberinden geçmiş, tasavvufi bilgisi yeterli ve natıka sahibi idi. Fakat turuk-ı aliyyeye sonradan sokuşturulan katı kuralların koruyucusu gibi idi de, Kahramanmaraşlı Hacı Mustafa Yardımedici şeyhim efendim ise hal şeyhi idi. HZ. ALLAH cümlesinden razı olsun. Bu abd-i âcizin manama yaptıkları hizmet tartışılmaz.

MAKAMLARI CENNET OLSUN, HER İKİSİNDEN DE KADİRİ VE RUFAİ TARİKİNDEN İZN-İ İCAZETİM VAR.

KAYINPEDERİMDEN 1969 SENESİNDE İCAZET TEBERRÜK OLARAK BU ABD-İ ACİZE VERİLDİ. “HATIRA MEBNİ DEĞİL, HZ. ALLAH’IN EMRİ İLE VERİYORUM” DEDİ. BAŞKA TÜRLÜ VEREMEZDİ Kİ. EĞER İHTİYARI İLE VERİLEBİLSE İDİ, DERGAHINI MÜRŞİTSİZ BIRAKIR MI İDİ? AMA BAŞKA DERGAHLARDA DA OLDUĞU GİBİ, BU DERGAH DA UYDURUKLARDAN NASİBİNİ ALDI.

HANİ DERLER “VERMEYİNCE MABUT, NE YAPSIN SULTAN MAHMUT?.”

VERMEZ İSE VERMESİN MABUT, İŞİNE GELENİ BİLİR SULTANSIZ MAHMUTLAR!...

 HAKÎKATLER ÇEŞİTLİ SEBEBLERLE İSTİSMAR EDİLDİ.

HAKÎKAT YAŞANTILARDAN HABERSİZ, YALNIZ NEFSANİ DUYGULARDAN ÖTEYE YOLUNU BULAMAYAN, ASRA UYUMLU OLMAYAN KATI KURALLARI BENİMSEYİP, CEHALETİN ELİNE DÜŞTÜMÜ MANA CAHİLİ, GERÇEK DIŞI OLAN, YALNIZ NEFSE DÖNÜK, MATERYALİST YAŞANTIYI YETERLİ ZEVK ZANNEDER. AMMA, MANA GÜZELLİKLERİNİN ÖZLEMİNİ ÇEKEN EHL-İ İMAN FERDİN VE TOPLUMLARIN TABİİ HAKKI OLAN YAŞAMA HAKKININ İLÂHİ DUYGU ÖZGÜRLÜĞÜ ELİNDEN ALINIP, YALNIZ NEFSİ DUYGU VE HAYALİ ÖZLEMİ İLE İKTİFA ETTİRMEYE MECBUR KILINDIĞININ ZORAKİ KABUL ETTİRİLMEK İSTENİLMESİ VE NA-EHİLDEN BU YÖNDE TAZYİK GÖRMESİ EHL-İ İMAN, EHL-İ AŞK İÇİN ZULÜM VE HAKSIZLIK DEĞİL Mİ?!...

Benim başka şeyh efendiden vazife almamın tertîb-i ilâhi olduğunun yabancısı olmadığı halde, gene de kayınpederim ve ihvanında tarifi mümkün olmayan senlik benlik yaratmıştı. Böyle olacağını hiç düşünememiştim. İki tarafta tertîb-i ilâhiyi kabul ve tasdik ediyor, icraata gelince birbirinin düşmanı gibi.

Bu ortamda iki dergahın dayağını ben yiyordum. Bu hallerin bu fakiri manen zayıflık değil hakikate iteklediği zevkimdi. Üzülmeme nazaran iyi anladım.

Yedi şeyh efendilerin terbiyesinden terbiye edindim. Yeri geldikçe yazarım inşâALLAH. HZ. ALLAH cümlesinin makamlarını cennet eylesin, amin.

 

HER NE KILMIŞSA ADALETTİR CENÂB-I KİBRİYA

HER KAZAYA HER BELÂYA KIL RIZA ALLAH KERİM

 

Yegane tesellim bütün alemin adalet üzere tertîb-i tanzim-i ilâhi üzre yaratılması idi. Yaratıcısı ise eşi benzeri olmayan HZ. ALLAH’tır. Aksini düşünmek tahkiki imana hiç uymadığı gibi, taklidi imanda dahi garipsenir.

HACIDOĞAN MAHALLESİNDE KİMLER YOK TU Kİ:

ARTİN, BEDROS, KIMİS, GARABİT, KİRKOR BEYLER, EFENDİLER, USTALAR.

Teşrik-i mesai ettiğim daha niceleri… Hacıdoğan Mahallesi sakinleri, nedenini çözemediğim, cidden sakin kişiler idi.

Bir kişinin kişilik ölçüsünü anlamak için alış veriş yapacaksın. Tıynetini anlamaksa muradın, menfaatine hafif dokunacaksın. Mayasının ne olduğunu anlarsın. Bu ölçüler basit ölçülerdir.

Esas ölçü ALLAH korkusudur. İmanı nispetindedir. Gizlenmesi ise ilm-i zahirin kurnazlığa ayrılan ölçüsü nispetindedir.

Başkalarına zarar sağlayan, hemcinsini aldatmak için elde edilen ilmin kesinlikle ilâhi yönü olmayıp külli şeytanidir. Bu şeytani ilimlerini, ilm-i ilâhi gibi göstermeye kalkışarak menfaat-ı dünya elde etmeye çalışanlar için Peygamberimiz Efendimiz buyurdular ki.

MÜRŞİT OLMADIĞI HALDE MÜRŞİTLİK İDDİA EDENLER ÜMMETİMİN EN ŞERLİLERİDİR.

 HZ. ALLAH bütün kullarını bu türlü hakîkat dışı cehlin şerlerinden emin eylesin, amin.

İki yönlü ilimden bahsedilir VEHBİ VE KESBİ diye.

VEHBİ İLİM: ALLAH ELÇİLERİ PEYGAMBER EFENDİLERİMİZE VE VARİSLERİNE HZ. ALLAH’IN İSTİSNAİ VERDİĞİ İLİMDİR VE KALICIDIR.

KESBİ İLİM: Kulun irade ve say-i gayretine bağlanmış, umuma mahsus hayatını idame ettirmesi için fiziki alemde ihtiyarı ile elde edilen ilimdir.

Bu ilimde ihlas bulamazsın. Bu ilmin saliki HZ. ALLAH’ı yüzde yüz bilemez. Yüzde yüz inkara da ilmi gücü yeterli değildir ilm-i zahirin.

Geçici vehbi ilimler vardır, ana karnındaki çocuğun yaşama hali, doğunca ağlamayı, meme emmeyi bilmesi gibi. Hayvanlardaki harikulade haller ne ile ifade edilir? Cümlesi vehbi değil mi?.

 KUL, “HZ. ALLAH’IN VE RESULLERİNİN ŞAHİDİYİM” DİYEBİLMESİ İÇİN VEHBİ İLME MUHTAÇTIR.

VEHBİ İLİM DAHİ KULU TATMİN ETMESİ İÇİN ZAMANINDA GEÇERLİ KESBİ İLİME MUHTAÇTIR.

BU İLİMLERİN HER İKİSİ DE BENÎ ÂDEM’E İNSAN OLMASI İÇİN BAHŞEDİLMİŞTİR.

İlm-i zahir, ilm-i batın olsun hayvanlar aleminden ölçü alır isek, daha çok vehbi ilimle bezendiklerini görüp hayret etmemek ne mümkün. Bunlardan birkaç misal verelim: Ademken insan olmanın cümle hayvanlardan farklı ve emr-i ilâhi üzere yaşıyor ise şerefi yalnız Benî Âdem’e ihsan edilen insan olma yeteneğine sahip Benî Âdem efdal ve şerefli mahluktur.

Eşek arısının görünen külli metafizik yaşantısını dinle de, lutfen beş duygunun ötesinden ihsan edilen ilm-i vehbiyi iyi anlamaya çalış ki, kuvvet ve kudret-i ilâhiyi anlamana yardımcı olur, inşaALLAH.

 

EŞEK ARISI

 

Eşek arısı yumurtalarının yanına salyangozu iğnesi ile öldürmeden sanki konserve yapar ve bir daha dönmemek üzere orayı terk eder.

Günü gelir arı yavruları yumurtadan çıkar. Konserve olan salyongozu öldürmeden yerler.

Uçma çağına gelince salyangozu bitirirler. Ondan sonra gıdalarını kendi gayretleri ile elde etmeye çalışırlar.

Efdal-i mahluk, şerefli mahluk yaratılan Benî Âdem, tufeyli geçinmeye ömür boyu kendini adamış kişi eşek arısından daha mı duygusuz? Eşek arısı ile Benî Âdem’in vurdum duymaz halini mukayese eder isek, eşek arısına haksızlık etmiş olmaz mıyız?

Başkalarının sırtından geçinmenin insan olmanın yolunda bulunmadığını istediğin kadar anlat ona; arı misali vız, vız, vız gelir, demek lâzım. Sen o vız vızı ömür nihayete erdiği zaman hesap günü dinleyeceksin, HZ. ALLAH affetsin.

İngiliz aliminin ALLAH’ın varlığını kanıtladığı delillerden aldım. Baştan sona kadar anlattıkları METAFİZİK’tir. Bütün nebatat ve hayvanat, felâkiyat her yaratığın madde yönü olduğundan daha çok mana yönü de vardır.

Hele Benî Âdem’in maddesinden manası daha çok ihsan edilmiştir.

ADEM İNSAN OLMA ŞEREFİNE ERDİĞİ ZAMAN KÜLL OLARAK HER YERİ VE YÖNÜ İLE MANADIR, METAFİZİKTİR.

MA‘NÂ, KULU KÜLLİ OLARAK İHATA EDER Kİ HER YÖNÜ MANA OLUR.

“BİZ ARIYA VAHYETTİK” buyurdu HZ. ALLAH (c.c.).

 

DENİZ KABLUMBAĞLARI

 

Ana deniz kaplumbağası sahilde kumu eşer. Yumurtalarını derince eştiği çukura gömer. Bir daha gelmemek üzere orayı terk eder. Zamanı gelince yumurtadan çıkan kaplumbağa yavruları, kumdan çıktığı gibi hiçbir araç ve gerece ve delile dahi ihtiyaç duymadan sürüler halinde denize koşarlar.

Ters istikamete gideni göremezsin.

Na-ehlin şerrinden ve belâsından kurtulup denize erişen kaplumbağa yavruları yeryüzü tehlikesini az da olsa o an için atlatmış sayılırlar.

Aklın ve mantığın gücü ile bu olayların izahı mümkün mü?

İşte fiziküstü METAFİZİK olay.

 

Alemde zuhuru görülen METAFİZİK olayları anlatmak, hatta dinlemek de beşerin tahammülü dışında bir gerçek. Beşer için nihayeti bulunmayan gerçekleri “DOĞAL” deyip de geçiştirdiğini zannetmeyesin.

Senin bu ilmin de dünyada geçerli fakat bir yere kadar geçerli.

Fiziki ölçünü tertîb-i ilâhi ölçeği yanında örnek göstermek mümkün değil. Misal mi:

KARINCANIN KENDİ AĞIRLIĞININ 75 KATINI TAŞIDIĞI SÖYLENİR

SÖYLER MİSİN SEN AĞIRLIĞININ KAÇ KATINI TAŞIYORSUN?

İLMİNLE GÖSTERMEK İSTEDİĞİN HER ŞEY ARAÇ VE GEREÇ, AMAÇ DEĞİL.

AMAÇ YARATICIN HZ. ALLAH’I BİLMEKTİR.

Peygamberimiz Efendimiz buyurdular ki:

“SİZİN EN HAYIRLINIZ DÜNYA İÇİN AHİRETİNİ, AHİRETİ İÇİN DÜNYASINI TERK ETMEYENDİR.”

 

PALA SOKAK

 

Pala Sokağa dönelim. HZ. ALLAH’IN varlığına inandığı için müslümanlığını kelâmı ile ifade eden, HZ. İSA aleyhi’s-selâmın tebliğ eylediği şeriatın ahkamına uyumlu yaşamaya çalışan, HZ. ALLAH’a şirk koşmaya,n mü’min mütteki kardeşlerimizden bahsedelim.

ALLAH’ın var olduğuna kelâm ile ikrar edenlerin “müslüman” olduklarını,  Kur’ân-ı Azîmü'ş-şân’da HZ. ALLAH buyurduğu ve bildirdiği halde, ÜMMET-İ MUHAMMET olarak, biz de bilemiyoruz, hangi sebebten ise bildirmediler, KUR’ÂN-I KERÎM’DE bu gerçeği ifade eden ayetleri gizlediler veya tahrif ederek, başka mana verdiler.

MAİDE SURESİ 51. ayete yanlış mana vererek Musa ve İsa aleyhima’s-selâm ümmetlerine ve şeriatlarına Muhammedileri ezeli ve ebedi düşman kıldıkları gibi.

Tarihi bî-taraf tetkik ettiğimiz zaman açık seçik görülüyor ki, sonra gelen şeriatı kabul etmemek zalimane onlardan miras kalmış Muhammet Ümmetine.

Yalnız HZ ALLAH’ın var olduğuna inanmanın İslâmiyet olduğunu ne onlar biliyor, ne de biz biliyoruz. Dünya bu gerçeği bilmiyor. Şu bir gerçek: bilmek de istemiyorlar. Bilselerdi, ALLAH’dan başka ilah edinmezler, Benî Âdem birbirilerine haksız yere kafir, gavur, gayr-i müslim diyemezlerdi.

Bu HZ. Kur’ân’da manası açık emr-i ilâhiyi şu zamanda dünyaya anlatmak çok zor olduğu gibi, yakınlarına anlatmak da müşkül ve zor…

Yakınlarımda da görüyorum, bu gerçeği anlamaya ilmi müsait olmayanlar bilemediklerinden nefsin ürettiği ters anlayış o kadar yaşantılarında yer edinmiş ki gerçekler anlatıldığı zaman kabul etmiş gibi görünseler de icraatlarında görürsünki değişen bir şey yok.

ESKİ HAMAM ESKİ TAS.

DİKKATLE BAKARSAN İCRAATLARINA, TELLAKLARIN DA DEĞİŞMEMİŞ OLDUKLARINI GÖRÜRSÜN.

ELBETTEKİ BİR GÜN DÜZELECEK DÜNYA.

BU TERTİB-İ TANZÎM-İ İLÂHİ BENİMSENİP ÖNEMSENEREK KABUL EDİLDİĞİ ZAMAN İSLÂM’IN TEK DİN OLDUĞUNUN, BAŞKA DİN OLMADIĞININ BİLİNCİNE VARILARAK GERÇEKLER KABUL EDİLDİĞİ ZAMAN BU ORTAM DÜZELECEK İNŞAALLAH.

AMMA DÜNYANIN ÖMRÜ OLACAK MI?

PEYGAMBER EFENDİLERİMİZ DİN GETİRMEDİLER.

CÜMLESİ, DÎN-İ İSLÂM ÜZERE GELDİLER.

ÜMMETLERİ ALLAH’A İNANIYORSA MÜSLÜMANDIRLAR. GETİRİLEN ŞERİAT ÜZERE YAŞIYORLARSA MܒMİNDİR, MÜTTAKİDİR, İTTİKA SAHİBİDİR.

BİLEN İNSANLARIN HASRETİNİ ÇEKTİĞİ, SEMAVİ KİTABLARDAKİ MEVCUT GERÇEKLERİN BİR GÜN YERYÜZÜNDE ZUHURU GÖRÜLECEK İNŞAALLAH.

 BU RAHMET VE ZUHURAT-I İLÂHİYE NEDEN BU ZAMAN OLMASIN?.

 

Artin Usta meslektaş, mobilyacı. Fevkalâde usta değilse de atölyesi vardı. Birşeyler yapıyordu. O zamanlar isminin Artin olması da resmi yerlerden iş alması için avantaj sağlıyordu. Buna benzer isim taşıyanların avantajları vardı.

Ecnebi isim alan kurnaz sanatkarlar çok idi: Alman Sait Usta, Bulgar Hasan Usta Aliman Usta Ankara’da mobilya ustaları olduğu için hepsini de iyi tanıyordum ve isimlerinin hatırına iyi büyük işler alırlardı.

Bedros Usta da meslektendi. Onun da ufak bir dükkanı vardı. Çok çalışkandı.

Bazan işçi tutardı, işçi seyreder kendisi çalışırdı. Camiye gidişte ve dönüşte yolumun üzeri idi. Görür ve ayıplardım; “İşçiye iş vermeyi bilemiyorsan, niçin işçi tutuyorsun?” diye. Yarı şaka yarı ciddi çatardım Bedros Ustaya, ALLAH rahmet eylesi.n Temiz insandı. Taraf-ı etrafı ile tanıştırmıştı beni. Temiz ve garip insanlardı.

Bedros Usta bizi kırmazdı ve severdi. Birkaç kerre müslüman olmuş idi fakat sünnet olmaktan korktuğu için çabuk dönüş yapardı.

Bilemiyor idik ki bugünkü gibi kendisine söylese idik, HZ. ALLAH’a inanıyorsan, ALLAH’ın bildirisine, beşerin yetki ve ölçüsüne göre “sen de müslümansın” diyemedik. İsa Aleyhi’s-selâmın şeriatına bağlı beşer şehadetine uygun müslüman kardeşim…

Dükkan sahipleri Bekir Koç vefat etmişti. ALLAH Rahmet eylesin, iyi adamdı. Cenaze namazını Hacı Bayram Camisinde kılmıştık. Cemaatın görünümü çok acayipti. Neden mi?

Ermeniler bizimle cenaze namazına aynen iştirak ettiler. Cenazenin yakınları Muhammediler karşıya geçtiler. Namaz kılınana kadar bizleri seyir ettiler.

Namaz kılan Ermeni kardeşlere alaylı tavırlarla sordum: “Siz nasıl namaz kıldınız?” diye.

--Sizin gibi abdest aldık, sizin gibi yaparak namaz kıldık. Hürmet ettiğimiz bir kişinin namazını ne diye kılmayalım? dediler.

Ben onlar hakkında uydurulan fetvalardan bahsetmedim. Dilimin ucuna geldi, geri yuttum.

ŞU ANDA ŞAİR EŞREFİN HİCVİ GELDİ HATIRIMA:

 

BANA “KAFİR” DEMİŞ MÜFTÜ EFENDİ

BEN ONA DİYEYİM “MÜSLÜMAN”

HUZUR-I İLÂHİDE İKİMİZ DE ÇIKARIZ YALAN.

 

BU KEŞMEKEŞLİKTEN VE NEFSİN HAZZINDAN ÖTEYE YOLU OLAMAYAN, EDİNİLDİĞİ CEHALETTEN, HAZRET-İ KUR’ÂN’DA MEVCUT EMR-İ İLÂHİLERİ ÇARPITMADAN, ASLINA UYUMLU, SELÂHİYETLİ KİŞİLERDEN TEBLİĞ EYLEDİKLERİ ZAMAN, BÜTÜN İNSANLIK ALEMİ BU GERÇEK EMR-İ İLÂHİYİ DUYUP ANLADIĞI ZAMAN, KARDEŞLİĞE DÖNÜŞ MUTLULUĞU İDRAK EDİLDİĞİ GİBİ, YAŞANILACAK DÜNYANIN RENGİ DEĞİŞECEK; HİÇ ŞÜPHEN OLMASIN.

Yeri gelmiş iken duygusu ile yaşayıp tertîb-i ilahi zevkini unutamadığım metafizik, yasaklanmayan hitab-ı ilâhiyi ifşa etmemde bir sakınca göremiyorum. Hz. Allah samimiyyetime bağışlasın.

HAL-İ YAKAZADA HZ. ALLAH BU ABD-İ ÂCİZİNE HİTAB EDİYOR:

“KULUM NE İSTERSİN? YARIN BİR İLİM MECLİSİNDE Mİ BULUNMAK,

YOKSA BİR CENAZEYE HİZMET EDİP, NAMAZINI KILIP, KABRE KADAR REFAKAT ETMEK Mİ?.

İKİSİNİ DE EŞİT GÖSTERDİ HZ. ALLAH (c.c.)

KURNAZLIK ASLA DEĞİL.

“BEN ACİZİM YA RABBİ, SEN BİLİRSİN” DEDİM.

O gün bu fakirini hem LEDÜNNİ ağırlıklı ilim meclisinde bulundurdu HZ ALLAH, hem de gene o gün bir zatın cenazesinde bulundurup kabre kadar da refakatçi kıldı.

Cenaze namazının ve cenazeye hizmetin değerini anlayasın diye, değerini ve faziletini HZ. ALLAH böyle bildirdi. Sakın acabâ demeyesin. Lütfen nefsine merhamet eyle.

Cenazenin karşısına geçip de seyreyleme.

ARTİN USTA sanatkar olduğu gibi bilgisi müsait inançlı İsevi Ermeni idi. İşitmiştim cenazeleri olduğu zaman papaz bulamaz iseler ARTİN Ustanın papazlık yaptığını. Onun için dini mevzuda münakaşamız çok olurdu. Manevi hallerimiz samimi idi. İkimizin de ilmi kulaktan dolma idi, amma gerçeklere önü açıktı. Buna rağmen bana karşı çok hürmetkardı. Bu acizin ALLAH’a olan inancımı, Muhammedi Şeriata karşı samimiyetimi takdir ederdi.

BİR GÜN YERİ GELMİŞTİ, AÇIKCA SÖYLEDİM KENDİSİNE “NİÇİN MÜSLÜMAN OLMUYORSUN? DİYE.

 HİTABINDAKİ MANAYI AYNI YANSITMAYA ÖZEN GÖSTERİYORUM, YEMİN VE SAMİMİYETLE DEDİ Kİ:

--GALİP USTA, SENİN İSLÂM’I YAŞANTININ MAHSULÜ OLAN AHLAK VE MUAMELÂTINA HAYRANIM, YEMİN EDİYORUM. SENİN YAŞADIĞIN İSLÂM’A GIPTA EDİYORUM. ÇOK DÜŞÜNDÜM, NEFSİMDE O GÜCÜ GÖREMİYORUM. GALİP USTA, ŞU ARASTADAKİ SANATKAR VE ESNAF ARKADAŞLARIN YAŞADIĞI İSLAMİYETİ, ALLAH KORUSUN, İSTEMEM.

--HAYDİ ORDAN SEN DE KARA SÜRME İNSANLARA, DEDİM.

--GALİP USTA, BÜTÜN ESNAFIN ŞECERESİ VAR, GETİREYİM BERABER BAKALIM, DEDİ VE DEVAM ETTİ:

--BU ESNAFIN HİÇ DOĞRU SÖYLEDİĞİNİ DUYDUN MU? ELİNİ VERSEN KOLUNU KURTARAMAZSIN. SEN DE BİLİYORSUN!..

BAZILARINI TENZİH EDERİM, AMA LAF ARAMIZDA ÇOĞUNLUĞUN MUAMMELESİ İSLAMİ DEĞİLDİ. ARTİN HAKLI İDİ. İKİMİZ DE AYNI ARASTANIN ESNAFI İDİK. BİRBİRİMİZİ AZ DA OLSA TANIYORDUK.

--NİÇİN AHİR ZAMAN PEYGAMBERİ Nİ KABUL ETMİYORSUN?

--ETMEZ OLUR MUYUM? HZ. ALLAH’IN ELÇİSİ HAK PEYGAMBERDİR.

--KABUL EDİYORSUN DA NEDEN MÜSLÜMAN OLMUYORSUN, GETİRDİĞİ SON ŞERİATI YAŞAMAK İSTEMİYORSUN?

--BİR GÖNLÜM VARDI İSA ALEYHİ’S-SELÂMIN ŞERİATINA BAĞLADIM. İKİNCİ BİR GÖNLÜM YOK Kİ BAŞKA YERE VEREYİM. HALİMDEN MEMNUNUM VE MUTMAİNİM.

HZ. KUR’ÂN’DA ALLAH’IN BİLDİRİSİNE GÖRE ARTİN MÜSLÜMAN İDİ.

HZ. ALLAH’I KABUL ETTİĞİNDEN, İSA ALEYHİ’S-SELÂMIN ŞERİATINA BAĞLI OLDUĞUNDAN MÜTTAKİ İDİ. ŞİMDİ DİYORUM: ARTİN USTA, ALLAH TAKSİRATINI AFFETSİN, MAKAMIN CENNET OLSUN, HAKKINI HELÂL ET…

LÜTFEN UMUMA MAHSUS BU HİTAB-I İLÂHİYİ TEKELİMİZDE TUTMAYALIM. CÜMLE PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN YAŞADIĞI DİNİN ADI İSLÂM’DIR. TABİ OLANLAR DA MÜSLÜMANDIRLAR.

İNANMAZ İSEN HAZRET-İ KUR’ÂN’A BAK.

Hacıdoğan Mahallesi Pala Sokakta 10 seneden fazla iskan ettik. 60 ihtilâlinden sonra marangoz esnafını sadece temelleri atılmış, hiçbir imkan olmayan siteye taşınmaya mecbur ettiler. Esnaf ister istemez şehri terk etti, isterse etmesin. Atölyenin kapısını mühürlediler. Biz mührü bozmadan gene çalıştık. Nihayet ceryanı kestiler. O zamanın Ankara ihtilâl valisi Nuri Teoman Paşa’nın kanunsuz ve nizamsız su ve elektrik bağlatması ile biz sanatımızı zor da olsa devam ettirdik, makamı cennet olsun. Nuri Teoman Paşanın cesur icraatından sanatımızı icra eyleyip hayatımızı idame ettirdik.

KUR’ÂN-I KERÎM’DE BEYAN EDİLEN İSLÂM’I BU FAKİR HZ ALLAH’IN LÜTFU İHSANI İLE HACIDOĞAN PALA SOKAKTA NAZARİ VE AMELİ YAŞADIM, DEMEK CAİZ İSE YAŞATILDIM. KÂNÛN-I İLÂHİYE UYGUN “GAVUR, KAFİR, GAYR-İ MÜSLİM KİME DENİP KİMLERE DENMİYECEĞİNİ ORADA ÖĞRENDİM.

BİRŞEY DAHA ÖĞRENDİM: DÎN-İ İSLÂM’IN ŞERİAT-I MUHAMMEDİYENİN, DİĞER ŞERİATLARIN EVVELKİ GELENLERE TEPEDEN BAKTIKLARI GİBİ BİZLERDE DE AYNI HASTALIĞIN NÜKSETTİĞİ GÖRÜLDÜ VE BENİMSENDİ.

GERÇEKLERE GİDEN YOLLARIN AZ DA OLSA YANLIŞ TEDRİSATLA TIKANIP DÜŞMANLIĞA GİDEN YOLLARIN AÇIK BIRAKILDIĞI TARİHİ GERÇEKTİR. BUNU HER DEVİRDE GÖRMEK MÜMKÜN.

HEMCİNSİNE KARŞI DÜŞMANCA TUTUM VE ZİHNİYETİN İNSANCIL DÜŞÜNCE VE DAVRANIŞLARDAN DAHA CAZİP GÖSTERİLDİĞİNİ GÖRDÜM, YAŞADIM VE İYİ ANLADIM. AMMA BU GERÇEĞİ DÜNYAYA, CÜMLE ALLAH KULLARINA KÂNÛN-I İLÂHİNİN BÖYLE OLMADIĞINI, PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN BÖYLE BİR EMR-İ İLAHİ GETİRMEDİKLERİNİ SADIK KULLARA GEREK YOK DİĞERLERİNE NASIL ANLATACAĞIZ?

BUGÜNKÜ İNSANLAR BU GERÇEĞİ İDRAK ETMEYE HATTA YAŞAMAYA DAHA MÜSAİT, AMMA NASIL MÜNASIP BİR LİSAN BULALIM Kİ ANLATILSIN? NASIL ANLATILACAK VE KİM ANLATACAK?

YOK MU ÇARESİ İLÂHİ DOSTLAR, FESUBHANALLAH?!

ATÖLYEMİN KARŞISINDA TARİHİ BİR ÇEŞME. ÇEŞMENİN HEMEN BİTİŞİĞİNDE BİR DE METRUK YALNIZ HECE TAŞI KALMIŞ TÜRBE GÖRÜNÜMLÜ KABİR. ORADA YATANIN KADIN OLDUĞUNU SÖYLERLER. KABİR HAYATININ VAR OLDUĞUNA İNANANLAR CUMA GECESİ HÜRMETEN BİLİNSİN, DİYE BAŞKALARI DA İSTİFADE ETSİN ZİHNİYETİ İLE İŞARET OLARAK MUM YAKARLARDI.

DAHA İLERİLERDE AYNI MAHALDE KARYAĞDI HATUN TÜRBESİ İMARLI VE BAKIMLI İDİ. BAZI KİŞİLER ORADAN MANEVİ ZUHURATLARA SAHİP OLDUKCA -NİÇİN YADIRGANIYOR BİLMEM?- HALK ARASINDA DAHA FAZLA İTİBAR GÖRDÜKLERİ GERÇEK. HAZRET-İ ALLAH CÜMLESİNİ ŞEFAATÇİ KILSIN.

KATI DİNİ KURALLARLA YAŞAYAN ÇAĞIN GÜZELLİKLERİNİ, İSLAM DIŞI GÖSTERMEYİ KENDİSİNE MESLEK EDİNEN, AYRICA AKILCI DİNİ TEDRİSAT GÖRMÜŞ, FİZİĞİ BİLDİĞİ KADAR “METAFİZİKTEN HABERSİZ KİŞİLERİN” ŞERLERİNDEN HZ. ALLAH’A SIĞINIRIZ.

 RAHMET-İ İLÂHİYEYE VESİLE YARATILAN ZEVATIN KABİRLERİNİ ZİYARETTEN MEN EDEREK, BİR DE RAHMET VESİLESİ O MÜBAREKLERE HAKARETİ REVA GÖREN, ALLAH’IN EMRİNE MUHALEFETLE GÜYA BİR ŞEYLER BİLİYORMUŞ EDA VE YERSİZ POZLARI İLE “TAŞTAN TOPRAKTAN NE İSTİYORSUN?” DİYEREK, TERTİB VE TANZİM-İ İLÂHİYE BU TÜRLÜ ÇARPIK BİLGİSİ İLE TERS DÜŞEN ZİHNİYETE “İCABINDA UYUMLU OLMAYI BİLEN ÜLEMAMIZ” HAZRET-İ ALLAH’IN UYARISI MÜMTAHINE SURE-İ CELİLESİNİN 13’ÜNCÜ SON AYETİNİN ANLAMINI YAZMAMAKLA EMR-İ İLÂHİNİN MANASININ HİLÂFINA NE YAPMAK İSTİYORLAR?!..

HACI EFENDİLERE DAĞITILAN, TEFSİR MAHİYETİNDE HAZIRLANMIŞ KUR’ÂN MEALLERİNE İMZA ATAN DİN PROFÖSÖRLERİMİZ BU BÜYÜK TAHRİFATIN FARKINDA DEĞİLLER Mİ?

 YENİ BASKILARDA 13’ÜNCÜ AYETİN MANASINI -NE SEBEPTEN BİLMİYORUM VERMİŞLER- NE YAZIK Kİ BENZETMEYE ÇABA GÖSTERMİŞLER. AMA MANA DEĞİŞİK. KABİR HAYATININ VARLIĞINI BİLDİRİYOR HAZRET-İ ALLAH (c.c.).

“EY İMAN EDENLER! KENDİLERİNE ALLAH’IN GAZAP ETTİĞİ BİR KAVMİ DOST EDİNMEYİN. ZİRA ONLAR KAFİRLERİN KABİRLERDEKİLERDEN (onların dirilmesinden) ÜMİT KESTİKLERİ GİBİ AHİRETTEN ÜMİT KESMİŞLERDİR. (Mümtahıne Suresi, 13)

2002 senesinde dağıtılan SUUDİ baskısı aslının manasını yansıtmayan KUR’ÂN-I KERÎM Meali kabir hayatının anlamını HZ. Allah’ın bildirisini çarpıtmış olmuyor mu?

İMANIN ŞARTINDAN OLAN VE’L-BA’SÜ BA’DE’-MEVT (ÖLDÜKTEN SONRA DA CESETLİ OLMAYAN BİR DİRİLİŞ OLDUĞUNU YEVM-İ MAHŞERDE CESETLİ OLARAK HAŞROLACAĞIMIZI,  KUR’ÂN-I KERÎM’DE BİLDİRDİĞİ HALDE BU YÖNLÜ İMAN ETMEYENE KAFİR DİYOR HZ. ALLAH c.c

“Biz hurafaya kaçılmasını önlüyoruz” iddiasında bulunulmasın sakın ha!..

O ZAMAN “SİZ ALLAH’A DİN Mİ ÖĞRETİYORSUNUZ?” HİTABININ MUHATABI OLMAZ MISINIZ.

AYET-İ KERİMEYİ OLDUĞU GİBİ ALIYORUM, LUTFEN HATANIZI TELAFİ EDİN. İMANLI İNSANLARA EMR-İ İLÂHİYE UYGUN İMANLARININ İCABI KABİR ZİYARETİ YAPTIĞI İÇİN “KAFİR OLDUN DEMEYİN” ALLAH’TAN KORKUN.

DİKKAT EDİLİRSE HAZRET-İ ALLAH KABRİ ZİYARET EDENLERE KAFİR DEMİYOR. KABİR HAYATINI KABUL EDEMEYENLERE KAFİR DİYOR.

LUTFEN, ALLAH’TAN BAŞKA İLÂH OLMADIĞINI, VESİLELERİN İLÂH OLAMAYACAKLARINI İYİ BİLEN EHL-İ İMANA DOLAYISI İLE EHL-İ AŞKA ZULMETMEYİN.

KABİR EHLİNDEN ÜMİT KESENLER AHİRETTEN DE ÜMİT KESMİŞLERDİR. O GİBİ ÇARPIK İNANÇ SAHİPLERİNE HAZRET-İ ALLAH “KAFİR” DİYOR.

“EY İMAN EDENLER! ALLAH’IN KENDİLERİNE GAZAPLANDIĞI TOPLULUĞA TABİ OLMAYIN Kİ ONLAR, KAFİRLERİN KABİR EHLİNDEN ÜMİT KESDİKLERİ GİBİ AHİRETTEN DE ÜMİT KESMİŞLERDİR.” (Mümtahıne Suresi, 13)

AYET-İ KERİMENİN ehil kişiler tarafından verilen gerçek anlamı, 1987 senesi dağıtılan KUR’ÂN-I KERÎM MEAL’inde 13’üncü ayetin meali kasten yazılmamış. Tabii ki inançlarına ters düştüğü için!

PEYGAMBER EFENDİMİZİN MERKAD-İ ŞERİFLERİNİ ZİYARETTEN KİMSEYİ MAHRUM ETMEYE CÜRET EDEMEYECEKLER İNŞAALLAH.

BU AYETİN GERÇEK MANASINI ANLAYARAK, ACABÂSIZ İMAN ETTİKLERİ ZAMAN, BİLEREK ŞİRKE DÜŞMEDEN, KABİR ZİYARETİNİ İCRA EDEN KİŞİLERİ ZİYARETTEN MEN EDEMEYECEKLERİ GİBİ, “BENİM KABRİMİ ZİYARET EDEN HAKÎKATTE BENİ ZİYARET ETMİŞTİR, ŞEFAATİM ONA VACİP OLMUŞTUR” İLTİFAT-I PEYGAMBERİYEYE NAİL OLMA VASFINA ERMİŞ ÜMMETİNİ ZİYARET ŞEREFİNDEN MAHRUM ETMEZLER İNŞAALLAH.

“SİZ ONLARA “ÖLܔ DEMEYİN. ONLAR DİRİDİRLER, FAKAT SİZ ANLAMAZSINIZ. HAZRET-İ ALLAH’IN BU BUYRUĞU DA SİZLER İÇİN BİR ANLAM BİR MANA TAŞIMIYOR MU?

HZ. ALLAH’ın bu buyruğunu iyi oku. Bir daha oku. Anlayarak oku ki, başkalarının hakîkatle ilgili kabir ziyaret zevklerine mani olmaya kalkışma. Hakîkat dışına çıkan cahilleri uyar. Bir tavsiyem daha var, ALLAH aşıklarına, dikkat et!.

EHL-İ AŞKA SAKIN GAZAPLA DOKUNAYIM DEME. İLÂHİ AŞKIN MESKEN TUTTUĞU YERDE KAHR-I GAZABA YER YOKTUR.

Ravza-i Mutahhara’da Peygamber Efendimizin merkadine karşı edep harici uyukluyormuş gibi duran bir ehl-i aşkın “ikaz ediyorum” zannı ile, bilgisiz ukalâ ayaklarına şiddetle vurdu da “nerede olduğunu unutma!” diye sert tavırla hata ehlini uyarmış. Zevki ile yaşarken, rahatsız eden, güya ilim sahibi, gerçekte irfaniyet garibi kişinin “kaş yapıyorum” zannı ile nasıl göz çıkardığını dinle.

CİSMANİ CEZALARIN CEZASI CİSME OLDUĞU GİBİ, RUHİ RAHATSIZLIK VERENLERİN CEZALARI DA RUHA OLUR.

 Haddini bilmez uyarıcı mana ukalası, yeni uyumuştu. Manevi emniyet güçleri geldiler. “Hakkında davacı var” diye, adamı apar topar yüce divana götürüp suçlu mevkiine koydular. Büyücek bir salon. Kürsülerde oturan başları kavuklu mana hakimleri ayrı duran bir kişiyi göstererek:

--Senin manevi huzurunu mahveden bu mu? diye beni gösterdiler.

--Evet, bu, dedi.

“Huzur-ı Peygamberide toparlan” diye uyardığım insan değil mi?!.. Hayrette kaldım. Anlatmaya başladı:

--Huzurda Peygamberimiz Efendimizle sohbet anında ayaklarıma öyle vurdu ki, o anda sanki rahmet-i ilâhiye gazaba dönüşmüştü. Manevi makamın dışında buldum kendimi. Bu maneviyat yoksunu haddini bilmeze haddinin bildirilmesi için “adalet istiyorum!..”

Bana:

--Ne diyorsun? Dediler.

Ağlayarak yeminler ettim, bilmiyordum diye.. Cehaletime bağışlayın, beni affedin, diye yalvardım.

--Bizim salahiyetimiz dışında affemek. İşlediğin bu suçu cezasız bırakamayız. Biliyoruz mana yoksunu olduğunu, senin cahil olman bu zatın mana mahrumiyetini telâfi eder mi? Senin yüzünden manevi mahrumiyete düçar olmuş bu kaza-zede hakkını helâl eder, seni affederse ancak o zaman affolursun.

Davacıya sordular “ne dersin” diye, perişan halime baktı da:

--Hakkımı helâl ederim, amma şartım var, dedi ve ilâve etti:

--Bundan sonra ne maddi ne de manevi, ister aklı ersin velev ki ermesin kimsenin işine karışmayacağına söz verir ise…

Tekrar özür diledim, eline ve ayağına kapandım. Affolundum. Kan ter içinde yatağımın içinde perişan halde buldum kendimi.

Bu kıssalardan şahsına hisse çıkarabildin ise mübarek olsun, tebrik ederim.

MANA VE EHL-İ EDEP BUYURDULAR Kİ:

AKLININ ERMEDİĞİ VE BUYURULMADIK HİZMETTE BULUNMAYASIN.

“Boğaz kırk boğumdur” dediler. Her sözü boğumlarda bekletmeden çıkarma. Söz ok misalidir, yaydan çıktımı bir daha geri çekemezsin. Ok yaydan çıkmadan oka ihtiyarınla sahip olabilirsin, iyi düşün.. “Söz gümüş ise sükut altındır” ata sözünü sakın unutma.

 

YUSUF-U BAHRİ HAZRETLERİNDEN BAHSETMEDEN GEÇEMEYECEĞİM

 

Metafizik kitabında maddi ve manevi halinin bariz zuhuru… Bilâ-istisna Çorumluların unutamıyacakları, yakın tarihin METAFİZİK olayı, itimada şayan makbul şahıslardan dinleyerek maddi ve manevi zevkleri ile şahit olduğumuz Hazret’in hayatında açık görülen sırat-ı müstakimin metafiziksel zuhuru… O kanı taşıyan yakınlarında bugünlerde de kalan güzelikleri icraatlarında ve yaşantılarında bizatihi gördüm. Cemal Kuşçuoğlu’nu müderislerden evlendirmiştik. Evlerimiz de karşı karşıya idi. Asaletin halâ devam ettiğine şahit oldum.

ASİL AZMAZ, BAL KOKMAZ. KOKAR İSE YAĞ KOKAR. ONUN DA İÇİNDE AYRAN VARDIR.

TAZE İKEN HER KİŞİ FARKEDEMEZ, YAĞ BİRAZ BEKLEDİMİ İÇİNDEKİ GİZLENEN AYRANIN MEVCUDİYETİ KADAR YAĞIN BOZULDUĞU GÖRÜLÜR.

BAZI KİŞİLERİN YAĞIN BOZULMASI DAMAK ZEVKİNE PEK TESİR ETMEZ, ÇÜNKÜ ONUN DA ASLI AYRANLIDIR.

 Fakir buna muttali oldum. Halâ bu zevki taşıyorum. Bariz görülen, Çorum’da Müderrisler diye anılan Sağrıcı Mahallesinde ev komşumuz Tevhit Camimizin ve külliyesinin hemen bitişiğinde Hazret’in kütüphanesi. 

Mahallelim hane komşum hısımım.

MÜDERRİS YUSUF EFENDİ İKEN PEYGAMBERİMİZİN İLTİFATI İLE “BAHRİ” DİYE TALTİF OLUNUP, “YUSUF-U BAHRİ” DİYE ANILAN İLÂ-YEVMİ’L-KIYAME ANILACAK BU ZATIN MAKAMINI CENNET EYLEYİP BİZLERE DE ŞEFAATCİ KILSIN HZ. ALLAH (c.c.)

TÜRBESİ ÇORUM HIDIRLIK KABRİSTANINDA. SAHABE-İ KİRAM HAZERATINDAN KEREBİ GAZİ HAZRETLERİNİN TÜRBESİNİN BİTİŞİĞİNDEDİR. KABİR EHLİNE “HAY (DİRİ)” DİYENLERE ZİYARETE HER AN AÇIKTIR.

KABİR HAYATININ İLÂ-YEVMİ’L-KIYAME DEVAM EDECEĞİNİ BAZI ŞAHISLARIN HZ. ALLAH’IN İHSAN EYLEDİĞİ KADAR YERYÜZÜNDE TASARRUFATLARININ DEVAM ETTİĞİNİ VE EDECEĞİNİ…

İMANIN ŞARTLARINDAN VE’L-BA’SÜ BA’DE’L-MEVT (öldükten sonra tekrar dirileceğine iman etmek imanın şartı olduğu gibi…)

METAFİZİK OLAY…

HZ. ALLAH’IN BİLDİRİSİ: KABİR EHLİNDEN ÜMİT KESMEYİN.

1’inci Metafizik kitabında anlatmıştım:

RAVZA-İ MUTAHHARA’YI ZİYARETİ ANINDA taşa oyularak yazılmış hadîs-i şerîfe “bu hadis hasen değil, gariptir” bildirisi ile ceza alması için kadı huzuruna çıkartıldı. Biliniyordu ki bu türlü suçun cezası ölümdür.

Kadı efendi sordular

--Bu hadîs-i şerîfin garip olduğunu ne ile isbat edeceksin?

--Sahibinden sorarak, deyince; METAFİZİK zuhuratı garipseyen kadı efendiye sordu:

--PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ MEYYİT MİDİR, HAY MIDIR?

 

İlm-i kelâmdan öteye yol bulamayan kadı efendi kelâm ilminden öğrendiği kadarıyla:

--ELBETTE HAYDIR, DEDİ.

-HAY İSE HADÎS-İ ŞERÎFİN SAHİBİNE NİÇİN SORMUYORUZ? HADÎS-İ ŞERÎFİN HASEN OLANINI, GERÇEĞİNİ YAZACAĞIM. RAVZADAN İÇERİYE ATALIM, EĞER YAZDIĞIM HADİS TASDİK EDİLMEZ İSE CEZAMA RAZIYIM.

Yazdığı hasen olan hadîs-i şerîf heyet huzurunda Ravza-i Mutahhara’dan içeriye atıldı. Bir gün sonra heyet huzurunda verilen arzuhal çıkartıldı.

Heyettekilerin heps ide gördüler ve okudular; pırıl, pırıl nurdan yazılmış yazı ve mühr-ü peygamberi buyuruyordu ki:

“BAHRİSİN YA YUSUF”.

Zincirlere bağlı Bahri olan Yusuf’u çözdüler. Hadisin gerçeğini selâhiyetli kişiler tekrar Ravza-i Mutahhara’nın giriş kapısındaki taşa hasen olanını yazdırdılar ve Yusuf-u Bahri olan hemşehrimden çok özür dilediler. Hürmette ve hizmette bulundular.

 

SAKIN TERK-İ EDEPTEN, KÛY-I MAHBÛB-I HÜD’DIR BU

NAZARGÂH-I İLÂHİDİR, MAKÂM-I MUSTAF’DIR BU.

 

Diye zamanın sadrazam paşasını gafletten uyaran Şair Nabi’yi ve nur-u aynlarını bilir misin? Bilirsen kimseye ölü diyemezsin.

ÖLÜM YOK OLMAKTIR, YOK OLAN KİŞİNİN HAYVANİ YÖNÜDÜR.

RUH İSE BAKİDİR, KABİR HAYATI RUHİDİR.

AHİRET HAYATINDA İSE DÜNYA HAYATINDA OLDUĞU GİBİ CESETLİ OLARAK TEKRAR YARATACAĞINI BİLDİRİYOR HZ. ALLAH (c.c.)

EBEDİ ALEMDE ÖLÜM ÖLDÜRÜLECEK. YANİ ÖLÜM DİYE BİR ŞEY KALMAYACAK.

METAFİZİKTEN NASİP ALAMAYANLAR, YALNIZ VE YALNIZ FİZİKDEN ÖTEYE İHTİYAÇ DUYMAYAN İLİM ERBABI MANANIN ZUHURATINDAN YETERİ KADAR NASİPLİ OLAMADIKLARI İÇİN, YAŞANTILARINDA VE MUAMMELATLARINDA EMR-İ İLÂHİNİN MANA YÖNÜNE İNTİBAK EDEMEDİKLERİNİ HER HALİYLE GÖRÜRSÜN.

ALLAH’TAN KAÇIRAN KATI KURALLARIN ÖZLEMİ DEĞİL MURADIM. YAZILARIMI OKUDUKCA ANLARSIN.

ŞUNU UNUTMAYALIM Kİ DİN VE İMAN YALNIZ DÜNYA İÇİN DEĞİLDİR.

GERÇEKLERİ, İMAN EDİNİP MADDE VE MANASINDAN TAVİZ VERMEDEN ZAMANIN GÜZELLİKLERİNİ YAŞAMAK EMR-İ İLÂHİ TERTÎB-İ İLÂHİDİR.

İNANCI İLE YAŞAMLARINI DEVAM ETTİRMEK ZEVKİNİN ZEVKİNİ ALANLAR İÇİN FİZİKİ ZUHURATLAR DAHİ O BAHTİYARLAR İÇİN METAFİZİK HÜKMÜNDEDİR

FİZİKİ DİYE İSİMLENDİRDİĞİMİZ ZERREDEN KÜRREYE BÜTÜN ALEM İLÂHİ BİR GÜCÜN TERTİB VE TANZİM-İ İLÂHİ BİR FEYİZ DEĞİL Mİ?

KENDİLİĞİNDEN OLUŞAN BİR ZERRE DAHİ MEVCUT OLMADIĞINA GÖRE, FİZİKİ GÖRÜNÜMLERDE DE YARATANI HİSSEDEREK META DERSEK, EHL-İ HALE YANILDIĞINI İZAHI İLE SÖYLEYEBİLECEK ERBAB-I İLİM VAR MI? .

CEVHERİ VE ARAZI, YANİ SU VE TOPRAK MEVCUT İKEN İKİSİNİN KARIŞIMI ÇAMUR YAPIP KERPİÇ YAPAN KİŞİNİN “BEN YARATTIM” DEMESİ KADAR GÜLÜNÇ BİR OLAY DÜŞÜNE BİLİR MİSİN?

BİR ŞEYİN CEVHERİ VE ARAZI YOKKEN MEYDANA GETİRMEK YARATMAKTIR. YARATMAK İSE YALNIZ VE YALNIZ HZ. ALLAH’A MAHSUSTUR

BU GERÇEK EHL-İ HALİN HAYATININ DÜSTURU OLDUĞU GİBİ FÜYÜZAT-I İLÂHİYEDİR DE. ZUHURATI BİZATİHİ OLMAYIP, BU ALEMDE BEŞERDE GÖZLE GÖRÜLEN ZUHURU İZAFİDİR, MECAZİDİR.

Yahudi mahallesinde: Vitali, Salomon, Şalom, Eli… teşrik-i mesai ettiğim daha niceleri… -telaffuzum yanlış olur ise de halk arasında öyle anılır, mazur görülsün- umumiyetle tanıştıklarımın ALLAH’ın varlığına inandıkları, ALLAH elçisi Musa aleyhi’s-selâma olan saygı ve hürmetleri yaşantılarında ve muammelerinde görülüyordu.

 Muhammedilere hürmetkar idiler. Bilmem başka seçenekleri olmadığından mıdır nedir?. Sanat hayatımda olsun, ticaret hayatımda olsun inandıkları gibi Türklere çok hürmetli gördüm. Bizler onlara daima kafir, gavur, gayr-i müslim dediğimiz halde.

 Maalesef Muhammedi olmayanları bizlere öyle tanıttılar. Halâ öyle devam eder. Yalnız biz değil, dünya böyle, amma bir gün hakîkatın bilineceğinden ümitliyim. Nasıl mı?

Süper güçler dine ilgi gösterirler, kânûn-ı ilâhiyi de önemseyerek, benimseyerek, iman ederek hayat programlarının başına alırlarsa bu dava düzelip, kurdun koyunla yan yana yürüdüğü görülür.

 Bu yönlü gerçek tedrisat verilecek. O zaman dahi bir neslin yaşadığı çağın anlamını bilen, PEYGAMBERLERİNİN getirdiği şeriatlarını samimiyetle kabul edenler,  sonraki gelen şeriatlara tabi olmaları emr-i ilâhiye uyumlu elzem ve kemalat olduğu gibi, evvelki şeriatında bağlılık ve sadakatli olanlar, HZ. Allah’a şirk koşmayanlar emr-i ilâhiye sadakat gösteriyorsa, herhangi bir peygamber efendilerimizin şeriatına samimiyyetle bağlı olduğu müddetce ilâhi bildiriye göre müttakidir, mü’mindir.

HZ. ALLAH’IN VARLIĞINI KABUL EDEN KİMSE BEŞERE LUTFEDİLEN ÖLÇÜYE GÖRE MÜSLİMDİR.

HZ. ALLAH KİMİN KALBİNİ İSLÂM’A AÇMIŞSA RABBINDAN BİR NUR ÜZERİNDE OLMAZ MI?

KALPLERİ ALLAH’I ANMAK HUSUSUNDA KATILAŞMIŞ OLANLARA YAZIKLAR OLSUN! İŞTE BUNLAR APAÇIK BİR SAPIKLIK İÇİNDEDİRLER. (Zümer Suresi,  22)

 İMANIN YETERLİ ÖLÇÜLERİ YALNIZ HZ. ALLAH’A MAHSUSTUR.

BEŞER KULUN İCRAATINDAN BİR ŞEYLER ANLAR. BU BİLİŞ O AN İÇİNDİR. YÜZDE YÜZ BU MEVZUDA BİLİM BEŞERE VERİLMEMİŞTİR. KULUN GELECEĞİNİN ÖLÇÜSÜNÜ ÖLÇMEYE KUL HİÇ MUKTEDİR DEĞİLDİR.

BU BİLİM ANCAK VE ANCAK HZ. ALLAH’IN YED-İ KUDRETİNDE OLUP ANCAK ZATINA MAHSUSTUR.

HZ. ALLAH’DAN ÜMİT KESMEK İSE BÜYÜK GÜNAHDIR.

“EY İMAN EDENLER! ALLAH’A, PEYGAMBERİNE, PEYGAMBERİNE İNDİRDİĞİ KİTABA VE DAHA ÖNCE İNDİRDİĞİ KİTABA İMAN EDİNİZ. KİM ALLAH’I, MELEKLERİNİ, KİTAPLARINI, PEYGAMBERLERİNİ VE KIYAMET GÜNÜNÜ İNKAR EDERSE TAM MANASI İLE SAPITMIŞTIR.” (Nisa Suresi, 136)

ALLAH elçilerini birini diğerinden ayrı görmeden ve ilâhlaştırmadan, getirdiği şeriatı nefsinde tatbik etmek küfür değildir. Sonra gelen ALLAH elçilerinin getirdiği şeriata tabi olmak ise kemalattır. Ayrılık değildir. Bulunduğu zamanın icaplarına göre emr-i ilâhiye uyumlu, insanca tertip ve tanzim-i ilâhiyi yaşamak ve yaratanına samimi olabilmektir.

 

NİNALYUM : KAHVERENGİ İTHAL YER MUŞAMBASI

 

İNANCIMI, ZATİNA OLAN HAYRANLIĞIMI DAHA ÇOĞALTIP DEĞERLENDİREN, VARLIĞINI ŞÜPHESİZ TANITAN, NAÇİZ ŞAHSIM İÇİN VE OKUYUP İNANANLAR İÇİN MUHTEŞEM BİR METAFİZİK OLAY…

MA‘NÂYI KELÂMA SIĞDIRIP ANLATABİLİR İSEM, ANLADIĞIN KADARI İLE SEN DE HİSSEDAR OLURSUN, AZİZ OKUYUCUM VE NUR-U AYNIM.

ALLAHU A’LEM 1957’lerden sonra idi. Ankara Kızılay semtinde Vali Konağına yakın Amerikan Şirketine bir hayli büro masaları yapmıştık. Masaların üzerlerini “NİNALYUM” muşambası ile kaplamıştık.

Zaman geçti, aynı masalardan tekrar istediler.

Masaların ahşap kısmını yaptık, bitirdik. NİNALYUMUNU yapıştırıp teslim edecektik. Ankara’da bulamadım. Gerekçe yerli muşambalar Türkiye’de yapıldığı için muşambaların ithali durdurulmuş. Saltıfıranko diye bu işlerin toptancısı vardı. İstanbul’dan uçakla getirteceklerini söyledilerse de İstanbul’da da bulamadılar.

Şirkete durumu anlatmak için gittim. Tercüman vasıtası ile görüşüyordum. Tercüman Türk’tü. Türkleri küçümseyip hor bakan, daima milletinin başına kakmak için noksanlık arayan nankör bir mahluktu.

Durumu arz ettim. Ne pahasına olur ise olsun masrafı kabulüm, Amerika’dan getirtmelerini rica ettim. “İmkansız” dediler. “Bulunan muşambalardan örnek getir bakalım” dediler.

Bana acayip bakışlı, eline fırsat geçen tercüman bozuntusunun tavrı ve iğneli dili ile “işte bizler böyleyiz” ile başlayan sözleri çekilir gibi değildi.

Türkiye’de bulunan muşamba örneklerinden getirmem için oradan öyle bitkin ve perişan ayrıldım ki… Vakit daralmıştı. Bekliyorlardı. Hemen örnek getirip gösterecektim.

Örnekleri aldım alelacele Kızılay’a gitmek için bir kişi bekleyen hazır dolmuşa bindim. Hemen hareket etti. Saat beşten evvel yetiştirmem lazımdı.

Hayret! Bana bir hal oldu. İhtiyarım alındı. Acele ettiğim halde büyük sinamanın karşısında Sıhhiye dolmuş durağında “inecek var” diye inmişim. Araba gidince düşünmeye başladım. “Ben burada niye indim?”

Alışkanlığım da yoktu. Hiç inmemiştim o durakta.

Zaman geçiyordu. Şok olmuştum. Şuursuzca sağıma soluma bakınıyordum.

Karşımda top ile “ninalyum” görüyordum. Kafayı yedim zannettim. Serap görüyordum. Çölde susuz kalan kişinin gördüğü gibi.

Amma hoşuma gitmiyor değildi. O seraba bakıyordum. Azameti ve cesameti ile karşımda duruyordu. Trafiği düşünmeden, büyük sinemanın yanına yaklaştım. Bitişiğinde mefruşat mağazası açılmış. Serap değilmiş, rulo halinde ninalyum duruyordu. Elimi dokundum; hakîkatti.

--Bu ninalyum satılık mı? diye sordum, oranın sahibi olduğu tavrından belli, konuştuğu zaman anladım Musevi vatandaşa. (KU’ÂN-I AZÎMܒŞ-ŞÂN’DA ALLAH’IN BEYANI İLE HZ ALLAH’A İNANIYORSA MÜSLİM KARDEŞİM..)

--Evet be kuzum, bir saat evvel getirdiler, bunu isteyene sat, diye.

Açtırdım ninalyumu. Ölçtüm. Tüylerim diken diken oldu. Benim ihtiyacım kadar. Ne bir santim fazla, ne de noksan. Gözlerim ve içim dolu dolu hesabı ödedim.

BİLİYORDUM KİMİN GÖNDERDİĞİNİ.

HER AN HAMDEDERİM. ETKİSİNDEN KURTULAMIYORUM, KURTULMAK DA İSTEMİYORUM. OKUYAN VE DİNLEYEN KARDEŞİM! HER HALİ METAFİZİK OLAN BU ZUHURATIN ZUHURU İMANIN ZEVKİNDEN SEN DE HİSSENİ AL.

KALB GÖZ YAŞLARI İLE SULANDIĞI ZAMAN DUANI VE İSTEĞİNİ KAİNAT BİLİR.

 

“HZ. ALLAH KULUNU SEVDİĞİ ZAMAN MUKARREBUN MELÂİKELERİNE EMREDER: BEN BU KULUMU SEVİYORUM, SİZLERDE SEVİNİZ, DİYE. MELÂİKELER DE İMAN EHLİ KULLARININ KALBLERİNE BU SEVGİYİ İLKA EDERLER” BUYURDU PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ.

 

HAK TECELLİ EYLEYİNCE HER İŞİ ASAN EDER.

HALK EDER ESBABINI BİR LAHZADA İHSAN EDER.

 

Masaları götürdüğümde insanlıktan habersiz, adem bozuntusu, güya tercüman, kahraman edası ile bir şeyler ima edercesine yılışarak:

--Nasıl buldun gönlün olunca, demez mi?

Onun zaviyesinden bakar isen o da haklı. Çünkü benden kirli kandiline yağ damlamıyor. Çünkü hortumu çekeceği çirkefi bulamıyor.

Büro masalarını yüzümün akıyla teslim ettiğime üzüldüğü her halinden belli olan, kötü düşüncelerin istilâ ettiği tercümana ne söyledim, merak mı ediyorsun? Sen tahmin et yahut benim namıma sen söyle, benim kabulüm.

HZ. ALLAH’ın varlığından, eşi, şeriki ve naziri olmadığının, gücünün na-mütenahi olduğunun, bizler için muazzam iman çerçevesi, rahmetinin ve merhametinin zuhuru rahmet-i ilâhiye değil mi? Türkiye’de bulunmayan ninalyomu nereden bulduğunu, yaptığım masalara ne kadar gideceğinin milimetrik ölçüsü malumu bu tecelliyat-ı ilâhi…

BİR KATRE İÇİNDE UMMAN GİZLİ. ALEMİN YARATILIŞININ SIRRI MEVCUD DERYA DENİZİNDEN BİR DAMLA.

ADEMLİKTEN İRADESİYLE SIYRILIP, RAHMET KAPISININ ÜMİTLİ SADIK BEKÇİLERİ, İNSAN OLMANIN OMÜR BOYU ÖZLEMİNİ AŞK EDİNEN, AZ DA OLSA RAHMET-İ İLÂHİYENİN ZUHURUNA VESİYLE KILDIĞI HAZRET-İ İNSANIN NİÇİN BAZI KİŞİLERDE ÖZLEMİ DUYULMAZ Kİ?!.. BUNUN CEVABINI ŞU HİTAB-I İLÂHİDE BULDUM:

“DE Kİ: HERKES KENDİ MİZAÇ VE MEŞREBİNE GÖRE İŞ YAPAR. BU DURUMDA KİMİN DOĞRU BİR YOL TUTTUĞUNU RABBİMİZ EN İYİ BİLENDİR. (İsra Suresi, 84)

BU KISSADAKİ MANAYI ANLA DA BAHŞEDİLEN RAHMET-İ İLÂHİYEYE SEN DE HİSSEDAR OL.

HER NE KILMIŞ İSE ADÂLETTİR CENÂB-I KİBRİYÂ,

HER KAZÂYA HER BELÂYA KIL RIZÂ, ALLAH KERÎM.

RABBIMIN LUTUF VE İHSANİYLE SEN NİYE İMANINA ENGEL OLAN ACABÂLARI KALDIRMIYORSUN VEYA KALDIRAMIYORSUN?

ZİRA BU YAZDIKLARIM KOPYA BİLGİLER DEĞİL. BİZATİHİ RABBIMIN LUTF-U İHSANI. DUYMAYA VE GÖRMEYE ÇALIŞ

CİLVE-İ RABBANİ, KASD-İ İLÂHİ NEDİR? ZUHURUNDAN EVVEL ANLAYAMAZSIN Kİ TESELLİ OLASIN.

ZUHURUNU GÖRMEDEN “BİLİYORUM” DEMEK MANA SAHTEKARLARINA MAHSUSTUR “ÇÜNKÜ METAFİZİK OLAYLAR, İLM-İ LEDÜNNİ” ZUHURUNDAN EVVEL GAYBDIR, BİLİNMEZ. ANCAK ZUHURU İLE GENE NASİPLİLERİNE BİLDİRİLİR. GAYBKEN ANCAK HZ. ALLAH BİLİR.

“O MÜTTAKİ KULLARIM GAYBE İMAN EDERLER.”

İYİ ANLA! KUL İMAN EDER, HZ ALLAH BİLİR VE HALKEDER. HALİK-I ZܒL-CELAL BİZATİHİ HER ŞEYİ HALKEDENDİR.

 

DEME NİÇİN BU BÖYLE

YERİNDEDİR OL ÖYLE

SEN SONUNU SEYREYLE

GÖRELİM MEVLAM NEYLER

MEVLÂM NE EYLERSE GÜZEL EYLER.

 

EVET, YOLUMA OLAN SADAKATİMİN, İMAN MEYVESİ, MANA DUYGULARIMIN FİZİKÜSTÜ TECELLİYATA SONSUZ HAYRANLIĞIMIN, ALEMLERİ “OL” EMRİ İLE HALKEDEN HALİK-I ZܒL-CELÂL’E OLAN İTMİNAN-İ KALBİMİN KIYAMETİ KOPUYORDU. KISMETİN OLSUN İNŞA ALLAH.

FİZİKİ İLMİN DÜNYADA GEREKLİ OLDUĞU KADAR METAFİZİK ZUHURATIN İLMİNE DE MANA KISMETİN KADAR İHTİYACIN VAR. AŞİNA OLMAN İÇİN KULUN SAY-İ GAYRETİNİ KULLANMASINI ELZEM VE ZORUNLU KILDI HZ. ALLAH.

EBEDİ HAYATIN İÇİN MADDE VE MANA, İKİSİ DE ELZEMDİR.

BU DUYGULARIN VE GÖRGÜLERİN TAKDİR-İ İLÂHİ KADAR YAŞANTINDA ESERİ GÖRÜLECEK Kİ, MANADAKİ VE MADDEDEKİ ZUHUR EDEN HAL, HALİNE VE AHVALİNE VE EMR-İ İLÂHİYE UYUMLU OLSUN.

BU HALİNLE MADDESİ VE MANASI KANITLANMIŞ İND-İ İLÂHİDE SADIK KULLARIN LİSTESİNDE BULUNASIN.

O LİSTEYİ DE ANLATAYIM DA İBRET AL.

KUR’ÂN-I KERÎM’İ TÜRKÇE’YE MEAL VEYA TEFSİR EDERKEN HZ. ALLAH’IN KUR’ÂN-I KERÎM’İN ÇOK YERLERİNDE “EVLİYA” DİYE SIFATLANDIRDIĞI BAHTİYARLARA, MANAYI HİÇ YANSITMAYAN “DOST” LAFZINI KULLANMAYASIN LUTFEN.

O YANLIŞ MANALANDIRMAN İLE ÜMMET-İ MUHAMMEDİ EHL-İ KİTAB’A “KAFİR, GAVUR, GAYR-I MÜSLİM” DEMEK MECBURİYETİNDE BIRAKTIN.

ÖRNEK Mİ : MAİDE SURESİ 51. DAHA NİCELERİ..

Vaiz efendi kürsüde konuşur iken adamın birisi oturduğu yerde uyukluyordu. Yanında oturan zat uyardı: “Dinle de istifade et” diye ikaz etti. Tebessümle “olur” diyen kişi tekrar uyuyordu. Tekrar dürterek uyardı ve ikaz etti “dinle” diye.

Bu uyarı üçüncü kere devam edince, adam çok sinirlendi de:

--Beni rahat bırak, yoksa senin hızır olduğunu cemaate duyurur isem, hepsi de hayat boyu seni arıyorlar, yakanı kurtaramazsın ellerinden!...

Cidden telâşe kapılan Hızır aleyhi’s-selâm oradan hemen uzaklaştı da:

--YA RABBİ! VERDİĞİN EVLİYALAR LİSTESİNDE BU KULUNA RASLAMADIM.

 HZ. ALLAH BUYURDU Kİ: YERYÜZÜNDE ÖYLE EVLİYALARIM VARDIR Kİ ONLARI ZATIMDAN BAŞKASI BİLEMEZ.

GAVSܒL-A’ZAM SEYYİT ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNE BUYURDULAR Kİ:

--YA GAVSܒL-A’ZAM! ÖYLE KULLARIM VARDIR Kİ, O KULLARIMI NE DÜNYA, NE AHİRET İÇİN YARATTIM. ZATIM İÇİN YARATTIM. YA ABDÜLKADİR SEN DE ONLARDANSIN. (Risale-i Gavsiyye’den)

  BENİ ADEMİN EN BÜYÜK RÜTBESİ YARATANINA KUL, HABİBİNİN TEBLİĞ EYLEDİĞİ EMR-İ İLÂHİYE ZAMANA UYUMLU, İÇTİHAT GÖRMÜŞ YAŞANTISI İLE ÖRNEK MÜSLÜMAN OLMAKTIR.

“BAL, BAL” DEMEKLE AĞIZ TATLANMAYACAĞINI BİLİRSİN. BAL YEMEK LAZIM Kİ TADINA AŞİNA OLASIN. BAL DAVASINDAKİ ŞAHADETİNDE HAKLI ÇIKASIN.

HANİ MÜFLİS TESELLİSİ DERLER..

--KOÇ YUMURTASI NE TATLI OLUYOR! DEYİNCE, ARKADAŞI MERAKLA:

--NEREDE YEDİN? DEYE SORDU.

--BEN YEMEDİM, AMA AĞALAR YERKEN GÖRDÜM, DEMEZ Mİ!.

ALEM-İ DÜNYADA BENÎ ADEM’İN İHTİYACINA BİNAEN ADEM ALEYHİ’S-SELÂMA “EKİNİZ, BİÇİNİZ, YEYİNİZ” HİTABINA UYUMLU YARATILAN ADEM, İHTİYACININ ELDE EDİLMESİNİ İSE ZAMANA VE EMR-İ İLÂHİYE UYGUN KİŞİNİN SAY-İ GAYRETİNE BAĞLAYAN MADDENİN MÜFLİSLİĞİNİ TAŞIMANIN TAHAMMÜLÜ ÇOK, ÇOK GÜÇTÜR..

AHİR ZAMAN PEYGAMBERİ HAZRET-İ MUHAMMET MUSTAFA (S.T.A.V.) BUYURDULAR Kİ: “YOKLUK KÜFÜR OLAYAZDI.” DİKKAT ET!.

EBEDİ HAYATININ TANZİMİ İÇİN YARATILAN MANA YÖNÜNÜN, -AMAN HA, DİKKATLİ OL!- EBEDİ HAYATINI KARARTACAK MANANIN MÜFLİSİ OLMAYASIN.

Çünkü gönül ilmi ile takviye görmeyen fiziğin mana yapısı olan metafizik yoksunu erbab-ı ilim geçinen zümrelerin bu alemde çok cesur olduklarını görürsün.

Bu cesaretlerinin nedeninde yalnız akıl yolu ile her dava ve tertîb-i ilâhiyi çözebileceklerinin zannı ile yaşarlar da ne yazık ki çözemediklerini itiraf etme doğruluğunu gösteremezler.

 Zira akılcı din buraya kadardır. İleriye yolu yoktur. Gönül ehlinin mana hallerine de vakıf olamadıklarından ehl-i tasavvufun “ZİKREN KESİRA” (beni kesir zikrediniz) yani nihayetsiz, emr-i ilâhiye uyumlu, ALLAH (c.c.) elçilerinin verdikleri reçeteye uygun, ind-i ilahide bugün dahi adedinin tasdiki görülen, ehl-i aşkın, ehli halin virdi olan HZ. ALLAH’ın isim ve sıfatlarının zikrinin ve fikrinin aleyhine dönüşmüş menfi ilmin her yerde mevcudiyeti görülür…

MANA EHLİ MUTASAVVİFİNİN CÜMLE GÖNÜL EHLİNİN İMANINI RENCİDE EDEN, HAKİKAT YOKSUNU, ÇARPIK İLMİ, İLMİN SALİKİNİ VE ALICISINI HER YERDE HER ZAMAN BULMAK VE GÖRMEK MÜMKÜNDÜR.

BU TAHRİFATI GERÇEK DÜZENE UYGUN HALE GETİRMEK İSTEYEN MANA DÜZENBAZLARININ DÜZENLERİNDEN KURTARMAK İÇİN YASAKLAMAK O AN ÇÖZÜM GÖRÜLDÜ. BİR MÜDDET ISLAH İÇİN EHL-İ TEVHİDİN, ZİKİR VE SOHBETHANELERİ VE ARAÇLARI ELLERİNDEN ALINDI. DEJENERE OLAN TEŞKİLÂTIN FAALİYETİ RESMİYETTE DURDURULDU.

 DURDURMAK GEREKLİ OLDU O AN. YERİNDE İDİ İCRAAT. BU YASAĞIN İSTİSNAİ OLANLARI YOK DEĞİLDİ. EHL-İ HAKİKAT HER ZAMAN VARDIR. ONLAR HZ. ALLAH’IN EMİNİNDEDİRLER.

 

ATATÜRK TARİKATLERİ İLÂ-NİHÂYE YASAKLAMADI

 

CENNET-MEKAN ATATÜRK’ÜN BİLDİRİSİNE GÖRE BU YASAK İLÂ-NİHAYE DEĞİLDİ.

ZİRA BU YASAĞIN DIŞINDA TUTULAN İSTİSNAİ TOPLUMLAR VARDI.

ATATÜRK’ÜN GÖNÜL VE KADER BİRLİĞİ YAPTIĞI SİLÂH ARKADAŞLARININ DA BEYANLARINA GÖRE YASAKLARIN 15 SENEYİ GEÇMİYECEĞİNDE İTİFAK ETMİŞLERDİ.

İLÂ-NİHAYE KALDIRMAYA KİMSENİN GÜCÜNÜN YETEMİYECEĞİ GERÇEĞİNİN BİLİNCİNDE İDİLER.

ZİRA İMANSIZ TOPLUMLARIN HAYATLARININ İNSANİ YÖNÜNÜN HAYVANİ DUYGULARDAN ÖTEYE YOL BULAMAYIP AHLAKEN TOPLUMLARIN FELÇ OLDUĞUNU HALÂ GÖREMEYEN KALDI MI?.

PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN ZAMANIN İCAPLARINA UYUMLU HZ. ALLAH’IN TERTİP VE TANZİM EYLEDİĞİ HAYATLARI İLE BİZLERE ÖRNEK OLDUKLARI HALDE BUGÜN İÇTİHAT NOKSANLIĞI İLE GÜNÜMÜZE GETİREMEDİĞİMİZ VE İSTESEK DE HEMEN DÜZELTEMİYECEĞİMİZ, MEVCUDUN DA SIFIRA DÜŞTÜĞÜ AHLÂK-I HAMİDENİN, İNSANCA YAŞAMANIN HASRETİNİN HİSSEDİLDİĞİ, HZ. ALLAH’A İNANDIĞINI İDDİA EDEN TOPLUMLARDA DAHİ BÎ-TARAF BAKILDIĞINDA İNANÇ ZAFİYETİNİ GÖRMEMEK MÜMKÜN MÜ?!...

 “ATATÜRK’ÜN İLKESİDİR, TAVİZ VEREMEYİZ” DEMEYESİN.

VATANI VE MİLLETİ İÇİN HAYATINI HİÇE SAYIP GAYRIYI UMURSAMAYAN, VERİLEN DİNİ TEDRİSATIN, YAŞANILAN İÇTİHATSIZ BIRAKILAN ŞERİATIN DEĞİŞEN HAYAT NİZAMINA UYUM SAĞLAMASI GEREKİRKEN, BİLGİSİZCE, BU GERÇEKLERİ GEÇMİŞ KAVİMLERİN HATALARINDAN DERS ALMAYI DA BİLEMEDEN İHMAL ETTİK.

ŞAHİDİ OLDUĞUMU EVVELKİ KİTAPLARDA BAHSETTİĞİM ISLÂH İCRAATINA VAZİFELENEN BÜYÜK İNSAN, MİLLETİNİN HAYAT NİZAMINI ZAMANIN TERAKKİYATINA MANİ OLMAYAN, UYUMLU, CUMHURUN HAYRINA CUMHURİYETİ GETİRDİ. BUGÜNÜN İCABI HAYAT NİZAMINDA KAÇINILMAZ İDARE TARZI DEMOKRASİYE KAPI AÇTI.

ZAMANA UYUMLU OLMAYAN İÇTİHADA TABİ, DEĞİŞMEYEN BÜYÜK GÜNAHLAR DIŞINDA, İÇTİHATSIZ KALAN TOPLUMLARIN YAŞANTI TARZINI TANZİM VE DÜZENE KOYMA GÜCÜNÜN VE YETKİSİNİN OLMADIĞINDAN GÜNÜN GÜZELLİKLERİNE UYUM SAĞLAYAMIYAN İÇTİHATTAN DA YOKSUN HÜKÜMLERİ GEÇİCİ YASAKLAMAKLA VAZİFESİNİ İCRA ETMİŞTİR.

YASAKLAR ARZU EDİLEN HALE ERİŞTİKCE YASAĞIN KALDIRILMASI CENNET-MEKAN ATATÜRK’ÜN MAKSADI VE GAYESİ İDİ. HZ. ALLAH’A VE RESULܒNE ACABÂSIZ İMAN EDEN BÜYÜK İNSANI RUHEN RENCİDE ETMEYELİM. LUTFEN, BU GERÇEĞİN FARKINDA OLALIM.

BU ABD-İ ÂCİZ BU GERÇEĞİN DE ŞAHİDİYİM.

O İSTİSNAİ YARATILAN İNSAN NE HZ. ALLAH’I, NE RESULULLAH’I, GEREK LİSANEN, GEREKSE HALEN HİÇ İNKÂR ETMEDİ.

ONUN YEGANE DÜŞMANI İLİM VE İRFANİYETTEN YOKSUN FAKAT MANAYI YAŞIYORMUŞ GİBİ TAVIR TAKINARAK, MASUM İNSANLARIN MADDE MANASINI SÖMÜREN SAHTEKARLAR VE DÜZENBAZLAR İDİ.

 İÇTİHAT GÖRMEMİŞ, YAŞADIĞI ŞERİATIN ZAMANA YANSIMADIĞI BİLİNCİNDE OLMADIĞI HALDE, İNANCINDA SAMİMİ KİŞİLERİ DE ÖRNEK ALMASA DAHİ, BU TOPLUMLARA DA SAMİMİYETLERİNE BİNAEN HÜRMET EDİYORDU.

O GÜNLERİ YAŞADIM. DAHA ÖNDE YAŞAYANLARDAN İTİMADA ŞAYAN YAŞ BÜYÜKLERİMİN BU MEVZUDA YAŞANTILARINI YAŞARCASINA DİNLEDİM.

RABBIMIN LUTUF VE İHSAN EYLEDİĞİ KADAR MANA ŞAHİDİYİM. BU SÖZLERİME İTİMAT ET Kİ HAYRINI GÖRESİN.

TELAFİSİ İMKANSIZ OLAN KÜFÜR BATAKLIĞINA DÜŞMEMEK İÇİN MİLLETCE DİKATLİ OLALIM.

HAZRET-İ ALLAH’A LUTFETTİĞİ DÎN-İ İSLÂM’I ÖĞRETMEYE KALKACAK KADAR, DUYGUSUZCA BİR FANATİZMİN PEŞİNDE KOŞAN İDEOLOJİK İSLÂM SAVUNUCULARININ, YARATANININ BİLDİRDİĞİ KADAR BİLEBİLEN, ÇAĞA GÖRE EMR-İ İLÂHİYE UYUMLU, AKLINI İYİ KULLANMALARI GEREKLİ OLDUĞUNUN MİLLETÇE BİLİNCİNDE OLALIM. LUTFEN BAŞKA ÇIKAR GÖREBİLİYOR MUSUN? ÇEKİNME SÖYLE...

ZAMAN YALNIZCA DUYGUSALLIK, AKIL DIŞI DEĞİL; BİLEREK SABIRn VE GERÇEKLERİ İDRAK EDEBİLEREK EMR-İ İLÂHİYE YÖNELİK UYUM ZAMANIDIR.

GÜNAH-I KEBAİRLER DIŞINDA GÜZELLİKLERİ GÖREBİLME, BULMA, YAŞAYABİLME ZAMANIDIR. İŞTE BU YAŞAMIN İSMİ DE İSLÂMİYETTİR.

“BANA YÖNELENLERİN YOLUNA UY.” (Lokman Suresi, 15)

“HER İNSANTOPLULUĞUNU ÖNDERLERİ İLE BİRLİKTE ÇAĞIRACAĞIMIZ GÜNDE KİMLERİN AMEL DEFTERLERİ SAĞINDAN VERİLİRSE ONLAR EN KÜÇÜK BİR HAKSIZLIĞA UĞRAMAMIŞ OLARAK AMEL DEFTERLERİNİ OKURLAR.” (İsra Suresi, 71)

Bu ayet-i celîlenin manasına dikkat et.

Mürşidini ona göre bul. Bu yolda safiyet, bilgisizce düzenbazlara kapılmak değil.

Hamdolsun yaşattı Hz. Allah bu aciz abdini.

İmanıma aşkıma yön veren, rahmet-i ilâhiyeden başka yönü olmayan bu ve buna benzer inanç, safiyet ve sadakate ihsan edilen rahmet-i ilâhiye “METAFİZİK” olayları anlatabilirsem bahtiyar olurum.

Ademlikden terakki ederek, insan olabilmenin özlemini duyanlar bu duygunun zevkine ererler.

HZ. ALLAH İMANIN ÜRÜNÜ OLAN BU TÜRLÜ RAHMETİNDEN CÜMLE KULLARINI NASİPLİ KİLSIN, AMİN.

“BEN DE BUGÜN İRADEMLE ÇALIŞMIYORUM!” DİYE HAZRET-İ ALLAH’A UKALALIK ETMİŞTİM

 

NETİYCEYİ DİNLE DE İBRET AL.

BUNA BENZER HATAYA SEN BARİ DÜŞMEYESİN.

İş hayatımın yüzde doksandokuzu tezgahta bilfiil çalışmakla geçti. 35 işçi ile çalıştığım zamanlar da oldu. Tembelce oturup patronluk yapmadım. Hem bilfiil çalıştım, hem de işcilerimi işsiz bırakmadım. Bu izahımı sanatkar ustalar iyi anlarlar. Çalışmaya olan zevkim dünyaya aşırı tamahımdan değil, taraf-ı etrafıma karşı yüklendiğim maddi ve manevi vazifemin mesuliyetini müdrik oluşumdandı. İhmalimle gelen aciz nefsimin hatasından çok rahatsızlık duyar, kahrolurdum.

Bilmeden kul hakkının üzerime az da olsa bulaşması beni kahrederdi.

Gençliğimde bildiğim kadar hakka ve hukuka karşı titiz ve duyarlı olarak yaşantımın bugün dahi zevkini taşıyorum.

Peygamber Efendimizin HZ. ALLAH’ın rahmeti olarak bizler için yaşantıları ile anlattıkları ve yaşamamıza yaşantılarını örnek gösterdikleri mekarim-i ahlâkın yaşantılarımızda zuhurunu görüp, küllü rahmet olduğunu görüp de yaşadıkça dün ilâ bugün Rabbıma sonsuz müteşekkirim.

Rahmetine yaklaşımlı yaratmıştı HZ. ALLAH. Bu kuvvet ve kudret-i ilâhiye karşısında aczini müdrik bu biçare olan abd-i âcizi Hazret-i İnsan sınıfına katan Rabbıma aczimle binlerce hamdolsun.

Dükkanımı mesaiye uygun, besmele-i şerifle ben açar, akşam gene ben kapatırdım.

İşcilerimden evvel işe ben başlardım. Çalışan işçilerime ilk işim HZ. ALLAH’ın var olduğunu tanıtmak, iş ahlâkı ve işini sevdirmek, hoş görülü ve insan olma zevkini verebilmek maddi ve manevi vazifemin odak noktası haline gelmişti.

Şu hal-i hayatım ve devamında yaşamış görmüş iyi anlamıştım ki imansız kişiden “ne köy olur ne de kasaba olur.” İşini sevemeyen işçide bu iman zafiyeti görüldüğü gibi, eline aldığı işi sonuna kadar yüz akıyla götürdüğü vaki olamaz.

ÇÜNKÜ HER ŞEYİN BAŞI VE NETİCESİ HZ. ALLAH’A OLAN İMANIYLE GÜZELLEŞİR.

YA RAB! SENSİZ ALDIĞIMIZ, SATTIĞIMIZ VERDİĞİMİZ SÖZ DE ÇÜRÜKTÜR.

MUVAFFAK OLMUŞ TOPLUMLAR BU HAL GÜZELLİĞİNİ DAHA İYİ ANLAYAN TOPLUMLARDIR.

HELE TENBELLİK “OCAKLAR BAŞINDAN IRAK OLSUN.” TENBELLİK VİRÜSÜ TAŞIYAN İNSANLARIN SANATKAR OLDUĞU HİÇ GÖRÜLMEMİŞTİR.

TARAF-I ETRAFININ İTEKLEMESİ İLE OLSA DA NEŞVÜ NEMA BULMADIĞI GİBİ NETİCE HEP HUSRANDIR.

O TİP İNSANLARIN SIKILMASI İCAP EDEN OLAY KARŞISINDA HİCAP İFADESİ OLAN YÜZÜNÜN KIZARDIĞINI GÖREMEZSİN. HZ ALLAH BUYURDU Kİ:

“HABİBİM SEN ONLARI YÜZLERİNDEN TANIRSIN.”

HZ. ALLAH: BENÎ ÂDEM’İN HAYA VE EDEP MEVCUDİYETİNİN ZUHURU YÜZÜNDE İMANININ MEHENK GÖSTERGESİDİR.

Ve şöyle kibar-ı kelâm hülâsa-i meram vardır :

BİR KİŞİ KAZANAMIYORSA DÜNYADA EKMEK PARASI,

DOSTUNUN YÜZ KARASI, ŞEYTANIN MASKARASI.

Bilmem hangi padişah, tebeasının içinden tenbelleri toplumdan soyutlayıp “çalışkanlara kötü örnek olmasınlar” diye tembelhane yaptırmış. Tenbelhanenin müşterisi o kadar çok olmuş ki gerçek tenbeller bilinmez olmuş.

Padişah emir vermiş, tenbelhaneyi yaktırmış. Sahde tenbeller hemen kaçışmışlar. Sekiz tane gerçek tenbel kalmış binada.

--Siz daha ne bekliyorsunuz? Yanacaksınız, diyenlere:

--Ateşin bize gelmesine birkaç daha kiriş var, telâşeye ne lüzum var demişler.

Durumu Padişaha bildirmişler. Padişah:

--İşte gerçek tenbeller açığa çıktı, diyerek o tenbelleri hayatlarının sonuna kadar muaveneti altında ihtiyaçlarını sağlamış. Bu kararı ile çalışkan tebaasını tenbellik hastalarının hastalığından korumuş.

İş hayatım devamınca çıraklarımın kalfa ve usta olmalarına bütün gücümle çalıştım. Piyasanın dahi medar-ı iftiharı çok usta yetiştirdim.

İşçilerim evlâda yapılan muamelenin dışında gayri muammele görmediler.

Bunları neye anlatıyorsun? demiyesin. Yazdıklarım hem esnafın hem de işçinin işinde muvaffak olması için işin mana anayasasıdır. “Bu haller tarihe karıştı” deme sakın. Bu anlattıklarım sanat ahlakı, sanat ve insanlığın klasik yaşantı biçimidir. Her devirde geçerlidir. Görünüm değişse de öz değişmez.

Arzettiğim gibi tezgahta çalışmak zevkimdi. Zaman oldu ki manevi vazifelerim ağır basıyordu. HZ. Allah’ın hayat nizamımı düzenlediğini ve tertîb-i ilâhinin bu fakirini tezgahta çalıştırmadığını hissediyor ve yaşıyordum.

Beşeri hazzım ve zevkim çalışmaktı. Ama HZ. ALLAH müsaade etmiyor, türlü bahanelerle, dezgahta çalışmama izin vermiyordu. Tezgahta çalışmak ise benim ayrıca zevkim ve hobimdi. Ne zaman çalışmak için harekete geçsem ya telefon çalar “acele ge”l diye, ya da yanında çalışamıyacağım sevdiğim insanları misafir gönderir idi.

Aylarca böyle devam etti. Mutlaka bu tertîb-i ilâhi hiç şüphesiz ben acizin hayrıma idi. Buna şüphe yok, fakat ben tezgahta çalışmanın hastası idim.

Çalışamamanın sıkıntısı beni rahatsız ediyordu.

Yaratanıma karşı iç alemimden küstahca tepkiler geliyor ve aksi düşüncelere iteklendiğimi hissediyorum.

Şahittim, HZ. ALLAH’tan başka ilâh ve güç olmadığına. Gücün ve kuvvetin ALLAH’ın yed-i kudretinde olduğundan zerre kadar şüphem yoktu. Bu tertîb-i ilâhinin hayrıma olduğunu bildiğim halde, bu hal daima çalışan bir insan için kolaylıkla kabul edilir cinsten değildi.

Aylardır alışageldiğim çalışmanın nefsime verdiği zevkten tezgaha yaklaşıp elimi takıma uzattığım zaman hemen bir engel halkeden Rabbıma:

--BEN İHTİYARIMLA ÇALIŞMIYORUM, DESEM, TEMBEL TEMBEL BİR KÖŞEYE ÇEKİLSEM, İŞTE İHTİYARIMLA ÇALIŞMIYORUM DESEM, O ZAMAN MERAK EDİYORUM, -MERAKIMI LÜTFEN MAZUR GÖR- NASIL ÇALIŞTIRACAKSIN ACİZ ABDİNİ”

Dedim ve iki katlı, alt katta makinalar vardı, üst kat ise işlerin montaj yeri olan atölyemin merdiveninin altında mütevazi yazıhanem vardı, ortasına inançsızlığımdan değil merakımın verdiği küstahca duygularla oturdum.

--BUGÜNDE İHTİYARIMLA BEN ÇALIŞMIYORUM VE BURADAN DA MESAİ BİTENE KADAR KALKMIYACAĞIM! DEDİM VE OTURDUM.

Maksadım kudreti, kuvveti na-mütenahi olan ve yalnızca zatına mahsus olan Rabbımı noksan sıfattan tenzih ederim. Merakım METAFİZİK olayın nasıl zuhur edeceğini görerek, imanımın zevkine daha nice zevkler ilâvesiyle, insan olmanın yollarının açılması yegane aczimle karışık arzumdu.

HZ. ALLAH İNSAN OLMANIN BARİZ YOLUNA SIRÂT-I MÜSTAKÎM BUYURDU.

Merakımın o yönlü rahmet-i ilâhiyenin zuhurundan ihsan edildiğinden hiç şüphem yok.

“L İLÂHE İLLALLÂHU VAHDEHÛ L ŞERÎKE LEHÛ LEHܒL-MÜLKÜ VE LEHܒL-HAMDÜ VE HÜVE AL KÜLLÎ ŞEY’İN KADÎR” olan Rabbımı noksan sıfattan tenzih ederim. İman dağarcığımda Rabbıma noksan sıfat isnat edecek küfür bataklığından gene Rabbimin ihsanı ile bir zerre dahi bulamazsın. Peki, öyle ise neydi? Bu tutumun izahı yok. Dur da dinle.

 Aradan bir kaç dakika geçti veya geçmedi, kapı açıldı. İri yapılı, uzun boylu, gözleri delilik emaresi kızarmış, sanki adam azmanı ama temiz giyimli, akıl hastanesinden kaçmış tipik bir adam örneği… Anladım, benim küstahlığıma uygun yaratık. Bu işi ben acize öğretmek için tahsis edilmiş.

Tek cümle etti:

--Neredesin? Gel benimle, dedi. Döndü yürüdü.

Beni gayr-i ihtiyarı dehşet ve korku sarmıştı. İtiraz etmek şöyle dursun titrek sesle:

--Takım alayım, dedim.

Ona da müsaade etmedi.

--Lüzum yok, gel, dedi.

İtiraz edersem olacak akibetimi görür gibi oluyordum. Derhal ister istemez emrine icabet ettim. Düştüm peşine. Ankara’da Denizciler Caddesinde Marmara Hamamının bitişiğinde Beyrut Palasın zemininde büyücek bir salona girdik. Üç tarafı tavana kadar sabit tik kaplamalı yapılmış dolaplarla çevrili idi.

--Bu dolapları sök! diye emir verdi.

Takım istedim, getirdi. Bir keser, bir kerpeten, büyücek bir tornavidadan ibaretti.

Yardımcı işci getirmeme izin vermediği gibi, kendisi de odanın ortasına bir sandelye koydu, oturdu. İş bitene kadar yanımdan ayrılmadı. Hava kararmıştı. Söküm işi de bitmişti. Ter tabanımdan akıyordu. O günkü yorgunluğumu hiç unutamam. Hayatımda öyle perişan hiç çalışmamıştım.

CENÂB-I HAKKA KARŞI YAPTIĞIM KÜSTAHLIĞI ÇOK AĞIR ÖDETMİŞTİ BU ABDİ ACİZİNE. ZATINA YAPTIĞIM KELÂM KÜSTAHLIĞININ KISASINI KIYAMETE BIRAKMAMIŞTI. YEGANE TESELLİM ZATINA KARŞI KÜSTAHLIĞIMI BUNUNLA AFFETMİŞTİR İNŞAALLAH.

Bilmem gerisini anlatmaya luzum var mı?

Anlatayım. HZ. Allah’ın kullarına buyruğu:

“EMANETİ EHLİNE VERİNİZ” buyurduğu.. Cidden, HZ. ALLAH benim o küstahlığımın ceza infazını ehline vermişti. Halık-ı Zü’l-Celâl hadiseyi dilediği gibi zuhur ettirecekse her hangi bir kişiyi uygun olsun velevki olmasın, o anda o olaya uygun oluvermesinde ALLAH için güçlük olmadığı gibi, mekana ve zamana da mühim değil, ihtiyacı yok.

Niğdeli Mustafa Efendi cidden efendi adammış. Ahlak ve huyunun tebeddülâtında gördüm ki bir anda her şeyi değiştirenin, yaratanın gücü ve kuvveti… Rabbımın bu sıfatını iyi ezberlemiştim.

Peygamberimiz Efendimiz buyurdular:

“ZARAR GÖRDÜĞÜ DELİĞE İKİ KERRE ELİNİ SOKAN DA MܒMİN SIFATI YOKTUR.”

O deliğe -büyük söz olmasın- bir daha elimi sokar mıyım? Rabbım korusun.

Nasrettin Hoca’ya karısı sordu:

--Hoca efendi yarın nereye gideceksin?

Hoca cevaben:

--Yağmur yağarsa ormana yağmaz ise tarlaya gideceğim.

Karısı:

--Efendi, inşaALLAH demedin!

Hoca hiddetle:

--Bu işin inşaALLAH’I kaldı mı hanım?.. Yağmur yağacak veya yağmayacak. Ukalalık etme, ben inşaALLAH denecek yeri senden iyi bilemez miyim?.

Hoca sabah kalktı. Havaya baktı, yağmur yağıyor. Ormana gitmek için yola koyuldu. Zahiri ilim bencilliği ile gayretullaha dokunan Hoca Efendiyi eşkiyalar yakalayıp “bizi filânca köye götür” diye tehdit ettiler.

İster istemez eşkiyalara kılavuzluk eden Hoca Efendi sabah vakti evine bitkin döndü ve kapıyı vurdu. İçeriden karısı:

--Kim o? Deyince:

--İnşaALLAH benim, aç kapıyı!..

Hoca inşaALLAH’ı çok okumuştu. Kelâm olararak iyi biliyordu. Fakat inşaALLAH’ın META zuhurundan habersizdi. Bu olay Hoca Efendiyi inşaALLAH’A şahitlerden kılmıştı.

Yalnız ilm-i zahirle yetinen, ilm-i batının varlığından rahatsız olan hocam, insaf et!.

Yalnız ilm-i zahir ile maddeden öteye yolu olmayan, ilâhi teşkilatı kabul edemeyen ilmin, insan olmaya namzet Benî Âdem için ihsan edilen sırât-ı müstakîmi inanarak ve yaşayarak hemcinsine, illâ nefsine anlatmak, kabul ettirmek gücünü ilm-i zahiride bulabiliyor musun?.

Mananın horlanıp iltifat göremediği dünyada zahiri ilimle itminan-i kalbe sahip olup, “YERYÜZÜNDE HALİFEMİ YARATACAĞIM” hitabının anlamını düstur edindin mi hiç?.

Niğdeli Mustafa Efendi durduğum evin yakınına taşındı. Komşum oldu. Mizacı sertti. Bu sertliği doğru oluşundandı. Temiz kalpli, imanlı, pırlanta gibi örnek insandı.

O hadisenin şokunu üzerinden atamıyor, beni her gördüğünde eziliyor, utancından yüzü kızarıyor, “affet beni, ben öyle insan değildim. Nasıl reva gördüm zatına o gaddar muammeleyi?!..” diyor ve üzüntüsünden kahroluyordu.

Ben “senin suçun yok, esas suçlu benim. O hadise benim bilgisizliğimden oldu, senin suçun yok” diyemedim.

Belki o da o yönlü terbiye olmayı haketmiş olabilirdi. Uygun bir zamanda sordum:

--O gün cinayet işlemeye müsait gibi bir halin vardı”

Ağlar gibi bir sesle:

--Doğru dedi. “Nasıl oldu bilmiyorum, o anda kendimde değildim, muhakeme kabiliyetim de yoktu.”

 Ben abd-i âciz iyi anlamıştım. Hazret-i Allah’a ukalalık şöyle dursun lâubalilik dahi ehl-i hali perişan ettiği az görülmüş değil.

Nefsime çok çok ağır gelen, benim hatamdan zuhur eden bu tertîb-i ilâhinin zulüm olmayıp neticenin rahmet-i ilâhiye olduğunun bilincine vardım.

Laf ile “HZ. ALLAH’ı biliyorum” demenin hakîkatin şahidi olamayacağını iyi anladım.

Bu şahitliğin bedeli nefse en ağır gelen ücret karşılığı ödenildiğinin ehl-i imanın yadırganmayacağının zevki ile yazıyorum.

Tertîb-i ilâhi olan, fakirine münasıp gördüğü bu acı verici bir olay görünümü halkeden zuhuratın neticesinin rahmetle neticelenmesinin mana zevkini Hz. Allah cümle okuyan ve dinleyen kullarını iman zevkine hissedar eylesin. Amin, ve selâmün ale’l-murselîn ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn.

Bu olaydan “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?..”

HER ŞEYİ YARATAN, TANZİM EDEN, DÜZENE KOYAN HALİK-I ZܒL-CELÂL’DİR DERSİN. “AMENNA VE SADDAKNA” DİYE İLM-İ KELÂM İLE TASDİK EDERSİN.

İLM-İ HALE GELİNCE; ZAFİYET-İ İMAN UMUMA İHSAN EDİLEN BİLDİRİ VE ZUHURATLA YETİNMEZ, NEFSİNİN BENCİL ARZUSU GÖRMEK İSTEĞİNİN MAHKUMU OLURSAN. NETİCE ÖĞRETİRLER AMMA ÇOK PAHALI ÖDETİRLER. BU YÖNLÜ BİLDİRİ VE ZUHURAT-I İLÂHİYE MEVCUT İKEN FERDİ İSTEK VE BENCİL ARZU OLDUĞU İÇİN ŞAHSİ İSTEK VE ŞAHSİ ARZULARIN UMUMA İHSAN EDİLEN BİLDİRİLERDEN YETERİ KADAR HALÂ TATMİN OLAMIYORSAN.

HZ. ALLAH’A FERDİ YAKARMALARIN SAMİMİYETİN NİSBETİNDE CEVAPSIZ KALMAZ AMMA ÇOK ZOR VE NEFSE AĞIR GELEN HALLE ÖDETİRLER İSTEKLERİNİ.

DİKKAT! YAŞANMASI GÜÇ, ÇAĞIN İLÂHİ GÜZELLİKLERİNE UYUM SAĞLAYAMAYAN, KATI KURALLARA YAKLAŞIMI EHLİNDEN SOR VE ÖĞREN.

KİTAP, SÜNNET VE ZAMANA UYGUN, UMUMU İLGİLENDİREN İÇTİHATLA YETİNMEYİ BİL.

 

YAZDIĞIM SAHİFEYE BASILAN BİZATİHİ İLÂHİ MÜHÜR

 

MERHAMET VE RAHMETİNİN HUDUDU OLMAYAN, EŞİ, BENZERİ, ŞERİKİ VE NAZİRİ DE OLMAYAN HZ. ALLAH (c.c.), YAZMAYA ÇALIŞTIĞIM MANEVİ OLAYIN MAHVİYET VE YOKLUK YAKARISI:

ANAMIN BU FAKİRİ YERİ GELDİKÇE SIK, SIK İKAZ EYLEDİĞİ “OĞLUM ALLAH ADAMI TAŞ EDER!” UYARISINI İSTİHZA EDERDİM. İŞTE TAŞ OLMA OLAYI GAVSܒL-A’ZAM SEYYİT ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİ ZİYARETİM ANINDA BAŞIMA GELİNCE FERYAT ETTİM.

“ANA, OĞLUN TAŞ OLDU!” DİYE BU OLAYI YAZIYORDUM. BİLGİSAYARDA, YÜKSEK TAHSİL GÖRMÜŞ İKİ ARKADAŞIMIN YANINDA SESLİ OKUYARAK YAZIYORDUM. ÜÇÜMÜZ DE AĞLIYORDUK. SAHİFE DÜZENİNE DE UYGUN OLMAYAN LEVHA, İLÂHİ MÜHÜR BİR ANDA VURULDU.

 YAZICI YANİ PRINTIRIN DAHLİ OLMADAN, YAZDIĞIM SAHİFENİN BAŞINA ŞAHİTLERİN ŞAHADETİ İLE HZ. ALLAH ŞU MÜHRÜ İLÂHİYİ BASTI:

 

 

**!!!!MÜHÜR YERLEŞTİRİLECEK!!!!**

 

 

 

 

 

 

 

 

YİRMİNCİ ASRIN MANA LEVHASINI, FİZİKSELVARLIĞI ALLAHU A’LEM KIYAMETE KADAR MEVCUDİYETİ MUHAFAZASI İNANCIM ODUR Kİ HZ. ALLAH’IN YED’İNDE “METAFİZİK” OLAY İHSAN EYLEDİ.

SAKIN İNKÂRA YELTENMEYESİN.

ALEMDEKİ HER ZERRE HALİK-I ZܒL-CELÂL’İN RAHMET MÜHRÜ DEĞİL Mİ? NİÇİN BİR MÜHRE “ACAB” GÖZÜ İLE BAKAR, ALIŞKANLIĞINLA HER ŞEYDE ARADIĞIN NOKSANLIĞI İLÂHİ MÜHÜRDE DE ARARSIN?..

H.Z ALLAH’ın rahmetine lutuf ve taltifine her an muhtacız.

Ukalâlık etmiş olmayayım, manevi vazifem ALLAH’ın varlığına, Peygamber Efendilerimizin HZ. ALLAH’ın elçileri olduğuna, hülâsa küll olarak amentünün anlamında rahmet-i ilâhiyenin lutfu ile hiç inanç boşluğu yok, dersem Rabbımın rahmetine hamdimi ve şükrümü anlatmış olurum, inşaALLAH.

 Dünya yaşantımda abd-i âciz manevi zuhuratlardan etkilendiğim gibi, gene bizatihi Rabbımın ihsanı olan manevi vazifemin verdiği hazzımla nefes nefes, yudum yudum yaşantım boyunca yaşadım, yaşıyorum. Mana zevkinin tecellisi ile maddemi ve manamı ihya edenin rahmet-i ilâhiye olduğundan zerre miktarı şüphem yok.

Rahmet-i ilâhiyeden soyutlanmış hayatın madde ve manasının o ademde manasız ceset olsa da değişmediğini, Benî Âdem’de gerçek ölümün manasız yaşanılan hayat olduğunu gördüm, yaşadım, bilgi edindim.

İhsan edilen rahmet-i ilâhiyeden dışlanmak en büyük korkum ve dinmeyen ızdırabım.

Dünya hayatımın madde ve manasında o kadar çok METAFİZİK zuhurat ve tecelliler zuhur eyledi ki.. Beşere göstermek vazifem icabı duyurmaklığıma inanıyor, aczim icabı da anlatmak ve yazmakta zorlanıyorum.

Madde ve manası ile şahitler huzurunda zuhur eden, çok çok sadık kullarının manalarında açık seçik manalandırılan, hayli manevi şahitler olduğu gibi orjinali tetkike değer, HZ. ALLAH’ın lutuf ve ihsanı zat-ı ilâhiyeden lütfedilen, hasseten ihsan edilen manevi vazifemin maddede bariz zuhuru METAFİZİK olay.

Zuhur yeri METAFİZİK kitabının 153’üncü sayfasının başı olan fiziki zuhuratın ötesinde büyük rahmet-i ilâhiye ve METAFİZİK olay.

Yazdığım kitapların kapağına şerefle aldığım mührü ilâhiyi Rabbıma olan minnet ve şükranımla müsait olan kullarına bildirmekliğim vazifem olduğu gibi, bu abd-i âcizin hamdim, şevkim, aşkım, şükrüm ve kıvancımdır.

Hazret-i ALLAH sadık kuluna buyurdu:

“BİZ BU MÜHRÜ GALİP EFENDİDEN BAŞKASINA BASMADIK.”

Mührü ilâhi abd-i aciz şahsıma lütfedildi. Dolayısı ile Dergahımın da şeref madalyası oldu. Yazdığım tasavvufi kitapların dış kapağının yüzünde aynen belirttiğimiz gibi, HZ. ALLAH’ın bu abd-i âcize ihsanı olan mührü ilâhiden “HECE TAŞIMI DA MAHRUM ETMEYİN. VASİYETİM VE RİCAM OLUR.”

Yazının dışında altın yaldızlı tabloda büyütücü cihazlarla orjinaline bakıldığı zaman derinden Kur’ân yazısına benzer harflerin su gibi aktığı görülüyor.

Ne yazıldığını manasında gördüğü sadakatinden hiç şüphe edilemiyen Şenol Çelik Efendinin manasında şöyle belirtiliyor, teferruatı dosyada mevcut:

“GÖKLERİ VE YERYÜZÜNÜ TAŞIYANLARA ANDOLSUN Kİ..”

İLAHİ MÜHRÜN MADDEDE ZUHUR ETMESİNE VESİLE OLAY.

SİLSİLE-Yİ MERATİP İLÂHİ SEVGİ VE SAYGIDA TERTÎB-İ İLÂHİ VE

ABD-İ ÂCİZE METAFİZİK UYARI.

EHL-İ HALİN İND-İ İLÂHİDEN VAZİFELENDİĞİ MANEVİ DÜZEN.

 HZ. ALLAH’IN KABUL BUYURDUĞU SİLSİLE-Yİ MERATİP MܒMİN KULLARIN BİLMELERİ GEREKLİ SEVGİ ÖRNEĞİ.

 HZ. ALLAH’IN VARLIĞINI, BİRLİĞİNİ BİLDİĞİ KADARI İLE BAŞKALARINI BU YÖNLÜ UYARMAKTAN ÇEKİNMEYEN, BU HAREKETİNDEN DE ZEVK ALAN HAZRET-İ İNSAN, BİLİNÇLİ OLARAK ALLAH ELÇİLERİNE HÜRMETTE KUSUR EDER Mİ?

ELÇİ VARİSLERİNE BİLMEDEN YAPTIKLARI ÇARPIK BENZETMENİN HUZUR-I İLÂHİDE HESABI SORULURKEN -MERAKIMI MAZUR GÖRÜN- GENE CEVAPLARI: “ALLAH’LA KUL ARASINA GİRİLMEZ” Mİ OLACAK?

İKİ EŞİT PARÇA GİBİ, ANLAMSIZ VE MANASIZ, ŞAŞI GÖRÜŞLERİNİN KÜFRÜNÜ DEVAM ETTİRECEKLERİNİ DÜŞÜNEBİLİYORLAR MI?.

 

OĞLUM! ALLAH İNSANI TAŞ EDER…

 

Yaşadığım bir olayı bütün çıplaklığı ile anlatacağım, iyi oku ve dinle.

Yanılmıyorsam sene 1970’lerde idi. Hususi arabamızla beş arkadaş Bağdat’a gittik, beş altı gün Bağdat’ta kalacaktık.

Ziyaretleri yaptıktan sonra hac için güzergahımız üzerinde Basra, Kerbelâ, Necef ziyaretlerinden sonra Taif üzerinden Mekke-i Mükerreme’ye gidecektik. Dergaha yakın bir otele yerleştik. Saat 10 gibi otele yakın Gavsül Azam Seyyit Abdülkadir Geylâni Hazretlerini ziyarete gittik.

Cümle kullarına merhamet ve rahmet-i ilâhiden lutfedilen Ahir Zaman Peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v) Efendimizin Varis-i Nebiy, nedîm-i ilâhi, kullarını rahmetinden mahrum bırakmayan rahmet deryasının, HZ.ALLAH’ın ihsanı kadar dağıtım vesilelerinin değerli şahsiyetleri kıyamete kadar mevcudiyetleri HZ.ALLAH’ın yed-i kudretinde olan Makam-ı Gavsiyetle taltif edilmiş, aşk-ı ilâhinin örnek zuhuru.

“BEN İLİM ŞEHRİYİM ALİ KAPUSUDUR”

Hitabı ile Resulullah’ın işaret buyurduğu rahmet-i ilâhiyeye vesile, ehl-i aşkın büyük kapısı Gavsul Azam Seyyit Abdülkadir Geylâni Kaddessallahu Sırrahu Hazretlerini ziyarete gelmiştik.

Her tarafta dolu dolu, edepli, mekarim-i ahlakın içten ve dıştan görüldüğü ehl-i aşk Gavsul-Azam’ı ALLAH için ziyarete gelmişler, cümlesinin manevi doyumları belli, tavırlarında ve yüzlerinde bariz görülüyor.

Musluğu kapanmayan, yaşaran gözler aşk sarhoşluğu belli, umumun hallerinde, gıpta ile seyrediyordum.

Hayret! Bu abd-i âcizde, gördüğüm mesut simalardaki rahmet-i ilâhinin zerresi bu fakirde yoktu, nedense verilmemişti.

Maneviyat fukarası ve hakîkat müflisi olmuştum.

“TAŞTAN TOPRAKTAN NE İSTİYORSUN?” diyen hakîkat gariplerinin taşıdığı imanını yiyen virüs bu abd-i âcizde olanca cesameti ile sırıtıyordu.

HZ. ALLAH’a karşı utancım kadar sitemlerimde sonsuzdu. Zira başka kapım yoktu ki… Orada bulunan arkadaşlarımın nazarlarının da üzerimde olduğunun farkında idim. Ziyaretimin görüntüsünü örnek alacaklardı. Ve mânâ müflisliğimin yapmacık aşk gösterilerini takliden icraata tıynetim de müsait değildi. Kimseye hissettirmeden, benim için o an rahmet vesilesi alınmış, imanımın nurunu yansıtmayan, başkaları için rahmet-i ilâhiyeye vesile kılınmış, benim için rahmet manası taşımayan, imanlı kullarına rahmete vesile kılınmış, Gavsul-Azam’ın türbesinden YARATANIMA sitem dolu halimle dışarı fırladım.

Rahmetli Anacığımın HZ ALLAH’ın emrine ters düşen bir hal gördüğü zaman bizlere yaptığı ikaz ve uyarıyı hemen hatırladım.

Sık sık söylerdi Anam:

--AMAN OĞLUM DİKKAT ET, ALLAH ADAMI TAŞ EDER!.

 Derdi. Bu söz benim için istihza konusuydu.

--ANA İSBAT EDEMEYECEĞİN İDDİADA BULUNMA. TAŞ OLMUŞ BİR İNSAN GÖSTER Kİ İNANAYIM, DERDİM.

Anamı aciz bıraktığımın güya zevkini alırdım. Aciz kalan anacığım:

--Deme oğlum, HZ ALLAH gücenir, derdi.

Ben aciz ise anacığımdan daha çok bilgili olduğumun kıvancını yaşardım.

İŞTE ANACIĞIM O MÜBAREK SÖZLERİNİ ŞU ANDA İYİ ANLADIM:

“OĞLUN TAŞ OLDU ANA” DİYE İÇ ALEMİMDEN FERYAT EDİYORDUM, KİMSENİN DUYAMAYACAGI ÇIĞLIKLAR ATIYORDUM.

DENİZLER DENİZ OLALI ÖYLE FIRTINA GÖRMEMİŞTİR İNAN.

İŞTE EVVEL YAZDIĞIM METAFİZİK KİTABININ 153. SAHİFESİNE, YAZICININ DAHLİ OLMADAN, SAHİFE DÜZENİNE DE AYKIRI, ŞAHİTLER HUZURUNDA MANEVİ VAZİFEMİ VE VERİLEN GALİBİLİĞİ DE TASDİK EDEN, MÜHR-Ü İLÂHİ BASILDI, ELHAMDÜLİLLAH.

BU HALİMİ YAZIYA AKTARIRKEN BU FERYADIMA RAHMET-İ İLÂHİYE MADDEDE ZUHUR EDEN TALTİF-İ İLÂHİ İLE İHYA EYLEDİ BU ABD-İ ÂCİZİNİ. RABBIM NAZARINI ALMASIN ABDİ ACİZLERİNDEN.

EVVELİNE DÖNÜŞ NE KADAR ZOR, RAHMET-İ İLÂHİYEDEN GAZAB-I İLÂHİYE.

İBRET-İ ALEM İÇİN ANLATALIM, DİNLE:

MANA MÜFLİSİ OLMUŞTUM.

NE BEKLENTİLER, NE DUYGULARLA BİNLERCE KİLOMETRELER GELMİŞTİK. GÖNÜL KAPIM KAPATILMIŞTI. BU HALİMLE KAFİRİN KÜFRÜ-NÜN GÜYA NEDENİNİ İYİ ANLAMIŞTIM.

Belki rahmet kapusu açılır zannı ile taraf-ı etrafımıza karşı utancımdan yapmacık aşk gösterileri yapmaya yeltendim, yaptımsa da beceremedim, olmadı.

Çünkü maddi ve manevi hayatımda düzenbazlık ve sahtekârlığa yer yoktu. Delirmiş gibi dışarıya fırladım.

SİTEMLERİM YARATANIMA İDİ.

Otel yakındı, otele gidene kadar neler demedim ki RABBIMA neler?

HAMDOLSUN Kİ MÜRACAAT KAPIMI AÇIK BIRAKMIŞLARDI KÜSTAHÇA DALDIM İÇERİYE, BİRAZDA ŞIMARMIŞTIM.

YARATANIMA MIRILDANIYORDUM AMMA KENDİM DUYACAK KADAR YÜKSEK SESLE.

Oteldeki odamda kimse yoktu, sırt üstü uzanmıştım elbisemle yorganın üzerine.

Diyordum ki:

--HANİ ZATININ NEREDE RAHMETİ, MERHAMET-İ İLÂHİYEN? BİNLERCE KİLOMETRE YOLU BU ABD-İ ACİZİNİ TAŞ ETMEK İÇİN Mİ GETİRDİN?

Gözlerimi gayr-ı ihtiyari diktiğim karşı duvarda, yüksekte bağdaş kurarak oturan merhum Şeyhim, Efendim, Hacı Mustafa Yardımedici’yi gördüm. Gülüyordu benim halime ve:

--İYİ BİL. YAĞMA YOK, BURAYI SEVMEDEN İLERDEKİ MAKAMLARDAN SEVGİ Mİ BEKLİYORSUN? DİYORDU VE HALİME GÜLÜYORDU.

İki ayağını ayak bileklerinden tuttum, aşk ile çaprazlama kıvırdım da dedim ki.

--SENİ SEVMEK NE DEMEK, YERİM SENİ ÇITIR ÇITIR AŞKIMDAN.

O mübarek ayaklarını kıvırmakla, gayrı ihtiyari meğer rahmet kapısını açmışım. Rahmet kapısından içeri girdiğimi hissettim. Çünkü bir anda inkar zail olmuş, kaybettiğim yolum Rabbımın lütuf ve ihsanı ile yeniden verilmişti, gayr-ı ihtiyari giriverdim içine.

HALİM DEĞİŞTİ, ALINAN MANEVİ DUYGULARIM HEMEN İHSAN EDİL-Dİ. TEKRAR GAVSÜL-AZAM’I ZİYARETE GİTTİM.

HZ. ALLAH CÜMLE KULLARINA ONA BENZER ZİYARETLER İHSAN EYLESİN, AMİN VE SELÂMÜN ALE’L-MURSELÎN.

ŞUNU İTİRAF EDEYİM Kİ : ŞEYHİM EFENDİME HÜRMETTE KUSUR ETMEMEYE ÖZEN GÖSTERİYORDUM, AMMA BU GAZAB-I İLÂHİ HANGİ GAFLETİMİN CEZASI İDİ, HALÂ ÇÖZEMEDİM.

AHDE VEFA OLARAK, VERDİĞİN SÖZÜNDE SADAKAT, RAHMET VESİ-LELERİNE MUHABBET, SİLSİLE-İ MERATİP ÜZERE DEVAM ETMESİ GEREKLİ İKEN, NEFSANİ DUYGULARLA, HER NE SEBEBLE OLUR İSE OLSUN, RAHMET-İ İLÂHİYEYE VESİLE OLAN, TERTÎB-İ İLÂHİ, MECRASINDAN SAPTIRILDI MI, RAHMET-İ İLÂHİYEYE VESİLE YARATILAN TERTİP VE TANZİM-İ İLÂHİYE, SALİKİN HOŞUNA GİTMEYEN GAZABA DÖNÜŞÜR.

İŞTE YAŞADIM, GÖRDÜM. BU HADİSEDE BİLGİ EDİNDİM. EY NURU AYNIM SENDE AYNİ PERİŞANLIĞI YAŞAMAYASIN DİYE; İSTİFADE ET TEMENNİLERİMLE.

HEMCİNSİNE HİZMET İÇİN, HASSETEN YARATILAN, ZAMANI ZAMAN İÇİNDE DEĞERLENDİRME ÖLÇÜSÜNÜ BİL VE BU YÖNLÜ İHSAN EDİLEN KABİLİYETİNİN DE İLÂHİ LÜTUF OLDUĞUNU UNUTMA. EMR-İ İLÂHİYE UYUMLU, AMENTÜYE ACABÂSIZ İMAN EDEN HAZRET-İ İNSAN OLMAYA ÇALIŞ.

MEKARİM-İ AHLAKINI HEMCİNSİNE YANSITMA VAZİFESİ İLE VE HER HALİNDE GÖRÜLEN İND-İ İLÂHİDEN VAZİFELİ, KABİR HAYATINDA DA VAZİFESİ DEVAM ETTİRİLEN ÖRNEK İNSANLARI İYİ ANLADIM. AZ DA OLSA CÜMLESİNE HER GÜN OKUDUĞUM RUHLARINA ÜÇ IHLAS VE FATİHA İLE TAZİM VE HÜRMETLERİMİ ARZEDİYORUM.

ZAHİRİ ÜLEMANIN MAALESEF ANLAYAMADIĞI, ANLAMAK DA İSTEMEDİĞİ, EHL-İ AŞKIN KABİR ZİYARETLERİNİN BİLGİSİZCE YAPILMASININ NEDENİ BU MEVZUDA BİLGİ NOKSANLIĞINDAN DEĞİLMİ?

BU NOKSANLIKLARIN ZUHURU BARİZ GÖRÜLÜRKEN, EKSERİ ZİYARETCİLERİN BİLGİSİZCE YANLIŞ İCRAATLARININ MESULİYETİNİ NEFSİNDE HİSSETMEYEN ULEMA, RABBINA YÖNELİP HANGİ İNANCINDAN VE ŞAHİTLİĞİNDEN BAHSEDER?.

CEHLİ, AYIBI GİZLİ DEĞİL AŞİKAR. KABULÜ HZ. ALLAH’A KALMIŞ.

HALKI BİLGİSİZCE, YALNIZ YASAKLARLA EĞİTMEK, BU HALİ BENİMSEYİP BİLGE OLDUĞUNU İDDİA EDEN KİŞİDEN, HUZUR-I İLÂHİDE BU NOKSANLIĞININ HZ ALLAH’IN BİLDİRİLERİ İLE BİLİNEN GERÇEKLERE MUHALEFET ETTİĞİ SORULMAYACAK MI? HESAPSIZ MI KALACAK? ÖYLE Mİ ZANNEDERLER?

BU ABD-İ ÂCİZ BU KISASIN KIYAMETE KALMIYACAĞINI SÖYLERSEM KEHANET Mİ OLUR?

Yazmıştım, tekrarını lüzumlu görüyorum. İçtihatsız bıraktıkları toplumların işlerine gelmeyen, yaşadığı çağa uyum sağlayamadıklarının vebalini düşünmeden, HZ. ALLAH’ın bildirisinin anlamını bildirmeleri inançlarına ters düşen bilge kişilerin, bu gerçek bildiriyi okudukları zaman yüzleri kızarıyor mu görmek isterdim. Bakınız HZ. ALLAH ne buyurdu:

EY İMAN EDENLER. ALLAH’IN KENDİLERİNE GAZAPLANDIĞI TOPLULUĞA TABİ OLMAYIN Kİ ONLAR; KAFİRLERİN KABİR EHLİNDEN ÜMİT KESDİKLERİ GİBİ, AHİRETTEN DE ÜMİT KESMİŞLERDİR. (Mümtahine Suresi, 13)

DİKKAT! KABİR EHLİNDEN ÜMİT KESENLERE HZ. ALLAH KAFİR DİYOR VE ÖRNEK GÖSTERİYOR.

BU TÜR BİLEN İNSANLARIN AHİRETTEN ÜMİT KESTİKLERİNİ DE BİLDİRİYOR HZ. ALLAH (c.c.).

“TAŞTAN VE TOPRAKTAN NE İSTİYORSUN?” DİYE SIRÂT-I MÜSTAKÎMDEN, TERTÎB-İ İLÂHİDEN SAPTIRDIĞIN İNSANLARIN VEBALİNİ DÜŞÜNEBİLİYOR MUSUN? ŞUNU İYİ BİL:

HZ. ALLAH’IN VARLIĞINA İNANAN İNSANLAR, TAŞIN VE TOPRAĞIN YARATTIĞI CÜMLE MAHLUKATIN RIZKINA VESİLE YARATILDIĞININ BİLİNCİNDEDİRLER VE TAŞTAN VE TOPRAKTAN ALLAH’IN İHSAN EYLEDİĞİ ÇOK ÇOK ÜRÜN VE NİCE HİZMETLER BEKLERLER.

TAŞ VE TOPRAK RAHMETE VESİLE OLDUĞU GİBİ, ORADAKİ YATAN BELİRLİ KİŞİLER DE RAHMETE VESİLE KILINMIŞTIR. BU RAHMETİ İNKAR EDEN KİŞİYE HZ. ALLAH KAFİR DİYOR.

 

MERHUM AŞIK VEYSELİN DEDİĞİ GİBİ;

“BENİM SADIK YARİM KARA TOPRAKTIR. DERKEN, BU YAKARIŞ, VESİLEYİ YARATANA TEŞEKKÜR DEĞİL Mİ?

HAŞA TOPRAK İLÂH DEĞİL. İYİ BİL VE BÖYLE BİLDİR.

ORADA MEDFUN OLAN ZATIN MANASINA HÜRMETİ DE, BİLEREK KUSUR ETMEYENLERİN, GERÇEKLERE OLAN SADAKATINDA SAMİMİ OLANLARIN YAKARIŞLARININ İND-İ İLÂHİDE RET OLUNMADIĞININ BİLİNCİ İLE YAŞAYANLARI HER YERDE BULABİLİRSİN.

 RAHMET-İ İLÂHİYEYE VESİLE KULLARIN MEVCUDİYETLERİNİ, ZATI ALİLERİNİN DIŞINDA, SAĞIR SULTANLAR DA DUYDU VE BİLİYORLAR.

 

DİKKAT! UYARIM KABİR HAYATINA İNANMAYANLAR İÇİN:

MÜMTAHİNE SURESİ 13. AYETTE HZ. ALLAH’IN BİLDİRİSİ:

KABİR HAYATINA İMAN ETMEYENLERE HZ. ALLAH KAFİR DİYOR.

DE Kİ: HERKES KENDİ MİZAÇ VE MEŞREBİNE GÖRE İŞ YAPAR. BU DURUMDA KİMİN DOĞRU BİR YOL TUTTUĞUNU RABBIMIZ EN İYİ BİLENDİR. (İsra Suresi, 84)

Bu Ayet-i celilede beyan edilen manayı iyi anlayalım.. Kişilerin mizaç ve meşrebini HZ.ALLAH’tan gayri kimsenin bilemeyeceğini ve ölçemiyeceğini.

YALNIZ HZ. ALLAH BEN BİLİRİM, BUYURUYOR.

“SEHER ZEVKİN NE BİLSİN, MÜSTECÂNÎ PÜSTERÎ KALBLER?!..

FÜYÛZÂT-I SABÂHI HASTA-YI HİCRÂN OLANDAN SOR.”

Seheri görmeyen ve bilemeyenler seherin zevkini nereden bilecekler?

Sen seherin değer ve zevkini gece boyu hicran çeken hastadan sor.

Hikmet-i ilâhiye cümle hicran çeken hastalara, seher vakti tarifi mümkün olmayan ferahlık verilir. Bu feyzi hicran çeken hastalar iyi bilir. Her gün göbeğine güneşi doğduran, güneşin doğmasını da göremeyen kişi seher zevkini nereden bilecek?

Benî Âdem’in ekserisinin ilmi yaşayarak değil, kulaktan dolmadır, ademdir, hakikatte yoktur.

Füyüzat-ı ilâhiyeden haberi, hal ehline göre yetersizdir.

YA ADEM! İTMİNAN-İ KALBİN GARİBİ İKEN, RUHEN MUTMAİN OLMANIN, YARATANININ İHSANI KADAR BİLMESİ GERÇEĞİNİN ARZU VE TEMENNİSİ İLE…

EMR-İ İLÂHİYE İTAATI, VE İLÂHİ EMRE UYUMU, HZ. ALLAH’IN TERTİP VE TANZİM EYLEDİĞİ VESİLELERE YAKINLIĞI SAY-İ GAYRETİNLE, SAĞLAMAYA ÇALIŞ Kİ, TAŞIN TOPRAĞIN NE OLDUĞUNUN ZEVKİNİ ALDIĞIN GİBİ…

DİKKAT ET! SAY-İ GAYRETİNE BAĞLI GÖRÜNÜMLÜ, NAZARGAH-I İLÂHİ OLAN KALBİ TAŞLAŞTIRMA.

Muhterem Hocam, taşı, toprağı niye ziyaret ederiz? anlatabildimse mutlu olurum.

“GÖRMEDİĞİM ALLAH’A İBADET ETMEM” diyen yol büyüklerimizin mezhebi ve meşrebi olan aşk-ı ilâhiyi ve şeriat-ı garrayı bu yolda bulacaksın.

Yok ise şahsi ve nefsani duygularımıza pek hoş gelmeyen, Benî Âdem’i korkutarak cehennemden başka tesirini göstermeye muttali olamadığın aşikar,

 Günahı kebaire dışı yaratılan güzelliklerin zamana göre tanzim ve tertip edilip beşere sunulması emr-i ilâhi gereği iken, aldığın, maneviyatın yanına uğramayan tedrisatının gereği, Aşk-ı ilâhiden nazar-ı ilâhiden mahrum edilmiş, zamana göre içtihattan mahrum bırakılmış, içtihada tabi emr-i ilâhiler mahrumu, en son ihsan edilmiş şeriat-ı Muhammedi böyle mi ihsan edildi, insaf et.

İlim adına yanlış anlatıyor ve bazılarını bilmeden yanlış aktarıyoruz. İcraatlarımız ise aşk-ı ilâhiden uzak, zikren “kesira” emr-i ilâhisini anlamaktan ve anlatmaktan uzak, sonsuz rahmet-i ilâhiyenin af ve mağfiret vesilelerini beşere yansıtmaktan uzak, mekarim-i ahlâkı gerektiren tasavvufi yaşantıdan uzak.

Günah-ı kebaire dışında, yaratılan güzellikleri çok yerde kabul edemeyen bir ilim ihdas edildi. Manaya yani ruha muhtaç olduğu gıdayı da veremeyen düstur ve prensipler insan olmaya namzet Benî Âdem’in yaratılışının sırrını yansıtamadığını henüz anlayamadık, anlamakta istenmiyor tutumu halâ maalesef devam ediyor.

MANA KALICIDIR, MANASIZ KALAN MADDE İSE RUHSUZ CESET MİSALİ, HER AN KOKUŞMAYA MÜSAİT YOK OLACAK HALDE YARATILMIŞ-TIR. MEVCUDİYETİ TÜKENMEYE, BİTMEYE, ÇÜRÜMEYE MÜSAİTTİR.

KÜFÜR BATAKLIKLARINDAN RAHMET-İ İLÂHİYEYE VESİLE OLACAK İBRETLER ALINIR.

GAZAB-I İLÂHİNİN TOPLU ZUHUR ETTİĞİ BİLİNEN MERCİLERDEN RAHMET BEKLENMEZ. O TÜRLÜ YERLER RAHMET-İ İLÂHİYE VE NUR-U İLAHİYE NAİL OLMA YERİ DEĞİLDİR.

EY. İMAN EDENLER! ALLAH’IN KENDİLERİNE GAZAPLANDIĞI TOPLU-LUĞA TABİ OLMAYIN. (Müntahine Suresi, 13)

Devamını evvelki sahifelerde yazmış idim, buradaki verilen gerçeklere dikkat edelim.

EHL-İ KİTABA, HZ. ALLAH’IN VARLIĞINI LİSANEN KABUL EDENLERE SAKIN KAFİR, GAVUR, GAYRİ MÜSLİM DEMİYESİN.

İSLÂM’IN ANLAMINI HZ. ALLAH’IN BİLDİRDİĞİ ANLAMDA BİLMEYE ÇALIŞ. SAKIN NEFSİNİN ÇARPIK FİKİRLERİNİN MAHKUMU OLMAYASIN.

BİLGİN VAR İSE “EMR-İ BİL-MARUF, NEHY-İ ANİL-MÜNKER”DEN İLERİ GİTMEYESİN. HEMCİNSİNİ BARİZ KÜFÜRDE GÖRÜYOR İSEN İNCİTMEDEN HZ. ALLAH’IN RAHMETİNDEN ÜMİDİNİ KESTİRMEDEN UYARABİLİYOR İSEN UYAR O KARDEŞİNİ. O TÜRLÜ KABİLİYETİN VARSA EYVALLAH, YOKSA SENİ AŞAN OLAYA KARIŞMA ALLAH İÇİN.

Na-ehil küfür bataklığında olamayacak rahmet güzelliklerini ararlar, elbet bulamazlar, yaratılmayan bir şey nasıl bulunur? Bulamadıkları için aşağılık kompleksine kapılarak hep ikinci sermayeleri olan manayı inkar yolunu seçerler. Manayı da madde gibi tahayyül ettiklerinden, zuhur eden rahmet-i ilâhiye dahi “doğal” der de geçerler, yahut geçtiklerini zannederler.

Hakikatte yaratanını yeteri kadar kabul edemediklerinden, onlar için tek açık kapı inkâr kapısı kalmıştır, ister istemez oraya iltizam ederler.

Rahmet-i ilâhiyeyi aldığı ilimle bağdaştıramayan bilginlerin göstermeye çalıştığı ilâhi güzelliklerle bağdaşmayan, içtihatsız şeriatı kabul eden de etmeyen de geçmişten ders alınamadığından, sonra gelenler de evvelkiler gibi aynı hataya düştüler, hakikat böyle imiş gibi sürdürmeye devam eylediler.

En son ihsan edilen, Benî Âdem’in kolayca insan olabileceği rahmet-i ilâhiyenin rahmetine vesile kıldığı Şeriat-ı Muhammediyenin özünde kardeşlik ve dostluk var iken, ferden, cemiyet ve toplum olarak bu düşmanlıkların anlamı ne ifade ediyor?

En son lutfedilen Şeriat-ı Muhammedi’nin dahi yanlış anlaşılıp yanlış uygulanması bazı toplumlarda sevgi, muhabbet ve hoşgörünün yerini cehaletin istilâ ettiği ve şiddete dönüşerek din adına korkunç cinayetler işlendiği, ocaklar söndürüldüğü 21. asır uzay çağında bu cehalet maalesef acı gerçek.

 HZ. ALLAH’ın kullarına olan merhameti ve rahmeti gereği tertip ve tanzim eylediği Enbiyayı, varisi olan Evliyayı, veliyi, bu tertîb-i ilâhiyi, aldığı tedrisatla bağdaştıramayan, rahmet hazinelerini inkar ettiklerinde hatır için üzülmüş görünümüne bürünerek hemcinsi avamı saflarına çekip ehl-i irfâna cephe almakla kandırdıklarının zevkiyle yaşadıklarını zanneden hakikat gafilleri.

Benî Âdem’in yaratılışının nedenini bilmekten aciz, bu aczini de gizlediğini zanneden hakikat müflisi. İnançsız adem olmaz diye hatır için ahkam kesen kişilerin ehl-i irfâna ehl-i aşka yutturamadıklarını bilselerdi...

Deve kuşu misali. Avcıdan gizleniyorum zannı ile yalnız başını kuma gömer de gizlendim zanneder, fakat bilmez ki olanca cesameti ile gövde dışarıda. Amma deve kuşunun gizlenme kabiliyeti bu kadar.

Küfrün manadan gizlendim zannı gibi. Mana nasipsizi. Bilemez ki, iki zıddın bir arada bağdaştığı görülmemiştir. Küfürden kurtul ki yerini ilâhi mana alsın.

“PADİŞAH KONMAZ SARAYA HANE MAMUR OLMADAN”

 PEYGAMBER EFENDİMİZLE İHSAN EDİLEN TERTÎB-İ İLÂHİYİ, ŞERİAT-I GARRAYI ASRA UYUMLU TAPTAZE YAŞAYAN EHL-İ TASAVVUF, YANİ MUTASAVVUFİN, EHL-İ AŞK, HZ. ALLAH’IN MUHAFAZASI VE KORUMASI ALTINDADIRLAR.

EZEL-İ ERVAH’DA İMAN ÖLÇÜSÜ BELİĞ CEVABININ ZUHURU VE TECELLİSİ OLAN BEŞERİN BELİĞ İMANININ DÜNYA HAYATINA YANSIMASININ RAHMET TOLERANSLI ZUHURUNA VERİLEN İSİM; HİKMET, MARİFETULLAH, İLÂHİ AŞK. CÜMLESİNİN ÖZETİ: İLÂHİ EMRE UYUMLU KULLUK.

Bilerek veya bilmeyerek ters yola girmiş, ALLAH korkusu olmayan, HZ. ALLAH tarafından vazifelendirilmemiş, şeytani rüyasında şeyh olmuş Ezel-i Ervah’ta ve zuhuru meşrep yapısında manaya uyum tiynetinde olmadığı halde kurnazlıkla kendisini mana ehli gösteren dünya ve ahiret düzenbazı.

Böyle kimselere saflığından tabi olan, günahı kebaireye düşmemek için titiz davrananların Rabbım emeklerini zayi etmesin temennisiyle.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN HZ. ALLAH’TAN İHSAN EDİLEN TEBLİĞİNİ DİNLE, SAF OLABİLİRSİN AMMA SALAK OLMA, ASALAK HİÇ OLMA.

“İNSANLARIN EN ŞERLİSİ, MÜRŞİT OLMADIĞI HALDE MÜRŞİTLİK TASLIYANLARDIR.”

RAHMETİ VE MERHAMETİ NA MÜTENAHİ OLAN, EŞİ VE BENZERİ ÖLMAYAN, OLAMAYACAK DA. YAŞADIĞIM FİZİK VE METAFİZİKİ OLAYLARIN ETKİSİ VE NEFSE VERDİĞİ HZ. ALLAH’IN ZATINA MAHSUS, VARLIĞINDAN ARINMIŞ, YOKLUK DUYGUSU VE GÖZ YAŞLARIMIZLA FERYAD EDİLİRKEN, YAZICIDA YAZDIĞIM SAHİFENİN ÜZERİNE MANEVİ İCAZETİMİ TASDİK EDEN ŞAHİTLER HUZURUNDA KUDRET-İ İLÂHİ MÜHÜR BASTI.

HZ. ALLAH’ın rahmetine, lutuf ve ihsanı olan taltifine her an muhtacız ukalâlık eylemiş olmayayım.

HZ. ALLAH’ın varlığına Peygamberimiz efendilerimizin ALLAH’ın elçileri oldu-ğuna, iman anayasası olan AMENTܒnün maddesine ve manasına olan inancım, icraattaki samimiyetimden Yaratanıma Hamd ederim.

Çocukluğumdaki temiz hislerim, gençliğimdeki emr-i ilâhiye karşı samimi tutumum ve sonraları Rabbımın lutfu ihsanı olarak verilen manevi vazifemin verdiği zevkimle yaratanıma duyduğum yakınlığımı nefes nefes, adım adım, yudum yudum yaşamaya gayret ediyorum.

 Aczimle ve kulluğumdan ötürü noksanlığımı yaşarken, yaşıyorum mana hazzımın noksanlığına tahammülüm azaldı fakat naçar, gene yaşıyorum.

RAHMET-İ İLÂHİYEDEN SOYUTLANMIŞ HAYATIN, CESEDEN MEVCUT OLMASI, MANADAN YOKSUN İSE BİLMEM NE ANLAM TAŞIR, NE İFADE EDER.

Dünyadaki yaşantımın maddesinde ve manasında elhamdülillah o kadar çok METAFİZİK olaylar var ki.

Bir nebze hemcinsim olan beşere göstermek vazife ve arzumun tahakkukunda zorlanıyorum amma aczimle bir şeyler yapmaya azimliyim.

Cenâb-ı Mevlâ’ya olan tazarru niyazımı, yapmacık tevekkül maskesine sığınarak tembelliği ve asalaklığını sureti haktan imiş gibi göstermeye kalkışan gafillerin gafletleri ile karıştırmayasın.

HZ. ALLAH, cevheri ve arazı da yaratmış anlamı, suyu ve toprağı yarattı. İkisini karıştırıp kerpiç, daha neler yapacaksın, amma sen yapacaksın. Haşa HZ. ALLAH’a demeyesin bunları da sen yap diye, yaratanına küstahlık olmaz mı?

Kulluk vazifeni bil, emr-i ilâhinin tebliğine elçilerini vazifeli kıldı. Sakın deme Ben elçi melçi tanımam zatının bildirisi bana yeter. Bütün alem HZ. ALLAH’ın halk ettiği hikmetli ve anlamlı rahmet-i ilâhiyelerle bezenmiştir. Yarattığı şeylerden kulun hayatını devam ettirmesini dilemiş.

ADEM ALEYHİ’S-SELÂM, HİKMETİ ZATINA MAHSUS DÜNYAYA ÇIKARILDIĞINDA, HİTAB-I İLÂHİ, KULUN VAZİFESİNİN TÜMÜNÜ ÖZETLEYEN: EKİNİZ, BİÇİNİZ, YİYİNİZ…

Hitab-ı ilâhi kulun vazifesinin kanıtı değil mi?

“BU DÜNYAYI BEN YARATTIM, SEN DÜZENE SOKACAKSIN “

Hitabı her hadisede zuhur ederken yaratılışındaki hikmetler ve emr-i ilâhileri umursamadan veya unutarak günlük karşılaştığımız say-i gayretimizi sarfetmemiz gerekirken yaratanına “beni yorma, onu da sen yap” diye, edep dışına çıkmayasın. Hz. ALLAH’a karşı terbiyesizlik, küstahlık olur.

Derviş vird edinir, “HASBÜNALLAHU VE Nİ’MEL VEKİL” (SEN BİZİM VEKİLİMİZSİN) der, amma haddini bilir. Gücünün yettiği yerde verilen gücünü kullanır, gücünün yetmediği yerde yardım diler. Dikkat et zülf-i yare dokunma.

HZ. ALLAH SENİN NE AVUKATIN, NE DE HİZMETÇİN.

Na-ehle karşı gülünç oluyorsun.

Emr-i ilâhiye karşı müşvik ve itaatkar olalım, ademken insan olmanın başka tariki yok, yaratılmadı ki bulasın.

Peygamberimiz efendimizin doğum gününde bayram ettiğimiz mevlit kandili günü 1999 senesi 24 haziran bilgisayarda yazdıklarımı dosyalamak için printere yazdırıyordum 60. sahifenin başında çift çizik çerçeve içerisinde, çerçeveler alışa geldiğimiz çerçeve cinsinden değil 12,5cm boyunda 12mm eninde altın yaldız rengi, kırmızı yeşil noktacıklarla sahifenin kenarında, üstünde yukarı kenardan sahife nizamına ve düzenine uymayan, ekranın ve printerin dahli olmadan, ekranda dahi görünmeden, bir daha yazdırmamıza da imkan olmayan, çeşitli renklerle bezenmiş, bazı yerlerine Kur’ân-ı Kerîm’in nazil olduğu kûfi yazıya benzer çıplak gözle zor görülen esmalarla, mühürlerle bezenmiş ilâhi bir olay zuhur etmişti.

Bu olayın izahında Teknolojinin ve akılcı din bilginlerinin aciz kaldığı gerçek.

HER NE KILMIŞSA ADALETTİR CENÂB-I KİBRİYA.

HER KAZAYA HER BELÂYA KIL RIZA, ALLAH KERİM.

BU TÜRLÜ ZUHURATLAR VE OLAYLAR EHL-İ İMANI RAHATSIZ ETMEDİĞİ GİBİ, İMANINA MUHAFAZA OLUŞTURUR, EHL-İ AŞKIN ZEVKİNE ZEVK KATAR.

Olay, yüksek tahsilli mana cilvelerine az çok aşina Mehmet Şen Efendi ve Tarık Küçükkalıpçı Efendilerin de huzurunda zuhur etti.

HZ. ALLAH onları da bu zuhurat-ı ilâhiyenin şahidi kılmıştı. O sahifenin üzerine

hiçbir cihazın dahli olmadan, gökten düşer gibi zuhuru, o efendileri de hayretler içinde bırakmıştı. Her tarafı göz ile zor fark edilen kûfi yazılarla ve mühürler ile bezenmiş levha üzerine siyah lâtince yazı ile, akıldan öteye yol bulamayan akılcı ülemayı şoke edecek Lâtince harflerle bu abd-i âcizin kimliğini ve icazetini bizatihi yazıyor:

 

 H. GÂLİP HASAN KUŞÇUOĞLU

 Kâdirî, Rufâî, Gâlibî Meşâyihı, Mutasavvıf

 

Dosyanın 60. sahifesi metafiziğin 153. sahifesinde perişanlığımı anlatıyordum. ANAMA yeteri kadar bilmediğim için bocaladığım hiçliğimi sergilemeye çalışıyordum. YARATANIMA neyi gösterecektim ki? Tertip ve tanzim HZ ALLAH’ın halketmesi değil mi? Amma bu abd-i âcizin başka kapım yoktu ki yakaracak. Sonradan anladığıma göre biat ettiğim Şeyhime karşı saygısızlığımın cezası imiş. Bizatihi Şeyhim Efendimin görünümü ve lisanından ihsan ettiler. Bu uyarı ile abd-i âcizi bilcümle ALLAH’ın kullarına ibret olsun diye, normal yaşamaları için tasavvufun inceliklerinin sevgi, muhabbet, ALLAH’a iman ve peygamberine ve getirdiği şeriata saygılı, yaşadığı zamana uyumlu dosdoğru yol almanın esas olduğunu izah etmeye yetkili kıldılar.

Bu METAFİZİK olayı bütün çıplaklığı ile ıhvanıma ve okurlarıma anlatmak istiyorum. Aczimi itirafla yetiniyorum başka gücüm yok.

Aynı mührü kitaplarda göstermeye çalışıyoruz, nedenini araştır. Ruhi zevk alacağından, inancını muhafaza için çerçeve oluşturacağından şüphem yok. Lütfen bu hikmet-i ilâhiyeye aşina olmaya çalış, yaşa. Şunu iyi bil ki;

HZ. ALLAH’ın gücü, kuvveti, varlığı karşısında bu abd-i aciz, yaratılışım ve Rabbıma olan imanım, Peygamber Efendilerimizin tebliğ buyurduğu ahkamın zerresine dahi itirazkar olmadığım gibi, gene Rabbımın rahmetinin tecellisi, sahtekarlığa, düzenbazlığa, din istismarına dünya yaşantımda yer bulamazsın.

HZ. ALLAH’IN RAHMETİ İLE İHSAN EYLEDİĞİ MÜHR-Ü İLÂHİ, İMANIM ODUR Kİ, HEM MADDE EHLİNE, HEM DE NA-EHLİN YERSİZ TASALLUTUNDAN EZİLEGELEN MANA EHLİNE, MADDEDE ZUHUR EDEN MANA TECELLİSİNİ BAŞ GÖZÜ İLE GÖRMEKLE İTMİNAN-I KALBE ERECEKLERİNİN TEMENNİSİYLE, ŞAHSIMA MÜNHASIR GÖRMEYİP, BÜTÜN İNSANLIĞA MAHSUS RAHMET-İ İLÂHİYE OLARAK GÖRÜYORUM. SAKIN AKSİNE İMANINDA YER VERME.

“VE HÜVE AL KÜLLÎ ŞEY’İN KADÎR.”

 

Susamış kişinin çeşmenin yanında durmakla susuzluğu geçemeyeceği gibi, Bal bal demekle ağzın tatlanmayacağını bil.

BENİM ACZİMİ DEĞİL; HZ. ALLAH’IN BÜYÜKLÜĞÜNÜ BİL VE GÖRMEYE ÇALIŞ. YEMİN EDİYORUM, ABD-İ ÂCİZİN MANEVİ VAZİFEMİ MANADAN ALDIĞIMI TASDİK EDEN MÜHR-Ü İLÂHİYİ HZ. ALLAH İHSAN EYLEDİ.

Bu mühr-ü ilâhi ile duygulanan ehl-i aşk Edebiyat Öğretmeni dini tedrisata aşina Fazlı Al Hoca Efendinin dile getirdiği duygusunu dinleyelim.

 

RAHMET MÜHÜRÜ

 

HAMDOLSUN ALLAH IMIZ BİR MÜJDE VERDİ.

ALEMLERE RAHMET, RAHMET MÜHÜRÜ.

GAİBDEN ALEME RAHMETLER SERDİ.

İNSANLIĞA RAHMET, RAHMET MÜHÜRÜ.

 

BİR KERAMET VERDİ YÜCE HAK BİZE.

MANAYI MÜHÜRLE ÇIKARDI DÜZE.

ACİZİM, YAZAMAM BU SIRRI SİZE.

ASRIN KERAMETİ, RAHMET MÜHÜRÜ.

 

GÜÇ KUVVET ALLAH’IN, MÜHÜRLER PERDE.

BU MÜHÜR HEM ŞİFA HEM DEVA DERDE.

ALLAH DİLEMEZ İSE İCRAAT NERDE?

GÖNÜLLERE ŞİFA, RAHMET MÜHÜRÜ.

 

MANAYA SINIR YOK ŞEKİLLER PERDE.

HER SURET BİR MÜHÜR HEPSİ AYNİ YOL.

HEPSİNDE MANA BİR, HAKKA TESLİM OL.

SURETLERDE İMZA, RAHMET MÜHÜRÜ.

 

EFENDİM NİYAZLA MAKAMA DURMUŞ.

RAHMET COŞMUŞ DALGA AÇIĞA VURMUŞ.

BU MÜHRÜ ŞAHİTLERLE TALTİF BUYURMUŞ.

MERHAMETİ İLÂHİ, RAHMET MÜHÜRÜ.

 

BU MÜHRÜN İÇİNDEDE MÜHÜRLER VERMİŞ.

İÇ İÇE SURETLER AYETLER SERMİŞ.

ALIN ÇÖZÜN DİYE İMKAN GÖSTERMİŞ.

HİKMETLERE ŞİFRE, RAHMET MÜHÜRÜ.

 

TEKNOLOJİ ACİZ ÇÖZEMEZ İLİM.

BİR DEĞİL YÜZLERCE ÇEKİLDİ FİLM.

METAFİZİKDİR BU EDİLMEZ DİLİM.

BİR BAHRİ UMMANDIR, RAHMET MÜHÜRÜ.

 

ALTIN ÇERÇEVEDE SONSUZ MANALAR.

BU MANADAN ANCAK EHL-İ HAL ANLAR.

GÜÇ KUVVET ALLAH’IN EY EHL-İ CANLAR.

RAHMETİN TELLALI, RAHMET MÜHÜRÜ

 

ESERİ MÜHÜRLE METHETMİŞ ALLAH

COŞTURDU RAHMETİ BU ESER BİLLAH

MANADA VESİLE VAR İLLÂ ALLAH.

TEVHİDİN TASDİKİ, RAHMET MÜHÜRÜ.

 

BU KİTABA RABBIM İCAZET VURDU.

LEDÜNNÜ MANAYI BÖYLE BUYURDU.

EFENDİM HALİYLE SESİN DUYURDU.

ALEMLERE RAHMET, RAHMET MÜHÜRÜ.

 

YA RAB! MÜHRÜNLE BİZİ MANANA DALDIR.

RAHMETİN ZEVKİ İSE RAHMET DERYANDA VARDIR.

EFENDİM VESİLE, VESİLE HALDİR.

HAŞRE KADAR BAKİ, RAHMET MÜHÜRÜ.

 

                                   (Edebiyat Öğretmeni    FAZLI AL)

 

 

 “RAZIYIM SENDEN DEVAM ET” BUYRDU HZ. ALLAH.

 

Tahminen 80’li senelerde idi. Ankara Hüseyin Gazi, Ekin Mahallesi Tevhit Camisi’nin yanında, evin orta katı bahçeye bakan odamda, gecenin nısfında Teheccüt Namazından sonra günlük virdimle meşguldüm.

1956 SENESİNDEN BU YANA HZ. ALLAH’IN TERTİBİ, KADİRİ VE RUFAİ ŞEYHİ OLARAK VAZİFELİYİM.

MANEVİ VAZİFEMİN İCABI VELEVKİ, NEFSİMİN HAZZINA UYUMLU YAŞANTIMDA, ZAMAN, HARAMİYETİ BELİRLENEN GÜNAH-I KEBAİRELER DIŞINDA, YARATILAN GÜZELLİKLERE HAYRANLIĞIMDAN BİRŞEY EKSİLTEMEDİ.

DİNİ TEDRİSAT GÖRMÜŞ, NE YAZIK Kİ, HZ. ALLAH’IN HARAM KILDIĞI DIŞINDA YARATILAN GÜZELLİKLERDEN MAHRUMİYETİ BARİZ GÖRÜLEN, MANA VE METAFİZİK İLMİNİNDEN BİLGİSİZCE SOYUTLANMIŞ, İLME AŞİNA OLDUĞU KADAR MUHAFAZA VE BEKÇİLİĞİNİ DE ÜSTLENMİŞ, BİNİKİYÜZ KÜSUR SENEDİR “FİTNE OLUYOR” EVHAMI İLE İÇTİHATSIZ BIRAKILAN MUHAMMEDİ ŞERİATINI, ZAMANIN OLMAZ İSE OLMAZ, YAŞANILMASI MUTLAK LÜZUMLU KILINAN TERTİB VE TANZİM-İ İLÂHİ YAŞAM GERÇEĞİNDEN MAHRUM BIRAKILDIĞI GİBİ, “ZAMANA UYDURDUM” ZEHABINA KAPILIP, ZAMANINDA YAŞANILMASI TERTÎB-İ İLÂHİ OLAN, CEMİ KULLAR İÇİN HASSETEN YARATILAN ĞÜZELLİKLERİ UMURSAMAYARAK, DÜNYA HAYATINI NEFSANİ DUYGU VE AKILDAN ÖTEYE YOL BULAMAYAN NAKİL İLE İLGİSİZ, AKILCI DİN UYDURMAYA ÇALIŞAN, HZ. ALLAH’IN “BANA DİN Mİ ÖĞRETİYORSUNUZ?!” HİTABINDAKİ İNCELİKLERİ DE DÜŞÜNEMEYEN ULEMA VE İÇTİHATSIZ KATI KURALLARLA, BİLGİSİZCE ŞERİAT-I GARRAYA SADIK TOPLUMLARIN ÇOĞUNLUKTA OLDUKLARINI ZAMANIMIZDA GÖRMEK ZOR DEĞİL...

HZ.ALLAH EMEKLERİNİ ZAYİ ETMESİN, İBADET VE TAATLARINI KABUL BUYURSUN, AMA BİLİNSİN Kİ, ZAMANIN ÖZLEMİ DUYULAN, EMR-İ İLÂHİYE UYUMLU ŞERİAT-I GARRAYI HZ. ALLAH’IN ÖRNEK GÖSTERDİĞİ EHL-İ HALİN YAŞANTISININ YADIRGANDIĞI AHVAL-İ ALEMDE NEŞVÜ NEMA BULDUĞU GÖRÜLMEMİŞTİR.

MANEVİ BEKLENTİLERİMİN VE MANEVİ ARZULARIMIN ARDI ARKASI KESİLMİYOR.

MÜFLİSİN İMKANSIZLIKLAR İÇİNDE NEFSİNİ TESELLİ EDECEK ÇIKIŞ YOLU ARADIĞI GİBİ, ACİZ NEFSİME BAKIYORUM. ACZİMDEN BAŞKA BİR ŞEY GÖREMEDİĞİMDEN, RABBIMIN VARLIĞI İLE TESELLİ OLMAYA ÖZEN GÖSTERMEYE GÜCÜMÜ KULLANIR İKEN, SAMİMİ GÖZ YAŞLARIM İHTİYA-RIMIN DAHLİ OLMADAN AKIYORDU.

GÖZYAŞLARIN KALBİNİ SULANDIRDIĞI ZAMAN MÜRACATINI KAİNAT BİLİR.

NİYAZIM RABBIMA İDİ. GAYRİ MÜRACAAT YERİ DÜŞÜNCESİNDEN RABBIMA SIĞINIRIM.

“YA RABBİ, ZATINDAN BAŞKA SIĞINACAK İMKANI VE YERİ OLMAYAN BU ABD-İ ÂCİZİNİ RAHMETİNLE YARLIĞA.” GAYR-I İHTİYARİ NİYAZ EDİYORDUM.

--AFFETMEYECEKSEN BİTİR DÜNYAMI.”

O ANDA NASIL OLDU BİLMİYORUM, BÜTÜN BENLİĞİMİ SARAN FASİH BİR TÜRKÇE HİTAB-I İLÂHİ:

“DEVAM ET KULUM RAZIYIM SENDEN!”

KUVVETLİ BİR HİTAB-I İLÂHİ İLE MEST OLDUM.

BU HİTAB-I İLÂHİ YAN ODADA UYUYAN AİLEM HACE FATMA HANIM YATAKTAN FIRLAYIP ODAMA GELDİ, HIÇKIRARAK AĞLIYORDU, ŞİMDİ HZ. ALLAH’LA KONUŞUYORDUN DİYE.

NEDEN İHTİYAÇ DUYDUN HZ. ALLAH’A BU TAZARRU NİYAZA

SEN DE İNANIYORUM Kİ BENİM KADAR DERTLİSİN, DİNLE:

İÇTİHADIN HER DEVİRDE ORTAYA ÇIKARDIĞI YORUMLANMIŞ DİN TABLOSUNA ŞERİAT VE DİYANET DENİR.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN İRTİHALİNDEN SONRA ŞER’İ HÜKÜMLERDEKİ İÇTİHAT BİRAZ DEVAM ETTİ, NEDENSE İÇTİHAT FİTNE OLUYOR DİYE HEMAN DURDURULDU.

İMANIMLA AYRILIK OLMAYAN, EMRİ İLAHİYEYE AYKIRI TELKİN EDİLEN, HATTA KABUL EDİLEMİYEN, MANEVİYATLA İLGİSİ OLMAYAN ÇARPIK TELKİNAT VE ÇARPIK YAŞANTILAR, DÜNYA YAŞANTIMDAN DIŞLANMAMA YETERLİ İDİ.

HZ. ALLAH DEVAM ETMEMİ BİZATİHİ EMRETTİ.

TEFSİRE MUHTAÇ OLMAYAN EMR-İ İLÂHİ İLE SANKİ YENİDEN HAYAT BULDUM GAYR-I İLME PRİM VERMEDİM.

YA RAB! EMR-İ İLÂHİNE UYGUN GÖTÜRMEYE ÇALIŞTIĞIM NAÇİZ HAYATIMI GENE KULLARINA ÖĞRETTİĞİN DUA İLE BU OLAYI NOKTALAMAK İSTİYORUM.

VE ŞÖYLE NİYAZ ET:                                            

“RABBIM, GİDECEĞİM YERE SADAKATLE GİTMEMİ SAĞLA.

ÇIKACAĞIM YERDEN DE SADAKATLE ÇIKMAMI İHSAN ET.

BANA TARAFINDAN HAKKI İLE YARDIM EDİCİ BİR KUVVET VER.” (İsra Suresi, 80)

ŞARÂBEN TAHÛRÂ (AŞK ŞARABI).

Herhangi meyve suyunu bekletmek suretiyle ekşiterek elde edilen HZ. ALLAH’ın haram kıldığı, Benî Âdem’in madde ve manasının anormal hale düşmesine ihtiyarı ile tevessül ettiği emanet-i ilâhi olan, Benî Âdem’in sağlığını tahrip ettiği de tartışılmayacak, vakı’a cümle günahların da giriş kapusu melanetlerin çıkış yeri yani ANASI.

Hele içki içerek araba kullanıp ocaklar söndüren, kendi canına da kast eden TRAFİK CANAVARI, kusura bakmasınlar daha henüz yakışır bir isim bulunamadı.

Anlatmak istediğim günah-ı kebaireyi doğuran şarap değil.

HZ. ALLAH’I KESİR ZİKREDEN MܒMİN KULLARINA, İTTİKA SAHİBİ KULLARINA İHSAN EYLEDİĞİ “ŞÂRABEN TAHÛRÂ.”

“KULUM BENİ KESİR ZİKREDER ZATIMA AŞIK OLUR. ÖYLE HAL OLUR Kİ BEN DE KULUMA AŞIK OLURUM.” HİTABINI İYİ ANLA.

İHSAN EDİLEN ŞARABIN KİŞİNİN MİZACINA VE TAHAMMÜLÜNE GÖRE VERİLDİĞİNİ DİNLE.

MANAMDA ÇORUM HIDIRLIK CAMİİNE GİRDİM. CAMİNİN ORTASINDA SACAYAK ÜZERİNE OTURTULMUŞ BÜYÜCEK BİR KAZAN, İÇİNDEKİ KAYNIYOR, BUHARI ÇIKIYOR, KAZANIN ALTINDA ATEŞ GÖRMEDİM.

CUMHURİYETİN İLANINDAN EVVEL HIDIRLIĞA RESMEN İRŞAT İÇİN ATANMIŞ HIDIRLIK NAKŞİBENDİ ŞEYHİ ABBAS EFENDİ, ELİNDE KÜTÜK GİBİ BİR ŞEYLE DUMANI ÇIKAN ŞARABI KARIŞTIRIYOR İDİ. CAMİDE BENDEN BAŞKA KİMSE YOK İDİ. AYAKTA HEYACANLA SEYREDİYORDUM. ŞEYH ABBAS EFENDİ BÜYÜCEK KALAYLI BAKIR KABI AŞK ŞARABI İLE DOLDURDU BANA UZATTI. “GALİP EFENDİ OĞLUM” DİYE TALTİF EDEREK ŞARAP DOLU TASI İÇMEM İÇİN ELİME VERDİ, TASI AĞZIMA GÖTÜRÜYORDUM Kİ, MÜNTESİB OLDUĞUM ŞEYHİM EFENDİM KAHRAMANMARAŞLI HACI MUSTAFA YARDIMEDİCİ EFENDİM, BİLEĞİMDEN YAPIŞTI, AĞZIMA YAKLAŞTIRDIĞIM TASI AŞAĞI İNDİREREK, SADECE 6 DAMLAYA MÜSAADE EDİYORUM DİYE TAS DOLUSU AŞK ŞARABINI AĞZIMDAN UZAKLAŞTIRDI. İÇTİM AMMA 6 DAMLA NASIL İÇİRDİLER BİLMİYORUM?

RAHMET-İ İLÂHİYEYE, MÜNTESİBİNE VESİLE YARATILAN ŞEYHİM EFENDİMİN MÜDAHELESİNİN YERİNDE OLDUĞUNU SONRALARI DAHA İYİ ANLADIM.

İÇ ALEMİMDE HALEN ŞÖYLE HİTAP OLUNDU:

“YOLUN MECNUNU OLMANA MANEVİYAT RAZI DEĞİL. ONUN İÇİN FAZLA İÇMENE MÜSAADE ETMİYORUM.”

ŞEYH ABBAS EFENDİYE MÜNTESİP OLANLARIN EKSERİSİ O ŞARABI KALDIRAMIYORDU. HURİYE ABLAMIN EFENDİSİ YAŞAR KILIÇKIRAN ENİŞTEM KALDIRAMAYANLARDAN BİR TANESİ İDİ. HZ. ALLAH CÜMLESİNE RAHMET EYLESİN.

 

KIRKLAR MECLİSİ

 

BİLİNMESİNİ TEFERRUATI İLE LÜZUMLU GÖRDÜĞÜM, BİLDİĞİM KADARI İLE KIRKLAR MECLİSİNDEN BAHSEDECEĞİM:

BENİ İÇERİ ALDILAR. YANIMDA BULUNAN AİLEM HACE FATMA HANIMI ALMADILAR KAPIDA ALIKOYDULAR, KIRKLAR MECLİSİNE KADIN GİREMEZ DİYE.

MİHRABDA OTURAN, KUTUB OLDUĞU SÖYLENEN SAKALLI, SAÇI OLMAYAN, ETİNE DOLGUN, BAŞI AÇIK YAŞLICA BİR ZATIN ELİNİ ÖPTÜM. BENİ YANINA OTURTTU VE EMRETTİ:

--GALİP EFENDİ İÇİN TAHSİS OLUNAN ŞARABI GETİRİN, DİYE.

BÜYÜK BİR TEPSİ İÇİNDE, VASAT SU BARDAKLARI İLE GELDİ, BİR TANESİ UFAK İDİ, ANLADIM ONU BANA VERDİLER.

 EVVELCE ŞEYHİM “ALTI DAMLA” DİYE TAHDİT ETMİŞTİ. O SAYGIMIN DEVAMI OLACAK Kİ, UFAK BARDAKLA VERDİLER. AÇIK ÇAY RENGİNDE, KEKREMSİ BİR TADI VARDI. MÜSAADE İLE DIŞARI ÇIKTIM. KAPININ ÖNÜNDE BENİ BEKLEYEN EŞİM HACI FATMA HANIMA AĞZIMDA BİR ŞEKER ISLATTIM VE YEDİRDİM.

ISLATTIĞİM ŞEKERDEKİ İLÂHİ ŞARAB BAZAN HACE FATMA HANIMDA AŞK-I İLÂHİNİN ZUHURUNA VESİLE OLDUĞU, ZAMAN ZAMAN AŞK-I İLÂHİ-NİN MEVCUDİYETİ GÖRÜLÜR.

ARAP LİSANINDA İÇİLEN HER MAİYE ŞARAP DENİR.

“KIRKLAR MECLİSİNİN YARIDAN ÇOĞU KADINDIR” DİYENLER, HATA ETTİĞİNİZİ, YAZDIĞIM GERÇEKLERİ OKUYUN DA, LÜTFEN KIRKLAR MECLİSİNDE KADIN VAZİFELİ VARDIR, DİYE GÜNAHA GİRMEYİN.

MANEVİ VAZİFEME İTİMAT EDENLER İÇİN ANLATIYORUM:

LUTFEN DİKKAT! TEKRAR EDİYORUM, “KIRKLAR MECLİSİNE BURDAN İÇERİ ŞİMDİYE KADAR KADIN GİRMEDİ” DİYE HACI FATMA HANIMI İÇERİ ALMADILAR.

 

BOŞ KURUNTULARLA GEÇEN ZAMANIM

 

SAHİPSİZ YAŞAYIP, TERTİBİ TANZİM-İ İLÂHİYE UYGUN, SEBEBİNE RİAYET ETMEDEN DE RAHMET-İ İLÂHİYEYE NAİL OLUNACAĞININ ZEHABINA KAPILARAK, İZAHI İMKANSIZ OLAN, KİMSEYE HAYAT HAKKI TANIMAYAN, CEHENNEMDEN BAŞKA BİR YERİ GÖREMEYEN, MECNUNLUĞUMUN İLÂHİ AŞK OLDUĞUNU ZANNEDEREK HAYLİ ZAMANIMI ANLAMSIZ VE MANASIZ BOŞ YERE GEÇİRDİM.

VE ÇARPIK YOLLARI, “BÖYLE OLUR” ZANNI İLE HER NASILSA BEĞENMİŞTİM. FAKAT HAKÎKATLERİN ZUHURUNU AZ DA OLSA RABBIMIN LÜTFU İHSANI İLE GÖRDÜKCE İSTER İSTEMEZ TETİRGİN OLUYORDUM. ALIŞAGELDİĞİM, AŞK-I İLÂHİ ZANNETTİĞİM DELİLİK, YERİNİ TERTÎB-İ İLÂHİ OLAN NORMAL YAŞANTIYA TERK EDİNCE, BU TERTÎB-İ İLÂHİ, NORMAL YAŞANTIYI GERÇEK AŞKIMI KAYBETTİM GİBİ BİR HİS BIRAKMIYORDU DÜŞÜNCELERİMİ.

 MÜRŞİDİM EFENDİMİ HZ. ALLAH’IN GÖNDERDİĞİNDEN AZ DA OLSA ŞÜPHEYE HAKKIM OLSA İDİ ESKİYE DÖNÜVERECEKTİM. ÇÜNKÜ İNTİSABIMDAN EVVELKİ HALİM NEFSİME DAHA CAZİP GELİYORDU. EFENDİME HÜRMETİM SONSUZDU. VAZİFELERİME, YANİ EVRAT VE EZKARIMA KARŞI NOKSANSIZ OLMASI İÇİN ÇOK TİTİZ İDİM.

BUNA RAĞMEN YARATANIMA KARŞI KÜSTAHCA TUTUM VE MÜRACATLARIM OLUYORDU. HAŞA İSYAN DEĞİL, ACİZ KULUN BİLGİSİZCE YARATANINA SİTEMİ İDİ.

“ŞARABINIZDA DA TESİR YOKMUŞ HANİ, HİÇ TUTMADI. AŞK ŞARABINI İÇİRMEDEN EVVEL DAHA SARHOŞTUM, DAHA AŞIK İDİM. İÇİRDİĞİNİZ ŞARAPLAR BANA HİÇ TESİR ETMEDİ” DİYE SİTEMLERİMİ HZ. ALLAH CEVAPSIZ BIRAKMADI.

“NEYE BOŞ YERE SİTEM EDİYORSUN? MECNUN OLUP YERİNDE TEPİNMEK Mİ İSTİYORSUN? SEN MECNUNLUK İÇİN YARATILMADIN. GİDECEĞİN UZUN YOLLARIN VAR, BU YOLLAR DA MECNUNLUKLA GİDİLMEZ, YERSİZ SİTEM ETME” DEDİLER.

BU UYARIDAN GERÇEĞİ AZ DA OLSA ANLADIM. USTASIZ SANATIN HARAM OLDUĞU GİBİ, İFRATA KAÇAN MADDE VE MANANIN İYİLİK GETİRMEDİĞİ GİBİ, İBADET VE TAATIN DA İFRATI İND-İ İLÂHİDE DE MAKBUL OLMADIĞINI YAŞADIM İYİ ANLADIM.

GAZAB-I İLÂHİDEN BAŞKA YAŞANTI VE DUYGUYA YER VERMEYEN KATI KURALLAR VE HİSLER YAKAMI BIRAKMIYORLARDI, BU HİTAB-I İLÂHİ, BU UYARI İLE KURTARMIŞ İDİ BU ABD-İ ÂCİZİNİ ÇARPIK GİDİŞATTAN.

Benim bilgisizliğime uygun kıssayı şöyle anlatırlar:

Esrar müptelâsı bakkaldan aldığı esrarı içmiş, yıkanmak için hamama gitmiş. İçtiği esrarın etkisini “görmüyorum” zanneden esrarkeş peştamal ve ayağında takunya ile çarşının kalabalık yerinde bulunan bakkala çıkışarak:

--HARAM OLSUN ALDIĞIN PARA, SATTIĞIN ESRAR BOZUKMUŞ TUTMADI, diye çıkışınca kalabalığın da gülerek seyir eylediği esrarkeşin perişan haline bakkal da kahkaha ile katılırcasına güldü:

--TUTMADI DİYORSUN, ŞU HALİNE BAK. BİR DE DEDİĞİN MANADA TUTSA İDİ ACABÂ NE HALE GELECEKTİN?!..

Diye, bu gerçek nüktesi ile seyredenlerin hayatı boyu unutamayacağı hikmet sergilemişti.

 

“KARA ŞEYH” DİYE ANILAN ÇORUMLU HACI BEKİR BABAYA ALTI TARİKATTAN MISIR, TANTA VE NİŞÂBİ ŞEHRİNDE İZN-İ İCAZETİN VERİLİŞİNİN ANLAMI VE HİKMET-İ İLÂHİ ZUHURU

Hacı Bekir Babanın Halifesi Müştakoğlu Ahıska’lı Şeyh El-Hac Ali Efendi ve Ali Efendinin Halifesi Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Efendilerden (Makamları Cennet olsun) defalarca şahıslarından dinleyip zevkiyle yaşadığım, noksansız anlattıklarının izahlarının zevkini bu gün dahi yaşıyor, bu zevkimi ben de ehl-i aşkın zevkine zevk katmak istiyorum.

BU ABD-İ ÂCİZ DE AYNİ İCAZETTEN TARİKİ KADİRİ VE TARİKİ RUFAİ’DEN İZN-İ İCAZETİN VERİLDİĞİ İÇİN ŞAHİDİ OLDUĞUM TERTİBİ TANZİM-İ İLÂHİYİ ANLATMAYA ÇALIŞACAĞIM.

BU ABD-İ ACİZE İTİMAT EDEREK İYİ DİNLE DE İNANCININ ESERİ ŞAHSINDA VE HALİNDE RAHMET ZUHURU GÖRÜLSÜN.

HZ. ALLAH’ın ihsan eyleyip yeryüzünü maddesiz bırakmadığı gibi manasız da bırakmayacağını bilginin dışında tutuyor isen, elbette ki ara sıra şahadet getiriyorsun söyler misin sen neyin şahidisin?

FİZİKİ OLAYLARDAN BAŞKA BİR OLAY VE TERTİP KABUL EDEMİYORUM DİYE NEFSİNE ZULÜM ETME.

DİYEMEZSİN BEN FİZİKİ OLAYLARIN ŞAHİDİYİM. GÖRÜLMESİ HER AN MÜMKÜN OLAN ŞEYE ŞAHİT GEREKMEZ Kİ.

 Metafizik zuhurata iman edip rahmet-i ilâhiyi yaşayan, HZ. ALLAH’ın İstisnai kullarını ilim adına hakaretinle rencide ediyorsun dikkatli olmanı tavsiye ederim.

 KUTSİ HADİSTE HZ. ALLAH KULLARINI UYARIYOR:

“EVLİYAMA EZA EDENE HARP AÇARIM” BUYRUĞUNA DİKKAT ET!

GAYRETULLAHA DOKUNUYORSUN. HZ ALLAH’IN VERDİĞİ KIYMETLİ ZAMANI YALNIZ FİZİKİ OLAYLARLA İKTİFA EDİP MANANI ÖLDÜRME.

MADDENDE ZUHUR EDEN TERTÎB-İ İLÂHİYİ MANASIZ YALNIZ FİZİKİ OLAYLARLA İLÂHİ MECRASINDAN SAPTIRMA, ZİRA MADDİ OLAYLAR DA PEYGAMBER EFENDİMİZİN MANA ŞEHRİNE GİRİŞ KAPISIDIR.

“ENE MEDİNETÜN ALİ BABUHA”

Ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır, buyurdu Peygamber Efendimiz.

MANA FİZİKİ OLAYLARLA HİTAM BULSA İDİ, METAFİZİK VE MANANIN ZUHURATI LÜZUMSUZ ANLAMSIZ KALIR, EBEDİ HAYAT İÇİN İMTİHAN GEREKSİZ VE ANLAMSIZ OLDUĞU GİBİ, YARATICIMIZIN ZATİ SIFATININ DA MADDEDEN BAŞKA YERDE ARANMASI ANLAMSIZ, İMKANSIZ VE LÜZUMSUZ OLURDU.

KABİRDEKİ HAYATI VE AHİRET HAYATINI KABUL ETMEMİZE GEREK OLMAZDI.

HZ ALLAH BU ZÜMREYE KAFİR DEMEKLE HATA ETMİŞ OLURDU. TAŞTAN TOPRAKTAN NE İSTİYORSUN DİYE KABİR HAYATINI KABUL EDEMEYENLERE HZ. ALLAH KAFİR DEDİĞİ İÇİN, MANA FUKARALARINA ALLAH’I DAVA ETME YOLU AÇILMIŞ OLURDU.

DAHASI VAR: “ONLAR AHİRETTEN DE ÜMİT KESMİŞLERDİR. ONLAR KAFİRLERDİR” BUYURDU HAZRET-İ ALLAH. (Mümtahine Suresi, 13)

BU GERÇEKLERİN HİLÂFINA, BU YÖNLÜ İMAN ZAFİYETİNİN TEMSİLCİLERİ BİLEREK, GEREKSE BİLMEYEREK EHL-İ İMANI UZUN ZAMANDAN BERİ İNANÇLARINI RENCİDE DEĞİL TAHRİP ETTİKLERİNDEN; HZ. ALLAH’IN HER KULUN ANLAYACAGI AÇIKLIKLA BİLDİRDİĞİ KABİR HAYATINI TEKRAR TEKRAR YAZMAMI MAZUR GÖRÜN.

YAZDIKÇA YAŞANTIM BOYU, NA-EHLİN TECAVÜZLERİNİN İMANA SÜRÜLEN KARANLIKLAR HZ. ALLAH’IN AÇIK RAHMET BİLDİRİSİ İLE AYDINLANIYOR ELHAMDÜ LİLLAH.

HER ŞEYİ BİLİYORUM İDDİASINDA BULUNUP BU YÖNLÜ HAKİKATİN DIŞINDA KALMIŞ, ALLAH’IN VARLIĞINA ACABÂSIZ İMAN ETMİŞ ŞİRK KOŞMAMAYA ÖZEN GÖSTEREN, ZAMAN ZAMAN BUNA RAĞMEN MANA YOKSUNU, KÜFÜR BATAKLIĞININ İÇİNDE BULUNMAKTA MAHZUR GÖREMEYEN, ANLAMSIZ CESARET GÖSTERİSİNDEN DE RAHATSIZ OLMAYAN ANLAMSIZ CESARET EHLİ KARDEŞİM.

ZAMANA YANSIYAN RAHMET-İ İLÂHİYENİN ZUHURUNDAN HABERSİZ OLDUĞUNDAN, RAHMET-İ İLÂHİYEYİ ZAMANA YANSITAMAYAN. BUNA RAĞMEN, GÜNAHI KEBAİRİN DIŞINDA KALMAYA ÖZEN GÖSTEREN, MÜTTAKİ KARDEŞİM.

HER YAŞANILAN ZAMANA TAHSİS EDİLEN RAHMET VE MAĞFİRETİ İLÂHİYEYİ GÖR. MADDEYE VERDİĞİN ÖNEMİ MANAYA DA VERMEYİ İHMAL ETME LÜTFEN.

HZ. ALLAH’TAN GAYRIYI İLÂH EDİNMEDEN HAYATINI İDAME ETTİRMEYE ÇABA GÖSTEREN, BUNA RAĞMEN DÜNYAYA GÖNDERİLİŞİNİN NEDENİNİ UMURSAMADAN, YÜKÜMLÜ OLDUĞU ZAMAN YAŞANTISINI, İÇTİHATSIZ BIRAKILAN ŞERİATINI, EMREDİLDİĞİ GÜN GİBİ BU GÜN DE AYNEN YAŞAMAYI GÖTÜRMEYE ÇABA GÖSTEREN, “ZAMANA YEMİN EDERİM” BİLDİRİSİ İLE YAŞANILAN ZAMANIN DEĞERİNİ BİZLERE YEMİNLE ANLATAN, HZ. ALLAH’IN DEĞERLİ KILDIĞI ZAMANA UYAMAYAN İMANLI KARDEŞİM, LUTFEN ZAMANIN DEĞERİNİ BİL.

YAŞANTILARINDAN ÇEKTİKLERİ TATMİNSİZLİĞİN IZDIRABINDAN BAŞKA BİR ŞEYE NAİL OLAMAYAN, İNANÇSIZ KİŞİNİN TAŞINMASI ZOR DÜNYA SIKINTILARININ ÇEKİLMESİ İMKANSIZ GİBİ GÖRÜNEN, BİR VAKIADIR.

TAŞIYICISINA RUHİ EZA VE CEFADAN BAŞKA BİR ŞEY VEREMEYEN, İMANSIZ YAŞANTISINI BENİMSETTİRMEYE ÖZEN GÖSTEREN BİR ORTAMDA YAŞIYORUZ.

ADEM, ANLAMSIZ HAYATI TAŞIMAKTAN BUNALMIŞ, HER AN YAŞANTISINDA BEŞ DUYUNUN ESARETİNDEN KURTULMAK, BU KARMAŞIKLIĞI UNUTMASI KASDİ İLE, GENÇLERİMİZİN ALKOLİK VE UYUŞTURUCU BAĞIMLISI OLMAYA İTEKLENDİĞİNİN AKSİNİ KİM SÖYLER.

HZ. ALLAH, KUR’ÂN-I AZİMܒŞ-ŞAN’DA KULLARINA BİLDİRDİĞİ HALDE, “ALLAH’IN VARLIĞINI KABUL EDEN BENÎ ÂDEM’E” SEN BEŞER ÖLÇÜSÜNE GÖRE MÜSLÜMANSIN MÜJDESİNİ NE ZAMAN ÇEKİNMEDEN BİLDİRECEĞİZ?

HANGİ ŞERİATA TABİ OLUR İSE OLSUN, BEŞERİ ÖLÇÜYE GÖRE HZ.ALLAH’IN VARLIĞINA İNANAN KUL, MÜSLÜMAN OLDUĞUNU NE ZAMAN KABUL EDECEK?.

YETERLİ OLMAKTAN UZAK KILDIĞIMIZ DİNİ TELKİN VE TEDRİSATIN, YETERSİZ OLDUĞUNUN FARKINA NE ZAMAN VARACAĞIZ?

“SİZİN EN HAYIRLINIZ DÜNYA İÇİN AHİRETİNİ, AHİRETİ İÇİN DÜNYASINI TEREKETMEYENDİR.”

Hadîs-i şerîfinin anlamını ne zaman anlayacağız?

Kesinlikle bilinsin ki ocaklar söndüren bu ve buna benzer anormallikleri üreten nesnenin kaynağında HZ. ALLAH’ın varlığına yeteri kadar inanmamanın eserini görmek zor değil.

Bu yönlü iman zafiyeti olan Benî Âdem’i de her an normal hayatı anormal duruma tebeddül eden, ademi insan olma rahmetinden mahrum eden belirli nedenlerin anası, uyuşturucu belâsının neden olduğunu görmek kehanet değil, çünkü o melânet hiç bir zaman gizli kalamaz ki.

Hacı Bekir Baba’yı seyri sülükünü tamamlaması için aldığı manevi emirle şeyhi zamana göre şartlı seyahat vermişti.

Manevi halinin istisnai zuhurunu müşahede eden Şeyh Efendi dervişlerini günün şartlarına uygun manevi işaretle eğitime tabi tutar, çünki

DERVİŞİN KEMALATI ALLAH İÇİN ŞEYHİNE OLAN BAĞLILIĞINDAKİ MANA, DERVİŞİN İMANININ ÖLÇÜSÜDÜR.

Hacı Bekir Babaya Şeyhi Efendisi hususi cübbe diktirmişti. Cübbenin cebi yoktu.

Bugün bu gündü, yarın için bir şey bulundurmayacaktı, üç gün aç kalmadıkça kimseden bir şey istemeyecek, takva sahibi bildiği kişiye halini edeple arz edecek, anlamadı veya anlatamadı ise üç gün daha sabredecek yüzsüzlük ve acizlik etmeyecek diye, bu şartlarla seyahat izni verilen seyahatı ile seyri sülükünü tamamlayacak olan Hacı Bekir Baba, verilen direktiflere harfiyen uyarak Tanta’da medfun Seyyit Ahmet El-Bedevi Hazretlerinin türbesinin bulunduğu, dergahında yetkili zatının müsadesi ile yanında getirdiği postunu gösterilen yere sermiş, evrat ve ezkarı ile zamanını geçiriyor, tertib ve tanzim-i ilâhinin tecellisinin zuhurunu merakla ve sabırla bekliyordu.

Manevi kemalâtı bu tertibin seyrine bırakılan Hacı Bekir Baba, salikin ne kadar intibak edeceğinin, ne kadar sabır göstereceğinin manevi iman ve sabır ölçüsü.

ZAMANA GÖRE İSTİSNAİ KİŞİLERE UYGULANAN NEFİS İMTİHANLARI ZAMAN ZAMAN AHVALİ ALEME GÖRE DEĞİŞİKLİK ARZEDERDİ.

Dergaha geleli üç gün olmuştu. Hazretin midesine sudan başka bir şey girmemişti. Yemek vakti geldiğinde dergahta dervişler ne pişirildi ise yiyorlar, Bekir Baba’ya “sen de buyur, ye” demiyorlar.

Hazret üç gün aç kalmış, şeyhinin tembihine göre isteme hakkı doğmuştu. Hazret Tanta’ya geldiğinde edepli, hürmetkar, derviş bakkalla tanışmıştı. Derdini anlatmak için şeyhinin anlattığı meziyetler bakkalda görülüyordu. Üç gününü dolduran Bekir Baba bakkala gelerek halini münasip lisanla anlattı ise de bir hikmet bakkal anlamadı.

Tekrarı ve ısrarı yasaklanan halinin anlaşılamadığı üzüntüsü ile dergaha geldi, yine postuna oturdu, üç gün daha geçmişti ki takati kalmamıştı. Namazda kıyama kalkamıyor, oturarak namazını eda ediyordu. Gayr-i ihtiyari iç aleminden isyan belirtileri zuhur etmeye başlamış ve şöyle sitem ediyor:

--DEMEK Kİ, SEYYİT AHMET EL-BEDEVİ BENİ MİSAFİRLİĞE KABUL ETMEDİ. BU HALE GÖRE RESMEN KOVULDUM.

Diye postunu dürmüş ve dergahı terk ederek tanıştığı bakkala, “Allah’a ısmarladık” demek için vardığı zaman bakkal altına sandalye vererek dükkan içinde kapının yanına oturtmuştu.

Tanta’da bir meczup varmış, elinde büyük bir sırıkla arastaya gelir, herkes kaçışır, yetiştiğine sırıkla vururmuş. O meczup arastada görüldüğü zaman esnaf dükkanını hemen kapatır kaçarmış.

Esnaf kaçmış, Efendi kapının yanında oturuyor diye edeben bakkal kaçamamış, meczup Bekir Babanın yanına gelmiş elindeki sırığı yere vurarak:

--NEREYE GİDİYORSUN DÖN GERİ! demiş ve uzaklaşmış.

Dükkan içine gizlenen bakkal heyecanla efendiye:

--Bir şeyin yok ya, meczup sana bir zarar vermedi ya? Fakat çok korktum sana bir şeyler söyledi, ne söyledi diye merak ettim?

--Misafir olduğum yeri terk ettim, sana ALLAH’a ısmarladık demeye gelmiştim. Fakat gitmeme müsaade edilmedi geri dönüyorum.

Tekrar dergaha gelip postunu sermiş oturmuş biraz sonra bir kişi başında büyük üzeri kapaklı bir tepsi ile:

--Çorumlu Hacı Bekir kim? diye arıyor.

--Hacı Bekir benim dedim.

Başındaki tepsiyi indirerek :

--Bunu sana gönderdiler, yedikten sonra aşağıda bekliyorlar dedi ve gitti. Tepsinin kapağını açtım ne göreyim pirinç pilavı üzerinde kızarmış tavuk. altı günün açlığının serabı değil sıcak sıcak gerçekti, seyreden dervişleri de çağırdım, hep beraber yedik midemdeki altı günlük boşluğu doldurmuştum, dizlerime derman gözlerime fer gelmişti. Ellerimi yıkadım, ferli ferli abdest aldım.

--Seni aşağıdan istiyorlar diye bir derviş geldi, beraberce bir odaya girdikten sonra beni getiren derviş gitti.

İçeride; sonradan öğrendim ki dergahın Şeyhi Abdurrahim-i Nişabi Hazretleri imiş. Sinirli sinirli ayakta yüksek sesle bir şeyler söylüyor. Bir şeye kızdığı belli ama kime? Benden başka kimse olmadığına göre bana kızıyordu ve diyordu ki:

--Bu kadar zayıf irade dervişe yakışır mı? ALLAH için tahammül göstermesi gerekmez mi? daha neler, neler.

İçeri giren meczuba beni teslim etti:

--Götür dedi.

Meczup beni başka bir alem gibi bir odaya götürdü. Pir Efendilerimiz Ricali Gayp divanı kurmuşlar, kapıdan edeple girdim.

Gavsül-Azam Abdulkadir Geylani Hazretleri bana hitaben:

--AFERİN OĞLUM HACI BEKİR. ALLAH’IN TERTİB VE TANZİMİ OLAN TARİKATIMI EMR-İ İLÂHİ İLE SANA VERDİM.

SEYYİT AHMET EL-KEBİR RÜFAİ HAZRETLERİ BAŞ PARMAĞINI KALDIRARAK:

--BEN DE VERDİM.

SEYYİT AHMET EL-BEDEVİ HAZRETLERİ:

--BEN DE TARİKİMİ VERDİM.

SEYYİT İBRAHİM DÜSSUKİ HAZRETLERİ:

--BEN DE TARİKİMİ VERDİM.

ŞEYH EBÜL-HASAN ALİ ŞAZİLİ HAZRETLERİ :

--BEN DE TARİKİMİ VERDİM DEDİLER.

Daha devam edecekti, Gavsul-Azam Abdulkadir Geylani Hazretleri müdahale ederek:

--Kafi, dedi.

Beni tekrar Şeyh Abdurrahim-i Nişabi Hazretlerine götürdüler, altı tarikten selâhiyet verildiğinin izn-i icazetini yazılmış ve mühürlenmiş olarak verdiler ve memleketim olan Çorum’da ve her yerde irşada vazifeli kıldılar.

MANEVİ YOL BÜYÜKLERİMDEN VE SELÂHİYETLİ, YETKİLİ ŞAHSİYET-LERDEN DİNLEDİĞİM BU GERÇEKLERİ NAÇİZ YAŞANTIMDA ZUHUR EDEN MANEVİ TECELLİYATLAR NEDENİ İLE ABD-İ ACİZ ŞAHİT OLARAK GARİBİ DEĞİLİM, O BAKIMDAN ACABÂSIZ NAKLETTİM.

Şahitliğim HZ. ALLAH’ın lutf-u ihsanı ile Tarik-i Kadiri ve Tarik-i Rufai’den bu abd-i âciz ALLAH fakirine silsile-i meratip hazrete ihsan edilen izn-i icazetin iki tarikinden teberrük olarak ihsan edildi.

BU FAKİRDEN BAŞKASINA DA ÇOK RİCA VE İLTİCA EDİLDİ İSE DE BAŞKA KİMSEYE İZN-İ İCAZET VERİLMEDİ, DERGAHIN YEGANE MESULÜ KAYINPEDERİM HACI MUSTAFA ANAÇ EFENDİ (MAKAMI CENNET OLSUN) AHİRETE YÜRÜYÜNCE MAKAM VERMEDİĞİ HALDE MADDENİN HORTUMCULARI OLDUĞU GİBİ MANANIN DA HORTUMCULARI MANAYI HORTUMLADILAR VE HORTUMLAMAYA DEVAM EDİYORLAR.

 

Niçin teberrük?

 

Bu tarikten izn-i icazet verildiği zaman on iki sene halifesi olarak vazife yaptığım Kahramanmaraş’lı Hacı Mustafa Yardımedici Şeyhim Efendim 1968 senesinde (Makamı Cennet olsun) ahirete irtihal ettiler.

BU FAKİR KADİRİ VE RUFAİDEN KAHRAMANMARAŞ’IN MANEVİ FATİHİ ALİ SEZAİ EFENDİ HAZRETLERİNİN DERGAHINDA RABBIMIN İN’AM VE İHSANI MÜRŞİT İDİM. ONUN İÇİN İKİNCİ BİR İCAZET TEBERRÜK OLUR.

DERVİŞİN ANCAK BİR ŞEYHİ VARDIR, MADDİ VE MANEVİ MÜREBBİSİ RAHMET-İ İLÂHİYEYE VESİLE,

BAZI TARİKLERDE BABA DİYE HİTAB EDİLİR, MANA İTİBARI İLE YERİNDE BİR HİTABDIR.

O BAKIMDAN BABA BİR TANE OLUR, İKİ BABA OLURSA EVLADIN İSMİ DEĞİŞİR O ÇOCUĞA HALK LİSANINDA PİÇ DENİLİR.

ZAHİRİ İLİM İLE İKTİFA EDİP MANAYI DEGERSİZ BULAN, İNANIP İNANMAMAKTA MUHAYYERSİN. AMMA SAKIN İNKAR YOLUNA SAPMAYA-SIN.

BU ABDİ ACİZE İTİMAT ET, ZARAR EDENLERDEN OLMAZSIN KORKMA.

KARA ŞEYH HACI BEKİR BABA’NIN DERGAHININ HALİFESİ.

HACI ALİ AHISKAVİ HAZRETLERİNİN HALİFESİ HACI MUSTAFA ANAÇ ÇORUMİ’DEN GALİP HASAN KUŞÇUOĞLU ÇORUMİ’YE VERİLEN İZN-İ İCAZETİN NAÇİZ ŞAHSIMDA ZUHURU GÖRÜLEN TECELLİYAT-I İLÂHİ:

Çocukluğumda dahi Hacı Bekir Baba’ya karşı sonsuz hayranlığım vardı. Örnek yaşantısı, halk arasında anlatılan menkibeleri ailece bizim HZ.ALLAH’a olan inancımıza ışık tutan vesilemizdi.

HZ. ALLAH’A TAZARRU VE NİYAZIMLA, GÖZYAŞLARIM, REDDEDİLMEYEN SAMİMİ İLTİCALARIM İLE MÜRŞİDİMİ GÖNDER, BEKLİYORUM, YARIN ÖĞLEYE KADAR DİYE BEKLEDİĞİMİ ARZ ETTİM YARATANIMA.

UMUMA İHSAN EDİLEN TERTİBİ VE TANZİM-İ İLÂHİYENİN DIŞINDA BENİ HZ.ALLAH SANA GÖNDERDİ DİYECEK ÖZEL BİR MÜRŞİT İSTEDİM.

MÜRACAATIM REDDOLUNMADI, AMMA BU HUSUSİ MÜRACAAT VE İSTEKLER KULUN SAMİMİYETİNE GÖRE KABUL EDİLİYOR. FAKAT UMUMA TANINAN TÖLERANSLI, MUSAMAHALI HAYAT İMTİHANIN DIŞINDA MUAMMELEYE TABİ TUTULUYOR. ÖZEL İSTEK, ÖZEL İMTİHAN.

MANA KISMETİNDEN BİR ŞEY EKSİLMİYOR AMMA BİR NEVİ AYRICALIĞA BENZER ÖZELLİK İSTEDİĞİN İÇİN, MANEVİYATÇA ÖZEL PROGRAMLANMIŞ ZUHURATA TABİ TUTULUYORSUN. ÖZEL İSTEKLERİN İSE KARŞITI KULUN ZOR KALDIRACAĞI ÖZEL İMTİHANLAR OLUYOR.

İBRAHİM ALEYHİSSELÂMIN ÖZEL ARZUSUNUN İHSAN EDİLDİĞİ GİBİ: HZ. ALLAH’A NİYAZ ETMİŞTİ “BANA BİR ERKEK EVLAT VER.” EN KIYMETLİ ŞEYİ ŞÜKRANE OLARAK KURBAN EDECEGİNİ NEZRETMİŞTİ.

HZ. ALLAH HALİLİNE, “ALLAH’A SÖZ VERİRKEN, BİR ŞEY VADEDER-KEN BEŞERİ ACZİNİ HESABA KATARAK DİKKATLİ OLUP, BEŞERİ ACZİNİ HESAP EDEREK NEZR ET ANLAMINDA HALİLİNİ UYARDI.

KURBAN OLAYI MALUM…

Mevcut olan tertib ve tanzim-i ilâhi ile yetinip de özel bir muamele isteğiyle müracaat etmese idim, elhamdülillah arzuma uygun gönderdi amma şeyhimin vazifesi hususunda ve hürmetimde olan noksanlığıma hiç müsamaha ve tolerans kabul edilmedi.

İmtihanım çok ağır geçti, Rabbım kusurumu affeylesin. Eğer böyle bir müracaatım olmasa idi gidecek başka dergah düşünemezdim.

 

KARA ŞEYH HACI BEKİR BABANIN DERGAHININ DEVAMI ALİ EFENDİ AHISKAVİ, DOLAYISI İLE HALİFESİ, KAYIN PEDERİM HACI MUSTAFA ANAÇ EFENDİNİN MANEVİ YAŞANTIM ÜZERİNDE BİR HAYLİ KATKILARI VARDI.

ELHAMDÜLİLLAH O DERGAHINDA İZN-İ İCAZETİNİ TEBERRÜK DE OLSA KAYIN PEDERİMİN FEVKALADE RIZASI OLMADAN İHSAN EYLEDİ HZ. ALLAH.

Kayınpederim Hacı Mustafa Efendiye makam ne emir verdi bilmiyorum, izn-i icazet nasıl verildi, aczimle anlatmaya çalışayım.

 

1978 veya 1979, tahminen buna benzer bir zamandı. Çoruma ziyarete gitmiştik, bana oğlum sadık dervişlerinden 5 veya 6 sına benim niyetime göre istihare yaptır, görgülerini bana bildir dedi.

Ankara’ya geldiğimde ilk işim o emri yerine getirmek oldu. 8 dervişe istihare yaptırdım, sabah manalarını yazdırdım, imzalattım, Kayınpederime neticeyi gönderdim. Bütün arkadaşların görgüsü benim iki tarafın şeyhi olduğumu, Kahramanmaraş’tan mesuliyetini tamamen yüklendiğim dergahın mürşidi, Çorum’daki kayınpederimin mesuliyetini taşıdığı topluma Kadiri ve Rufai’den halifesi olduğumun açık bildirgesi idi.

Bir mektupla bana bildirisi şu şekilde idi:

OĞLUM GALİP EFENDİ, BEN İSTİHAREYİ KENDİM İÇİN DEĞİL, SENİN İHVANIN DEDİKODUYA DÜŞMESİN DİYE İSTEDİM, BEN MAKAMDAN EMİR ALDIM. KADİRİ VE RÜFAİDEN İCAZET VERMEM EMROLUNDU. KİM NE DERSE DESİN BUNDAN SONRA BİZİM DERGAHIMIZ NAMINA DERVİŞİN BİATINI KABUL EDİP DERSİNİ VERMEYE, MEKARİMİ AHLAK ÜZERE GÖTÜRMEYE MEZUNSUN YAZILMIŞ, KADİRİ VE RUFAİDEN, ORADAN DA ŞAHİTLER HUZURUNDA İMZALANMIŞ İCAZETİ VERDİLER. ALLAH MAKAMLARINI CENNET EYLESİN.

İCAZETİ ALINCA BU HAKKA DAİR GÖRDÜĞÜM MANAYI ANLATTIM. MANAM ŞÖYLE İDİ:

MANAMDA BİZİM MÜSTECİR OLARAK İŞLETTİĞİMİZ PAŞA HAMAMINDAYIM. ELİMDE BİR ÇIKI SULANMIŞ ÇORUM YUFKA EKMEĞİ, SAĞ ELİMDE EN BÜYÜK IŞIL IŞIL PIRIL PIRIL PETROL LAMBASI. O ŞEKİLDE HAMAMDAN İÇERİYE GİRİYORUM, GÖBEK TAŞININ KENARINA HACI BEKİR BABA POSTUNU SERMİŞ VE ÜZERİNDE OTURUYORDU. İÇERİSİ KALABALIKTI.

CİN TAİFESİNDEN HİZMET İÇİN VERİLMİŞ, EFENDİNİN ANLATAGELDİĞİ, BİRİ 800, BİRİSİ DE 1000 YAŞIN ÜZERİNDE CİN TAİFESİNDEN HUDDEMLERLE DE GÖRÜŞTÜM.

HACI BEKİR BABA OTURDUĞU POSTUNDA BANA YER AÇTI VE YANINA OTURTTU. ELİMDEKİLERİ POSTUN KENARINA BIRAKTIM, GÖRDÜM Kİ BİR ÇIKIN EKMEKLE AYNI LAMBADAN, BENİM BIRAKTIĞIMIN YANINDA DURUYOR.

HAZRET BUYURDU Kİ, “BU DA BİZDEN SANA” VE DEVAMLA, “GALİP EFENDİ BİZDEN NAZAR MI İSTİYORSUN, ZİKRULLAH MI?”

DÜŞÜNMEDEN GAYR-I İHTİYARİ, “ZİKİR İSTİYORUM” DEDİM. HAVAN TOPU MERMİSİNE BENZER BİR MERMİYİ KALBİME YERLEŞTİRDİLER, ÖYLE BİR RABBIMI ZİKRETMEYE BAŞLADIM Kİ, HZ. ALLAH’IN İSİMLERİNİ BENİM GİBİ OKUYAN KİMSEYE RASTLAMADIM.

KAYIN PEDERİME ANLATTIM BU DURUMU, TEBRİK ETTİ DE, “OĞLUM KEŞKE NAZAR İSTESE İDİN, NAZARINLA İNSANLARI İRŞAT EDERDİN” BUYURDULAR.

BEN HAYATIMDAN MEMNUNDUM. TERTİB VE TANZİM-İ İLÂHİ NE İSE ODUR, “HATIRIN KIRILMASIN” DİYE SANA SORULAN SUALİN CEVABININ GERÇEĞİ YANSITMAYACAĞINI BİLESİN, AMMA HAKÎKATIN YEGANE CEVABIDIR.

EFENDİYE HİZMET İÇİN VERİLEN HUDDEMLERLE GÖRÜŞTÜM.

--NERELİSİNİZ? DİYE SORDUM.

--MUCURLUYUZ, DEDİLER.

BİNA ORTAĞIM GAZOCAĞI MALZEMESİ VE HIRDAVAT SATARDI, AKSİ VE NAKIS İDİ, O DA MUCURLU İDİ, DERVİŞİMİZDİ. MUCURLU MEHMET ERCAN EFENDİYİ TANIYOR MUSUNUZ? DİYE ÇOK UĞRAŞTIM, TANITAMADIM. ERTESİ GÜN MEHMET EFENDİYE ÇATTIM:

--NASIL BİR İNSAN İSEN SENİ HEMŞERİN CİNLER DAHİ TANIYAMADILAR.

 

KARA ŞEYH HACI BEKİR BABA’NIN CİNLERLE SOHBETİ

ÇORUM’DA OLAN BİTEN OLAYLARDAN MALUMAT EDİNMESİ

 

Kara Şeyh Hacı Bekir Baba Seyit Ahmet el-Bedevi Hazretlerinin Türbesinde evrat ve ezkarı ile meşgul iken, nizamlı ve intizamlı yürüyüş kolunda bir kalabalık Hazret’in yakınından geçiyorlardı. Bazı kişilerin selâm verdiklerini, içlerinden bazılarının “hemşerim” diye hitab ettiklerini duyuyordu.

Olayın devamını kendisi anlatıyor :

Aradan çok geçmedi, sekiz on kişi kadar bir topluluk tekrar selâm vererek, hemşerim diye yakınlık gösterip yanıma oturdular. Selâmlarını aldım, hemşerim dedikleri için sordum :

--Çorumlu musunuz?

--Evet, Çorumluyuz, dediler.

--Kimlerdensiniz? Hangi mahallede oturuyorsunuz? dedim.

--Melekgazi’de dururuz, deyince, orada mahalle ve ev olmadığı için “cin yatağı” denildiği Çorumlularca malumdur.

--Yoksa siz cin taifesinden misiniz? Dedim.

--Evet, dediler.

--Ne işiniz var burada? Ne zaman çıktınız Çorum’dan? Memlekette ne var ne yok? diye sordum cin hemşerilerime. Ben çıkalı aylar olmuştu.

--Bir davamız vardı, temyiz mahkememiz var. Tanta’da davamızı temyiz etmiştik, beraat ettik, elhamdü lillah. Zamana gelince, yeni çıktık Çorum’dan, bizler için sizler gibi yolculukta müddet ve meşakkat yoktur.

--Bana Çorum’u anlatın, neler oldu yakın zamanda? Hayli zamandır uzaktım sılamdan.

Dediler ki:

--Filânca zat filân gün vefat etti. Felân tarihte falanca yer yandı. Filanca zaman bir kaza oldu, kazada filâncalar vefat ettiler.

Ben cin hemşerilerimin bütün söylediklerini not aldım.

İzn-i icazetimi alıp da maneviyatın emri üzere Çorum’a dönünce ilk işim cin hemşehrilerimin sözlerinin doğruluğunu araştırmak oldu ve ziyarete gelen Çorumlu kalabalık ıhvana sordum:

--Filân tarihte filân zat vefat etti mi? diye.

--Keramet buyurdunuz, dediler.

--Filân tarihte falan yer yandı mı? diye sorduğumda; hayret ettiler, gaipten haber veriyor zannının verdiği heyecanla yine:

--Keramet buyurdunuz, dediler.

Cin hemşerilerimden neler duydumsa hepsini anlattım, ayni nakarat keramet dediler ve mana sarhoşu oldular. O cemaate gerçekleri söyledim, keramet olmadığını ve cin ve din kardeşlerimin bana anlattıklarının doğruluğunu anlamak içindi, sözlerinde hilaf yok hepsi doğru çıktı dedim.

BU OLAYLAR METAFİZİK OLAY OLDUĞU İÇİN NAKLETMEDEN GEÇMEK İSTEMEDİM.

SAKIN CİN DİYE BİR ŞEY YOKTUR DİYE TERTÎB-İ İLÂHİYE TERS DÜŞMEYESİN, KÜFRE GİDERSİN. ALLAH KELÂMI KUR’AN-I AZÎMÜŞ-ŞÂN’I DA İNKAR EDENLERDEN OLURSUN.

Bismillâhirrahmanirrahim

“DE Kİ: CİNLERDEN BİR TOPLULUĞUN KUR’ÂN’I DİNLEYİP ŞÖYLE SÖYLEDİKLERİ BANA VAHYOLUNMUŞTUR. GERÇEKTEN BİZ DOĞRU YOLA İLETEN, HARİKULADE GÜZEL BİR KUR’ÂN DİNLEDİK. BİZ DE ONA İMAN ETTİK. KİMSEYİ RABBIMIZA ORTAK KOŞMAYACAĞIZ.  ( Cin Suresi, 1-2.)

Kur’an-ı Kerim’den Cin suresinden yalnız 1. ve 2. ayeti yazdım. HZ. ALLAH’ın Kur’an-ı Azîmü’ş-Şân’ın çok yerinde bildirdiği halde sen halâ Cin’in mevcudiyetini inkar edecek misin?

HZ. ALLAH’ın bu yönlü bildirilerini inkara devam ederek Kur’ân-ı Kerîm ALLAH kelâmıdır, ben iman ediyorum diyebiliyor musun? Desen de:

METAFİZİK OLAY VE ZUHURATLARI İNKARINLA -ALLAH’IN NE YAPACAGINA AKIL ERDİREMEYİZ AMMA- HAKÎKAT FUKARASI OLDUĞUN GİBİ GERÇEKLERİ BİLEN VE YAŞAYANLARA GÜLÜNÇ OLUYORSUN.

DİNİN CÜZ’ÜNDEN FERAGAT, KÜLLÜNDEN FERAGATTIR DENİLDİ.

Onlar da Benî Âdem gibi teklifata tabidir, nefsani duygu ve yaşantı, erkeklik dişilik onlarda da vardır. Benî Âdem’le evlilikleri de görülür. Cin taifesine uygun çocukları da olur. Bu çocukların zuhuru cesetli olarak dünyaya gelse de, Benî Âdem gibi maddeye intibak edemez. Bu yönlü evliliklerin yaklaşımında cinni yaklaşım daha baskındır, ceset anormal duruma düşer. Halk dilinde sara denir, tıbbın müdahalesine uygun saralar da vardır, bunları birini diğerine karıştırmamak lâzım.

BİLDİĞİMİZ BİLEMEDİĞİMİZ, NA-MÜTENAHİ YARATIKLARIN EFDALİ HAZRET-İ İNSANDIR.

HAZRET-İ İNSANIN KEMALÂLATINA EŞDEĞER BAŞKA BİR MAHLUK YARATMAMIŞTIR.

ŞEREFLİ MAHLUK, EFDAL-İ MAHLUK, HZ. ALLAH’IN İNDİNDE, GEREKSE MADDE ALEMİNDE OLSUN ADEMLİKTEN HAZRET-İ İNSANDIR.

“YER YÜZÜNDE HALİFEMİ YARATACAĞIM.” HİTABININ ZUHUR MERCİİ OLARAK YARATTIĞI KAMİL HAZRET-İ İNSANDIR.

“YER YÜZÜNDE HALİFEMİ YARATACAĞIM” MÜJDESİNDEN NASİBLİ OLABİLMEN İÇİN, HZ. ALLAH’IN ELÇİLERİ VASITASI İLE GÖNDERDİĞİ MEKARİM-İ AHLAK ÜZERE YAŞAMAYA DİKKAT ET.

RAHMET-İ İLÂHİYE, SA’Y-İ GAYRETİNİ SARFEDEREK, ELDE EDİLEN ADEMLİKTEN SIYRILIP, İNSAN OLAN, HATTA KEMALATA ERMİŞ, HAZRET-İ İNSANDA MÜŞAHEDE EDİLİR.

YAŞADIĞI ZAMANIN DEĞERİNİ MÜDRİK, HZ. ALLAH TARAFINDAN İHSAN EDİLEN EMR-İ İLÂHİYEYE UYUMLU GÜZELLİKLERDEN İSTİFADEYİ BİLEN BAHTİYAR İNSAN.

İMANINDA AMENTÜNÜN ŞERHİ, MEKARİM-İ AHLAK-I HAMİDE GÖRÜLEN KAMİL İNSAN.

SEN YARATILIŞIN SIRRISIN, İYİ BİLESİN VE BİLDİĞİN ZAMAN DA SAKIN ŞIMARMAYASIN.

BİLESİN Kİ YERLİ YERSİZ, AFFOLMAYAN ŞIMARANLARI ARARSAN, MESKENLERİ KÜFÜR BATAKLIKLARIDIR.

BUNA RAĞMEN MERHAMET-İ İLÂHİ OLAN TÖVBE KAPUSU KIYAMETE KADAR AÇIKTIR.

GEÇ KALMA. HEMEN MANA YÖNÜNÜ RAHMET KAPISINA YÖNELT. KİŞİNİN GÜNAHINDAN NEDAMET DUYUP, AF DİLEMESİNİ BEKLİYOR AFFU MAĞFİRET KAPUSU.

HZ ALLAH’IN ZATINA MAHSUS OLAN SIFATLARI, ACİZ VE NAÇİZ ŞAHSINA MALETMEYE KALKIŞMA, ŞİRKE DÜŞERSİN.

BENÎ ÂDEM İÇİN HASSETEN YARATILAN İBADET VE TAAT GÜZELLİKLERİNİ, İTTİKA SAHİBİ, MÜTTAKİ, MܒMİN OLMADAN BU RAHMET-İ İLÂHİYELERİN LUTUF VE İHSAN OLAN ZEVKİNE NAİL OLMAN MÜMKÜN DEĞİL.

O BAKIMDAN HAZRET-İ ALLAH, KELÂM-I KADÎMİN BAŞ AYETİNDE MÜTTAKİ KULLARINDAN BAHSEDİYOR VE O MÜTTAKİ KULLARIM GAİBE İMAN EDERLER, NAMAZ KILARLAR, VERDİĞİMİZ RIZIKTAN MUHTAÇLARA TASADDUK EDERLER. YİNE ONLAR, SANA İNDİRİLENE VE SENDEN ÖNCE İNDİRİLEN KİTAB VE PEYGAMBERLERE VE AHİRET GÜNÜNE İMAN EDERLER. ONLAR RABLERİNDEN BİR HİDAYET ÜZREDİRLER VE KURTULUŞA ERMİŞLER ANCAK ONLARDIR. (Bakara Suresi, 2-5)

HZ. ALLAH’IN MÜTTAKİ KULLARINA ŞARTSIZ İN’AM VE İHSANIDIR, DÎN-İ İSLÂM ŞARTLI DEĞİLDİR.

GERÇEKLER DIŞI OLAN BU ANLATIM, BENİ ADEMİ, BİRİ BİRİNE NEDENSE ZATEN DÜŞMAN İKEN, İSLÂM’IN ŞARTI BEŞTİR DİYE, KANUN-U İLÂHİYE DE TERS DÜŞEN, YERSİZ BİLDİRİLERİMİZLE TOPLUMLARIN BİRİ BİRİNE OLAN DÜŞMANCA TUTUMLARINA DİN DÜŞMANLIĞINI DA EKLEDİK.

AYRICA İÇTİHATSIZ DA BIRAKILAN, MADDESİ VE MANASI İLE O GÜZELİM DÎN-İ İSLÂM’I YAŞANAMAYACAK HALE GETİRDİK.

İSLÂM, CÜMLE PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN TEBLİĞ EYLEDİĞİ MÜŞTEREK DİNİN İSMİDİR.

O BAKIMDAN PEYGAMBER EFENDİLERİMİZ, GETİRDİĞİ ŞERİATLARI İLE ANILIRLAR VE ZAMANA GÖRE GÖSTERDİKLERİ TARİKLERİ ZAMANINA EN UYGUNU VE DOĞRUSUDUR.

HZ. ALLAH BUYURDU Kİ: BİZ PEYGAMBERLERE BİR ŞERİAT, BİR DE TARİK VERDİK.

YARATILAN GÜZELLİKLERE VE YAŞANILAN İÇTİHAT GÖRMÜŞ ZAMANINA UYUMLU VE DÜZENLİ YOLUNU BULMUŞ ADEM TOPLUMLARI.

TASDİKLİ YAŞANTISINI DÜSTUR EDİNMİŞ, YARATANINI KULLUK VECİBESİNİ İCRA EDECEK KADAR BİLEN, PEYGAMBERİNİN GETİRDİĞİ ŞERİATI, GÖSTERDİĞİ TARİK-İ MÜSTAKÎMİ, YAŞADIĞI ZAMANA GÖRE, İÇTİHAT GÖRMÜŞ ŞERİATI İLE YAŞAYAN TOPLUMLAR, HZ. ALLAH’IN BİLDİRDİĞİ DÎN-İ İSLÂM ÜZERE OLDUĞU GİBİ, MÜTTAKİDİRLER DE.

Lütfen yanlış hüküm verme. Dünya nizamı ve idare tarzını HZ. ALLAH kullarının iradesine bırakmış ve emretmiş:

“EY İNSAN! DÜNYAYI BEN YARATTIM, SEN DÜZENE KOYACAKSIN.”

Kur’ân-ı Kerîm’i, manasını anlayarak okur isen bu hitab-ı ilâhiye muttali olacaksın.

HZ. ALLAH’ın günah-ı kebair olarak belirttiğinin dışında, her güzelliği İslâm’da göreceksin. Bilen toplumların ısrarla benimsedikleri cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları olan lâikliği,** muasır milletler seviyesine çıkarmaya mani olduğu zannedilen semavi dindeki umuma lutfedilen Dîn-i İslâm’da ve cümle Peygamber Efendilerimizin tebliğ ettikleri emr-i ilâhinin ismi olan Şeriattte de bulacaksın.

Geriye itekleyen, güzelliklere karşı bir tebliğ ve emir görmedim. Yaşayarak ve bilerek şahitlik ediyorum, cümle güzellikler, semavi din olan İslâm’a ve içtihat görmüş şeriatlara karşı değildir.

Karşı göstermeye çalışan çarpık bilgi ve zihniyeti ile bilginlik taslayan, ilâhi ölçüye göre dalâlettedir. Bu ve buna benzer kişiler, bilmeden de olsa yaptıkları günahın hesabını verebilecekler mi?

HZ ALLAH’ın af ve mağfireti sonsuz. Amenna. Umumu tahrip etti ise, davası HZ. ALLAH’a kalmış. Yanlış yönlendirdiğin kulların haklarını hatırdan çıkarma, işte ehl-i hakîkat, Dîn-i İslâm’ı ve şeriat-ı garrayı böyle istiyor ve izah ediyor.

PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN GETİRDİKLERİ ŞERİAT NEDİR? NE İFADE EDER? DİNLE.

HAKİKATIN ZAHİRE YANSIDIĞI ZAMAN ALDIĞI İSİM ŞERİATTIR.

TARİKAT ŞERİATTIR, MARİFET ŞERİATTIR, HAKİKAT DE ŞERİATTIR.

İŞTE BAZI TERTÎB-İ İLÂHİDEN YETERLİ MALUMATI OLMADIĞI HALDE DİNDAR GÖRÜNÜM SERGİLEYEN KESİMLER.

ŞER’İ GERÇEKLERE YETERİ KADAR AŞİNA OLMADIĞI HALDE, HAREKETLERİ, TAVIRLARI, VE ÇARPITICI SÖZLERİ İLE, DÎN-İ İSLÂM’A VE TATBİKİ İLE YÜKÜMLÜ KILINDIĞI VE Bİ’AT EYLEDİĞİ PEYGAMBERİNİN TEBLİĞ EYLEDİĞİ ŞERİATININ VE GÖSTERDİĞİ TARİKININ, ELBETTE YAŞANILAN ZAMANIN İÇTİHADINA TABİ OLMASI GEREKTİĞİNİ BİLEMEYEREK, KORUYORUM ZANNI İLE DAHA YAŞANILMAYACAK HALİ EMPOZE ETMEK İSTEDİĞİNİN FARKINA NE ZAMAN VARILACAK.

TÜRK MİLLETİNİN OLDUĞU GİBİ CÜMLE MUHAMMEDİLERİN DE MEDARI İFTİHARI, PROF. DR. SÜLEYMAN ATEŞ HOCA EFENDİ BU HAKKA DAİR, TEMPO (Sayı 27/812, 2003) DERGİSİNDE NE DİYOR DİNLE.

ZAMANIN ULEMASINI İTHAM EDEREK: “DİNİN RUHUNU GİZLİYORLAR, BİN SENE ÖNCEKİ ŞEYLERİ TEKRAR EDİYORLAR. İNSANLAR BU YÜZDEN DİNDEN UZAKLAŞIYOR. BU KABUĞU KIRMAMIZ LÂZIM. İNSANLAR VE DİN UZMANLARININ İYİ YETİŞMELERİ GEREKİYOR, SORUN EĞİTİMDE.”

BİN SENE EVVELKİ ŞEYLERİ TEKRAR ETTİRİRSENİZ İNSANLARIN KAFALARI ONUNLA ŞARTLANDIKDAN SONRA, 50 YAŞINDAN SONRA GERÇEĞİ SÖYLESEN DE KABUL ETMEZ ARTIK.

DİN EĞİTİMİ VERENLERDE ASIL PROBLEM. KÖTÜ NİYET YOK, ONU ÖYLE BİLİYOR, ÖYLE ANLATIYOR. BİZ KUR’ÂNI ANLAYAMIYORUZ DİYOR-LAR.

“İÇTİHADA TABİ ŞER’İ HÜKÜMLER KENDİSİNİ HER ZAMAN TAZELER” ANLAYIŞININ TAZELENMESİ GEREKİR.

DİN KISITLAYICI HÜKÜMLER GETİRMEMİŞTİR. GENEL HÜKÜMLER, EVRENSEL HÜKÜMLER VARDIR. KUR’ÂN’DA AYRINTI HÜKÜMLER ZAMANIN ANLAYIŞINA BIRAKILMIŞTIR.

YENİ ŞARTLARA GÖRE YENİ KANUNLARIN ÇIKARILMASI LÂZIM. BUNU MÜÇTEHİT DENİLEN DİN UZMANLARININ YAPMASI GEREKLİ, AMMA MAALESEF BU İÇTİHAT KAPISI KAPATILMIŞ BİN SENE ÖNCE.

PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZİN YAŞADIĞI ASRA BAKALIM.

MUAZ BİN CEBEL (R. A.) EFENDİMİZ YEMEN’E VALİ TAYİN EDİLMİŞTİ. HAZRETİ RESULULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZ SORDULAR:

--YA MUAZ, NE İLE HÜKMEDECEKSİN?

--ALLAH’IN KİTABI İLE YA RESULALLAH.

--ORADA BULAMAZ İSEN YA MUAZ?

--HAZRET-İ RESULULLAH’IN SÜNNETİ İLE.

--ORADA DA BULAMAZ İSEN YA MUAZ?

--İÇTİHADIMLA YARESULALLAH.

DİYE CEVAP VERİNCE, PEYGAMBER EFENDİMİZ BÖYLE BİLGİLİ ALİMLER İHSAN EYLEDİĞİ İÇİN HZ. ALLAH’A HAMD-Ü SENA ETMİŞTİR.

(HADİS HASENDİR, ZİRA BUGÜN DAHİ GEÇERLİDİR, SIHHATLİDİR. BU GÜN BÖYLE DÜŞÜNEN BİR ÇOK MÜÇTEHİDE İHTİYACIMIZ VAR, MUHTACIZ.)

İşte bazı dindar kesimler gerçeğe aşina olmadan hareketleri ve tavırları ve çarpık sözleri ile Din-i İslâm’a ve şeriatlarına elbette bilmeyerek zarar veriyorlar.

Bu duruma muttali olan dini bilgisi yeterli ve zamana içtihada az çok aşina, şahidi olduğum, davası için yaratılıp Hz. Allah tarafından vazifeli kılınan, yıkılan Osmanlı İmparatorluğunun yerine Cumhuriyet Devletini kuran Mustafa Kemal Atatürk, yaşadığı zamanın büyük meşayihi Nurullah Efendiye çok kişilerin bulunduğu bir mecliste gerçeği şöyle anlattı:

--Efendi hazretleri, biliyorsunuz tekke, zaviye, dergahları, türbeleri lüzumuna binaen ben kapattım. Allah bana yeterli ömür verecek mi, bilmiyorum; zamanı gelince onları ben açacağım.

Bu olayı tekrar tekrar yazmak ihtiyaç olduğunu biliyor, bu kadar da olsa o müstesna insanın gerçek halini anlattığım için haz duyuyorum.

BU GERÇEKLERİ İHMAL Mİ, KASITLI MI? BİLEMİYORUZ, BEKLETMEKLE ZAMANI SEBEPSİZ GEÇİREREK, SAHTE MANA BEZİRGANLARININ ADEDİNİ ARTIRDIKLARI BİR GERÇEK.

MESULLER BUNUN HESABINI İND-İ İLÂHİDE VEREBİLECEKLER Mİ? ONLARIN NAMINA MESULÜ OLDUĞUM MANEVİ VAZİFEM ETKİSİ OLACAK, İNAN ÜZÜLÜYORUM.

HZ. ALLAH’ın varlığına yeteri kadar iman edemeyen, maddede gördüğünden başka bir şeyi kabul etmeyen materyalist ademde hakîkatı ve manayı aramak gülünç olmuyor mu?

Temenni ve niyaz ederiz, onları da HZ. ALLAH hidayete erdirsin, amin.

 

METAFİZİK ZUHURAT VE TECELLİLER HZ. ALLAH’IN YEDİNDEN TERTİP VE TANZİM EDİLDİĞİ MANA DÜZENİNİ KALBİ VE HALİ TASDİKİYLE İMANI KEMALATA EREN KULDA MERHAMET-İ İLÂHİYENİN HER AN ZUHURU GÖRÜLÜR Kİ, O BAHTİYAR KULDA KARDEŞLİK VE HOŞGÖRÜNÜN MEVCUDİYETİ KÜLL OLARAK YAŞANTISINDA VE MUAMELÂTINDA HALKEDİLMİŞTİR, ONUN MALI OLMUŞTUR.

BU HALİN ZIDDINI MANA YOKSUNUNDA GÖRDÜĞÜN HALDE, GEREK HALLE GEREKSE KELÂMLA GÜZELİ GÖSTERMEYE GÜÇLÜ KILINMADIN İSE DUADAN BAŞKA GÜCÜN VAR MI?!.

MANAYI YANSITMAYAN, BEŞ DUYGUDAN ÖTEYE YOL TANIMAYAN DİN, SEMAVİ DİN DE OLSA NETİCE PUTPERESLİĞE DÖNÜŞMEYE MÜSAİTTİR. İSTESE DE İSTEMESE DE KÜFRE MAHKUMDUR. TARİH BOYU BÖYLE OLMUŞTUR.

MUHTAÇ OLDUĞUMUZ KARDEŞLİK KİTABINDA MUFASSAL OLARAK YAZMAYA ÇALIŞTIĞIM, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, OKUL VE DAVA ARKADAŞI ALİ FETİ OKYAR, SULTAN HAMİT HAN… HAZRET-İ ALLAH CÜMLESİNİN MAKAMLARINI CENNET EYLESİN.

Cennet-mekan Sultan Hamit Han Cumhuriyet’ten evvelki yetişmiş, mana yoksunu muvcut din ulemasını nasıl anlatıyor? Dinle de haksız yere vatanı için bildiği kadarı ile samimi çalışanlara nankörlük etme:

Cumhuriyet deyince de hatıra elbetteki ve rakipsiz olarak Mustafa Kemal Atatürk gelir. Onu takip eden şahsiyet de İsmet İnönü’dür.

Anlatacağım ifşaatla ilgili olduğundan Harbiye Mektebinde düşünce ve kader arkadaşlarından aynı kurmayyüzbaşı rütbesini taşıyan, -makamları taltif-i ilahi olan cennet olsun- Ali Fethi Okyar’dan kısa da olsa bahsedeceğim.

Atatürk 1930 senesinde çok partili demokrasiye geçmek kasdi ile muvafık gördüğü okul arkadaşı, düşünce ve gaye arkadaşı Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı kurdurdu.

Atatürk gördü ki, millet çok partili demokrasiye uyum sağlayamadı. Dört ay sonra Atatürk’ün emri ile Ali Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı kapattırdı.

Cennet-mekan Sultan Hamit Han sadaretten, iktidardan el çektirilip, Alâattin Köşkünde gözaltında geçirdiği günlerde ben de vazifeli idim. Geçirdiği günler içinde bana bazı şeyler soruyordu. Öğrenmek istediklerinin çoğunun çözemediği mevzular üzerinde olduğuna dikkat ettim.

Bunlar arasında Balkan devletlerinin bu kadar kısa zaman içinde yüzlerce sene idaresinde yaşadıkları Osmanlılara karşı isteklerini kabul ettirecek kudrete nasıl erişebildikleri de vardı ve benim çok uzun olmamakla beraber hizmetimi bu çevrede görmüş, şahsen de oralı olmamı, muhiti bilmemi yeter sayarak sualler sorardı. Bir gün dedi ki:

--Bulgarlar, Balkanların en iptidaî kavmi olarak bilinirdi, bunu Rus sefirlerinden bile dinlemiştim. Kısa zamanda derlenip toparlandılar. Nasıl, sebebini izah edebilir misin?

Bu sualini mümkün olup da Sofya’da dört yıl Elçilik yapmış olmamdan sonra sorsaydı daha açık ve inandırıcı cevaplar verebilirdim. Fakat o gün de aynı teşhisimin üzerinde durdum:

--PAPAZLAR, ŞEVKET MEAB; PAPAZLAR, DİN ADAMLARI!..

--Çünkü bu Ortodoks papazları sadece din bilgileri öğretmiyorlar, milli istekleri de kalplere ve kafalara aşılıyorlar. Bilgileri de buna kafi geliyor. Her Bulgar papazı yetiştirilmesini üzerine aldığı halkın cehaletten kurtulmasına kazanmak ve iş sahibi olmak için öğrenmesi şart malumata da sahip olmasında yardımcı oluyor. Dini esas temel olarak kullanılırken, karşısındakilere hem siyasi, hem hayati hatta mesleki bilgiler veriyor. O iptidaî adamı elinden geldiğince yaşanılan devreye eriştirmeye gayret eder hale getiriyor.

Beni, o güne kadar rastladığım dikkat ve alakasının sanırım mümkün olanı ile dinledi. Kendisini çok üzen olaylarda teselli arama ihtiyacı ile yaptığı gibi doksan dokuzluk kehribar tesbihini iki avucu içine alarak uğuşturdu. Bir an daldı sonra konuştu :

--ŞİMDİ SİZE HİCRAN OLMUŞ BİR HATIRAMDAN BAHSETMENİN SIRASIDIR EFENDİ OĞLUM.

--Tarihini sarih olarak söyleyemeyeceğim. Fakat Ruslara karşı kazandıkları zaferin arefesinde idi. Japon imparatorluk ailesine mensup bir Prens beni ziyarete geldi. İmparatorundan hususi bir mektup getiriyordu. BENDEN İSLÂM DİNİ’NİN MUHTEVASINI İMAN ESASLARINI, GAYESİNİ, FELSEFESİNİ, İBADET KAİDELERİNİ, İZAH EDECEK KUDRETTE BİR DİNİ İLİM HEYETİ İSTİYORDU.

Bunun sebebi vardı; Orada İslâmiyet’i yaymayı mukaddes vazife sayan ABDURREŞİT İBRAHİM isimli aslı Kazanlı olan bir müslüman alimden mektup almış. Japonya’da İslâmi Tamim Hareketine yardımcı olmam istenmişti. Şeriat-ı Muhammediye ile yükümlü İslâm aleminin halifesi idim.

Bir taraftan daima iftihar ettiğim ve hizmetkarı olmaya çalıştığım bu ali vazife, diğer taraftan ruhumda bu mahiyette şerefli hizmete duyduğum hasretle mümkün olan her şeyi yaptım. Fakat bu yardımım daha çok maddi sahada kaldı. Çünkü  ABDURREŞİT İBRAHİM EFENDİ  bizim din adamlarımızdan başka hüviyet içinde idi. Türkçe, Arapça ve Farsça’dan başka Rusça ve Japonca biliyordu. Avrupa’yı baştan aşşağı dolaşmıştı. Çin’i bile görmüştü. Kırk yaşından sonra Fransızca ve Latince’yi de öğrendiğini yazmıştı. Japonya’da Şinto Dininin değişen şartlar içinde Japon münevverlerini tatmin etmediğini mantık, akıl, ilim, ruh birliği ve cihanşumul (evrensel) felsefeyi temsil edecek bir dini manevi hareketin, Japon milletince benimseneceğini, İslâmiyetin de aslında bütün bu vasıfları ihtiva ettiğini, sadece hakîkatleri izah edecek kudret ve ilmi–mânevi kifayette şahsiyetlere ihtiyaç olduğunu yazmıştı. Japon imparatorundan, ailesinden bir prensin ziyareti ile böyle bir mektup da alınca mevzuun ehemmiyeti hadise olarak önümde idi.

ONLARIN İSTEDİKLERİ DİN ALİMLERİNİ BULABİLSE İDİM. JAPONLARDAN EVVEL KENDİ MİLLETİMİN VE HALİFE YANİ PEYGAMBERİMİZİN VEKİLİ OLARAK İSLÂM ALEMİNİN İSTİFADESİNİ TEMİN EDERDİM.

Fakat bizdeki din adamlarının ilmi ve manevi seviyelerini çok iyi biliyordum.

Pederim merhum Sultan Abdülmecid’in büyük ümitlerle genişlettiği Tıbbiye için Avrupa’dan getirdiği ecnebi muallimlerden ders alanların kafir olacağını söyleyen ulemâ benim saltanatımda da yerindeydi.

Bugün gördüğünüz ve sizin de yetiştiğiniz mekteplerin çoğunu ya ben açtım yada buğünkü hale getirdim.

Mektebi Sultani (Galatasaray) ve herkesin serbestçe okuyabileceği mekteplere bakınız; nufusa göre en az olan Türk talebedir.

Bu sadece iktisadi sebeblerle değildir. Bilhassa Anadolu’da bu mekteplerde okumanın selâbet-i diniyeyi zedelediği halâ telkin ediliyor.

Eğer Harbiyeye Hırıstiyanları alma izni verilse, değil bizdeki ekalliyetler Yunanistan’dan hatta belki Rusya ve diğerlerinden dahi talebe gelir.

 Ben saltanata geldiğim zaman sadece Kuleli İdadisi vardı.

Ülkede yedi yerde askeri idâdi, Selanik Harbiyesi, Selanik ve Konya’da Hukuk Mektebini ben açtım. Bunlardan gayem mülkiyeyi de ilmiyeyi de tatminkar hale getirmekti.

Ne ise… bunları tarih bir gün elbette yazacak.

Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği Müslüman din alimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim, Japonlardan evvel kendi milletimin ve Halife yani Peygamberimizin vekili olarak İslâm aleminin istifadesini temin ederdim.

Şöhret yapmış ilmiye mensublarını tanıyordum. İçlerinde şahsen hürmete şayan çok şahsiyet vardı. Ekseriyetle de şahsen faziletli idiler. Fakat ilmi kudretleri olduğu kadar cihanı telakki tarzları bu kadar büyük ve İslâmiyetin mukaderatı üzerinde tesir yapacak mevzuu ele almaya, neticelendirmeye müsait değillerdi.

Daha evvel tanıdığım, İngilizlerin elinden alarak emniyete aldığım ve İstanbul’da şahsen misafir ederek ömrünün sonuna kadar huzurunu temine gayret ettiğim, meselâ Cemalettin Afgani gibi içtihat sahibi büyük alimler de yoktu. Zaten Cemalettin (gibilerin) akibeti, Hırıstiyan dünyasının artık İslâmiyet’e yeni çığırlar açacak o ilk günlerin heyecan ve vecdini büyük ve şerefli neticelere ulaşma kudretini temsil edecek MÜRŞİTLERE kolaylıkla hayat hakkı tanımıyacaklarını gösteriyordu.

Bu elbetteki böylelerinin var olmasına mani değildi.

FAKAT JAPON İMPARATORUNUN İSTEDİĞİ MÜSLÜMAN DİN ALİMLERİNİ YETİŞTİRECEK FEYYAZ MEMBALARDA ARTIK MEVCUD DEĞİLDİ.

MEDRESELERİMİZ BİRER İLİM İRFAN KAYNAĞI OLMAKTAN MAHRUMDU.

Şimdi siz neden otuz şu kadar sene içinde “sen yapmadın. Ecdadın nasıl yapmış?!” sualini sorabilirsiniz.”

Cümlesinin burasında durduğunu ve başını eseflenircesine iki tarafa salladığını hatırlarım.

--Beyefendi oğlum, bu gibi işlerin muayyen başlama devri ve zamanı var. Saltanat müddetim sırasında en çok hatırladığım hakikatlerden birisi “demir tavında dövülür” darb-ı meselimiz olmuştur…”

Bu ibret-amiz olayların günümüzdede mevcudiyeti bariz görülen ve acısı ruhen duyulan, fakat sonsuz müsamahalı rahmet-i ilâhîyenin tesellisi olmaz ise dayanılması müşkül.

Hurafe ve bid’atlar ilim adına ısraren devam ettirilmeye çalışılan, maddeden öte manayı hal yolu ile yansıtamayan, rahmet-i ilâhiyeyi yeteri kadar göstermeye müsait olamayan, akıldan öteye yol bulamayan, tek başına fiziki ilim, fiziküstü, meta-ilim garibi şunu iyi bilmelidir ki; fiziküstü, metafizikle zahiri ilmini müşterek yürüterek, hurafeden, bid’atlardan arınmış, emr-i ilahi olan şeriat-ı muhammediyeyi asr-ı saadette olduğu gibi manasını göstermek; maddesini de, bugüne mahsus yaşanması mümkün, ehil ulamanın içtihadı ile tanzim ve tertîb-i ilahiye uyumlu yaşayan şahsiyetler;

 HZ. ALLAH’IN LUTFU İHSANI İLE YERYÜZÜNDE MEVCUDİYETLERİ KIYAMETE KADAR DEVAM EDECEĞİNİN HABERİ VERİLMİŞKEN, İMANLI KİŞİLERİN METAFİZİK ZUHURATLARDAN NASİBİNİ ALAMAMALARI, MANA MAHRUMU OLMALARINA HAL RAHMET-İ İLAHİNİN İZAHININ TESİRİ OLMADIĞINI GÖRÜYORUM.

NE ZAMAN? GERÇEĞE YÖNELDİĞİ GÖRÜLÜP, ÜMMETÇE, MİLLETÇE, ALLAH’IN EMRİNE MUVAFIK KULLUK VECİBESİNİ HEMCİNSİMİZE KARŞI DA YÜKÜMLÜ OLDUĞUMUZU İDRAK ETMENİN ZAMANI GELMEDİ Mİ?!.

FİZİKİ OLAYLARLA İLGİLENDİĞİMİZ GİBİ, MANA İLMİ OLAN METAFİZİK ZUHURATLARA DA NE ZAMAN İLGİMİZ OLACAK.

DÜNÜN HASRETİNİ ÇEKEREK, BUGÜNÜ EMR-İ İLÂHİYE UYGUN, YAŞADIĞI ZAMANA DA UYUMLU YAŞAMAK MUHALDİR. HATTA İMKANSIZDIR!. NASIL, NİÇİN BU HALE GELDİK? SUÇLU ARAMAYA NE HACET? DAVAYI RAHMETİ VE MAĞFİTETİ BOL SAHİBİMİZE BIRAKALIM.

SIRÂT-I MÜSTAKÎMİN YAŞANMASINDA GERÇEKLERİN ANLAMINI HAZRET-İ ALLAH AÇIK BEYAN EDİYOR; SADAKATLE VE SAMİMİYETLE DİNLE.

(RESÜLÜM): SABAH AKŞAM RABLERİNE SIRF ONUN RIZASINI DİLEYEREK DUA EDENLERLE BİRLİKTE CANDAN SEBAT ET. DÜNYA HAYATININ SÜSÜNÜ İSTEYEREK GÖZLERİNİ ONLARDAN ÇEVİRME. KALBİNİ BİZİ ZİKRETMEKTEN GAFİL KILDIĞIMIZ, KÖTÜ ARZULARINA UYMUŞ VE İŞİ GÜCÜ AŞIRILIK OLAN KİMSEYE BOYUN EĞME. (Kehf Suresi, 28)

ANLAYA BİLDİKSE NE MUTLU!!!.

 

MAHMUT YA DOĞRU SÖYLEDİ İSE?!.

 

Marangozlar sitesindeki atölyemin yakınında kahve vardı. Bu kahveyi çalıştıran Mahmut halkın taktığı isim, bıyıkları aşırı derecede büyük olduğu için “Pala” diyorlardı.

Bize karşı çok hürmetkardı. Erzurumlu, kimi kimsesi olmayan Pala, kahve yaptığı yeri benim tavassutumla vermişlerdi. Ben de şart koşmuştum: kumar oynatmayacaktı, söz vermişti.

İşittim geceleri kumarcılar Mahmud’u kandırmışlar; gizli, gizli kumar oynattığını eşittim.

Manevi bir olaydan dolayı Mahmud’un hakkını üzerime geçirmemeye özen gösteriyordum. Yakınımızda başka kahve olmadığı için atolyeye Mahmud’un kahvesinden, çay kahve oradan içiliyordu. Marka alıyorduk. 100 marka on iki buçuk lira idi. Sene 1968. Marka bitiyor, hesap öyle ödeniyordu. Usül öyle idi.

Öğle namazını kılmaya hazırlanıyordum. Marka bitmiş, Mahmut yeni marka getirmiş. Evvelki 100 markanın hesabını ödedim.

Pala demez mi:

--100 marka daha hesabınız var!..

Borçtan korkan ben, lüzum eden malzemeyi dahi peşin alırım. Yüz marka hiç Mahmud’a takıntı bırakır mıyım!

Benim itirazıma Mahmut cevap vermedi.

--Doğrudur abi, ile yetindi.

 Ben de biliyorum ki doğru idi. Mahmut gitti. Ben de namaz kılmak, için atolyenin merdiven altını 6 kişinin cemaat olacağı namazgah yapmıştım, öğle namazının sünnetini kılmak için iftitah tekbiri almak istedim; hayret “ALLAHU EKBER” diyemiyorum!.

Unutmuştum Mahmut olayını. Ellerimi kulaklarıma kaldırdım. İçimden benim anlayacağım bir ses: “Ya Mahmut doğru söyledi ise?! HZ. ALLAH’ın büyüklüğünü bu hatana istinaden kullanmaya nasıl cüret edersin?. Nasıl da susturdun Mahmud’u?” anlamında, iç alemimde kuvvetli bir duygu namaz kılmama mani oluyordu.

Hemen Mahmud’u aradım, buldum. Yüz marka parası daha verdim. Çok üzüldü “ben yanılmışım” diye, amma ısraren verdim.

Geri geldim. Hiçbir engel kalmadan huzur ve huşu ile miraç misali namazı kıldım.

HAYRET EDİYORUM HAKKA HUKUKA RİAYET GÖSTERMEYEN HORTUMCUNUN, HORTUMUN İNCESİNİN VEYA KALINININ CEZA AĞIRLIĞINI BİLEMEM AMMA, HUZUR-U İLÂHİYE YÖNELENLERİNİN İÇİNDEN RAHATSIZ EDİCİ BİR SES GELMİYOR MU? VEYA GELİYOR DA NİÇİN DUYAMIYORLAR?.

“BİZ KUR’ÂN’DAN ÖYLE BİR ŞEY İNDİRİYORUZ Kİ O MܒMİNLER İÇİN ŞİFA VE RAHMETTİR. ZALİMLERİN İSE YALNIZCA ZİYANINI ARTIRIR.” (İsra Suresi, 82)

 

Ehline göre ibret-amiz bir olay naklederler.

 

ALLAH’ tanıyamıyan, tanıması da yaşantısına mani olan, fırsat düşkünü KADI EFENDİYE şikayette bulundu:

--Filan hacı efendide benim 200 lira alacağım var, vermiyor. Adalet isterim, diye.

Hacı efendiye Kadı efendi sordu:

--Bu adama borcun var mı? diye.

--Hayır, bu kişiyi tanımam dahi.

--Yemin teklif ediyorum, deyince hacı efendi keseyi açtı. İddia edilen parayı ödedi.

Kadı Efendi esefle ve hakaretamiz sözlerle hacı efendiye çıkıştı:

--Bir de tanımam, borcum yok, diyordun. Yemini duyunca nasıl ödedin?

-Kadı Efendi! Benim borcum yok. Gene diyorum, bu adamı tanımam.

--FAKAT BUGÜNE KADAR DOĞRUYA DAHİ HİÇ YEMİN ETMEDİM, ETMEK İSTESEM DE EDEMEZDİM…

AMAN FIRSAT DÜŞKÜNLERİNE HACI EFENDİNİN ADRESİNİ VERMEYİN…

ÇORUM’UN MEDAR-I İFTİHARI, MAKAMI CENNET OLSUN, BİLAL-ZADE HAKKI EFENDİ BANA ŞÖYLE BİR NASİHATTE BULUNDU:

--GALİP EFENDİ! ALLAH’TAN KORKTUĞUNU KİMSEYE HİSSETTİRME. YAKANI NA-EHLİN ELİNDEN KURTARAMAZSIN.

USTAM, CENNET-MEKAN HACI ÖMER GADİFE DE BERABERDİ. BU NASİHATININ NEDENİNİ ANLATTI.

Benim nezaretimde Hazrete bir bina yaptık. Her işi bitiren ustaya soruyordu

--Hakkını helâl ediyor musun?.

Fırsatı ganimet bilen, haramdan helâlden gafil cahil:

--Şu kadar daha verir isen hakkımı helâl ederim, demez mi?.

 Razı ediyordu, veriyordu istediğini. O da bütün çalışanlara haber veriyordu: “Ne kadar isterseniz veriyor, aza razı olmayın” diye.

Hesabı tutan ustam öyle söyledi:

--Binayı iki katına malettik!.

“EY İMAN EDENLER! MܒMİNLERİ BIRAKIP DA KAFİRLERİ EVLİYA EDİNMEYİN. ALLAH’A ALEYHİNİZDE APAÇIK BİR DELİL Mİ VERMEK İSTİYORSUNUZ? (Nisa Suresi, 144)

HZ. ALLAH BU AYET-İ CELÎLESİNDE CÜMLE KULLARINA PEYGAMBER VARİSİ, SİLSİLE-İ MERATİP, SİZDEN BİR ÜCRET İSTEMEYEN EVLİYAYA TABİ OLMAYI EMREDİYOR.

KÜFÜR ÜZERE OLUP MANEVİ BİR KANITI OLMAYANLARINA DEĞİL.

MAKARİM-İ AHLAK ÜZERE YAŞAYAN KULLARA HZ. ALLAH TARAFINDAN VERİLEN SIFATLAR MܒMİN, MÜTTAKİ, TAKVA, VERA SAHİBİ.. CEMİ KULLARINA BU TÜRLÜ YAŞAMALARININ KÜLL OLARAK HZ. ALLAH’IN VERDİĞİ ÖZEL İSİM “MEKARİM-İ AHLAK”TIR.

CÜMLE PEYGAMBERİMİZ EFENDİLERİMİZİN HZ. ALLAH’IN İHSAN EYLEDİĞİ VE CÜMLE MܒMİN KULLARINA DA BU TERTÎB-İ İLÂHİ ÜZERE YAŞAMALARINI EMREYLEDİĞİ MEKARİMİ AHLAK HAKKINDA AHİR ZAMAN PEYGAMBERİ MUHAMMET MUSTAFA (S.T.A.V.) EFENDİMİZ BUYURDULAR Kİ:

“BİLCÜMLE ALLAH ELÇİLERİ MEKARİM-İ AHLAK ÜZERE GELDİLER. BEN TAMAMLAYICIYIM. ÇÜNKÜ BENDEN BAŞKA PEYGAMBER GELMEYECEK.”

 

KIZIM SEVİL’İN KIYAMETİ

 

Tahminen 1955’lerde idi. METAFİZİK bir rüya gördüm:

Ankara İbadullah Camisindeyim. Cemaat tekbir getiriyor. Ben camiden içeriye girerken bir meczup bana hitaben:

--İki gün sonra kıyamet kopacak, dedi ve oradan kaçarak uzaklaştı.

Rüyamın dehşeti ile uyandım.

Rabbım rüyamın tabirini iç alemime ihsan eyledi. Tabiri şöyle idi: Kurban bayramının üçüncü günü kıyamet kopacak. Kurban bayramına üç ay gibi uzun bir zaman vardı. Belirtilmemişti, ferdi kıyamet mi, umumi kıyamet mi kopacaktı?

Nasreddin Hoca Efendiye sordular:

--Büyük kıyamet, küçük kıyamet nedir? diye

Hoca Efendi cevaben :

--Bunu bilemeyecek ne var: karım ölür ise küçük kıyamet kopar, ben ölürsem büyük kıyamet kopar, buyurdu.

HZ. ALLAH bizlere, kaderin, kazanın zuhurunu, bizim aczimize uygun rahmet-i ilâhiye olarak gizli tutmuş. Bizim hayrımıza ihsan eylemiş. Bu tertîb-i ilâhilerin gizli bırakılmasının bizim hayrımıza olduğunu anlıyamamışız, cehaletimizden.

Kıyametin kopacağına üç ay vardı. Bugünden nasıl bir kıyamet kopacaktı? Kestirmek mümkün değildi. Bu merakla çok zor durumda idim.

Üç ay yaşamak… Aczimin ürettiği fikri karışıklıklar çekilmez, zor, her gün azaba dönüşmüştü. Umumi kıyamet olamazdı. Böyle bildirmişti Peygamberimiz Efendimiz:

“YERYÜZÜNDE HZ. ALLAH’I ZİKREDEN KALMADIĞI ZAMAN SİZ KIYAMETİ BEKLEYİNİZ.”

Yeryüzünde ehl-i zikir, ehl-i şükür, ehl-i tevhit, ehl-i aşk olan insanlar, yaşadığı zamana göre bilinçlendikçe umumi kıyametin uzaklarda olduğu anlaşılıyor.

HZ. ALLAH’IN HARAM KILDIĞININ DIŞINDA, CÜMLE GÜZELLİKLERE İSLÂMİYET DENİLDİĞİNİ İDRAK EDEN, ANLAYIP DA YAŞAYAN, ALLAH’TAN BAŞKA İLAH EDİNMEYENLERİN “GAYR-İ MÜSLİM OLMAYIP MÜSLİM KARDEŞ” OLDUKLARINI BİLEN, SAMİMİ GÖNÜL EHLİNİN GÜNBEGÜN ÇOĞALDIĞINI BİLDİRMEK KEHANET DEĞİL.

Acabâ mecnunun bildirdiği kıyamet nasıl kopacak? perişanlığı ile üç ay doldu. Kurban Bayramına erişmiştik. Gün sayısı bitti. Saatler gün kadar uzamıştı.

AMAN YA RABBİ! BİLEREK BİLEREK YAŞAMAK GÜZEL.

BİLMEDEN İMANLI, TESLİMİYETLE YAŞAMAK DAHA GÜZEL.

VARLIĞINI HİSSEDİP, KULLUK YAPACAK KADAR ZATINI TANIMAMAK NE FECİ!.

Bayramın ikinci günü en küçük kızım Sevil hastalandı. Ateşi vardı. Ankara Anafartalar Caddesinde Adliye’nin karşısında Kuleli evde iskan ediyordum. Karşımızdaki sokakta Sami Ulus Çocuk Hastanesi vardı.

Annesi ile hemen gönderdim. Doktor muayene etmiş, zatürre teşhisi koymuş ve çıkışmış;

--Hanım geç bırakmışsınız çocuğu. Götürün ve dikkat edin, diye tenbih edip ilâçlar yazmış.

--İki gün sonra tekrar getirin, göreceğim, diye de tenbih etmiş.

Hani bir fıkra vardır. Yeri değil amma ben gene anlatayım:

--Köle ben seni Çarşambaya kovmak istiyorum, deyince, köle de:

--Zahmet etme ben Salı günü gidiyorum, demiş.

Bayramın üçüncü günü oldu. Bekliyorum “kıyamet kopacak” diye.

Akşama yakın, 3 yaşındaki sübyan Sevil kızım ruhunu teslim etti.

“KÂLÛ İNN LİLLÂHİ VE İNN İLEYHİ RÂCİÛN”

Okudum ve günahsız yavrumun çenesini bağladım. Anasi ile ikişer rekat namaz kıldık. Ailede zuhur edecek emr-i ilâhinin zuhuruna gönüllü gitmişti yavrum.

HER YÖNÜ İLE METAFİZİK OLAY.

HİKAYE GİBİ DİNLEME. İBRET AL. YOKSA BU RAHMET-İ İLÂHİYEDEN NASİPSİZ OLURSUN.

 

TOSYALI ŞEHİTLERLE SOHBETİM

 

Çorum Üçtutlar Mahallesi Sağrıcı Sokak Osmancık Caddesinde, iki katlı, dedemlerden miras kalan konakta iskan ediyorduk. Sokağın içerisine uzanan kısmında, bilmem ne harbinde (şehitler söylediler amma ismini hatırlıyamıyorum), iki güçlü erkek, bir kadın, bir de 7veya 8 yaşlarında erkek çocuk Tosyalı olduklarını söylediler. Orada medfun idiler. Kabirlerini gösterdiler. Bir kısmı bitişik komşu evinde kalmış. Kabirleri çoktan kayıp olmuş. Amma o mübarek şehitler orada kıyamete kadar mevcut, cesetli insanlar gibi. Rabbımın ihsanı kadar tasarrufatları da bazan açık görülen:

“METAFİZİK OLAY. HZ ALLAH CÜMLESİNİ ŞEFİ KILSIN.”

Zaman zaman orada mevcudiyetlerini belirtmeleri hadiselerle bariz görülegelmiştir de tevatüren anlatırlar.

Babamın babası Hüseyin dedem şehitlerin bulunduğu yere hayvan ahırı yapmış. Hayvanları koyduğu günün sabahı bütün hayvanlar çarpık çurpuk çıkmışlar. Dedeme gece manasında:

“BİZ BURADAYIZ. BURAYI TEMİZ TUT. MALINLA SANA İŞARET VERDİK. ANLAYIŞ GÖSTERMEZ İSEN CANINA OLUR!”

Dedem hayvan ahırını kaldırmış. Orayı temiz tutmaya özen göstermiş. Dedemin vefatından sonra konağı paylaşmışlar. Şehitlerin olduğu kısmı Ahmet Amcama vermişler.

Ahmet Amcama da görünmüşler. Amcamlar da orayı kiler olarak kullanmışlar. Temiz tutmuşlar. 

Amcam vefat edince ailesi teyzeme bir ev alınarak orası da konağa eklenmiş.

Babamın vefatı ile kardeşlerim müstakil tapulu orayı bana uygun görmüşler. Konağı kendilerine almışlar. Ben itiraz etmedim.

Ankara’da idim. Tapusu üzerime devrolduğu günün gecesi Tosya şehitleri bana:

“BURANIN SANA GEÇTİĞİNE ÇOK SEVİNDİK” DEDİLER.

BEN DE MÜBAREK ŞEHİTLERİN TAPUM ALTINDAKİ ARAZİMDE MEVCUDİYETLERİNİ ALLAH’IN BU FAKİRE BİR LUTFU OLDUĞUNU BELİRTTİM.

Mali durumum müsait değildi. Orayı iskana müsait hale getirip kiraya verecektik. Ankara’da benim ödeyeceğim kiraya katkısı olsun, diye evin yapılmasını kayınpederim Şeyh Hacı Mustafa Efendi yürütüyordu. Kendisine rica ettim:

--EFENDİ, ŞEHİTLERİN OLDUĞU YERİ TÜRBE GİBİ ÇEVİRELİM, DİYE.

--EĞER TÜRBE GİBİ YAPAR İSEK, KİMSE BURAYI KİRAYA TUTMAZ. KORKARLAR DURAMAZLAR. BEN ORAYI TEMİZ TUTULACAK YATAK YORGAN YIĞMAK İÇİN YER YAPARIM, dedi ve öyle oldu.

Ankara Sitelerdeki işyerini yaparken mecbur oldum, damadım Hacı İzzet Efendi istedi. Ona sattım. “Temiz tutun” diye tenbih ettiğim halde, orayı banyo yaptırmışlar. Malumatım yoktu. Başları felâketten kurtulmadı. Onlar da evi sattılar. Başka yerlere gittiler.

Niye bu kadar anlatıyorsun? Der isen, orayı türbe yapma imkanı bulamadım, üzgünüm. Kitaba yazdım. Şimdi yerine yedi katlı aprtman yapılmış. Orada duranların rahat duracaklarını zannetmiyorum. Giriş kapısının olduğu yerde, bir kısmı da bitişik binada. Orada Tosyalı Şehitler yatıyor.

BU FAKİR HAYATTA İKEN ORADA YATAN ŞÜHEDAYA HÜRMETEN BİR ŞEY YAPILIR İSE TÜRBEYİ BEN YAPACAĞIM.

ORADA MEDFUN TOSYALI ŞEHİT KARDEŞLERİM BENİ AFFETSİNLER. KAYNAĞI TAVINDA DÖVEMEDİK, MADDİ İMKANSIZLIKLARDAN. BUNA ŞEHİTLER ŞAHİT. RABBIM DA ŞAHİT.

“EY İMAN EDENLER! ALLAH’IN KENDİLERİNE GAZAPLANDIĞI TOPLULUĞA TABİ OLMAYIN Kİ, ONLAR KAFİRLERİN KABİR EHLİNDEN ÜMİT KESDİKLERİ GİBİ AHİRETTEN DE ÜMİT KESMİŞLERDİR.” (Mümtahıne Suresi, 13)

 

K A Y I S I

 

ENANİYETİME HADDİMİ BİLDİREN, İNSAN OLABİLMEMİN YOLUNU AÇAN METAFİZİK OLAY, VESİLE KAYISI, LEDÜNNİ UYARI…

 

Hazret-i ALLAH’ın tertib ve tanzimini bariz görüntüleyen hoşgörünün dışlanıp, halimin fanatizme dönüştüğü, fiziki inançtan başka metafiziği yansıtan yeterli inanca iç alemimde yer verilmediği, yaşantımı fanatizimden kurtarıp hoşgörü deryasına girmeme vesile-i ilahi olan kayısının maddi ve manevi hayatımda neler yaptığını dinle :

Derviş olmuştum. Amma yaşantım ve duygularım sathi idi. İç alemime yeteri kadar yansımıyordu. İnancımın etkisi bir nebze yer etmişti zannediyordum. Amma hayatımda yeteri kadar etkisi görülmüyordu. Zarfı okuyordum amma mazrufa yani zarfın içindeki mektuba erişememiştim. Hele mektup ledünnü ise bu tecelliyat-ı ilahinin hayli garibi idim.

1954 veya 1955 senesi idi. “Kayısı yılı oldu” diyorlardı ve hayli ucuzdu. Hacıdoğan’daki atölyemde Dış İşleri Bakanlığı’nın taahhüt edindiğim işlerini yapıyordum. Teslim günü yaklaşmış, durumumuz sıkışıktı. O gün öğleden evvel Şeyhim Efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici elinde büyük bir sepetle geldi :

--Oğlum, bir sepet de sen al, Keçiören’den kayısı alalım. Kilosu on kuruşmuş” dedi.

Efendimde benim de istifade etmemin zevki vardı ama nerden bilsin ki, başımı kaşımıya zamanımın olmadığını. İşleri gününde yetiştirmeye mecburdum. Geçen her gün için para cezası vardı. Fakat nereden bilirdim ki, benim için gazab görünümünde olan olayın netiycesinin rahmet-i ilahi olduğunu. ALLAH için tabi olmanın, şeyhine meyit gibi teslimiyetin anlamını kitaplarda okuyordum. Mana alemime yer etmediğinden henüz o güzelliğin sahibi değildim.. Mana kimliğimi bu abd-i acize göstermek için tertib-i tanzim-i ilahi imiş.

Hazret-i ALLAH’ın bu tertib ve tanzimini zuhur mercii olduğu halde şeyhim efendim de bilmiyordu. Bu ilahi imtihanı bilse idi bu abd-i acizin muvakkat de olsa zararına vesile olacak bu tertibi üstlenmezdi. Efendimden zuhur eden emirlerin şeyhimin her gün şahidi olduğum halleri ile kabil-i kıyas değildi. İç alemime de yansıdığını sandığım imanım dıştan görünen nefsani duygularım yaşantıma uygundu. Amma onunla Hazret-i ALLAH’a yakınlık iddiamın alem-i manada “geçmeyen akçe” olduğunu zaman zaman daha iyi anladım.

Benim geçirdiğim imtihanın ağırlığı avamın imtihanına eş değer değildir. Ezel-i ervahda verilen manevi vazifemle şumullü idi. Bu tür imtihanla avam sorumlu tutulmaz, inşallah. Zira birine gıda olan lokma diğerini boğar, helakine sebep olur. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, şahsen nefsini dahi tatmin edemeyen, fiziksel kaideden öte gidemeyen, fizik ötesinden nasip almamış, metafizik yoksunu, ilm-i ledünni garibi sathi imanım irşat vazifemde beni nereye götürebilirdi ki?!..

Arzedeyim : Aklı din eyleyip manevi teşkilatı inkar, metafizik zuhuratı inkar, tasavvuf ve tariki inkar edip İslam’ın şartını beşe çıkaran, hiç kimseye “müslüman” sıfatını layık göremeyen, ALLAH’a olan yalnız sathi inancının etkisinde kalmış, başka bilgiye sahip olmayan bilge(!), bedeviye “imanın beş şartını yerine getirmez isen müslüman olamazsın” diyerek, ALLAH’ın emrine de ters düşen, çarpık ilminin ölçüsü ile rahmet-i ilahinin ümidi ile yaşayan, masum, garip toplulukları katı telkinlerinle ya cehenneme veya “yapamıyorum” kırıklığı ile küfre iteklenmeye müsait olan kişileri ilmi tutumun elbette ilm-i ledünniden ve hakiykatten uzak, nefsani hazzından öte gidemeyen ilminin doğal görünümün zuhurunun ilahi olmasını mı bekliyordun? Kusura bakma! Bu yayığın yoğurdu elbette bu kadar olur..

Bedeviden istedikleri şehadet.. “Fizikten ileriye manevi yolu bulamayan ulemanın hakiykat şahidi olması tertib-i ilahiye aykırıdır.” Kat’iyyen olamaz. Olması elbette muhaldir. Çünkü kelime-i şahadet mü’minlik sıfatının rahmet tecellisinin zirvesidir. Kusura bakma, “dost acı söyler.” Ama gerçeğin ta kendisidir. Şahit olmanın yollarını ara ve bul. Bu aramaya gönülden başla. Aşk yolunu seç. Zamana uygun içtihat görmüş güzellikler kaynağı şeriatını bul. ALLAH elçilerinin getirdiği ilahi emirler dışında hakiykat yolu olmadığı gibi aşk yolu hiç olamaz; arama bulamazsın!. Tavsiyem odur ki : Manaya giden yolları bul…

“Ene medînetün, Ali bâbuh┠(ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır) hitabına iyi sarıl. Aradığını ve kayıplarını bu yolda bulacaksın. Şüphen olmasın. “Hikmet mü’minin kayıp malıdır, nerede bulur ise alsın.” Bu hitab-ı peygamberiye dikkat edersen “mü’minin kayıp malıdır” diyor, müslimin değil… ALLAH’ın varlığını daha henüz kabul etmiş, İslam’a yeni adım atmış bedeviye “Hazret-i ALLAH’ın varlığına, Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimizin hak peygamber olduğuna şahadet getir” diye, daha henüz muttali olmadığı iman zirvesini bedeviden beklemen ALLAH’ın bildirisine de ters düşüyor. Bedevinin şahsında şehadetin zuhurunun ısrarı zatınızın da bedeviliğini ilan ve isbat ediyor!.. Başka yol şahadete götürmez. İnadı bırak. Enaniyetten kurtul. Vesileyi iyi anla da kayısıdaki beni rahmet-i ilahiye götüren hikmetleri dinle :

--Efendim” dedim, “manavda çok güzel kayısı var. Sepeti doldurtturayım” deyince ters tepki yaptı efendime. Beni işimi bilmez ve israfatla tersledi.

--Taksi çağırayım” dedim.

--Hayır, otobüsle gideceğiz” dedi.

--Sepetle otobüse almazlar” dedimse de olmadı.

--Ben aldırırım” dedi.

Ben de bir sepet aldım. Almazlar ümidi ile otobüse yaklaştık :

--Buyur hacı baba!” diyerek, biletçi arka kapıdan bizleri içeriye aldı. Meğer bahçelere giden otobüslere bu hususta belediyenin yolcuları yükleri ile almaları emredilmiş. Her durakta bekliye bekliye Keçiören iki yol kavşağına geldik ve indik.

Sağ taraftaki kayısı bahçelerine efendimle bahçenin ortasından girdik. Dibine dökülmüş, altın gibi sararmış, sahipsiz kayısıları efendim yerden alıyor, üfleyip üfleyip yiyordu. Benim ise iç alemim harap olmuştu. Bu kadarına pes doğrusu! Sahibi olmayan bir şey nasıl yenebilirdi? Mollalığım tuttu. Mürşidimi ayıplıyordum, “şeriat dışı hareket ediyor” diye! Gene üfledi kayısıyı, bana uzattı :

--Galip efendi oğlum, ye” dedi.

İç alemim eşşek alıp beygir satıyordu. Güya terbiyemi ve saygımı bozmuyordum :

--Yemiyeceğim efendim” dedim.

--Neye yemiyorsun?!” hitabına :

--Hastayım” cevabını verdim.

Efendim bana uzattığı kayısıyı da yedi. Bitişik bahçeye girdik. Bahçe sahibi koşarak geldi. Efendimin elini öptü, ALLAH’a hamd ederek. Sebeb-i ziyaretimizi anlattık. Adamlarına seslendi. Ağaçtan toplayıp sepetleri doldurmalarını emretti. Sepetler doldu. Efendimin çok ısrarına rağmen para almadılar. Ayrıca bir tabak dolusu yememiz için de olgunlarından kayısı getirdiler. Efendim yiyordu. Ben evvelce yemediğim için utancımdan yiyemiyordum. Tahminen 45 yaşlarında gibi görünen bir zat koşarak geldi. Gözleri dolu dolu efendimin elini öptü. Muhabbetle kucakladı ve rica etti :

--Efendim, mübarek ayaklarınız benim bahçeme de bassın” diye.

--Bahçen nerede?” diye sorunca :

--Hemen bitişik” diye efendimin kayısı yediği yeri göstermez mi?!..

Efendim manidar, gözüme baktı. Yontulmamış, yobaz nefsim “sen işin doğrusunu yaptın. Usul-i şeriata daha uygun değil mi?” diyordu. “Senin halin, efendin gayba teslim olurken sen zahire hüküm verdin” diye nefsim beni alkışlıyordu. Efendim gelen zata :

--Ben de seni arıyacaktım oğlum. Bahçenden beş tane kayısı yedim, helal et!” deyince, aşkı ilahiden gözleri çakmak çakmak kızaran, maddenin tahakkümündan kurtulmuş, kahraman edası ve gür sesi ile :

--Kayısı nedir?!.. Emret, ağaçların hepsini söküp vereyim!” deyince, efendim gene manidar, gözüme baktı.

Ben gene nefsani ölçülerimle hürmetsizliğime, mana terbiyesizliğime ayıp tozu kondurmuyordum.

Bahçe sahipleri sepetlerimizi otobüse kadar getirdiler. Otobüsün sahanlığında geri döndük. Otobüste bizim gibi yükü olanlar çoktu. Anladım ki, müsamaha yalnız bize mahsus değildi.

O gece manamda beni mana denizinden dışarı attılar. Sahilde sudan çıkmış balık misali çırpınıyordum. Şöyle diyorlardı :

--Hani sadıktın?!.. ALLAH için tabi olmuştun? meyitin yıkayıcıya teslim olduğu gibi olacaktın? Biz vaadinde sebat etmeyenleri, mürşidine karşı samimi olmayanları, verdiği sözün dışına çıkanları “denizden sahile atılmış balık” benzeri debelendiririz!…

Bu manaya yaklaşık hitaplarla cezalandırıldım. Cidden mana denizinden dışarı atılmış balık misali hadiselerden sonra manevi düşüncelerim, manevi zevkim, duygum ilahi yakınlığım tükenmişti... İflas etmiştim... Mana servetim bitmişti. Taşlaşmıştım. Yaratanımı dahi düşünemiyordum. Merhamet, insaf, insanlık, hoşgörü hepsi batan mana gemisini terketmişler, bana yalnız enaniyeti bırakmışlardı. Tövbe, istiğfar kapısı vardı, amma o kapıya yaklaşma duygu ve isteğim de kaybolmuştu.

Perişanlığım bir ay kadar devam etti. Sureta alışa geldiğim manevi sohbet ve zikir meclislerine devam ediyordum. Efendime duygusuz iltifatım da yapmacık sürüyordu. Mürşidimi Rabbımdan istedim de gönderdiği halde, aman ya Rabbi, bu zıddiyyetin anlamını, manasını çözmek mümkün değildi. Evvelâ bal yemese idim, balın tadını elbette bilemezdim. Bu anlamsız yaşantımda teselli yeri bulmaya çalışırdım…

“Ben daha iyi biliyorum, iddiası ile gayba imanı, manevi yolu terkeden, zikrullaha, maneviyata bilmeden düşman olan kişilerin hastalığına tutulmuştum. Rabbımla sağlam ahdim olmasa idi, Rabbım korusun, uzaklaştığım yetmediği gibi ben de zahiri ilim şemsiyesi altında mana tahribatını vazife edinirdim.

Bu mana hastalığı bir ayı geçkin devam etti. Gazab-ı ilahi zannettiğim bu zuhurat manamı eğitti. İntisabın yani Hazret-i ALLAH ile ezel-i ervahta yapılan ahd-i misakın dünyada tekrarının rahmet kapısını açan anahtar niteliğini taşıdığını iyi anladım. Manevi ikaz ve irşat ile kayısı mevzuunda şeyhime terbiyesizlik yapmasa idim, maddemi manaya tebettül eden bilgiler bugün iyi anlıyorum ki, gazab-ı ilahi ile gelmiyecekti. Rahmet-i ilahi ile kemalat bulacaktım. Bu rahmete bencillik ve enaniyetim mani olmuştu. Gazab-ı ilahi ile mecrasına oturtuldu. Rabbıma sonsuz hamd ve şükürler olsun.

 

KAYBOLAN İNEK

 

Hazret-i Allah’ın rahmet-i ilahiyyeye vesile kıldığı rahmet icraatını o vazifeli kullarından zuhur ediyormuş intibaını verip, tasarrufatın yalnız Hazret-i Allah’ın yedinde olduğunun gizlenme hazineleri... Zahire çıkış vesilesi üç insan-ı kamil bu tecelliyat-ı ilahinin zuhur zevkini sohbet ediyorlardı. Sohbetleri avamın ölçüsüne uyan, na-ehlin anlayacağı cinsten değildi.

Zatlardan bir tanesi :

--Dünya benim hayatımda avuç içini dolduracak kadar yer tutmaz, diğer zat :

--Dünyanın benim nazarımda iki dudağımın açıklığı kadar yeri vardır, üçüncü zat da :

--Kirpiklerimin arası kadar yeri vardır, diyordu.

Birbirlerini iyi anlıyorlardı ne demek istediklerini. Hizmetlerinde bulunan derviş ise bu hikmeti anlıyamıyordu. Manasız zuhur eden yalnız maddenin geçici hayat nizamında luzumlu olup, sohbetlerinde mananın hakimiyetinden gayrıya yer kalmamış evliyaullahın mana hali avamın bilgisi dışındadır. Anlatırsın, dinliyormuş gibi görünse de!..

Zevahire hüküm verme. Bilesin ki, her kişi Allah’a olan imanı nisbetinde manadan nasibini alır. Sözde de olsa hakiykatın zuhuru ehline açıktır amma na-ehlin katında hakikat fer’e dönüşür. Hakiykatın zahirde içtihatsız zuhuru şeriatın na-ehlin elinde ne hale geldiğini görmemezlikten gelmiyelim. “Neme lazım” diyemezsin.

Hani, bir espri vardır : Derlerya na-ehil rahmetin kadrini bilemez. Rahmet-i ilahiyye zuhur etse de zararına kullanır. Lüzumlu ve kullandığı, döğme demirden yapılmış tepkili bel yapar; ince saçtan yapılmış, o anda lüzum etmeyen kürek yapar.

Şarlatan bir kul vardı. Ne istediğini, ne yapacağını bilemeyen bir kul. Daima müracaat ederdi. Amma çok kişilerin müracaatı gibi ne söylediğinin bilincinde de değildi. Diyordu ki :

--Ya Rabbi! Hızırını bana gönder, bir dileğim var.,

Bu istek ve müracaatı hayatı boyu virt edinmişti. Bir gün su getirmek için elindeki bel ile ark yani suyun istenilen yere akıtılması için toprağa kanal açıyordu. Yanında bir zat belirdi :

--Ben Hızır’ım, dedi. “Bir dileğin varmış, Hazret-i ALLAH kabul etti. Söyle, icra edilecek.”

Hayatı itimatsızlıkla geçmiş, safdirik kul :

--Hızır olduğuna inanmam, evvelâ beni inandır, demez mi?

--Söyle, ben seni nasıl inandırabilirim? Unutma ki, bir dileğin var! Anlamsız, lüzumsuz icraata beni zorlama.

Rahmet suyunun içeriye nufuz edemediği granit taşına benzer mana yoksunu.

Kalbi itirazında ısraren :

--Hızır olduğunu ispat et, diyordu.

--Nasıl ikna edeyim, söyle? Unutma ki, bir dileğin var!

Hızır (aleyhi’s-selam)’ın uyarılarına rağmen salak bonservisli, bilgisizce, hayrı şerden ayırtedemiyen akıl fukarası :

--Elimdeki beli kürek yap ki, inanayım, dedi.

Hızır (aleyhi’s-selam) üzülerek, verilen vazifeyi yerine getirdi. İşe yarayan bel işe yaramayan kürek olmuştu. Vazifesi biten Hızır (aleyhi’s-selam) artık görünmüyordu. Kaybını gören, sonunun hüsranla bittiğini iyi anlayan akıl fukarası :

--Hızır olduğunu iyi anladım. İtimatsızlık ve beceriksizliğimden, işime yarayan beli işe yaramayan kürek yaptırdım, diye hatasını anladı. Fakat iş işten geçmişti. İmanındaki mana yoksunluğundan dileği zararına tahakkuk etmişti.

Metafizikten yoksun, yalnız fiziki ve maddi bilimlerin yaratılışın sırrı ve insan olmaya müsait yaratılan beni Adem’in manasına ve kemalatlı olmasına hiç bir katkısı olamaz. Zamanımızda madde uleması ve akılcılıktan öteye yol bulamayan fizikçi emr-i ilahilerin ibadet ve taatların yeteri kadar izahcısı ve koruyucusu olamazlar....

Biz gene kadıncağızın kayıp olan ineğini anlatalım :

Yaşlı kadın çığlık benzeri feryadı ile çarşı pazar geziyordu.

--İneğim kayboldu. Benim başka geçinecek bir şeyim yok. ALLAH rızası için, ey müslümanlar, benim ineğimi bulun!, diye avaz avaz bağırıyordu.

Üç evliyanın hizmetinde bulunan derviş kadına:

--Ben senin ineğinin yerini bilenleri biliyorum, diye Allah’ın evliyalarını gösterdi de :

--Senin ineğin bunlarda, dedi.

Kadın :

--Derviş babalar! Benim ineğimi verin, diye çıkışınca dediler ki :

--Bizde olduğunu kim söyledi?”

--Dışarıdaki derviş baba söyledi, deyince, dervişi içeri çağırarak sordular :

--Sen mi söyledin “inek bizde diye.?”

--Evet, ben söyledim. İnek sizlerde. Sohbetinizi anlamadım amma dinledim. O kanaatı edindim ki, inek sizde. Çünkü birinizin dünya avucunun içinde; birinizin kirpiğinin arasında; birinizin de iki dudağının arasında. İnek dünyadan dışarı çıkmadıya!.. Ya bu türlü sohbet etmeyin, ya da ettiğinize göre kadının ineği sizlerin dar dünyasında, verin kadının ineğini.

--Bizim sohbetimizin anlamı bu değildi amma haklısın, dediler.

Müşkil durumda kaldılar. Her şey yed-i kudretinde olan Hazret-i Allah’a boyunlarını büktüler. Üçü birden tazarru ve niyaza başladılar. Üç mübarek iltica gözlerini açtılar. Kadına : “Şu anda inek evde” müjdesini verdiler. Evine giden kadın balçıktan çıkmış, her tarafı çamurlar içinde ineği görünce : “Dervişler balçıktan çıkarmak için çok zorlanmışlardır” diye, şükrane olarak, iki tavuğu vardı, alelacele kesti, temizledi, pişirdi, kızartıp ikram etti de :

--Derviş babalar, balçıktan çıkarmakta belli çok zahmet çektiniz, buyurun, yeyin, helal olsun, dedi de, bu hali seyreden derviş :

--Sizin ne hakkınız var? Ben kazandım bu tavukları, diye iki ellerini biri birine vurunca canlanan tavukları kaçırmaz mı?!..

Bu kıssaya ben inandım, yazdım. Ve Hüve âlâ külli şey’in kadîr.

Metafizik tecelliyattan habersiz, bu kıssalara yeteri kadar aşina olacağının hayaline kapılmıyasın. Yunus Emre’nin gerçekleri ifşatını dinle :

 

Kadılar, müftüler hepsi geldiler,

Kitapların bir araya koydular,

Sen bu ilmi nerden aldın? dediler,

Bir kâmil mürşide varmadan olmaz.

 

“Dünyada hakiyki mürşit ilimdir.” Çok doğru… İlim=mürşit; mürşit=ilim. İlm-i zahir, güzel... İlm-i batın zahire yansıdığı zaman daha güzel... Bu iki rahmetin birleştiği anda aldığı isim “şeriat”tır.

 

 

ALKOLİK DERVİŞ ALİ EFENDİ

 

“Kazara bir sapan taşı, bir altın kaseyi kırsa, ne kıymeti artar taşın , ne kıymetten düşer kase” Senenin on bir ayı Ankara Hacıdoğan’daki atölyemin duvarına sızıp kalan alkolik Ali efendi vardı. Çok alkoliklerin o civar meskeni idi. Orada “elmas bakkal” diye insanlık dışı, hiç gülmeyen sanki insanların helaki için programlanmış bir robot açık içki satar bakkaldı. Ama ağırlık açık içki satışında idi. Eksilmeyen müşterisini açıktan görmek ve saymak zor değildi. Sıkıştıkları zaman müracaat kapıları benim kapımdı. Nedense o zavallılara karşı acıma hissi ile karışık bir yakınlık duyardım. Arasatta kalmış, ne cennet aşkı, ne de cehennem korkusu kalmamış, kaza-zede bu insanlara acımamak ve yardımcı olmak hissini taşımayan beni Adem’e de aynen acırı !.. Bu kaza-zedelere asalet ayrımı yapmak haddim değil.

Hayatına bir nebze israrım üzere vakıf olduğum Ali efendi vardı. İtfaiye meydanında Kurtuluş palasın sahibi; Samanpazarı Kurşunlu caminin bulunduğu ana yolun karşısı dizi evler de Hacı Ali ağanındı. Zengin, hatırı sayılır, takva bir zattı. Hacı Ali ağa her gün elmas bakkala on iki lira elli kuruş gönderirdi. Oğlu Ali efendinin günlük nafakası idi. Hesaplanmış, peynir ekmekle içkisine denk geliyordu. Bu durum Ramazanın birinci günü biter, Ali efendi üzerindeki para etmeyen çadır bezinden yapılmış elbisesini çıkarıp, o gün alınmış lacivert elbise sırtında, kravatı bağlı temiz gömlek, siyah fötr şapka, yeni ayakkabı ayağında hemen erkenden bana gelirdi. İlk senelerde garibime giderdi amma alışmıştım Ali efendinin bu haline. Benden yaşlı idi amma elimi zorla öperdi. Edepli dervişti. “Bugün nerede iyi bir vaiz var” sorardı bana. Beraberce giderdik. Namaz kılar, dinlerdik, manadan nasib almış vaiz efendiyi. Vaizin gönül kapısı kapalı ise dinlemezdik. Dinlesek de ne verebilirdi hakiykat yoksunu hakiykat yolcularına? ALLAH yolunda canını feda edip feryat edenlere ey hakiykatlerin garibi vaiz ! Nefsine vaaz etmeden bana vaaz etme! Para etmez… ALLAH kitabında nasa emredip de kendi nefislerini unutana ALLAH lanet ediyor…

 

Öyle bir söz söyle ki, sözünden ibret alsınlar;

Söz bilmez isen sükut eyle, seni bir âdem sansınlar!

 

Gönülden bir şeyler gösterebiliyorsan ne mutlu! Salâhiyyetin kadar ihsan eyle. Eğer bu hususda yetkili değilsen kuru dava ile, dinliyenlere ne verebileceksin?

Ali efendi Ramazanı çok güzel geçirir, maalesef bayramın birinci günü üzerindeki giysiler değişmiş, çadır bezinden yapılmış, satışa gelmeyen giysileri sahibini bulmuş… Ali efendi atölyenin dış köşesine sızmış… Tekrar öbür Ramazana kadar Ali efendiyi hep böyle bulursun.. Ramazanda bu anormal halin nedenini sordum. Müteessir, üzülerek dedi ki :

--Efendi, haddi aştım. Hazret-i ALLAH’ın emirlerine derviş olduğum halde isyanda haddi aştım. Bir gece maneviyattan tarikat şamarı yedim ki, karyoladan aşşağıya düştüm! Harabat ehlinden oldum. Ramazan müddetince aslıma rücu ediyorum. Ne olur efendi, beni ayıplama!.

Muhabbetle sarıldım :

--Seni nasıl ayıplarım?! Ayıplarsam inancıma karşı ayıp olur. Ancak dua ederim aslına rücu edesin diye.

Şunu yaşadım ve gördüm ki, merhamet imandandır. İmanın dışa yansıması, şahadetin anlamınının, esas özünün zuhurudur. Ademin acıma hissi fıtratında mevcuddur. Merhamet ise beni insanda imanın dıştan görünüşü, külli mevcudatla olan muammelatında zahiren görüldüğü gibi batınen de görülebilen, madde ve manada zuhuru yalnız insana bahşedilen rahmet-i ilahidir!..

Ali efendiye belki motamot böyle demedim. Amma mana değişmez. Sözün şekli ne değiştirir ki? Ali efendinin babası Hacı Ali ağa atölyeme geldi :

--Galip efendi kim? diye sordu.

--Buyur hacı efendi, benim, dedim.

Gözleri yaşlı yaşlı kucakladı. Elini öptüm. Hali söylemeye gerek yok, anlatıyordu acı haberi :

--Ali’mi kaybettik, dedi. “Bilemedim Alimin halini. Alim meğerse ne imiş, bilemedik. Alime bilmeden çok eza ettik. Ölümünden on beş gün evvel yıkandı, tövbe-istiğfar edip vakit namazlarını kıldığı gibi, gücü nisbetinde kaza namazları da kılıyor, boş zamanı yoktu. Hep ALLAH’ın isimlerini zikrediyordu. Kelime-i tevhit ve şehadetle son nefesini verdi. Hep “Galip efendi” diye sizin isminizi söyledi, aşkla. Merakımla geldim Galip efendiyi görmek için. Alimin sana borcu var mı? Ödeyeceğim, dedi.

İşçilerim dahil topluca ruhuna Fatiha okuduk. ALLAH kusurlarını afetsin, makamı cennet olsun. Biz beşer olarak böyle düşünüyoruz. Yoksa hayatının son onbeş günü bizlere bir şeyler anlatmıyor mu?..

Bu abd-i acizin sözüne kulak ver. Ekici ol. Haddini aşan hadiselerde bilici olma. Harabat ehline hor bakma!..

 

Her tabîbe âşikâr etme derûn-ı derdini,

Her ne derdin var ise eyler devâ, ALLAH kerîm.

 

Derdinin devası için ehlini bul. Bir şair şöyle yazmış :

 

Her doktorun ilacı bu derde deva olmaz.

Tabib gerçek değilse rahmet gönüle dolmaz.

Hep mi sahte oluyor? Doğrusu yok mu bunun?

Aradın da buldunsa cemale gider yolun.

 

 

“Nasıl bulunur?” Deme. Nasip meselesidir.

Tertib-i ilâhinin kuluna hediyesidir.

Böyle emretmiş ALLAH, aramadan bulunmaz,

Kısmette yoksa eğer semtinden de geçirmez.

 

Nedim-i ilahidir, ademi insan eder.

Maneviyat olmadan neye yararki beden?

Bizce ilahi nedim Kuşçuoğlu Galip’tir;

Onun tüm dervişleri Hak yoluna taliptir.

 

Maddede ve manada onu çok seviyorlar,

Kimseye verilmeyen Hak mührü veriyorlar.

Şükrederim Rabbıma “Galibilik” lütfetti.

Varisü’n-Nebi, mürşit vesile, bu fakiri derviş etti.

                                   (İsmail Coşkun)

 

 

AZRAİL (aleyhi’s-selam) :

“--KORKMA! HİÇ DUYMUYACAKSIN” DEDİ

 

Tahminen sene 1979’larda Yusuf Akbulut efendi ve bacanağı Şehmuz Efendi muhip, mütteki, Allah’a verdiği kulluk ikrarının sahibi er kişi idiler. Sanatları mobilya cilası, zamana göre lâk vernik ve boya ustası idiler. Sanatlarında mahir oldukları gibi ikrarlarında da samimi idiler.

Sadık dervişlik sıfatı her hallerinde görülüyordu. “Mızrak çuvala sığmadığı” gibi mana da tevhit ehline tertib-i ilahiyye miktarı gizli değildir!. Bu türlü tecellileri “gayptan haber veriyor” gibi düşünmeyesin. Gayb yalnız ve yalnız ALLAH’ın yed-i kudretinde olup, ademin ve kemalat sahibi insanın, insan-ı kamilin, peygamber efendilerimizin de gücü dışındadır. Bu hususta Hazret-i ALLAH bildirdi : “O müttakiler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan zekat verirler.” (Bakara Suresi, 3)

Hazret-i ALLAH ittika sahibi, müttaki, muti, ihlas sahibi kullarının meziyetlerini bildiriyor. Gayba imanı, yapılan ibadet ve taatın başında bildirmesi, gayba iman imanın ibadet ve taatın anayasasıdır. Bu yönlü inanmayanların ibadet ve taattan mahrumiyetleri tarih boyu görülegelmiştir. Onlar gayba iman etmediklerinden, Allah’ın din olarak bütün aleme ihsan eylediği tek din olan İslam’ın akli ölçüleri ile akıllarına ve mantıklarına uygun gelmeyen yerlerini kendileri tanzim ederler. Gayba iman eden mütteki, ittika sahibi bahtiyarları da akılcı tertib ettikleri, mana yoksunu yollarına sokmaya çalışırlar. Örneğini tarih boyu görmek mümkündür...

Perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde turuk-ı aliyede tarih boyu devam edegelmiş derviş topluluğu, vazifeliler nezaretinde Hazret-i Allah’ın isimlerini zikretmekle bir hafta manevi doyum ve gıdalarını almaları için ehl-i aşkın manevi doyumunu sağlıyan zikir halakaları tertib ve tanzim ederler. Zikrin feyizinin hayranı muti derviş bir hafta resmi virdinde toplu zikrin feyzini görür. Hayatın na-hoş cilvelerini de füyuzat-ı ilahi etkisi ile manevi zevkinin dışında seyreder.

İşte ehl-i aşk, muti dervişlerden Yusuf Akbulut ve bacanağı Şehmuz Efendi abdestli zikir meclisine giderken kaldırımda bu iki temiz insanı ezerek hayatlarına son vermiye vazifelenmiş, Allah’ı tanımayan, adem suretinde mahluk bu iki temiz insanı “çirkef işlerine gayr-ı ihtiyarı vakıf oldular” diye şahitleri kaybetmek için planladıkları gibi kaldırımda yürüyerek zikir meclisine gitmekte olan iki derviş bacanağı kamyonetle takriben 300 metre sürükleyerek ezdiler.

Bunu şunun için anlatmaya çalışıyorum: Hadiseden bir hafta evvel Yusuf Efendi bu olayı olduğu gibi bana anlattı. Şahidi oldum.

Hazret-i Allah’ı bilmen için vesilelerdeki metafizik olayların zahirde zuhurunu gör ve yaşa! Bu türlü mananın zuhuruna inancın kadar muttali olursun. Bu türlü mananın zuhuru imanla bezenmiş tevhit kalasının köşe taşlarıdır. Uzak durma ki, Allah’a olan imanında ve cümle peygamber efendilerimizin Hazret-i Allah’ın elçileri olduğuna, birini diğerinden üstün görmeden, getirdikleri şeriatlara hürmetkar olup, mensubu olduğun ve yükümlü olduğun şeriata gösterdiğin saygı ve hürmet kadar şahadetinde sadık olursun. İyi dinle. ALLAH sadık kullarına neler ihsan ediyor?!.

Kazadan bir hafta evveldi. Yusuf Efendi bana geldi. Manasında gördüklerini şöyle anlattı :

--Azrail (aleyhi’s-selam)’ı gördüm. Bir hafta ömrümün kaldığını söyledi. “Bir hafta sonra emr-i ilahiye göre canını alacağım. Hiç korkma! Başkaları gibi değilsin. Sen sadık, muhip, aşık dervişsin. Canını alacağım, hiç acı duymuyacaksın.

--Ferah olasın diye bak, canını aldım ve tekrar iade ettim. Bir şey duydun mu?, diye sordu bana.

--Hayır hiç bir şey duymadım, dedim.

Buyurdu ki :

--Hiç korkma böyle olacak.

Gecenin sabahı mürşidi olarak heyecanla bana anlattı. Bu mananın tabire ihtiyacı yoktu. “Ceseden ayrılacağız” diye üzüldüm, amma “öbür aleme dergahımdan bir gelin daha götürdüler” diye ayıp olmasın, seviniyorum!...

Bu yolda Hazret-i Allah’ın emirlerine sadakatle yaşayan ehl-i zikir, ehl-i şükür, ehl-i tarik erbabına ve ALLAH için, maddi hiç menfaat beklemeden yaşayan şeyh efendilere de “Allah’ın gelinleri” denir.

Yazmaya çalıştığım kuvvet ve kudret-i ilahinin varlığinin imtihan dışı, metafizik zuhuratları hikaye gibi dinleyip umursamaz isen acırım, sermayesini kullanacak yerini bilemediği için iflas eden tüccara benziyorsun diye!


 

BATTAL GAZİ DÖRT YOL KAVŞAĞINDA TİCARİ İŞLERİN HER DALINDA MAHİR, BEYAZ EŞYA SATAN, SERMAYESİ YETERLİ, BU FAKİRE KARŞI HÜRMETKAR CEVAT ÜNAL BEY VARDI

 

Sene 1980’de bu abd-i acize, dehşetinde kaldığı, uyku uyanıklık arası gördüğü hal-i yakazayı, etkisinden kurtulamadığı görgüsünü bana anlattı. Dedi ki :

--Hacı baba, dehşetinden kurtulamıyorum. Rüyamda anarşistler geldiler. Beni, iki oğlum Necmettin ve Naci’yi ve tezgahdarı da öldürdüler. Diyorum ki: İyiki küçük oğlumu Mustafa’yı öldürmediler. Büyüyünce bu iş düzenini o yürütür. Yegane, tek tesellimdi Mustafanın yaşıyor olması.”

Olaydan bir hafta kadar evvel evime gelmişti. Görüştük. Gördüğü manayı “hayırdır, inşAllah” diye dua etiysem de bu tecelliyat-ı ilahi kelimelerle savuşturulacak cinsten değildi.

Bir hafta sürdü, sürmedi her zaman haraç almaya alışık bu tür teşkilat gene gelmişler. Cevat Efendi, tabancası çekmecede imiş, çekmeceye doğru giderken şöyle diyormuş :

--Param yok. Canımızı mı alacaksınız?

Silahın olduğu yere yaklaştığını hissetmişler ki, tabancalarını ateşleyip, mağzada kimseyi canlı bırakmadan üçünü de öldürmüşler. ALLAH makamlarını cennet etsin. O karışık günleri milletime bir daha göstermesin, amin.

İnsanlar fiiliyatına göre mükafat veya mücazat alırlar. Fiilleri ise tıynet, edep ve imanlarının birleşik ürünleridir. Her şey ALLAH’ın yed-i kudretindedir. Hazret-i ALLAH’ın ilminin dışında hiç bir ilim yoktur. Beşer için dünyevi ve uhrevi ilmin özü ALLAH’ı bilmekten gelir. Zahiri ilim zahirden alınıyormuş gibi ise de her ilim Hazret-i ALLAH’ın yed-i kudretindedir. Zahirde sebebine tevessül onu istemektir. Mana rızkını istemek de aynıdır. Hazret-i ALLAH (c.c.) “benden iste, vereyim” buyurdu. “Talebenâ, vecedenâ.”

“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.” (Yusuf Suresi, 105)

Gene Hazret-i ALLAH bildirdi: “Bu ayetleri ancak akl-ı selim, kamil insan okur.”

İnsanların dünyadan ayrılışlarındaki hal ve zuhurat o kişinin mana ve ALLAH’a yakınlık ve uzaklık kimliği değildir. İmansız ve zalım ferah ölümle ölmüş gibi olsa da, ölüş manasının işkence misali zuhuratı mukadderdir.

            “Bu dünyada a’mâ, ahirette a’mâ.” Yevm-i mahşerde bu kişiler diyecekler ki: “Ya Rab! biz dünyada görüyorduk, şimdi neye a’mâ olarak haşrolduk?” Cenab-ı Hak buyuruyor: “Sizler dünyada iken hakiykatleri görmüyordunuz. Burası hakiykat alemi. Buraya göre gözünüz yoktu ki. Hakiykatleri elbette göremezsiniz.”

Hazret-i Mevlana’nın izah ettiği gibi “evvel minareyi gör, alemini gör, alemdeki kuşu gör, kuşun ağzındaki tüyü gör.”

            “Görüyorum” diye iddia ediyorsun amma gerçekle ilişkili değil. Olsa idin mana çirkinliklerine tevessül etmezdin. “O müttaki kullarım gaybe iman ederler” düsturun olurdu. Hazret-i ALLAH’ın manevi tertib ve tanzimine uyum sağlamak için çaba sarfederdin. Hiç olmazsa yaşayan bahtiyarları rencide etmezdin. Kabul edemesen dahi aleyhlerinde bulunmazdın. Zamanımızda bu saydıklarımın şahide gereği yok. Bütün çıplaklığı ile arz-ı endam ediyor!... Kazvinlinin sırtına dövme yaptırdığı arslan resmine benzettin:

 

MELÂİKELER:

“--EMR-İ HAK ZUHUR EDECEK. MÜDAHELE ETMEYİN!”

 

Kızılcahamam’la Gerede arası Ovacık köyü vardır. Ovacıklıların tasvip edilemeyen, ezadan başka görünümü olmayan tuhaf bir adetleri vardır. Cenazelerini kış, yaz demeden, binbir meşakkatle, nerede vefat ederse etsin, köy mezarlığına defnetmek için ne eza ve meşakkatlere tahammül ettiklerini köyün gençlerine soracaksın. “Köy” dedi mi, ölüler diyarı gelir akla. Diriler orada yaşamazlar. Hepsi de şehirlere kaçmışlardır. Köyde bir-iki ailenin kaldığı söylenir. Onların da bu işkenceden canları yangın. İmkansızlıktan, mecburi ikamet ediyorlar. Amma duyduğuma göre “cenaze getirecekler” diye akılları çıkıyor.

Cennet-mekan Memiş Aydın’ın babası Hacı Eyüp Efendi’ye bir mecliste dedim ki :

--Ben de şahit olayım, haydi, vasiyetini yap. “Benim cenazemi köye götürmeyin” deye.

Hürmetli ihvanımızdı. Buna rağmen “dirilere yaptıkları eza ve zulümden hacı efendiyi kurtarayım” dedim amma hiç oralı olmadı. Vefatında evlatları benim fikrime göre Ankara kabristanına defnettiler. Hazret-i ALLAH cümlesine rahmet eylesin, amin.

Gene köydeki kabristan hayranlarından bir zat vefat etmişti. İşkenceye kararlı, cenazeyi köye götürdüler. Kabristan Ankara-İstanbul yolunda 125. km.’den sonra sola ham yolla 13 km. daha gidilecek. Kar yolları kapattığı zaman 13 km.’yi omuzlarında götürecekler.

Gene böyle bir cenaze dönüşü idi. Marangoz Durmuş’un kullandığı arabanın arka koltuğunda Hacı Mehmet Pireli ve kayınbiraderi Hacı Ali Bildik Efendi vardı. Ankara’ya geliyorlardı. Hacı Mehmet Efendi anlatıyor :

--Üzerimize bir ağırlık çöktü. Ben arkadaşlara :

--Konuşun, neye susuyorsunuz?” dedimse de ihtiyarımızın dışında bir hal…

Tekrar :

--Allah’ı zikredelim” dedim.

Bir-iki, zoraki “la ilahe illAllah” dedik. O da olmadı. Bir hal-i yakaza gördüm. “Kaza geçireceksiniz” dediler. Toparlandım. Şeyhimi rabıta ettim.

Rabıtanın özetini anlatmaktan geçemiyeceğim: Rabıta, Hazret-i ALLAH’ın verdiği manevi vazifeyi yerine getirmeye vazifeli nedim-i ilahi, varisü’n-Nebi kuluna tertib ve tanzimi ilahi gereği dileğini Hazret-i ALLAH’a layık kullarının gönül kapısı, aşk mehengi mürşidine rabtolmaktır ki, na-ehlin zanettiği gibi “küfür” olmayıp her yönüyle iman tecellisidir. Bu yönlü ilticalar cevapsız kalmaz. ALLAH’a kulluk vecibesinin düstur-ı ilahi üzrere samimi olan insan rabıtanın Hazret-i ALLAH’ın tertibi ve tanzimi olduğunu bilir. ALLAH’tan başka ilah tanımıyan kullarına ihsan ettiğini bilen, samimi kul için Rabbımın inanan kuluna bahşettiği rahmet terazisidir. Bu rahmet-i ilahi hilafına “bir şeyler biliyorum” edası ile rabıtayı küfür zannedenler dikkat edilirse kendileri “küfür” üzeredirler! Bazan kulların akılları ermese dahi üstadlarından duyduğuna itimad ederek, samimiyetle yapılan rabıta da ind-i ilahide reddolunmaz. Çünkü ALLAH için muteber olan merci suret değil, sirettir.

İşte Hacı Mehmet Efendi’nin rabıtası cevabını bulmuş. Zuhurunu şöyle anlatıyor :

--Gavsü’l-a’zam Abdulkadir Geylani Hazretleri ile geldiniz. Arabayı düz bir tarlanın ortasına bıraktınız. Melâikeler dediler :

--Müdahale etmeyin! Emr-i Hak vaki olacak.”

Bu vesile-i ilahi karşısında kader-i ilahinin kazaya dönüşmesine rıza gösterip boyun büktünüz. Melaikeler arabayı bir kayaya vurdular. Kendime geldim. Araba normal yoluna gidiyordu. Beş dakika sürmedi, bir tırın altına girdik.

Arabayı kullanan Durmuş olay yerinde vefat etti. ALLAH rahmet eylesin. Benim ayağımın kaval kemiği kırıldı. Kayınbiraderim Ali Bildik’in göğüs kaburgaları, göğüs kafesi tahrip olmuştu. Kaburgalar akciğere baskı yapıyordu.

Emr-i Hakk’ın şahsında zuhur edeceği Durmuş usta genç yaşında vesile-i kaza ile ömrü hitam bulmuş, Hakk’a yürümüştü. İyi insan olduğunu, arkadaşları ve tanıyan esnaf hep anlatırlar temiz insan olduğunu. ALLAH gani gani rahmet eylesin.

Kaza ve kader üzerinde durulması “rahmet olarak yasaklanmış.” Rabbımın uyarısı olarak bazı kazalarda zuhuru görülen metafizik zuhuratı inanan insanların iman takviyesi yönünden tecelli eden, öğretici olan zuhuratları ifşa etmekte sakınca göremiyorum. Varsa Hazret-i ALLAH samimiyetimize bağişlasın.

Kaza kaderin zuhurudur. Maddede ve manada zuhur eden her şey kazadır. Kader ise tertib ve tanzim-i ilahidir. Akıl ve mantık gücü ile izahı mümkün değildir. Yaratılışın nedeni olan beni Adem’in yer yüzünde mevcudiyeti de kazadır. Kaza-kader mevzuunda dikkatli olmak mecburiyetindeyiz. Kudret-i ilahi karşısında beşere hayrını, şerrini az çok idrak edecek kadar Hazret-i ALLAH’ın beni Adem’in insan olması matuf, madde hayatının idamesi için tahsil ve terbiyesi miktarı yaratanını da hissedicek kadar akıllı ve mantıklı kıldı. Burasını bilmeden karıştırıyoruz.

Hazret-i ALLAH’ın elçilerini, elçilerinin vekillerini, yer yüzünde ve gökteki ayetleri okuma kabiliyetini ihsan ettiği kamil insanı, semavi kitaplar ve saifelerini lutfedip göndermese idi, beni Adem yaratınını nasıl hisseder? Nasıl kulluk yapacağının ölçeğinden mahrum, aklın ürettiği din ihdas eder. Çünkü dinsiz bir insan müeyyidesiz gemiye benzer. Tarih bu türlü hadiselerle dolu doludur. Zamanımızda bu tedirginliği bütün çıplaklığı ile görmek mümkündür. Din felsefesinin bariz ürünlerinin tevhit dinini yansıtmadığı gibi… Hazret-i ALLAH’ı yeteri kadar tanıyamaz. Dolayısıyla tanıtamaz da!...

Bir sınıf ademde aşk-ı gönülden uzak, sevgi ve hoşgörüden uzak, yaratılışın nedeni güzelliklerden nasipsiz. Anlattığı şeriat da yalnız korkutucu. Çünkü zamanda zuhur eden güzellikler içtihadından mahrum bırakılmış kişi aldığı tedrisatın mahkumu. Sanırsın ki, gazab-ı ilahi deposu!... Ehl-i zikir, ehl-i aşk, ehl-i hakiykat, nasipsizi ile tarih boyu gerçek inançlarla hem fikir olamamışlardır. Nedenini yeri geldikçe yazacağım, inşAllah.

Gördüğüm kadarını üzülerek anlatmak istiyorum: Batılın müşterisi kadar hahiykat ilminin müşterisi maalesef “yok” deyecek kadar az. ALLAH cümle kullarını kulluğunu idrak ederek emr-i ilahi üzere yaşamak nasib-i müyesser kılsın. Merhum Ziya Paşa aklın ilahi emir karşısında yerini ne güzel göstermiş:

 

İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez.

Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.

 

“GİT   ENİŞTE, ABLAMLA  BALAYI YAPARSINIZ” DEMİŞTİM.

SAMİMİ ESPİRİM İND-İ İLÂHİDE KABUL EDİLMİŞ. ÖYLE ZUHUR EYLEDİ !.

 

Büyük Ablamın Efendisi İbrahim Terlemez Demokrat Partinin iktidarda olduğu 1955  senelerinde polis memuru idi.

Eniştemin küçük kardeşi Kemal Terlemez Çorum Hastahanesinde operatör doktor idi. Çorum Halk Partisine Başkan olmuştu.

Merzifon’da polislik yapan eniştemin emekli olmasına sekiz ay kalmıştı. Kardeşi Kemal Terlemez’in particiliği  particilikle ilgisi olmayan eniştemi rahatsız etmişti.

Eniştemi Kayseri’nin  mimli yeri Yeşilhisar’a tayin etmişler.

Yeşilhisar ve  halkı sabıkalı idiler!.

REİS-İ CUMHUR İSMET İNÖNܒyü Yeşilhisar’ı ziyaretinde, Halk Partisine muhalif olan halk İsmet İnönü’yü taş yağmuruna tutmuşlar ve kafasını yarmışlardı. o bakımdan Yeşilhisar sürgün yeri kabul ediliyordu..

Bazı insanlar eniştemi sitemvari uyarmışlar:

--Seni de mi düşünelim, diye

Ankara’da kayınbiraderin Hacı Galip Efendi’ye git, senin işini halledecek tek insan.

Eniştem Ankara’ya geldi, bunları bana anlattı. 

Eniştem haklı, öyle söyleyenler de haklı idiler.

O zamanın Emniyet Genel Müdürü Kayserili Hayrettin Nakiboğlu, efendime, dolayısı ile bu fakire muhabbetli ve hürmetkar idiler. Manevi karabetimiz vardı.

HZ. ALLAH’tan  ricam ve ilticam  iyi insanların makamlarını cennet eylesin.

Bu müstesna insanlar bir kaç sefer sitemvari sözlerle:

--Galip Efendi, senin hiç işin olmaz mı?.. derlerdi.

 Sadece teşekkür ederdim. Bilmem büyük mü konuştum, HZ. ALLAH bu olayı zuhur ettirdi.

Enişteme dedim ki:

Bugüne kadar kimseye yüz suyu dökmedim. Sen davanda yerden göğe kadar haklısın, araya girmek günah değil sevap  olacağına kaniyim ama benim mizacım, inancım bu yönlü tavassuta ve ricaya müsait değil; bozma bu kayınbiraderinin safiyetini… diye rica ettim.

--Ablamı al, git. Sekiz ay balayı olur, inşa ALLAH, dedim.

Eniştemin benim o halimden memnun olmadığı  atölyeyi terk edip gidişinden belli idi.

8 ay sonrayı kendisinden dinleyelim:

--Yeşilhisar’a geldim. Karakola teslim oldum. Kiralık bir ev araştırmaya başladık. Duracak bir ev bulamadık...

Dediler ki: Senin istediğin evin daha fevkinde bir ev var, amma “aileme uyum sağlıyacak aile arıyorum” diye kimseye vermediği gibi, ısrar edenleri de döver. Yeşilhisar’ın tek ağası,   oğlu da buranın belediye reisi. Cesaretin var ise git, iste. Adam iriyarı, polis felân da tanımaz, dediler.

Naçar kaldım, gittim Bahattin Ağa’ya!.

Ailemi de beraber götürdüm..

Onu alıkoydular. Beni yalnız Bahattin Ağa’nın odasına aldılar. İriyarı bir adam, sert bir sesle:

--Ne istiyorsun? Dedi.

--Kiralık evin varmış, onu istiyorum, dedim..

--Sen kimsin?

--Gördüğün gibi polis memuruyum!.

Daha sinirli  sesinin yüksek tonuyla  kabir suali gibi:

--Nerelisin?

--Çorumluyum, dedim

--Çorumlu Marangoz Galip Efendi’yi tanır mısın?

--Kayınbiraderim olur, dedim.

Beni hiddetli, hiddetli aşağıdan yukarı süzdü.

--Yalan söyleme, hakkında iyi olmaz! dedi..

--Dışarıda ablası var, çağırın sorun.

Ona, çağırıp sordu:

--Ankara’da Marangoz Galip  Efendi’yi tanır mısın?

--Kardeşim olur, ablasıyım, deyince hürmetle ayağa kalktı.

--Galip Efendi benim de kardeşimdir, dedi ve evin anahtarını verdi.

--Eşyaya gerek yok, her şey var. Kira yok, elektirik suya falan karışmayın. Karakola da gitme, ben lâzım gelen mercilerle görüşürüm.

TEK KELİME:

“--BACIMLA SEKİZ AY BALAYINDASINIZ” DEMEZ Mİ?!..

Ben aciz latife yapmıştım “balayı” diye enişteme, Hazret-i ALLAH esprimi gerçek kıldı.

Bahattin Ağa oğlu ile Ankara’da  Samanpazarı’ndaki Sema Otelini işletiyorlardı.

Otelin yakınındaki Hacı Musa Camisine, yakınında olduğu için beş vakit namaza gelirdi!.

Caminin imam ve hatibi kurra hafızdı, Hacı Mustafa Efendi. Zamanın Diyanet İşleri Başkanı Hamdi Akseki merhum Cuma namazlarını Hoca  Efendinin arkasında kılardı. İmam Hacı Mustafa Efendi dervişimiz idi. Bütün dervişler Hacı Musa Camisine gelirlerdi. Hacı Bahattin Ağayla camide tanışmıştık. Muhip ihvanımızdı. Bize karşı çok sevgi ve edepli idi.

VAKİT NAMAZINI KILDIKTAN SONRA CAMİDE  VEFAT ETTİĞİ SÖYLENİR…  HZ. ALLAH MAKAMINI  CENNET EYLESİN.