METAFİZİK - 1
#

Hz. ALLAH (C.C.)'IN SIFATLARI

#

İBN-İ  RÜŞT

#

GAYBA İMAN

#

ATATÜRK’Ü YAKİNEN, HAYRANLIKLA SEYREDİP EDİNDİĞİM İNTİBALAR

#

METAFİZİK

#

NURU MUHAMMEDİNİN ANLAMI VE MANASI

#

MANA EHLİNİN HAYATINDA BARİZ GÖRÜLEN METAFİZİK

#

RABİA ADEVİYE HATUN’UN AŞK YAKARIŞI

#

KADIN MUHTEREMDİR ALLAH EMRİNİN HİLAFINA HAREKET ETMEDİKCE

#

BELİRLİ  ŞAHSİYETLERİN METAFİZİK İZAHLARI

#

PEYGAMBER  EFENDİMİZİN  RÜYA TABİRİ

#

GAYBI  YALNIZ  ALLAH   BİLİR

#

GÖRÜLEN İRŞAT VAZİFESİNİN TECELLİSİ

#

AŞK  ŞARABI

#

“GARA  ŞEYH”  HACI  BEKİR BABANIN  CİNLERLE  SOHBETİ

#

UYANIK BİR TEK SEN Mİ İDİN,

#

EY “GARA  ŞEYH”

#

ŞİFAYI HASTA HİCRANINDAN,TABİP İSE İMANINDAN İSTER

#

AŞK YOLUNDA SEVMEN GEREKLİ OLANLARI  SEVMEDEN

#

MERHAMET  VE  RAHMETİ  BOL, EŞİ, BENZERİ OLMAYA

#

YUSUF’U  BAHRİ  HAZRETLERİ

#

HAKİKATİN  ZAHİRE  YANSIDIĞI  ZAMAN

#

ALDIĞI  İSİM  ŞERİATTIR

#

METAFİZİĞİN  FİZİKİ  OLAYLARDA BARİZ  ZUHURU  VE YAŞANTISI

#

TIFL-İ  MEANİ

#

DUYGUSUZ  ANLAYAMAZ Kİ,  ESPRİYE  GÜLSÜN.

#

NİYE  DERVİŞ  OLDUM ? NASIL   DERVİŞ  OLDUM ?

#

KAYIP  DEVESİNİ ARAYAN DEVECİ !

#

KAYBOLAN  İNEK

#

“BEN DE BUGÜN İRADEMLE ÇALIŞMIYORUM” DİYE HAZRET- İ ALLAH’A UKALALIK ETMİŞTİM. NETİCEYİ DİNLE DE İBRET AL

#

AZRAİL (ALEYHİ’S-SELAM)’IN  MERAK  ETTİĞİ  EMR- İ İLAHİ

#

ÖLÜMSÜZ YER  VAR MI ?

#

HACCA GİTMEM VE SAKAL BIRAKMAM İÇİN MANEVİ EMİR

#

SELMAN-I  FARİSİ ( R. A)

#

ANAM

#

İYİ  İNSANLARIN ÖLÜMLERİ DE İYİDİR. ONLARA GIPTA EDİLİR

#

ALKOLİK DERVİŞ ALİ EFENDİ

#

YAKININDA MÜRŞİT VARKEN NEDEN KAHRAMANMARAŞLI MÜRŞİDE MÜNTESİP OLDUN ?

#

ON  BEŞ SENE ÖNCE ŞEYHİMİ RÜYAMDA GÖRMÜŞTÜM

#

KIZIM SEVİL’İN KIYAMETİ

#

HASANI  BASRİ  HAZRETLERİ  VE  ŞAMAN

#

KADERİN  TECELLİSİNİN  ZUHURUDUR  KAZA.

#

FİL  LOKMASI

#

TİRYAKİ  SİGARAYI  NASIL  TERK  EDER ?

#

BEYAZIT BİSTAMİ’NİN (K.S.) KÖPEKTEN ALDIĞI

#

HİKMETLİ HAL KELAMI

#

EŞEK ARISI

#

ÇÖZÜM

ALLAH`IN ZATİ SIFATLARI
 
 1- VÜCUD: VAR OLMAKTIR. VARLIK SIFATI İLE MUTTASIFDIR
 2- KIDEM : EVVELİ OLMAMAK VARLIĞI EZELİDİR.
 3- BEKA : VARLIĞININ SONU YOKTUR!
 4-VAHTANİYET : BENZERİ OLMAMAK
 5-MUHALEFETİN LİL HAVADİS: YARATTIĞI HİÇ BİR ŞEYE BENZEMEMEK
 6-KIYAM BİNEFSİHİ : VARLIĞI KENDİ ZATINDAN OLUP BAŞKASINDAN OLMAMAK!
 
 HAZRETİ ALLAHIN ZATINA MAHSUS ZATİY SIFATLARI BEŞERE MALEDİLEMEZ!.. BEŞERE MALEDENLER TEVHİDİ İLAHİYEDEN UZAK OLUP HELE ŞAHİDİ İLAHİ HİÇ OLAMAZLAR BU KİŞİLERİN MÜRŞİTLİK İDDİALARIDA PEYGAMBER EFENDİMİZİN BİLDİRİSİYLE ÜMMETİN EN ŞERLİLERİ OLDUĞUNUN İLANIDIR !..
 
 SIFATI SUBUTİYYE:
 

 1- HAYAT : DİRİ OLMAK O EZELİ VE EBEDİ BİR HAYATLA DİRİDİR .
 2- İLİM : BİLMESİ ALLAH U TEALA OLMUŞU OLANI OLACAĞI BİLENDİR !
 3- SEMİ :İŞİTMESİ İŞİTMEK ALLAH U TEALANIN EZELİ VE EBEDİ SIFATIDIR !
 4- BASAR :GÖRMESİDİR !
 5- İRADE ; DİLEMESİDİR HERŞEY CENABI HAKKIN DİLEMESİ İLE OLUR !
 6- KUDRET : BÜTÜN MÜKEVVENATTA TESİR VE TASARRUF SAHİBİ OLMASIDIR !
 7- KELAM :SÖYLEMESİ KONUŞMASIDIR !
 8- TEKVİN : BÜTÜN MAHLUKATI YARATANDIR !
 
 HAZRETİ HALİKİ ZÜL CELAL BENİĞ ADEME SUBUTİ SIFATLARINDAN CÜZİ OLARAK İHSAN ETMİŞTİR ...
 
 CENABI HAKKIN FİİLİ SIFATLARI :
 

 MADDE ALEMİNDE GÖRÜLEN GÖRÜLMEYEN HER ŞEYİ YAŞATAN ÖLDÜREN TEKRAR DİRİLTEN RIZIKLANDIRAN ODUR .HER ŞEY ONUN FİİLİ SIFATLARININ TENEZZÜLEN ZUHURU OLUP İZAFİDİR , MECAZİDİR . Bİ ZATİHİ DEĞİLDİR !
 
 PEYGAMBER EFENDİLERİMİZ VE VARİSLERİ KAMİL MÜRŞİTLER LUTFEDİLEN RAHMETİ İLAHİYENİN ZUHUR KANALLARIDIR CÜMLESİ VESİLEDİRLER VESİYLEYİ ARA BUL BU RAHMETİ İLAHİYEYE MÜSAİT KILINDIN. BULAMADINSA HAZRETİ ALLAHA MÜRACAAT ET SAMİMİ OL MAHRUM ETMEZLER İLMİN KADAR DEĞİL İNANCINDAKİ SAMİMİYETİN KADAR MANA RIZKIN VARDIR VERİRLER!.
 
 PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN SIFATLARI
 
 
1- SIDDIK: DOĞRU OLMALARIDIR.
 2- EMÂNET: EMNİYETLİ VE GÜVENİLİR OLMALARIDIR
 3- TEBLİĞ : ALLAH DAN ALDIKLARI EMİRLERİ KULLARA DUYURMALARIDIR ...
 4- FETANET : İNSANLARIN EN ZEKİSİ OLMALARIDIR
 5- İSMET : KUSURSUZ VE GÜNAHSIZ OLMALARIDIR .
 
 BU TÜRLÜ SIFATA SAHİB OLAMAYANLAR ALLAH ELÇİSİ DEĞİLLERDİR ALLAH ELÇİLERİ GÜNAHI KEBAİR İŞLEMEKTEN SALİM KILINMIŞTIR YARATILIŞ İTİBARI İLE MASUMDURLAR ZİRA İSTİSNA’İ YARATILMIŞLARDIR .

 

 KULLARINA RAHMETİYLE İDARE VERİP, ADEM OLARAK DÜNYAYA GÖNDEREN; İNSAN OLMASINI DİLEMESİ İLE VESİLELER HALK EDEN HALİK-I ZÜL-CELÂLCE HADDİM, ŞÜKRÜM,TAZARRU VE NİYAZIMDIR.

EÜZUBİLLAHİMİNE’Ş-ŞEYTANİRRACİM
BİSMİLLAHİ’R-RAHMANİ’R-RAHİM

Huzurdan kovulmuş, lanetlenmiş şeytanın şerrinden ALLAH’A sığınırım. Eşi, şeriki, naziri olmayan, bütün alemlerin Rabb’i ve yaratanı Hazret-i ALLAH’A sonsuz hamt eder, yüce varlık ve merhamet-i ilahi karşısında aczimi görüp bilerek, yüce rahmet kapısına boyun bükmüş, zavallı; rahmet ve merhamet tecellisinin saili, doymayan, yüzsüz kıtmiri kullarına tahsis ettiği rahmet deryasından damla rica ediyor.

Habisin Muhammet Mustafa’da, cümle peygamberan-ı izam ve resul-i kiram hazeratında,  cümle varis’ün nebi, nedim-i ilahilerinde, veli ve mü’min kullarında nah mütehani zuhur ettirdiği fizik üstü mananın bu abd-i acizine de ihsan ettiğin metafizik rahmetini !...

Maddeden başka zuhuratı bilmediği için önem vermeyen, akıl dininden başka dini kabul edemeyen fizik üstü, metafizik rahmet tecellilerinin nasıl kabul eder? Fizikten başka mana tanımayan rahmet fukarası, manadan habersiz, “biliyorum” edası ile hakikat tahribatı yapan, kelam-ı kadim olan Hazret-i Kur’an-ı  nefsi hazlarına göre, fiziki ölçüsüne uyduramadığı için, hikmet ve marifetullah mahrumu, yarım alim meal ve tefsir yazarken fizik üstü hakikatleri katletmekten çekinmeyen, Kur’an-ı Azimişşan’da yüzlerce defa, açık ve sarih zikrullah hakkında emr-i ilahi olduğu halde metafizik yoksunu yalnız baş gözü ile gördüğünden gayrı rahmetleri bilgisi ile bağdaştıramayan ve başka bilgiye de sahip olmayan bizzatihi Hazret-i ALLAH’ın rahmetine vesile kıldığı alemdeki bu rahmetini ki, adaletinin tecellisi manevi teşekkülatının noksansız zuhurunu kıyamete kadar devam ettireceğini, Hazret-i Kur’an-ın  muhafazasının ALLAH’ın yedinde olduğunun müjdesi ile ALLAH’ın bu lütuf ve ihsanını küll olarak mütealaa ve kabulden başka gücünün ve ilminin olmadığının, olmayacağını, kendisine alim süsü veren aciz beşer ne zaman  anlayacak?!..

Emr-i ilahiyi Kur’an’da  da gördüğümüz gibi Peygamberimiz Efendimiz’in  yaşantılarında, yerde ve gökte müşahede edemeyen, kelam-ı kadim-i okumakla   emr-i ilahiyi bundan ibaretmiş gibi zannedenler Kur’an-daki, dünyadaki, bil cümle alemdeki  hikmetullahın zuhuru için halk edilen kamil  insandaki tecelliyatı inkara “biliyorum” edası ile nasıl cürret edebiliyorlar?!.. Hikmet ve marifetullah ayetlerini nasıl göremezler?!..

“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.” (Yusuf Suresi 105)

Eğer bu ayetlere yüzlerini çevirip geçmeselerdi; Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’ın bu ayetler karşısında “ beyyinat” olduğunu bütün alemde zuhur eden ayetlere mecazi anlamda Hazret-i ALLAH’ın fiiliyatının tecellisi olarak zerreden kürreye kadar ancak ehlinin zuhurunu müşahede ettiği ayetleri bilebilseler idi; “Bu ayetleri ancak kamil insan ve aklı selim okur" hitabını tefekküre edebilseler idi Hazret-i Kur’an-ın ALLAH kelamı olup, emr-i ilahinin kelamla ifade edilip, Peygamber Efendimiz’in yaşantısının,  Kur’an-ın mana ve tefsirinin aslı olduğu bilinse idi; “Men arefe nefsehü fe’kaderefe Rabb’ehü” (Nefsini bilen ALLAH’ı bilir.) sırrını anlar, teşkilat-ı ilahiye önem verir, inkara cürret edemezlerdi.

İslam’ı gerçek anlamda fizik ve metafiziğe uygun olarak, Rab’bımın ihsanı kadar yaşar ve şahit olurduk. Hakikat ulemasını inanarak, önem vererek dinlese idik, emr-i ilahileri nefis ve aklın tahrifine bırakmaz, Hazret-i Kur’an’ın mana ve lafsının Hazret-i Resullulah (s.t.a.v) Efendimiz’in  yaşantısında  zuhurunun tefsir-i Kur’an olduğundan şüpheye düşmese idik, gerçekler bugün dahi bilinip yaşanacaktı. Cümle peygamber efendilerimizde tecelli eden nuru Muhammedi bilinecekti. İnsanlar arası düşmanlıklar yerini dostluğa bırakacak, ALLAH’ın varlığına inanan insanlar, “ALLAH’tan başka ilah yoktur” diyenler insanlığın ve kardeşliğin zevkini alacaklardı .

Ey benim alim kardeşim! Manevi tecelliyatı kabul edemediğin için, teşkilat-ı ilahiyeyi benimseyemediğin ilminden zuhur eden eserini manaya yaptığı tahrifatı görmemezlikten gelemezsin. Din-i İslam’ı yalnız şeriat-ı Muhammediye mal etmeyip bütün semavi dinlerin İslamiyet olduğu gerçeğini anlatmak cesaretini ne zaman göstereceksin? “ La ilahe illallah” diyenin müslim olduğunu “şahit ümmet” olarak cihana duyursa idik dünyanın rengi değişecekti. Din dışı arayışlara lüzum görülmeyip Rönesans gibi değişiklik gerekmeyecekti. “din terakkiye manidir” gibi gerçeklerle ilgisi olmayan Hazret-i Kur’an’la bağdaşmayan düşüncelere kapılmadan, günah-ı kebairlere dikkat ederek, terakkiye, medeni olmaya Hazret-i ALLAH’ın kullarını mecbur kıldığını anlayacak ve anlatacaktın. Cihanşümul olan Hazret-i Kur’an’ın değeri anlaşılacaktı.

Resullulah (s.t.a.v) Efendimiz’in son ALLAH elçisi olduğunu, başka peygamber gönderilmeyeceğini bilerek, lütfedilen şeriat-ı Muhammedinin  ALLAH’ın varlığına inananlar için rahmet hazinesi olduğu ve severek “Ya Rab’i verdiğin nimetlere çok şükür, Elhamdülillah” diye günde 100 defa, manasını yaşayarak tespih eden, hamd ve şükür ehlinin ALLAH adetlerini artırsın.

Na-ehlin yaşantısında, söz ve tutumlarında  gerçekleri tecelli ve zuhurunu göremediği gibi, bu yönlü tefekkür etmeyi dahi nefsine zül addeden, elbette bilemediğinden hakikatleri dışladığı gibi tahrifattan da çekinmez. Metafizik garibi ehl-i aşka eza ve meşakati ALLAH’ın emr-i imiş gibi göstermeyi “cihat yapıyorum” edası ile ehl-i zikri, ehl-i aşkı yasaklarla şaşırtıp çıkarcıların ve na ehlin kucağına  itekleten, ehl-i zikrin perişanlığını mal bulmuş mağribi  misali umuma teşirden ve onların ceza görmeleri için hiçbir eza icratından kaçınmayan, aşk yoksunu, mana yoksunu, ilm-i ledünninin dahi etkileyemediği metafizik yoksunu, emr-i ilahileri kabul etmiş gibi görünüp dini protokol icabı kabullenmeye kendini mecbur hisseden taklidi ilimle dolu, takipten habersiz bilge (!)... Hazret-i ALLAH cümlesini zü’l cenaheyn eyler inşaallah.

İlahi, Ya Rab’bi! Bu abd-i acize  hayatı boyu lütfettiğin, emr-i ilahine uygun fiziki ve meta fiziki gerçekleri  veraset-i nebi olarak naçis şahsımda rahmetinle ihsan ettiğin vasifem nedeniyle zatıma söz verip, habibine biat rahmetinden mahrum etmediğin kullarınla emrettiğin kulluk vecibesini lütfu ihsanınla ve aczimle ifaya azmettik, muvaffak kıl Ya Rab’bi!..

Cemii kullarına fiziğin hakikatini ki fizik üstü manevi tecelli fiili sıfatının zuhuru, ilme’l yakindir ve fiziğin üstünde de metafizik, yani ayne’l yakin ve hakka’l yakini nasip et.

Bu abdi acizin hayatında zuhuru ile ihya ettiğin manevi yaşantımı cümle kullarına anlatmak gene anlatmak hissinin zevkinden  abdi acizi mahrum ve mahcup etme. Tesirini halk eyle ya Rab’bi !. Her ne kadar metafizik söze ve yazıya gelmez ise de lütfet ALLAH’ım. Cemi peygamber efendilerimiz hürmetine inü celalin hürmetine azemt-i kibriyan hürmetine, rahmetinle lütfunla aciz kulunu cürretimden dolayı mahcup etme Ya Rab’bi. Ancak zatının tertip ve tanzimi kadar kullarına anlatmaya müsadelerinle vazifeli kıl. Tesirini halk eyle, amin. Veselamün ale’l mürselin ve’l-hamdü lillahi Rabbi’l –alemin.

FİZİK  ÜSTÜ TECELLİYAT: METAFİZİK

Alemlerin  Rabb’ı Hazret-i ALLAH'ı noksan sıfattan tenzih eder, uyuz itinden dahi vazgeçmeyen,  kullarının ihyası ve kemalatı için nah-mütenahi sebepler halk eden, dünya hayatının neticesi, kullarının  imtihanının iman  meyvesi rahmet-i ilahinin   kümeleştiği rahmet  hazinesi  “cennet-i a’l┠da ebedi kalmalarını  insan  ve cin için hazırlayan, imanlı, ihlaslı, ezel-i ervahta: “Ben sizin Rabb’ınız değil miyim?”  Hitabına iman lisanı ile, tereddütsüz: “Beli” yani evet, diyen ruhların dünya hayatında fiziki rahmet tecellileri olduğu gibi, fizik üstü, meta fizik tecelli ve hadiseleri  ehlinde görmek  heran mümkündür.

Bila-istisna bütün kullarının hayatında azda olsa “metafizik”  tecellisi  görülebilirse de,  ALLAH’ın yarattığı cem-i mahlukatına verilmeyip “metafizik” (fizik üstü) zuhurat ancak ve ancak insan olmaya namzet, kemalatlı beni Adem’e mahsus  kılınmıştır. Cemi kullarında azda olsa görmek mümkün olup,  rahmetine  vesile kıldığı, nice istisnai yarattığı kulları vardır ki, onların hayatında fiziki yaşantı olduğu gibi “metafizik” yaşantı hayatlarına daha hakim kılınmıştır. Hikmettir, marifetullahtır, fizik ötesi manadır, ayne’l-yakin  ve hakka’l-yakindir. “Peygamber Efendilerimizde zuhur etti ise ilm-i ledünniğdir.” Tertib ve tanzim-i ilahidir.

Her ne kadar kulda zuhuru görülse de, onu halk eden Halık-ı Zü’l-Celâl’dir. Bu rahmeti kula maletmek cehalettir. Bu rahmeti  maddi çıkarına  vesile kılanlarda görülen bu hal  iman zaafiyetinin bariz küfrüdür, zındıklıktır. “ALLAH’tan başka ilah yoktur,  illâ ALLAH vardır”  anlamını da, kendi aczini de  bilmediğinden,  ademliğinde benlik  görerek, tevhidin manasını saptıranlar mensubine cehlinden dolayı  başka ilahlar edinmesine zemin hazırlamıştır. Çok ilahlı küfür bataklığına  düşmesine sebep olan menfaat düşkünü düzenbazlardan, hiç şüphe edilmesin, hesabı dünyada ve ebedi alemde sorulacaktır. Kendisinde bu türlü varlık görenler Hazret-i  ALLAH’ın manevi  irşat için vazifelendirdiği kimseler olamaz; gafil olma! ALLAH tarafından vazifeli kullar: “Habibim sen atmadın, illâ ben attım.” hitabını iyi bilirler. Merhum Süleyman Çelebi’nin  Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (s,t,a,v) hakkında gerçeğin ifadesi olan:

Bu gelen ilm-i ledün sultanıdır,
Bu gelen tevhid-i irfan kânıdır.


Buyurduğu gibi  ledünni sultanında zuhuru bariz görülen tevhit dininin   zuhuru, ALLAH’ ın kullarını ihya etmesi için vesile kıldığı  rahmet hazineleri,  irfaniyet, arifiyet ve ilim şehri Peygamberimiz Efendilerimizde zuhurunun ifadesi cümle Peygamberlerimiz Efendilerimizde de zuhur eden rahmet-i ilahi  “ilm-i ledün” fizikin üstünde “metafizik” tir. 

“Meta” Yunanca’dan alınan, fizikten öte, mananın tecelli ve zuhuru anlamında kullanılmaktadır.  Bu kelime, Aristoteles’in (Aristo)’nun   eserinde teşmil yolu ile duyusal görünüşlerin ötesi ile ilgili araştırmaların tümünü ifade etmek için kullanıldı. Metafiziğin konusu  ilahiyatın ki ile özdeşti. Yani, metafizik de Tanrının varlığını, niteliklerini, yarattığı varlıklarla ilişkilerini,  bu varlıkların gerçek mahiyetini  inceliyordu. Metafiziği ilahiyattan öte, vahiy ve imana dayandırmadan aklın ve mantığın  yolunda ifadesini arayan feylesoflar hayli olmasına rağmen Aristoteles’in fizik ötesi  izahı ve  on dört felsefe kitabının tümü metafiziğin izahıdır. Yazar bu kitabında Thales’ten, Eflatun’a kadar çeşitli felsefe doktrinlerini tenkit ederek açıklar. Aynı zamanda bu doktrinlerin varlıklarını sadece maddi sebeplere bağlanmasını hatalı bulur. Madde şarttır, ama her türlü biçimden ayrı olarak düşünülemez, kavranamaz. Biçim maddeye oranla bir iyilik ve mükemmelliktir. Maddenin hareketinin hem sonu hem sebebidir. Varlık mertebesinin sonunda, duyusal alemin ötesinde maddesiz biçim, saf edim yani Tanrı vardır.  Meydan Larousse’ nin “meta- fizik” yazısını anladığım kadarı ile özetlemeye çalıştım. 

Metafizik fizik ötesi alemleri yaratan Hazret-i ALLAH’ın cem-i kullarına merhameti ve rahmetinin zuhurudur. Fizik ötesi (metafizik) ALLAH’u TEALA’nın seçkin kullarında gene zatının dilediği kadar maddenin hakikatı, mananın bariz tecelli ettiği  ehli tarafından da müşahede edildiği bil hakikattır. Peygamberimiz Efendimiz’in buyurduğu: “Beni Rab’bım terbiye etti.” hitabını iyice düşünür isen: “Biz Adem’e eşyanın ismini öğrettik. Melaikeye sorduk, bilemedi, amma Adem bildi” hitabını iyi anla ve iyi düşün. Fizik üstü tecellileri maddi yaşantında hiç göremedinse, istisnai yaratılan insanda metafizik zuhurunu kabul edemiyorsan,düşünemiyorsan, göremiyorsan, ben-i Adem’in yaratılışının nedenini anlayamadın,anlamakta istemiyorsan ilm-i ledün, metafizik sana göre değil. Bu rahmet-i ilahiden nasip alman için  inancın  yeterli değil. Umulur ki hatanı anlar tövbe istiğfar edersin. İnşa ALLAH.

İBN-İ  RÜŞT

Miladi 1200’lerde vefat ettiği bildirilen meşhur felsefecidir. Avrupalının taktirini kazanmıştır. Avrupalının “Avorveraisler” denilen bir grup, ilmi felsefeden öte gitmeyen, beş duygunun esiri ve mahkumu olmuş düşünürleri İbn-i Rüşt felsefesini vahy-i ilahi gibi kabul eder. Şeriat-i Muhammediye tabi olduğu halde İbn-i Rüşt’e hayranlık duyan ulema mevcudu küçümsenmeyecek kadar çoktur.

İbni Rüşt alimdir. Zamanın Kurtuba’da kadı’l-kudat (kadılar kadısı) denilen meşhur kadılarındandır. Aristotoles hayranlarından ve eserlerini şerheden büyük felsefecidir. Felsefe feylesofudur. Felsefeyi din-i İslam’la bağdaştırmaya yegane gayret göstermiş, fakat akılcılık yönü galebe çalmış, aldığı tedrisatın etkisinden kurtulamayıp, aklın ötesi vahy-i ilahiyi azda olsa, her ne kadar metafizikten bahsetse de fiziğin mahkumu kılmıştır. Günümüzde dahi devamını görüp, yaşadığımız, aklın gücü ile ürettiğinin vahy-i ilahinin üzerinde gösterilme gafletini, iman gözü ile bakıldığı zaman bütün çıplaklığı ile görmek mümkündür.


İbn-i Rüşt şu senteze varır: Akıl ile vahyin vardığı nokta aynıdır. Bunlar bir birinden ayrılmaz, süt kardeştirler.
Bu fakir, yaşantımda müşahede ederek derim ki: Evet, beslenme kaynağı aynıdır. Hazret-i ALLAH’ın yedinde olup beni Adem’e mahsusdur. Beni Adem’den gayrısı vahy-i ilahi sütünden içemezler. İçseler de hakikatı anlamayıp, manayı da maddeye dönüştürmeye gayret ederler.

İbni Rüşt’ün inancı rasyonelliğe dayanır. Rasyonellik akıl ile vahyi ayni ölçüde görmektir. Rasyonelizm ise vahye inanmamaktır. Akılcı yönteme “burhani yöntem” de denir. Akıl tanzim-i ilahi kadar maddeyi kavramaya müsait yaratılmıştır. “Burhan” denebilir,çünkü Peygamber Efendilerimiz’de zuhuru görülen mucizeler, varüsü’l-enbiya olan evliyaullahta görülen kerametler, -ki bu kerametlerin devamı da “burhan” dır- hepsi fizik ötesi, küllü metafiziktir. Ehlinden zuhur eder; güç, kuvvet ALLAH’a mahsustur. Zuhur mercii acebasız imandır.

P
ozitivizm gibi, materyalizm ve hatta leninizm, ve ateizm gibi insan tabiatına aykırı olan “izm”ler iflas etmiş, büyük darbe görmüştür. Örneği : Rusya. Buna benzer devletler tetkike değer.

GAYBA   İMAN

“O müttaki kullarım gayba iman ederler.” ( Bakara Suresi 3 )

Bu ayet-i celiyleyi tefekkür edersen, yalnız şahsına ait iman zafiyetinin cehlinden zuhurunu  açıkca görürsün. Vatanını ve milletini muasır milletler seviyesine çıkarmak için, işgalci güçlerle yapılan anlaşmaya ters düşmeden, hayatını hiçe sayarak, Kur’an-ı Kerim hayranı din-i İslam’ı hurafesiz ve bidatsiz benimsemiş, tertemiz İslam-ı na-ehle hissettirmeden yaşamak ve yaşatmak için, zamanı ve zemini de müsait bulduğu kadarı ile, din-i İslam’ı hurafe ve bid’ata kaçırmadan, yasaklar ve cezai müeyyidelerle hakikatleri gerçek mecrasına çekmek kasti ile 1200 senedir içtihatsız yaşanan  şeriat-i Muhammediyi servet, teknoloji ve medeniyetin din-i İslam’a zıt imiş gibi gösterilmesini kabul edemeyen Gazi Mustafa Kemal Paşa, işgal kuvvetlerinin de şartlarını nazara alarak, çok sevdiği vatanını, milletini, inandığı hak din olduğundan hiç şüphesi olmayan din-i İslam’ı ehil olmayan, din adamı geçinen bidat ve hurafelerle dolu, hakikat  fukarası, “biliyorum” zannı ile bilmeyerek İslam’da tahrifat ve tahribat yapanları cezalandırarak, İslam’ın zahir ve batınını tertemiz yaşatmak kasti ile ıslahata kalkıştılar. Bu ıslahatı yapmak için yeterli dini bilgi sahibi idiler.

Ne yazık ki, bu icraatı hurafe ve bidat mahkumu olmuş, inanan toplumlar bu lüzumlu hareketi din dışı zannettiler. ALLAH’a yeteri kadar iman etmeyenler de Mustafa Kemal Paşa’yı din-i İslam’a karşı, din diye bir şey kabul etmeyen, dinsiz zannettiler. Hakikati yeteri kadar kavramaya müsait olmayan, emr-i ilahi ile hayat tanzimini zül addeden, “gördüğümden başka bir şeye inanmam” diye direnen, hakikatten yoksun, maneviyat fakiri, mana yoksunu, iptidai düşünüp, cahiliye devrinin yaşantısından haz duyan, esas irticanın şahsında her an zuhuru görülebilen, irtica üreten dinsiz  mürteci! Din-i İslam’ı cehli ile “yaşıyorum” zanneden, ilim, irfaniyet, medeniyet ve güzelliklerden rahatsız olan, zamanın yaşantısından habersiz, ikinci irtica üreten, güya dinli, saf mürteci... Din dışı icraatlarını kıyamete kadar götürmeyi vazife  edinmiş kişileri aramaya zahmet gerekmez, çok yerde bulabilirsin. Emr-i ilahiyi yaşamanın zevkine ermiş, inanan, insanları horlamayı, toplumdan dışlamayı vazife zanneden! Atatürk’e: “Dinsizdir” diye iftira atmaktan  sıkılmayan, utanmayan gafiller...

Kendilerinin Atatürk’ün icraatlarının bekçileri olduklarını zannedenler, nereden geldiği bilinmeyen  bilge ve kahraman edası ile  bu çarpık zihniyetlerini zaman zaman ilan ederek vazife yaptıklarını zannedenler Mustafa Kemal Paşa’yı takdir edip, hayranlık duyan dindar insanların yalan söylediğini zannederler. Çünkü iman zafiyeti geçiren bu zümrenin ALLAH’a olan inancı imanlarından dolayı değil protokol icabıdır. Bu meyan da Amentü’ye iman etmiş Mustafa Kemal Paşa’ya  hayranlık duyan toplumlarda az değil. ALLAH adetlerini artırsın.

Yaşadığım o günlerin şahidiyim. Mülakat yaptığım Nokta  dergisinde de bahsetmiştim. Dindar yaşayan insanların Mustafa Kemal Paşa’ya: “Mehdi resul” dediklerine şahidim. Çok geçmedi, bir kaç sene sonra hurafa ve bidatların, katı kuralların mahkumu, ALLAH’ın sonsuz rahmetinden habersiz, cehennem yolundan başka yol tanımayan, hakikat yoksunları, ”mehdi resul”  dedikleri Atatürk’e: “Deccal”  ve neüzü billah: “Kafir” dediler. Bu değişik düşünceyi halâ anlamış değilim. Ancak, İslam’ı cinsel organından tanıyan, mütehassıs dindar geçinenler az değil. Onlar için kelime-i tevhit önemli olmayıp, onların şahidi açık gözle görülürse şahittirler. Her zaman aşikar olmadığından “kafirdir” diye öldürürler. Bakarlar ki, malum ölçüleri ile yanılmışlar; “Müslüman’mış” diye namazını kılarlar. Bu bilgelere:

Sorsan:
 
“Selanik nerededir” bilmez;
Bilir Cebrail’in kaç kanadı var!..

Bu bilgelerden daha farklı bilgelerde vardır ki, onların ölçüleri maddeden öte gitmez. Mana onlar için bir şey ifade etmez. Hikmet ve marifetullah -ki metafiziktir- ilgileri dışındadır. Atatürkçü geçinirler, güya aydın kesim!.. O büyük insanın makamı cennet olsun. İcraatındaki maksat ve manayı anlamayıp Atatürk’ün icraatını ve geçici yasaklarını dine karşı kasten yaptığını zannederek imansızlığına eş değer gören, öylesi işlerine gelen, kültürlü, materyalist, iman fukaraları, dünyadan sonra  hayat kabul edemeyen, aydın geçinen, Amentü yoksunlarının emr-i ilahiyi yeteri kadar bilemediğinden, hurafe ve bidatları din zannedip, başka ilim kabul edemeyen, saftirik, fakat samimi inanç sahiplerinin de müşterek yaptıkları tahrifatın acısını millet olarak halâ  çekiyoruz .

ALLAH’ın  emirlerini bilmeden  tahrif ettik. Hatanın telafisini düşünüyor isek gerçeklere, kanun-ı ilahiye uygun, medeniyet ve teknolojiyi de, haramlar dışındaki cümle güzelliklerin dinin anayasası olduğunu bilmemiz ve görmemiz lazım. Lüzumlu olduğunu hala anlamak için çaba göstermeyecek miyiz?!. Lütfen aslımıza rücu edelim!

ATATÜRK’Ü  YAKİNEN, HAYRANLIKLA SEYREDİP EDİNDİĞİM  İNTİBALARIM 

Tahmini sene 1930. Gazi Evi’ne yakın Bozkurt ilk mektebi üçüncü sınıfında talebe idim. Babam Samsun Belediyesi’nin karşısındaki Şifa Hamamı’nı işletiyordu. Atatürk Fethi Okyar’a bir parti kurdurmuştu. Arzu ettiği  çok partili devreye geçişte   atılan ilk adımdı. Belediye seçimi  vardı .Samsun’da kadınların gizli oy vermelerini yadırgayan Karadenizlilerin hayli karışıklıklar çıkardıkları söylendi. Atatürk Samsun’a  gece geldi. Olayı bastırdı ve Fethi Okyar’a  emri ile kurdurduğu partiyi lağvetti.

Hala etkisinden kurtulamadığım, kurtulmak da istemediğim hatıratımı anlatmadan geçemeyeceğim: Mustafa Kemal Paşa’nın gece Samsun’a gelişini Samsun Parkı’nda tesadüfi, yakından seyretmiştik. Talebesi olduğum Bozkurt İlk Mektebi Gazi Evin’e yakındı. Mektepte yakın arkadaşlarıma Mustafa Kemal Paşa’nın geldiğini anlatınca, yakından  görmek için beş arkadaş mektebi terk edip Gazi Evi’ne geldik. Gazi Evi’nde hummalı bir faaliyet vardı. Meyilli olan giriş kapısının bulunduğu yan yola bakan, yükseldikçe daralan bodrum pencerelerinden mutfağı seyrediyorduk.

Sıra sıra dizilmiş kuzu etlerinin usta ahçılar elinde ne olacağını merakla  seyrederken,  birden Atatürk’ün bindiği, üstü açık arabası hemen yanımızda  durdu. Henüz bizden başka kimse yok idi. İnsan seli geliyordu. Amma uzaktı. Üstü açık arabada oturan Cenab-ı Hakk’ın bu necip milletin kurtulmasına vesile kıldığı büyük insan bütün azameti ile yakınımızda duruyordu. Metafizik  yaratılışlı, dindar kişilerin “Mehdi resul” sıfatını yakıştırdığı büyük kahramanı çocuk cesareti ile yakinen, seyirden ziyade tetkik ediyordum. 69 sene evveli o günkü haliyle hafızamda duruyor. O gün değil, ancak bugün Hazret-i ALLAH’ın bu necip milletin esaretten kurtulmasına vesile kıldığı  o muazzam simayı daha normal düşünebiliyorum.

Arkadaşımıza sevgi ve muhabbetle sorduğu: “Mektebe gidiyor musun, evladım, kaçıncı sınıftasın?” Hitabı sanki bugün duydum gibi halâ hafızamdan silinmediği gibi eksilmedi de. Henüz 48 yaşında fakat yetmişin üzerinde  gibi görünen, vatan ve millet aşkının galebe çalıp, vazife ağırlığını seve seve taşımış, buna rağmen vazife mesuliyeti ve hadiselerin çökerttiği güçlü insanı yakinen dinliyor ve seyrediyordum. Arkaya taranmış, beyazı siyahından fazla, seyrelmiş saçları başının çıplaklığını kapatmaya yetmiyordu. Kan eseri kalmamış simasında din, vatan ve millet sevgisinin vazife ağırlığının o  büyük insanı ne hale getirdiğinin canlı portresini içim yanarak seyrediyordum. O istisna yaratılmış insanı bu gün daha iyi anlıyorum.

Bir gecede sakalı daha çok beyazlanan bitkin halde gördükleri Peygamberimiz Efendimiz’e ashap merakla bu halin nedenini sordular. “Bu gece nazil olan Hud suresi beni kocattı” buyurdu. Peygamber Efendimiz’e buna benzer daha şiddetli bir ayet inzal olmamıştır: “O halde, seninle beraber tövbe edenlerle birlikte emr olunduğun gibi dosdoğru ol! ve aşırı gitmeyin çünkü o sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.” (Hud suresi ,112)

Büyük vazifelerin kazancı çok olduğu gibi ağırlığı ve mesuliyeti de o nisbette büyüktür. Avamın kaldırmaya gücü yetemeyecek yükü taşıyan, istisnai yaratılmış şahsiyetler vardır. Değişik vazifelerde yer yüzünde bu kabiliyette ALLAH’ın  rahmet sıfatının zuhuruna vesile kıldığı şahsiyetlerde, değişik tecelliyatlar kıyamete kadar devam edecektir. Hiç şüphen olmasın. Bu hal  adalet-i ilahinin  rahmet tecellisidir. Bu rahmetin  değişik mevzularda zuhuru görülür. Peygamber Efendilerimiz’de kül olarak tecelli eden bu rahmet-i ilahiyi, ALLAH’ın istisnai yaratılmış seçkin kullarında her devirde görmek mümkündür. Bu şahsiyetlerin yaratılışı istisnaidir. Buna metafizik de diyebiliriz. Bu kullardan  bazıları emr-i ilahinin bekçileridir. Bazıları irşada, bazıları ikaza, bazıları da ıslaha vazifelidirler. Atatürk ıslah vazifesi ile vazifeli idi. Şahidim. Vazifeli, seçilmiş kulların cümlesi Hazret-i ALLAH’ın muhafazasında olup, ehl-i hakikatin görgü ve bilgisine göre bu istisnai yaratılan zevatın hiç birinde menşei imansızlık olan gazab-ı ilahi görülmemiştir. Bu görüş avamın ölçüsüne  göre olmayıp, yalnız ehline mahsustur.

Cennet-mekan Sultan Vahdettin Han, (ALLAH cümlesinin makamlarını  cennet eylesin) Mareşal Fevzi Çakmak Hazretleri’ne emir vererek, esaret hiç yakışmayan bu necip milleti uyarıp, vatanı işgalden kurtaracak güçlü ve muktedir paşaların listesini istedi. Verilen listede Mustafa Kemal Paşa’yı göremeyince Fevzi Çakmak Paşa’ya sert çıkışarak, niçin Mustafa Kemal’i listede, hatta başında göremediğinin sebebini sordu. Çünkü Padişah Mustafa Kemal’de bu kabiliyetin niteliklerini ALLAH’ın lütuf ve ihsanı ile görebiliyordu. Fevzi Çakmak Paşa cevaben:

“--Ben de liste başına Mustafa Kemal Paşa’dan daha ehil kimse görmüyorum. Fakat sizden çekindim ve yazmadım. Mustafa Kemal öteden beri yenilik,  cumhuriyet taraftarıdır,  diye çekindim” deyince, Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı ...Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli duran İtilaf Devletleri’nin İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan gemilerini göstererek:

“--Paşa paşa... Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse cumhuriyet olsun!.. Kendisine selamımla birlikte tebliğ ediniz” diyerek,  getireceği paşalar listesinin başında Mustafa Kemal ismini görmek istediğini bizzat Fevzi Çakmak Paşaya emir vermiştir.

Tercüman Gazetesi’nde  1976 yılında manşetten verilen, yakın  tarihimizin  en büyük sırrı diye bahsedilen bu hatıratta cumhuriyet döneminin ilk beş simasından biri olan Mareşal Fevzi Çakmak Hazretleri eşi Fitnat Hanım Efendi’ye:

“--Bak Fitnat. Öyle bir şey biliyorum ki, ortaya çıkıp söylememe bu güne kadar tutum ve davranışlarımız müsait değildi. Mecburum bu sırrı kendimle kabre götürmeye!..”      

Ve ifşa etmiştir ki, teferruatına girmiyorum. Fakat bu vatanın ve milletin esaretten kurtulmasına emeği geçenlere, tarih boyu bilen insanların hasretini çektiği cumhuriyetin gelmesine emeği geçenlere küfredilmesini yadırgıyorum ve nankörlük görüyorum. 

Sultan Vahdettin Han vatan haini değildir. Gerçekleri olduğu gibi anlatmanın zamanı geldi, zannediyorum. Bunları milletimize olduğu gibi yansıtırsak milletin fikir bölünmeleri düzelip, kardeşlik anlaşılıp cumhuriyet layık olduğu mecrasına oturacak. Atatürk’ün kıymeti ve değeri bütün millet tarafından bilinip, Atatürk düşmanlığı yerini dostluğa terk edip, Atatürk istismarcılarının sermayeleri bitecek. İflas edecekler. Bir kısım insanlar da vatana ve millete canını dahi feda etmekten çekinmeyen büyük insanlara teşekkürü borç bilecekler, nankör olmayacaklar. Selahiyetli, güçlü idarecilerimizden rica ediyorum: Vatan millet ve ALLAH aşkına düzeltin... Evvela Mustafa Kemal Atatürk’ün dinsiz olmadığı gerçeğini lütfen ilan edin. Yalnız Türkiye değil, dünyanın bu gerçek bildiriye ihtiyacı var.... 

Bu abd-i acizin manevi vazifemden dolayı, Atatürk düşüncesine, icraatına ters düştüğümü düşünmeyesin? Atatürk biraz daha yaşasa idi bu izahlara lüzum kalmazdı. Islah için lüzum görülen icraatlar çok geçmeden yerini gerçeğine bırakmak zorundadır. Atatürk’ün vefatından 15 gün evvel o zamanki başbakan ve hariciye vekiline emir verip, cümle İslam ülkelerine tamim yazdırdığı, inkarı mümkün olmayan bir gerçektir. Amma çok kişilerin işlerine gelmeyip, Hazret-i ALLAH’ın bu milletin esaretten kurtulmasına vesile kıldığı büyük insanı küfürlerine ortak gibi göstererek, Din-i İslam’ın beşer uydurması imiş gibi yansıtmaya cüret etmeleri, safiyetle ALLAH’a ve Resülü’ne inanan vatan evlatlarını rencide ettiklerini, bu tutumlarının dinden menfaat sağlayan çıkarcıların işlerine yaradığını görmüyorlar mı? Gerçeği anladıkları zaman Din-i İslam’ın Hazret-i ALLAH’ın rahmeti olarak umumu ihata ettiğini elbet görecekler. Umulur ki, bu görgüyü mahşere bırakmazlar !

Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik kitapçığında yazmıştım. Gene yazıyorum. Yazacağım inşaALLAH:

“Bütün dünya müslümanları ALLAH’ın son peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s,a,v)’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm müslümanlar Hazret-i Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli. İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira, ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”

Mustafa Kemal Atatürk bu mesajın başbakan ve dışişleri bakanı vasıtası ile dünyaya açıklanmasını  emretti. Maalesef her ne sebeptense emir yerine getirilmedi. Mesul şahıslar bu mesuliyetin vebalini bilmem nasıl kaldıracaklar?!. (Prof. Dr. Hanif Faruk, Urduca yayınlarında Atatürk, A.Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi yayınları, Ankara 1979, s.102)

Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı yayınlarından Atatürk Ve Din Eğitimi (Ahmet Gürtaş) kitabında bütün şahitleri ile görebilirsiniz. Aynı kitapta üçüncü hatıra başlığı ile ifade edilen ve gerçeklere ışık tutan, Atatürk’ün, hakikatlere paralel şu yazacağım gerçeği iyi anlaşılsın da  hakikatleri  tahrife kimse yeltenmesin. Gerçek, ehl-i tevhide, ehl-i tasavvufa zulmetmekte hakikat yoksunu, çarpık fikirleri ve düşüncelerine  o büyük insanı Atatürk’ü ortak göstermesinler:

“Geçtiğimiz yıllarda yüz yaşını geçkin olarak ve İstanbul Merkez Efendi imam hatibi iken vefat eden ve cumhûriyetin ilanından önce İstanbul’da şeyhü’l- meşâyih ünvanı ile anılan Nurullah Efendi özel doktoru Prof. Dr. Naci Bor’a şu olayı bizzat kendisi anlatıyor:

Nurullah Efendi Atatürk’ün sekreteri olan amca-zadesinden kendisini Atatürk’le görüştürmesini ister. O da Nurullah Efendi’yi Ankara’ya davet eder. O günlerde Atatürk bir vesile ile resepsiyon vermektedir. Sekreter Nurullah Efendi’yi Atatürk’le resepsiyonda karşılaştırarak görüştürmeyi planlar ve bu maksatla resepsiyona Nurullah Efendi’yi de davet eder.  Arzu edilen bu görüşme gerçekleşir ve Atatürk, Nurullah Efendi ile bir köşede hayli sohbet eder. O günlerde türbe, tekke ve zaviyeler kapatılmış bulunmaktadır. Söz buna intikal edince Atatürk Nurullah Efendi’ye der ki:
“--Efendi Hazretleri tekke, türbe ve zaviyeleri ben kapattım. ALLAH bana ömür verecek mi, bilmiyorum. Ama şayet ömrüm olursa günü gelince bunları yine ben açacağım.” 
Atatürk bu hakikati gerçek Şeyh Efendi’ye ifşa etti. Hazret-i Mevlana Celalettin Rumi hazretlerini ziyaret ettiğinde:
“--Sen rahat uyu, ey koca şeyh! Bu icraatlarım sizlere değil.”

Dediği gerçeğini bilesin. Zira tertip-i tanzim-i ilahi olan gerçekler ila-nihaye yasaklanıp kaldırılamazlar. Gerçekler mecrasından saptırıldı ise Hazret-i ALLAH tekrar o gerçeği zamanı gelince vazifelendirdiği kullarının eliyle aslına döndürüp tekrar ihya eder. Atatürk ehline söylemekte mahsur görmediği bu hakikati  anlatmakta bir sakınca görmemiştir. Aksini düşünmek o müstesna yaratılmış insanı tanıyamadığının ifadesi olur.

Her hangi bir semavi din gösterebilirmisin, tasavvufsuz, şeriatsız ve tarikatsızdır? Bu türlü  rahmet tecellileri  batıl dinde dahi görülür. Mistik yaşantı hiçbir din kabul etmeyen ateiste lazım değildir. Felsefeden başka ilmi olmayan, akılcı dinlere de tasavvuf, şeriat, tarikat, marifet, ve hakikat gerekli değil. Çünkü beşeri yasaklar fer’idir. Hakikati kaldırmak beşerin takatı ve gücü  dışındadır. Protokol gereği dini kabullenmiş gibi görünen ademin (kişinin) belirtilen bu gerçekler imanını değil küfrünü artırır .

“Ey insan, arzı ben yarattım, sen düzene sokacaksın” hitab-ı ilahisini  hatırdan çıkarmayasın! Her şeyin cevher ve arazını yaratmış. Gerisine kullarını kabiliyetleri nispetinde yükümlü kılmış. Misal mi: Suyu yaratmış, toprağı yaratmış; kerpiç yapmayı, her ihtiyacında kullanmayı kulun iradesine bırakmış. Edep dışına çıkıp da: “Ya Rabbi, bunları da sen yap” diye ALLAH’a karşı saygısızlık ve küstahlık yapma ! İleri gidersen Gayretullah’a dokunursun. Niçin yaratıldın, vazifelerin nelerdir, nelere muktedirsin, nelere karşı güçsüzsün? Bunları bilmek...

“Men arefe nefsehu fe-kadarefe Rabbehü ...” Nefsinin aczini bilen insan, varlığın ALLAH’a mahsus olduğunu bilen insan ilim sahibi demektir. Çünkü ilim ALLAH’ı bilmektir. Bu ilmin nihayeti yoktur. Ömrün nihayeti ilmin sonu değildir. İmanında ihlas ve sadakat gösterip hep ALLAH’ı bilme zevkine erenleri kabir hayatında dahi ilme devam ettirirler. Kabir hayatı dünya gibi müsait olmayıp imkan ve müddet sınırlıdır. Dünyada “kavis”i bilerek tamamlayanlar ferasetli, akıllı, bahtiyar mü’minlerdir. Ezel-i ervahta “beliğ” diyen fakat her ne sebepten dünyada kavisi tamamlayamayan, murad-ı ilahi olan kullarına adaleti icabı kabirde kavisini tamamlatır. Yani ruha makamını buldurur. Çünkü kast-i ilahi  “daha kemalatlı olsunlar,  daha yüksek derece alsınlar, rahmetimin sınırlı olmadığını bilsinler” diye arzı yarattı. Sonsuz rahmetini kullarına gene  rahmet tecellisi ile bildirmekti.

Dünya memduhtur. Beni Adem için ferah ve güzeldir. Kafir için de toleranslıdır. Kulun gerçeklere birazcık yönelmesi onu rahmet-i ilahiden nasipli kılar. Hülasa edersek, dünyayı Hazret-i ALLAH rahmetinden yaratmış olup, bu rahmeti yaşayan ve gören ulemaya ihtiyaç vardır.  ALLAH’ın rahmetini bilemeden ilim tahsil edenler bu zevki, bu hali idrakten yoksun, bilmeden rahmet yolunun yol kesicileridirler. Zira tasavvuf, tarikat, şeriat yoksunudurlar. Bu türlü iman akılcının  nefisle müşterek  imanıdır; nakil imanı değil. Nefis nakle ihtiyaç duymayıp akılla birleştiği zaman varacağı menzil putperestliktir. Bu çarpık  düşünce saliklerini ikna ediyormuş gibi görülse de rahmet-i ilahiden nasipsiz yolun nihayeti tabir caizse, bilerek veya bilmeyerek, hakikat dışı putperestliktir.

Beşerin görgüsü, bilgisi ve ilmi müsait ise bu kadarını ölçme ve görme imtiyazı verilmiş olup, bu ölçü aslın fer’idir. Asıl ölçü ve hüküm ALLAH’ın yed-i kudretindedir. Bu kuvveti, bu  gücü naçiz şahsına mal etmek cüretini göstermeye kalkışan hakikat cahili, gerçeklerden sapmış, mana yoksunu  eçheldir.

İşte bu hastalıkları çevremde çok gördüm. İnancımla bağdaştıramadığımdan dolayı, içine sindiremeyen bu abd-i aciz maddi ve manevi hayatımda zevkle zuhurunu seyreylediğim, beşerin gücü dışında fizikten başka bir şey kabul edemeyen kullarına merhamet ve rahmet-i ilahinin zuhuru: Metafizik! Rabbımızın safiyetle inanan kullarına rahmet iltiması gibi düşünebilirsin. Bu rahmet-i ilahinin  Peygamber Efendilerimizden zuhurunu gördünse bu tecelliyatın tek ismi “mucize”dir. Evliyaullahtan zuhur etti ise “keramet”tir, devamı “burhan”dır. Cümlesi fizik ötesi, metafizik olayıdır. ALLAH’ın belirli şahsiyetlerde zuhur ettirdiği tabiat üstü hallerdir. Bu türlü zuhuratla karşılaştığın zaman sakın ha “bu zat bu işi yapabilir mi?” diye düşünme. “ALLAH yapabilir mi?” diye düşün. Bu düşüncenin dışına çıkmayasın. Bilmeden hata ettiğin zaman samimiyetinden belki mazur görülürsün. Amma vazifeni emr-i ilahiye uygun yap. İşi şansa bırakma. 

Hakikat  bu türlü zuhuratta ALLAH’ı görmektir. “Habibim, sen atmadın, illa ben attım” hitabının anlamını iyi bilesin. Bazı yol salikleri mensubine izahta ve anlatmakta  güçlük çektiklerinden, “varsın öyle bilsin. Ne zararı var?” Düşüncesi ile, ihvanı o hali ile “götürüyoruz” zannederler. işte o “oluyor gibi” görülen yanlış tutum  meyvesini  vermeye başlar. İlk meyvesi şeyhini ilahlaştırır. İlahları çoğaltır. Nihayet kendisi ilah olur. Kelime-i tevhidin dışında yaşantı temin ve tertip etmeye çalışır. İslam’ın, tasavvufun ismi ve resmi kalmıştır. Başkalarına zarar vermedi ise işi ALLAH’a kalmıştır! “Dinin cüz’inden feragat küllünden feragattır.” Yani tevhitten bir şey eksilttiğin zaman eksiltilen kadar değil, küll olarak tevhit yoksunu olursun. Kulluğun icabı evvelâ dikkat edeceğin esas tevhide halel getirmemektir. ALLAH ‘tan başka ilah edinmeyeceksin.

Hazret-i ALLAH kıyamete kadar rahmetini kısıtlamadan ihsan eder. Her devirde öz ve mana değişmez. Tecelliyat kullarının kemalatına göre değişik biçimde ihsan edilir ise de, tevhit  kıyamete kadar değişmeyen, değişmeyecek olan Din-i İslam’ın kulluk vecibesinin anayasasıdır.

Tevhidin sıhhatine halel getirmeden her devirde her mevzuda içtihat yapılması elzemdir, emr-i ilahidir. İçtihatsız geçiştirilen zamanların beşer hayatındaki yaptığı anormallikleri görmemek mümkün değil. İçtihatsızlıktan maruz kaldığımız bunalımları tek tek saymak imkansızdır. Toplumların bu vebali kimden sorulacak? Tarih boyu bu hata idrak edilmemiş. İçtihatsızlığın getirdiği anormallikler semavi dinlere mal edilmiştir.

Semavi dinlerden kasıt yalnız ve yalnız İslamiyet’tir. Hazret-i ALLAH İslam’dan başka din kabul etmediğini Hazret-i Kur’an’da beyan ediyor. Yahudilik, Hristiyanlık diye din yoktur; İslamiyet vardır. Hazret-i ALLAH’ı kabul eden her kul Müslüman’dır. İslam’ı yalnız bizim tekelimizde göstermeyelim. Enaniyete kaçmayalım. Hazret-i ALLAH alemlerin Rabb’ıdır. Ona göre düşünüp amel edesin .     

Emr-i ilahiye uymayan,  din dışı yaşantı aşikar, ya da gizli nefsani ve akılcı din ihdas edilmiş, bu çarpık zihniyet fazla dini bilgisi olmayan avama cazip gösterilmiş, gerçeği yaşamak isteyen ehl-i hakikat horlanmış ve hayattan dışlanmak istenmiştir. Nefsin ve aklın ürettiği, semavi din dışı çarpık yaşantılarını Hazret-i ALLAH’ın kullarını ihya için lütuf ve ihsanının tecellisi olarak elçileri vasıtası ile lütfettiği şeriatları rahmet yolu... Ki, tarikleri zamana göre içtihattan habersiz kişilerin terazilerinin gerçekleri normal tartacağını beklemek gaflet olmaz mı?

“Bu dünyada a’ma ahirette a’ma (Bu dünyada görmeyen ahitette göremez” ayetinde belirtildiği gibi; Hazret-i Aliyye’l Murtaza (r,a) Efendimiz’in buyurduğu: “Görmediğim  ALLAH’a ibadet etmem” sözünde belirtildiği gibi... Müstesna yaratılmış,  yaratılışı rahmet-i ilahinin tecellisinden başka bir şey ifade etmeyen, hayatının her safhasında fizik üstü tecellilerin anlamı hikmet ve marifetullah olup fizik üstü, metafiziğin zuhuru biz aciz kullarına ALLAH’ U TEALA VE TAKADDES Hazretleri’nin rahmetine vesile kıldığı  kulluk  imtihanında kazanmamız için, tabiri caiz ise hal ve  kulluk tecellisi ile  verilen ferahlık biz aciz kullarına  lütfu ilahiden  olan bir nevi  iltimas değil mi? İşte bu rahmet-i ilahileri göremeyenler, görmek de istemeyenler dünyada hakikat a’ması olduğu için hakikat aleminde de a’ma olarak haşrolunacaklardır. Cenab-ı Hakk’a: “-- Biz dünyada görüyorduk. Ahirette niçin a’ma olarak haşrolunduk? sorularına Hazret-i ALLAH cevaben şöyle buyuracak:

“Siz dünyada iken dahi hakikatlere gözlerinizi ihtiyarınızla kapatmış idiniz. Burası mana alemi. Dünyada rahmetim her yerde zuhur ettiği halde “ALLAH’ la kul arasına  girilmez“ diye,  hakikatleri hiç bir manevi izahı olmayan, benim sıfatlarımla bağdaşmayan kelamlarla kullarımı rahmetimden uzaklaştırdınız  ve o kullarımı: “--Taştan ve topraktan ne istiyorsun?” Diye olanca gücünüzle engelleyip, manevi kazançlarına mani oldunuz. “Siz  onlara ölü demeyin, onlar diridirler amma siz bilemezsiniz” diye sizleri uyardığım halde  uyanmadınız. Bugün a’ma olarak haşroldunuz.”

Ehl-i hakikatin dile getirmek istediği şu gerçeği kalbine nakşet ki, bir daha bu hataya düşmeyesin!

             İki alemde  tasarruf ehlidir ruh-ı veli;
            
Deme kim, mürdedir, bundan nice derman ola?!
            
Ruh-ı şimşir-i Hüda’dır, ten gılef olmuş ana;.
            
Dahi a’lâ kar eder, bir tığ kim üryan ola.  

Velinin ruhunun ALLAH’ın yedinde bu dünyada tasarrufatı olduğu gibi öbür alemde tasarrufatı daha açıktır. Artık o ölmüş, cesedi murdar olmuştur, ondan ne bekliyorsun? Deme! Onun ruhu Hüda’nın kılıcıdır. Vücut o kılıcın kılıfı idi,  ten kılıcın kını idi. Vefatı ile kılıç kından çıktı. Kınından çıkmış kılıç görmez misin, rahmet yönünde daha tesirli olmuyor mu?

Örnek mi? Peygamber Efendilerimizi hayatlarında kaç kişi farketti ? Şimdi bak insanlar ziyaret edeceğiz diye ne meşakkatlere, ne ezalara katlanıyorlar? Sebep: ALLAH’ın kılıcı kınından çıktı. Evliyaullahın türbelerine bak. Hayatta iken kaç kişi ziyaret ediyordu? Şimdi seyreyle.. Diriler ziyaret ettikleri gibi ölülerini de ziyaretten mahrum etmek istemiyorlar. Doğru yapıyorlar. Ayıplamıyorum. Çünkü ALLAH’ın rahmetine vesile kıldığı  kılıcı kınından çıkmış, nasiplisini bekliyor.

Kelam-ı Kadim’de mevcut, Hazret-i ALLAH’ın kullarına rahmeti ile ihsan ettiği gibi, kulunun menfaati icabı yükümlü kıldığı emr-i ilahiyi iyi dinle! Nasıl gerekiyorsa  öyle amel etmek için  cüz’i iradeni kullanmayı iyi bil!

“Onlar öyle sapıklar ki! Kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. ALLAH’ın ziyaret edilip, hal ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vazgeçerler. Yer yüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır. “ (Bakara  suresi 27)

Muhterem Hocam! bu ayet-i kerimeyi bilmem nasıl anlıyor ve anlatıyorsun?!.. Lütfen, bu abd-i acizi iyi dinle! Kırk üç senedir ALLAH’ın verdiği irşat  vazifesi ile mesul ve yükümlü kıldığı  bu ALLAH abdi, ilahi güç karşısında aczimi  elbet bilirim. Fakat küfr’i inadi karşısında imanımdan asla taviz vermem.

ALLAH’ın tertibi olduğundan zerre kadar şüphe etmediğim, Hazret-i Kur’an’da, tasdiki görülen, rahmet tecellilerinde şahadeti bariz görülebilen, itikatta İmam-ı Maturudi Hazretleri’nin, amelde Hanefi mezhebinin kurucusu olan İmam-ı A’zam Hazretleri’nin içtihadını, zamanın yaşantısına uygun olarak bütün gücümle yaşamaya çalışıyorum. Meşrebim tertip-i ilahi olan Kadiri ve Rufai olup rahmet birleşiminden ihsan edilen manevi teşkilatın tebliğ ettiği Galibilik kolu ile taltif ve yükümlü kılındım.

Semavi dinler ki, hepsi İslamiyet’tir. En  son gönderilen, ALLAH’ın  kullarını irşat ve ikaz eden, yol gösterici, hikmetler kaynağı, marifetullah hazinesi, güzellikler manzumesi, ALLAH’ın rızasını kazanmak zevki tecelli edenlere güzellikler kaynağı, ilm-i ledünni sultanı, ALLAH elçileri zincirinin son halakası Hazret-i Muhammet Mustafa (s,t,a,v) Efendimiz’in “ene medinetün Ali babuha” (Ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır) buyurduğu şah-ı velayet Hazret-i Ali (r,a)’a verilen rahmet-i ilahi olan  velayet kapısının manevi vazifem itibarı ile bir parçasıyım. Mesheb-i Hanefi amel düsturumdur. Meşrebim ilim yönünden benzetilecekse tekrar ediyorum: Aleviyim.

Tarikatlar iki sınıfta ifade edilir: Alevi, Bekri diye. Yalnız Nakşibendi tariki Bekri, diğer bütün tarikler Alevi olarak belirtilmiştir.

ALLAH elçilerini birini diğerinden ayrı görerek sınıflandırmaya cüret edenler hakikat dışında kalmış, emr-i ilahiyi yeteri kadar anlayamamış, o nispette gafildirler. Peygamber Efendilerimizin cümlesine salat ü selam olsun. Bu hadis-i şerifin şahidiyim.

Dikkat et! “ALLAH’ı kabul ediyorum” demekle beşere karşı kimliğini bildirdin. ALLAH’ın emirlerine sadakatin ve icraatın nispetinde lisan-ı hal ile  ALLAH’ı bildiğini söyle! Peygamber Efendilerimizi de tarihsel bilmek yetmiyor. ALLAH’ın elçisi olarak, biz kullarına getirdiği emr-i ilahiyi ne kadar kabul edebildin de, yaşantında ne kadar  gösterebildinse, o kadar tanıdın demektir. Başka yönlü tanımayı Ebu Cehiller, Ebu Lehep’ler yakinen biliyorlardı. Bu tür tanımak  ALLAH indinde yeterli değil, gafil olma.

Demeyesin: “Asr-ı saadette yaşasa idim, daha takva, vera sahibi olurdum.”  Yanlış düşünme. O zamanın, bu zamanın ALLAH’ı ayrı değil ki!... Emr-i ilahiye samimiyetin kadar yaklaşımınla zuhur eden icraatının meyvesini elbet göreceksin. Her zaman kazanmak için sebepler vardır. Hazret-i ALLAH buyurdu ki:  “Siz asrı tanetmeyin.” Zamanı suçlamayın. Zamanın değeri sorumlu kişinin icraatına bağlıdır.  Tahsis edilen rızk için cevher ve araz yaratılmış. Kulluk yapmak için türlü desise ve bahanelerle rahmet-i ilahisiyle, gök ve yeryüzünde sayamayacağın kadar nimetlerini  sergilemiş. Kulun say-i gayretine sunmuş. Seni bekliyor, gafil olma! Şu zaman, bu zaman... Zaman yine ayni zaman. Hazret-i ALLAH küll olarak yarattığı her şeyin ihtiyacını fazlası ile halk etti. Kavaldan nağme çıkarmayı düşünüyorsan, üstadın dediği gibi: “Yel ALLAH’ın, kaval ALLAH’ın.; sen parmaklarını oynatmayı bil!.” Verilen cüz’i iradeni kast ediyorum. Onun izni olmadan sinek bile kanadını oynatamaz. Üzerine düşmedik, gücünün dışında olan hadiselere hudutlu sermayeni miras yedi gibi har vurup harman savurma. O sermaye şahsına tahsis edilen rızkını bulsun, yaratanını bilsin manasını taşıyor, gafil olma !

Semavi dinleri ölçmek için gücünün dışında işlere kalkışma. Henüz kendi başını tarayamıyorsun, gelin başı taramaya kalkma!. Sonra gelen ALLAH elçileri evvel gelenlerin şeriatını iptal etmez. Kullarının kemalatına göre, rahmetini yaşanacak güçte, elçileri vasıtası ile bildiren rahmet-i ilahinin en son gelenini kabullenip, tabi olan yaşantısını son şeriata göre tanzim ve tertibe riayet eden kulda  daha kamil sıfat bariz görülür. Daha evvel gelen şeriatlarda sebat edenlerin ve  ALLAH’a kasıtlı şirk koşmayanların da ismi ”Müslüman”dır.  Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’da Hazret-i ALLAH’ın bildirisi bu. Sonra gelen  şeriata uymak zordur. Amma sonra gelen şeriatı idrak etmek imanın kemalatının ifadesidir.

Gönlün bir yere bağlanıp da başka yerlere akmasının insan mizacı ile bağdaşmadığını iyi anlarsan, başka semavi dinlere küfür gözü ile bakamazsın. Bu hale tasavvufta “men aref sırrı” derler.

Hazret-i ALLAH’ın emrine bilerek muhalefet etmeyesin. ALLAH elçilerinin  tebliğ ettiği emr-i ilahiyi zamana göre kullarının nasıl yaşamaları gerektiğini, dünya ve ahiret hayatının hayırlı olacağını, ve tertib-i ilahi o devirdeki  yaşayan kulun mensubu olduğu peygamberinin icraatını terazi edinmesi elbette lüzumlu idi. Şeriattı.      

Emr-i ilahinin Hazret-i Kur’an’da mevcut, Peygamber Efendimiz’in halinde ve yaşantısında zuhuru görülen şeriatın içtihada ihtiyacı yoktu. ALLAH elçisi dünyada vücudu ile mevcud idi. Bütün müşkilatlar huzur-ı Peygamber’ide adaletle yerini buluyordu. Buna rağmen Yemen’e vali olarak gönderilen Muaz bin Cebel (r.a)’a Peygamberimiz Efendimiz sordular:

     “--Ne ile hükmedeceksin, ya Muaz?” Hazret-i Muaz cevaben:
    
“--ALLAH’ın kitabı ile, ya ResulALLAH.”

    
“--ALLAH’ın  kitabında bulamazsan, ya Muaz ?”
    
“-- Resulünün sünneti ile.”

    
“--Onda da bulamazsan, ya Muaz?”
    
“--İçtihadımla, ya Resulullah” cevabı Peygamber Efendimiz’i memnun etmiş. Hazret-i ALLAH’a böyle bilgili kullar yarattığı için şükür ve hamd etmiştir.         

Peygamber Efendimiz’in irtihalinden sonra az da olsa ihtilaflar görülmeye başladı. Hicri 75 senesinde dünyaya gelen, 150 senesinde ahrete irtihal eden Nu’man bin Sabit (İmam-ı A’zam) (r,a). İçtihatlarını, o gün nasıl icraat gerekli olduğunu kaleme almış, makamı cennet olsun. İmam-ı A’zam’ın irtihalinden sonra İmam Şafii, İmam Maliki, İmam Ahmet ibni Hambel (r,a) Hazretleri’de İmam-ı A’zam’ın içtihadının kendilerinin yaşadığı zamana içtihati bazı meselelerin uygun olmadığını bildirdiler ve içtihatları ile yaşadıkları zamana ve zamanımıza da ışık tuttular. ALLAH cümlesinden razı olsun.

1200 sene evvel yapılan içtihatlar küll olarak geçerli mi? Tamamı ile olmasa da, geçerli olmadığının İslam toplumlarında sarsıntısı zaman zaman bariz görülüyor. Zamana göre, tahsili olan insanlar “Müslüman’ız” dedikleri halde, çekinmeden, ALLAH’tan da korkmadan “kahrolsun şeriat” diyebiliyorlarsa kantarın topu düşmüş demektir. Tartamazsın, zahmet etme.

İçtihat görmemiş inancının safiyeti ile hayatını idame ettiren ve safiyetle “yaşıyorum” zannedenler bu samimiyetlerini devam ettirebiliyorlarsa onlar için korku yoktur. Şahsi sadakati ile” yok mu çaresi dostlar?” diye feryat edenlere derim ki: Elbette var. ALLAH süphandır. Çaresi ehlinin zamana göre içtihat, içtihat, gene içtihat etmesidir. Hazret-i ALLAH bu vazifeyi ehline bırakmış: Bu mesuliyeti taşıyanlar kendilerini pek a’lâ bilirler.  

RAHMETSİZ  DÜNYA OLMAYACAĞINA  GÖRE  MÜRŞİTSİZ DÜNYA   MUHALDİR 

Rahmetsiz dünya olmayacağına göre mürşitsiz dünya muhaldir. Rahmetsiz demektir. Bu türlü rahmet-i ilahiyi müşahede etmek ehline zor değildir. ALLAH’ın  bu sonsuz rahmetini kıyamete kadar devam ettireceğinden kimsenin şüphesi olmasın. “Ezel-i ervah diploması”  taşıyan ehl-i tevhit, ehl-i tasavvuf, ehl-i tarik olan ALLAH’ın sadık kullarını, gene ALLAH’ın vazifelendirdiği varüsü’n-Nebi, nedim-i ilahi olan  irşat vazifeli, Peygamber Efendimiz’e biat vecibesini naçiz şahsında taşıyan bu vazifeli zevat, kıyamete kadar yer yüzünde mevcuttur. Nasiplisi bulur. Hazret-i ALLAH sahtelerin şerlerinden cümle kullarını korusun, amin.

Bugüne,  bu   zamana göre nasıl yaşantı lüzumlu ise onu  düstur edin. Halk edilen güzelliklerle günü yaşa. Mazi geçti, geri getiremezsin. İstikbal, yani gelecek ALLAH’a malumdur, bilemezsin. Hal bugün. Bugün ise zamanında zuhur eden güzellikleri bul ve yaşa. Her devirde bu tabloyu çizmek ve halka sunmak din alimlerinin vazifesi idi. Amma halâ 1200 senelik içtihatla şeriat-i garrayı götürmeye çalışıyorlar.

Dinine samimiyetle hizmet etme çabasında olan kardeşim! Gel, hizmeti bilerek yapalım. Günün yaratılan güzellikleri dışında güzeli göstermen mümkün değil. Maddeye bak, manayı anla. Bugünkü ilm-i tıp, mühendislik, mimarlık, ilm-i ticaret, ilm-i ziraat, erbab-ı sanat hiç değişmediler mi? Öyle mi görüyorsun? Anlatmak istediğim, “dinde reform” değil, haşa!

Son gelen şeriat bir evvelki şeriatın zamana göre yaşama kolaylığını ihtiva eder. Tanzim-i ilahidir, rahmettir. ALLAH tarafından yasaklanmışın dışında güzelliklerden kaçmayalım. Misal mi: Cumhuriyet güzeldir. Bu gün demokrasi güzeldir. İnsan hakları, laiklik güzeldir. Yaşanıyorsa bu güzellikler güzeldir. Güzelse İslam’dır. Hazret-i Kur’an-ı yanlış tefsir ettik ve fikrimize uymayan, işimize  gelmeyen yerleri sanki “Hazret-i ALLAH tan daha iyi biliyormuş” edası ile güya düzelttik! Gülünç olduk. Perişan olduk. Ehline rica ediyorum: Bu günahımız için tövbe ve istiğfar yeterli değil. ALLAH emrinin aslına rücu edelim. Bu günahın başka tövbesi yok. İyi anlayıp, telafisini bilelim ve düzeltelim! ALLAH aşkına!

METAFİZİK

İnsanın maddesi cemi mahlukatın benzeri görünümünde gibi ise de, başka mahlukatta pek görülmeyip, ancak kamil insanlarda bariz zuhuru görülen fizik ötesi mana ve hikmet kaynağı metafiziktir. Şekilde İnsan bir sivri sineğe mağlup olur. Fakat batında yedi kat göğe ulaşan kudret verilmiştir!

Ben gizli hazine idim. Bilinmekliğimi diledim,
zatımdan zatıma tecelli ettim!

NURU MUHAMMEDİNİN ANLAMI VE MANASI 

“Nuru Muhammed’iyi halk ettim”. Yaratılışın sırrı, eşi, benzeri olmayan Hazret-i ALLAH’ın rahmetinin tecellisine vesile kıldığı nuru Muhammedi  (Muhammed’in lugat  manası  övülmüş, ism-i mef’ul olup, övülmeye layık, bir çok güzel hasletlere sahip ism-i has demektir). Bu rahmet-i ilahi bir topluma mahsus olmayıp, umumidir. Kıyamete kadar bakidir. İmanlı ehl-i kitapta zuhurunu müşahede etmek mümkün olduğu gibi, ahir zaman ümmetinin inanan toplumlarında ve fertlerinde bu rahmetin tecellisini bariz görebilirsin. Nuru Muhammedi Hazret-i ALLAH’ın, bilinmesine vesile kıldığı külli rahmetine verilen isimdir. Yalnız bir şahsa, bir kavime mahsus olmayıp, adaleti muktezası cem-idir. ADEM Safiyullah’tan kıyamete kadar bakidir. “Lev-lake lev-lak, le-ma-halektü’l- eflak” hitabı ile noktalanmış. “Sen olmasa idin eflaki yaratmazdım” hitabını iyi anla.

Cümle Peygamberimiz Efendilerimiz de zuhur eden ahir zaman nebisi, peygamberler zincirinin son halkası Hazret-i Muhammet Mustafa (s,t,a,v)  Efendimiz’de bütün çıplaklığı ile tecelliyatı görülen, kıyamete kadar devamı şüphe götürmeyen nuru Muhammedi ALLAH elçilerinin cümlesinde, veraset vazifesi ile yükümlü nebi varislerinde, makam-ı velayetten nasipli veli kullarında, kelime-i tevhidin manasını inanarak yaşayan mü’min kullarında zuhur eden nuru Muhammedi Adem aleyhi’s-selamdan zamanımıza kadar noksansız geldi, kıyamete kadar noksansız devam edecektir. Şüphe ALLAH’a  noksan sıfat yakıştırmaktır ki küfürdür.

Dikkat! Rahmet-i ilahiyi bir zamana, her hangi bir şahsa mahsusmuş gibi göstermeye kalkışmak, şeriatı ile yükümlü olduğu Peygamberini diğer peygamber efendilerimizden üstün göstermek  hakikatle bağdaşmadığı gibi, kişinin cehaletinin eseri olup, toplumlar arası düşmanlığa sebep olmuştur.

Cehalet  ağacının  meyvesi hakikat dışı, anarşist, mürteci yetiştirir. Çünkü ağacın besininde görgüsüzlük ve cehalet vardır. Hakikat dışı yaşayan ademde toplumlara, dünya ve ahret  faydalı  hiç bir hal göremezsin. Görülen belki nefse hoş gelir, amma  mana zevkinden mahrum, hakikat müflisi, imansızlığın  mahsulüdürler.

İSLAM’DA İRTİCA OLUR MU ?

İrticayı şöyle görüyor ve izah ediyorum: Kesin bilelim ki: İslamiyet’in gerçeğini bilebildikse ve bildiklerimizi yaşayabiliyorsak, İslamiyet’te irticaya yer yoktur. Hele şeriat-i Muhammedi  yaşanıyorsa, hakikat dışı olan nefsani zuhuratın yaşayan insanın  aleminde yeri yoktur. Bulamazsın, arama.

İrticanın lügat manası zamanını bilmeyip de geriye gitmektir. Rehberimiz, mana önderimiz Hazret-i Muhammet Mustafa (s,a,v,) Efendimiz’in kulluk anayasasının biz acizlere önerisi: “iki günü bir birine eşit olan ziyandadır.” Elimizi vicdanımıza koyup hüküm verelim: Bu türlü Din-i İslam’ı yaşayanda mürteci olur mu? İrticai halin bu mübarek zevatta zuhuru nasıl düşünülür?!.. Olur mu ? Emr-i ilahi olan   gerçekleri yaşamayı şahsına zevk edinmiş insanda geriye gidiş olur mu? Din-i İslam bu güzelliklerin menbaıdır. Aramaya gerek yok.

Bu necip milletin manevi hayatını emredilen Din-i İslam’ı gerçek manada, katı kurallara sapmadan yaşaması için ilgi göstermemiz menfaatimiz gereği! İslam’ı emr-i ilahiye uygun yaşamanın vakti halâ gelmedi mi?

YARATILMIŞ RAHMETLERİN BAŞI ZAMANDIR

İmam-ı Şafi Hazretleri: “Sofiye taifesinden, yani dervişlerden aldığım hikmetli nasihatlerden bir tanesi: “Zaman kılıçtır; sen onu kullanmayı  bilmiyor isen o seni keser” dediler. Ve en kıymetli şeyin zaman olduğunu gördüm ve yaşadım.

Atatürk’ün o günkü ahvale göre hadiseleri bilenler tarafından yadırganmayan, zamana mahsus icraatlerinden başka bir şey yapılamazdı. Gerçeği bilenler (ehl-i hakikat) Atatürk’e yardım ettiler. Davanın inceliğini pek kavrayamayan zamanın mebuslarından bir tanesi maneviyat ehl-i büyük insan Abdül Hakim Arvasi Hazretleri’ne, yılışarak:

“--Dergahlarınızı, zaviyelerinizi nasıl kapattık, gördün mü?” Diye kendine kahraman süsü veren, hakikatten habersiz, ucuz kahramana avamın idraki dışında şu gerçeği dile getirdi:

“--O din üniversitelerinin 300 sene evvel manasını mecrasından saptırdık. Dejenere ettik. İstismara müsait hale getirdik. Başka bir şey yapamazdınız. Manası  istismar olan irfan yuvaları zaten kapanma bekliyordu. Kapıyı çekiverdiniz.”

     Her ne kılmışsa adalettir. Cenab-ı Kibriya;
    
Her kazaya, her belaya kıl rıza, ALLAH Kerim.

İlim tahsil etmiş, az çok güzelliklere vakıf olmuş bir insanın dinsiz olması düşünülemez, muhaldir. Dinsizliğin giriş kapısı cehalettir. Bu ters kapıdan rahmet yolu  bulmak gülünçtür. “El-Cahilü cesurun (cahil cesurdur).” Kanunu ilahiyi tahrifte cahil cesur olur. Atatürk, gerçekleri bilen, ALLAH ve Resul’ünü tanıyan  o büyük insan  dinsiz olamaz. İmansız da değildi. Orgeneral Evren Paşa: “Atatürk’e dinsiz diyen dinsizdir” demişti. Doğruyu söyledi. Zira Atatürk’ün  yaptığı icraatlar “dini hakikatler mecrasına otursun” diye idi. Bütün İslam aleminin içinde medeniyete, teknolojiye, cumhuriyete, demokrasiye Türk Müslüman’ını daha yakın görebiliyorsak o büyük kahramanın  eseridir. Atatürk zamanın müderris ve meşayihi Nurullah Efendi’ye şöyle izah ediyordu:

“--Efendi Hazretleri, tekke türbe ve zaviyeleri ben kapattım. ALLAH bana ömür verecek mi? Bilmiyorum. Ama şayet ömrüm olursa günü gelince bunları yine ben açacağım.”

Hakikatlerin özünü teşkil eden bu ifşaat bizzat Atatürk’ün ifşaatıdır. Şahitler huzurunda beyan edilmiştir. Diyanet işleri neşriyatında görmek mümkün. Manen işin aslı bu. Başka türlü düşünmek hakikat dışı olur. ALLAH’ın bi-zatihi emri olan meseleleri tamamı ile kaldırmaya beşer muktedir olamadığı gibi, yaratılışındaki gücü de  müsait değildir.

Nefsani duygularla bilgi ve görgü garibi yedinde her an tahribat gören ilahi  kanunların aslına dönüştürülmesi için yasaklarla, beşeri cezalarla ıslah edip mecrasına otursun diye Hazret-i ALLAH bazı yarattığı ehil kullarını  vazifeli kılar. İşte Atatürk’ün vazifesi bu idi. Her ne kadar beşeri ölçülere uymasa da neticeye bak. Gafil olma! Bugün Türk Müslüman’ları diğer İslam cemaatlerinden daha kemalatlı iseler, hakikatleri daha iyi görebiliyorlarsa, ilim, irfaniyet, medeniyet gibi güzellikleri yaşantı ve düşüncelerinde bulabiliyorlarsa, Din-i İslam’ı rahmet-i ilahinin dışında arama gafletinden kurtulabildiler ise bu rahmetin müsebbibini tanı ve bil. Nankör olma! Bu abd-i acizin görüşüne itimat edersen zarar etmezsin. 44 senelik manevi vazifemin verdiği, yanılmayan ilhamım, manevi yaşantım ve görgülerim, seyreylediğim umumun yaşantıları, yanlışlıklar manzumesi şahide gerek duyulmayan, hiç de iç açıcı olmayan ahval-i alem...

Çok kişilerden dinlediğim Atatürk’ün önemli ifşaatını nakletmeden geçemeyeceğim: Milli  piyango  hakkında şans oyunu denildiğinde şansla alakası olmadığını şöyle anlattılar:

“--Hayatım boyunca neye teşebbüs ettimse hepsinde muvaffak oldum. Dünyada en şanslı yaratılmış insan benim. Benden daha şanslı insan düşünemiyorum ! Her ay seri bilet alırım amorti dahi çıktığını bilmem. Şans işi olsa idi en büyük ikramiyenin  her zaman bana çıkması gerekmez mi? Çünkü benden daha şanslı kimse tanımıyorum.”

Her hangi bir sebebe göre istisnai yaratılan insanlar o sebebe tevessül ettikleri zaman  zuhurunu görürler. ALLAH tarafından yaratılan hikmetlerin zamanı gelince Hazret-i ALLAH’ın uygun gördüğü beni ademin isteğine, arzusuna, yapısına, uygun  zuhurunu görürsün. Her şey ALLAH’ın yed-i kudretindedir. Hikmettir. İstisnai beşerde zuhuru fizik üstü haldir, metafiziktir. Peygamber Efendilerimiz’de, cümle evliya, veli ve mü’min kullarında bariz zuhuru görülen metafizik olayların hayatlarının tümünü ihata ettiğini gözü kalbine bağlı olanların görmeleri yadırganmamalı. Az da olsa cümle kullarında  zuhur eden hikmet ve marifetullah şahsi meziyetlerinin tecellisi olmayıp bi-zatihi ALLAH’ın tertip ve tanziminin münasip gördüğü beni Adem’de zuhurudur. Hikmettir. Fizik üstü haller metafiziktir. Fiziki tecelliler Hazret-i ALLAH’ın fiili sıfatlarının tenezülen zuhuru olup, bi-zatihi değil, izafidir, mecazidir. Bu tecelliyat umumidir. Hususi tecelliyatların belirli şahsiyetlerde zuhuru görülür ki metafiziktir. Hikmettir,marifetullahtır.

Bilgisizce, ALLAH’ı bilmeden, her şeyi kula mal etmek avamın düşünce ve icraatında  mazur görülse de has kullarına göre “küfür” olup hassü’l-has kullarına göre ise Hazret-i ALLAH’ın icraatını beşere mal etmek “şirk”tir. Örneğin, avamın şirki, has ve hassü’l-has  kullarının şirki ayrı ayrıdır.

Beyazid-i Bistami Hazretleri’nin irtihalinden sonra Hazret’in kabir halinin  dervişinin manasında zuhuru görüldü. Hazret-i ALLAH:

“--Ya Beyazıt, bana ne ile geldin?” Buyurdu. Beyazıt cevaben:

“--Elim boş, yüzüm kara, ya Rabbi. Fakat dünyada zatına şirk koşmadım: Bu halimle öğünürüm.

“--Ya Beyazıt, filan zaman “süt içtim de karnım ağrıdı” dedin. Sütte ne gördün? Kudret ve kuvvetin zatıma mahsus olduğunu göstermedim mi? Bu türlü sıfatlarıma  seni aşina kıldığım halde halâ sütte güç görmek, ya Beyazıt, zatıma şirk değil mi? Sütü ilahlaştırdın!...”.

İşte avam da mazur görülen bu ve buna benzer hallerin  ALLAH’ın has kullarına, hele hasü’l-has kullarına şirk olduğunu  iyi anlayalım. Çıraklıkta ki, hatalar bir yere kadar mutlaka ikaz edilir normal  karşılanabilir. Kalfalıkta noksanlıktır. Ustada görülmesi çirkinlik olduğu gibi, küçümsenecek ve kabul edilir cinsten olmayıp, yadırganır.

Yapmacık kemalatlar manevi sahtekarlığın örtüsüz dışa yansımasıdır.   Ehline açık olup avama gizlidir. Bu tür ölçüleri idrak etmek imanın zaman aynasına yansımasıdır. Şer-i şerife riayet etmeyenler bu rahmet rızkından yiyemedikleri gibi  düşünemezlerde. Baş gözü ile göremediği şeyleri kabul edemeyip basit beşeri görünümün mahkumu ve esiri olanlar düşünmezler mi ki, göremedikleri çok şeylerin mevcut olduğunu, “gördüm” zannettiklerinin  ise serap olduğunu?!.. .Anlayıp da, yaratılışın nedeni olan maddenin ötesinde ben-i Adem’in kemalata ermesine, ademin insan olmasına sebep kılınıp külli rahmet-i ilahi olan manevi tertip ve manevi tecelliyatı ki hikmet, marifetullah, fizik ötesi metafizik hadiselerin zuhuruna vesile kıldığı şahsiyetlere na-ehil niçin devenin nalbant dükkanına baktığı gibi ürkek tavırlarla bakar?!. Söyleyeyim: İrfaniyet, arifiyet noksanlığı. Bencillik ve enaniyetin  mahsulü kıskançlık  kompleksi.

Din-i İslam’ın sevgi, muhabbet, hoşgörünün horlanıp nefse haz veren, bencillik ve enaniyet bataklığına itilmiş olduğunu gören vazife ehlinin görmesi  horlandığı gibi, iltifat bir yana, ilgi olmadığı halde itiraz ettikleri de görülmüyor. Belli ki, bu türden yetişmiş insanlar Hazret-i ALLAH’ın varlığına, manevi zuhuratlara inanmadıkları  halde inanan insan toplumlarına  karşı “ayıp olur” diye iman etmiş gibi görünüyor.

Bu zihniyettekilerin ALLAH elçilerinin getirdiği, rızayı Bari’ye uygun, dünya ve ahret ihya olmamızın planı, projesi Hazret-i ALLAH’ın lütf u ihsanı olan  şeriat-i garra nah-ehlin yedinde. Sevgi, muhabbet, hoşgörü garibi, rahmet-i ilahi yoksunu görünümünde olan bu şeriat tablosunu ilm-i zahirinin bu günkü haliyle  kabul etmelerini beklemek safiyeti “salaklık” olmuyor mu? Hele hele, şeriat-i Muhammedi’nin 1200 senedir zamana uygun içtihada tabi olması gereken yerlerine “fitne olur” telaşına kapılıp, toplumların devrinde ilerlediğine paralel, emr-i ilahiye denk  içtihat yapılamadı ise ki, yapılmadı millet olarak, ümmet olarak tedirginiz. Toplumların dine müteallik ilmine hitap edecekken, maalesef na-ehlin cehline yardımcı oluyoruz. Ve  hitab-ı ilahiye “beli” diyen safiyetli ruhları taşıyan, insan olmaya namzet beni Adem’i eğittiğimizi zannediyoruz. “Camiye gelmiş cemaate namaz kılmalarını telkin etmek” gibi gülünç oluyoruz. Cami dışındakilere hitap edecekken, içtihatsız ilmimize dışta alıcı bulamayacağımızı biliyoruz!

Mevlana Celalettin Rumi (k.s.) Hazretleri’nin şu hikmet fıkrasını uygun gördüm:

Abdest suyunu burnuna çekerken: “--Ya Rabbi, burnuma cennet kokusu koklat” diyecek yerde, koku almayıp, yalnız koku veren taharet yerinde söyledi de Hazret uyardı, o kişiyi:

“--Sen kardeş, deliği şaşırdın. O temenni ve niyazın yapılacağı delik cesedinin üstündeki koku almaya müsait yaratılan delik. Yanlış delikte yapıyorsun niyazını.

Sayın hocam, namazı dışarıya anlat. Cemaat camiye gelmiş namaz kılmak için. Kovsan da gitmezler.

Na-ehlin telkini, gerçek dervişi ALLAH’ın zikrinden  hiç bir kuvvetin mahrum edemediği gibi dışarıdaki, ALLAH’ın kullarına anlatmak kabiliyetini nefsinde görebiliyor isen anlat. Bilemiyor isen ihtiyarınla hikmet ve marifetullahın yaratılışın nedeni olduğunu bil. Rahmetullah pazarına git! O pazara Hazret-i Resulullah (s,t,a,v) Efendimiz  “cennet bahçesi” buyurdular. O bahçeden ihtiyarınla nasibini  al .

MANA EHLİNİN HAYATINDA BARİZ GÖRÜLEN METAFİZİK

“Hikmet mü’minin kayıp malıdır, nerede bulursa alsın” hitabını iyi anla. Yol sırat-ı müstakim olan yoldur. Bu yolda olanlara ehl-i tarik derler. Aslı tasavvuftur. Küll olarak dindir. İslamiyet’ten başka din yoktur. Cümle semavi dinler İslamiyet’tir. Hazret-i ALLAH’ın kullarına elçileri vasıtasıyla beyanı budur. Ezel-i ervahta “ben sizin Rabb’ınız değil miyim?” Hitabına iman zafiyetinden  “beli” yani “evet” diyemeyen ruhlar anlayamaz. Bu sır beşer ölçüsünü aşar. Yalnız yaşantısındaki iman pırıltıları ezel-i ervahta  verdiği ikrarın madde alemine yansımasıdır. Gafil olma, bu tür ölçüler küll olarak ALLAH’ın ilminde malumdur. Sadece ALLAH’a mahsustur.

Dünyada cesetlenmiş, asi ruhlardan manevi kemalatın zuhuru mu görülecekti?! Elbette hayır! Ademlikten kurtulamamış, insan olmanın zevkinden mahrum, dini içtihatsız bırakılmış toplumlardan miting meydanlarında şeriat-i garraya avaz avaz “yaşasın” diye çığlık atmalarını mı bekleyecektik?!...

Şeriat-ı Muhammedi’yi içtihatsız bırakmamız toplumların bocalamasına yetmediği gibi, bir de İslam’ın şartını da  “beş” olarak ilan edip “Müslüman’ım” demeyi zorlaştıranlar “lâ ilahe illâ ALLAH” diyenleri dahi birini diğerine düşman eden,  emr-i ilahinin rahmet, mağfiret olduğunu idrak edemeyen, buna rağmen dinde söz sahibi olduğunun zannı ile, gerçek varüsü’n-Nebi, nedim-i ilahilerin her zaman yer yüzünde tertib-i ilahi olarak mevcut iken mevcudiyetlerini hiç bir zaman kabul edemeyen,  manayı da maddeye dönüştüren, sadece maddenin verdiği zevk ile yetinen ve bukadarcıkla iktifa etmesini beni Adem’e telkinden başka sermayesi olmayan, hikmet, marifet, tek kelam metafizik yoksunlarından  yaptıkları  tahribatın hesabını Hazret-i ALLAH sormayacak mı?...

Mahrum ettikleri ehl-i aşkın aşktan garip geçirdiği zamanının ruhi perişanlığının müsebbipleri dünyada olduğu gibi huzur-u ilahide de alkışlanacaklarını mı zannederler?! Hayır!..  O mana aleminde cehle yer yok!

ALLAH’ın emrine  ve Resülü’nün tebliğine   kayıtsız ve şartsız, acabasız, imanı aşk-ı ilahiye dönüşmüş, özel yaratılmış ehl-i zikri , ehl-i aşkı bu sözlerim ve izahımdan tenzih ederim.O bahtiyarlar ki,  Amentü’nün ihtiva eylediği bütün hükümleri nefsinde acz ile tatbike çalışırlar. Küll olarak imanın gerçeğini emr-i ilahi ile maddede yaratılan sebeplerin  anlamında manalarını bulmuşlardır. O manalar ki, acabasız iman ,meyvesi mutmain olmuş  kalp, Hazret-i ALLAH’ın tertibi  ve tanzimine, elçisi ile kullarına bahşettiği ibadet, taat, evrat, ezkar, biat ve kesir zikrullahın verdiği füyuzat-ı ilahi ile yaratanını sevmiş...Yaratanının da abdini  sevdiğini zuhur eden ahval ve müşahadesi ile zevkiyab olmuş.. Şahsında zuhur eden metafizik tecellilerin mevcut  imanının kat kat muhafazasının aşk çemberinin zuhuru... Dikkat !.

Yukarılarda, yaşayıp da izah etmeye çalıştım. Duydum ve gördüm ki, metafizik olayların  tüm ALLAH’ın kullarında az da olsa zuhuru görüle gelmiştir. İkaz ve İrşat için hasseten yaratılmış bahtiyar kulların hayatının tümünü kapsamış gibi görmek mümkündür. Hazret-i Peygamber (s,t,a,v) Efendimiz’e Cebrail (aleyhi’s-selam) emr-i ilahiyi tebliğ ettiler:

“--Ya Muhammed! Kulum Ebu Bekir’den ben razıyım. O da benden razı mı?” Hitabının verdiği ilahi aşkın zirvesinin tecelligahı işitince hitab-ı ilahiyi vecd  ile kıyama kalkıp, zikrullah ile sema etmeye  başladılar: Ne idi okuduğu esma:

“--Ene razi, Ente razi (ben ondan razı o benden razı.)”

Bu hitabın zevkini samimi olarak almaya çalış. Zerre de olsa hissedar olasın. Dünya maddi ve manevi kazançlara müsait yaratıldı, gafil olma! 

RABİA ADEVİYE HATUN’UN AŞK YAKARIŞI

Rabia Adeviye hatun ilahi aşk tecellisinin vecdi ile  kulluk ve imanın zevkini yaratanından ayrı yaşayamayacağını açık müracaatı ile biz acizleri de hissedar eylemiş. Zevkinden hissedar olup, gerçeği yaşayan kullarından eylesin, amin:

      Cennette yok isen eğer cennet istemem.
     
Duzah da isen eğer rahmet  istemem .
     
Yarin hayali müşvik ise kalb-i yardan,
     
Alemde bir lahza dahi vuslat istemem. 

Şeriatın manası cemi  kullarda say-i gayret ve rahmet tecellisi, hikmet ve marifetullaha dönüşmüş ilahi  aşkın  beşerden kelam ve hal olarak  zuhurunu ancak hal ehlinde görmek mümkün iken na-ehilde aramak Hazret-i ALLAH’ın tertip ve tanzim eylediği manevi teşkilatı bilememesidir... Şüphe yok ki, manevi  yaşantı yoksunluğundandır. Bu  türlü cehlindendir. Ehl-i aşkın aşkını ve zevkini artıran kurbiyet tecellilerinin yoksunu! Zevk-i aşktan nasip  alamadığından inkar yolunu tercih etmesi elbet aşk ehlini rencide eder. Fakat bu zevki tatmamış naehil  indinde aşk noksanlığı yadırganmaz!    

Yunus Emre’de aynı mana ve benzeri müracaatını, yalnız değişik kelam ile Cenabı Hakk’a  yakarmış, zatından gayrı zevki ve isteği olmadığını avamın dahi anlayacağı biçimde, kıyamete kadar alıcısı eksilmeyen aşk sergisinde sergilemiş:  

      Cennet, Cennet dedikleri,
     
Bir kaç köşkle, bir kaç huri.
     
İsteyene ver sen anı,
     
Bana seni gerek seni.
  

Ehl-i aşkın halini ancak aşıklar anlar;sağır kızın dilinden anasının anladığı gibi...
Rabiye Hatun:
“Senin olmadığın bir yer cennet de olsa istemem. Senin varlığını, fiili ve subuti sıfatlarını lütf u ihsanınla yaşayarak, zati sıfatlarını bir nebze de olsa istisnai rahmetinle, hissederek yaşantımın zevkinden mestim, hayranım, mutmainim. Eğer vuslatla bu duygum, bu aşkım azalacaksa  iki alemde de vuslat istemiyorum !”
İşte gerçek aşk. İtminan-ı kalp acebasız iman. O benden razı, ben ondan razı. (Makam-ı rıza)...

KADIN  MUHTEREMDİR, ALLAH EMRİNİN HİLAFINA HAREKET ETMEDİKCE

Rahmet-i ilahi kadınlar için daha toleranslı, ferahlatılmış ihsan edilmiş olup erkeklerin hayatlarında maddi ve manevi ilahi  imtihanları  kadınlara tanınan müsamahalı teklifata eş değer olmayıp, kadın maddi ve manevi yapısı ile erkeğe eş değer yaratılmamış. Kadınlara bahşedilen rahmet-i ilahi erkeğe nazaran daha toleranslı ve iltimaslı kılınmıştır. Fakat her şey maksada ve hikmete mebniğ yaratıldığı değeri taşır. Noksanlık gibi görmemek gerekli olup yaratılan her şey yaratıldığı değeri ile değerlidir. Birini diğerine  karıştırma! Zulüm olur. Bu hikmeti bilmek kadına karşı vazifemizi idrak,  Hazret-i ALLAH’a karşı edeptir. Tertib-i tanzim-i ilahiyi, kulluk vecibesini yerine getirmek kastı ile bilmek hemcinsine karşı edeptir.      

Rabiya Adeviye Hatun kadındır. Kadınsa, makam-ı velayete çıkamaz. Derecesi “Hatunluk”tur. Makam-ı velayet ancak ricalin yani erkeğin müsait kılındığı velayet makamıdır. Bu makam nisa taifesine yani kadına göre tanzim ve tertip edilmemiştir.

Muhterem yaratılan kadını yaratılışın dışında vazife ile yükümlü görmek yaratılana haksızlık olduğu gibi, kadına bilgisizce yapılan zulümdür. Kadına uygun yaratılmış çok vazifeler vardır ki, bunların icrasına ancak kadın muktedir olup erkek  muktedir ve müsait olmadığından   teklifi dahi gülünçtür ve zulümdür.

      Çok tel kırılır sine-yi kanun-ı cihanda,
     
Na-ehline mızrab-ı tasarruf verilince.

Çok telli kanun ustası elinde mızrabın değeri vardır. Ruha gıdadır. Na-ehlin eline mızrap verilirse nağme çıkarmak yerine tellerde hayır kalmaz, kırılır. Ehl-i aşkın manevi zevki  yerini ikrah ve hoşnutsuzluğa bırakır.

      Her ne kılmışsa adalettir Cenab-ı Kibriya,
     
Her kazaya, her belaya kıl rıza, ALLAH kerim.

Hazret-i ALLAH’ın tertibine gücün varsa rıza gösterme! ALLAH’ın kanununu beğenmeyip küçümseyenlerden gazab-ı ilahi tecelli edip, nazar-ı ilahinin  çekildiğini gören ve müşahede eden gözlere ve zatlara itimat senin için rahmettir.   

Rabbımızın Hazret-i Kur’an-da bildirdiği gibi: “ Senden önce de, kendilerine  vahyettiğimiz erkeklerden başkasını  göndermedik. Eğer bilmiyorsanız,  zikir ehline sorun”    (Nahl  Suresi   43)

İşte kadını makam-ı velayette imiş gibi muameleye tabi kılmak  kadına eza, topluma gerçek dışı zulümdür. Kadın cemaate namaz kıldırmak için imam olamaz. “Bir kavile göre kadınların kendi aralarında cemaatle namaz kılmaları, imam olan kadının  birinci safta ileri çıkmadan namaz kıldırması kerahaten caizdir”  denilse de kerahat harama yakındır. Akaid imametlik bahsinde izah edilir. Az çok inanan insan kerahatli icraata iltifat etmez.

İnanmıyorsan Asr-ı Saadete bak, bariz görürsün. Peygamberimiz Efendimiz’i hanımlarından Efendimiz’in manevi vazifesine ve yaşantısına herkesten daha çok vakıf, ilmi, irfanı müsait Hazret-i Aişe (r.a) Validemiz çok müşkül durumda kaldığı halde imametlik iddiasında bulunamadı!  Zira manevi vazifeler, “rical-i gayb ve kırklar meclisi ricalden müteşekkil olup, kadın bu mecliste vazifeli olmamıştır”. Rical  “erkek” demektir. Bu kadar bilgi ile iktifa et, fazlasını açmaya yetkim yok. 

BELİRLİ  ŞAHSİYETLERİN METAFİZİK İZAHLARI 

Zaman Gazetesi neşriyatından Fethullah Gülen Hoca Efendi’nin beşerin hizmetine sunduğu Metafizik kitabında işaret buyurduğu, ehlinin malumu olup na-ehlin (ALLAH’u a’lem) baş gözü ile görmediğine inanmayan zaman uleması gerçekleri az da olsa hatırlasın diye, Hazret-i ALLAH’ın kelamı ve bildirisi Hazret-i Kur’an-da bariz görülen metafizik olaylardan  cin, şeytan, melaike gibi fizik ötesi, cesetsiz yaratıkların  fiziki olaylarda  mevcudiyetleri icraatları  ile bilinen, gözle görülemeyen  metafizik varlıkların, inkarının emr-i ilahiye ters  düştüğünün, bilgisi    ehline mahsus kılınmıştır.

ALLAH elçilerinin emr-i ilahileri tebliğine çelişkili ilme iltifat eyleyip,  gerçeklerle bağdaşmayan  çarpık düşünce ve halin  iman ile izahının mümkün olmadığını bildirmek  gaip den haber vermek  değil, gerçeklerin aslı  olduğunu anlatan Hoca Efendi’nin yazdığı Metafizik 1-2 kitabını okudum. Şüphe yok ki, yazmakta olduğum Metafizik kitabı ile ilgili düşüncelerime katkıda bulundular. ALLAH ilmini ali kılsın. Zaman zaman, yeri geldikçe, olduğu gibi aktarmakla  okurlarımın bilgilerine hizmet edeceğime inanıyorum.

Fizik ötesi olayları küll olarak bilmenin  ve yazmanın beşerin haddi olmayıp, ancak yaratan Halik-ı Zü’l-Celal’in gücü ve yetkisinde olduğunu anladım ve beş duyu ötesinde hissettim. Gördüm ve yaşadım. Bu abd-i aciz aczimle haddimi bilirim, el-hamdü lillah. O bakımdan yalnız hayatımda zuhurunu müşahede eyleyip, Hazret-i ALLAH’ın varlığına, birliğine, gücüne, merhamet ve rahmetine, mağfiretine, elçilerine ve elçi varislerine, velisine, delisine, mü’min, müslim, kafir, ehl-i hakikat ve ehl-i aşkı ayrı görmediğini, yerde ve gökte rahmetini fiziki ve metafiziki türlü bahanelerle na-mütenahi kullarının istifadesine sunduğunu, Hazret-i Kur’an-ın baş ayeti olan “El-hamdü lillahi Rabbi’l-alemin “ ayeti sırrının anlamına dahil “yetmiş iki milleti bir göz ile görmeyen halka müderris olsa hakikatte  asidir” mana ve hikmetini anladım. Rahmet-i ilahiyi metafizik yönünde daha bariz buldum. İşte naçiz şahsımda olsun, yakınlarımda olsun hayatlarında müşahede eylediğim, şahidi olduğum metafizik olayları bugün idrak ettiğim kadar yazmaya çalışacağım. Hazret-i ALLAH muvaffak kılsın ve te’sirini halk etsin. Amin ve selamün ale’l-mürselin ve’l-hamdü lillahi Rabbi’l alemin.

İmanı müsait yazarlarımız yaratılışın fizik ötesi  metafizik tecellileri Hazret-i ALLAH’ın tertip ve tanzim eylediği manevi teşkilatı hurafeye uydurmaya kaçmadan, Hazret-i ALLAH’ın bildirdiği kadarını bildirilmesine uygun bildirebilseler idi, tevhit dinini maddeden gayrıya iltifat etmeyen taklitçiler rahmet-i ilahi olan manayı bilgisizce  inkar malzemesi yapamazlar idi. Manayı inkar eden materyalistler din alimi edası ile masum toplumlara din adına tahribat yapamazlardı. Cümle insanlığı rencide ve perişan eden beşeri zaaf ve düşüncelerini Hazret-i ALLAH’a mal etme gibi bilgisizce nankörlüğe cüret edemezlerdi.

O zaman ne olurdu? Toplumlarda gazab-ı ilahi yerini rahmet-i ilahi ve merhamet-i ilahiye terk ederdi. “Bilmem olur mu,böyle dünya?!” Demeyesin. Kısa ömürlü de olsa  bazen oldu. Hikmet-i ilahi “Lev-lake levlak, le-ma-halektü’l-eflak” (sen olmasa idin, eflaki yaratmazdım)” Hitabının tecelli gahı  Peygamber Efendilerimiz’in ve cümle imanlı ALLAH kullarında kıyamete kadar Nuru Muhammedinin zuhur edeceğini aciz kullarına sonsuz rahmetini müjde veren Halik-i Zü’l-Celâl Hazret-i Kur’an’da Zümer Sure’sinin 53. Ayetinde asi kullarına sonsuz rahmetini beyanla şöyle buyurur:

“--De ki ; ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım; ALLAH’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü ALLAH bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki, o çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”  ( Zümer suresi    53)

Manası açık ve sarih olan bu ve buna benzer, Kur’an-ı Kerim’de Rabb’ımızın kelam sıfatı ile kullarını rahmet ve merhameti ile ihya olmasını dileyen Cenab-ı Zü’l- Celal vetegaddes Hazretleri’nin rahmet sıfatını zikretmeyip, rahmet-i ilahinin kesir ihsanını bilmeden,  yalnız gazap ayetlerinden bahsedip, aciz ve tedirgin kulun kul olma yolunu kapatmalarının  ilm-i manevide yerini bulmak mümkün değil. Tasavvuf ki,  ALLAH’a giden yol anlamında ifade edilen tariki, ALLAH’ın rahmet sıfatına giden bariz vesileyi hiçe saymak; ALLAH elçilerinin yaşadıkları zamanlarda Hazret-i ALLAH’ın rahmetinden istifade eden kul olmanın nedenlerinin manası şeriat, bu rahmetlerin cem-i ile zuhur eden marifet ve hakikatlere ters düşen, imanın altı şartı ve Hazret-i Kur’an-ın bazı ayetlerinin anlamını hakikatlerden uzaklaştırarak  gösterilmek istenmesinin sebebi hikmetini halâ anlayamadım. Aklın ürettiği din ile varılması istenen tarikin nerede karar kılacağını bilemediğim  gibi, beş duygunun mahkumu materyalist kitlelerin bu tür ilimlerine  “İslam’i İlim” denmesini de anlamış değilim. Bu abd-i aciz derim ki: Haddi aşmayalım. Gayretullaha dokunmayalım. Sonsuz rahmet ve merhamet-i ilahiden manevi rızkımızı alalım, inşaALLAH.

İSTİSNAİ  KİŞİLERİN  RÜYALARI UMUMİYYETLE  METAFİZİKTİR. PEYGAMBER  EFENDİMİZİN  RÜYA TABİRİ 

“Yusuf’a biz rüya tabirini öğrettik. Ona hikmet verdik. Hikmet verdiklerimize çok çok rahmetimizi ihsan ederiz.” 

Peygamber Efendilerimize vahy-i ilahi rüya aleminde de tebliğ edilmiştir. Peygamberimiz Efendimiz Hazret-i Muhammet Mustafa  (s,t,a,v,) Efendimize’de vahy-i ilahi altı ay rüya aleminde tebliğ edilmiş olduğundan “sadık rüya vahyin kırk altı cüzünden bir cüzdür” denir .

Peygamberimiz Efendimiz sabah namazından sonra  mihrap da cemaate karşı döner ve ashaba hitaben:
 
“--Bu gece manevi rüya gören var mı?” diye sorarlardı.
Görenler rüyalarını anlatırlar, Efendimiz tabir buyururlar idi. Bazen  Ebu Bekir Sıddık, (r,a) Efendimiz’e hitaben:

 
“--Sen tabir et ya Eba Bekir” diye emir verirler, o da emr-i Peygamberi üzere tabir ederler:
 “--İsabet ettim mi, ya ResulALLAH?”  diye  aczini itiraf ederlerdi. Bazen  Ömer ibnü’l-Hattab (r,a)’a tabir ettirirler:
 “--İsabet ettim mi, ya ResulALLAH?” diye gerçeğini  öğrenmek isterlerdi. Peygamber Efendimiz cevaben:
“--Bazısına isabet ettiniz,  bazılarına da isabet edemediniz” diye mananın zuhur kaynağı, ilm-i ledün sultanı, fiziki tecelliyat ile metafizik hazinesi gerçekleri ümmetinin anlayacağı gibi dile getirirler idi.

Rüya tabir kitabı yazılmaz. Yazmak haddini bilmemek ve hakikatleri tahriftir. Rüya tabirini Hazret-i ALLAH ehil kıldığı  kullarına vermiştir. Verasetle ilgilidir. İrticalendir. İnkarı küfürdür. Kur’an-a ters düşer. Bilemediğimiz manevi tecellilerin inkarı ilim olmadığı gibi cehalettir, cehlinde cehlidir. 

GAYBI  YALNIZ  ALLAH   BİLİR

Gaybı bilen odur: Gaybı  kimseye göstermez. Ancak razı olduğuna ve  elçilerine lüzumu kadar ihsan eder. Bildirilen küll değil cüz’idir. Küll zatına mahsustur.    (Sure-i   Cin’de belirtildiği gibi. )

Gayba iman imanın Amentü’sünün kısaltılmış   ifadesidir. İslam’a girmeyi, Müslüman olmayı  imanın altı  şartına benzeterek eş değer telkinde bulunmak  ALLAH’ tan başka ilah olmadığını  ikrar eden kula beş şartı daha yerine getirmeden İslam olamayacağını bildirmek tertib-i ilahiye ters düştüğü gibi İslam’ın anlamını  bilmemekten kaynaklandığı için  İslam’a vurulan darbedir. Bu tutumumuzla  ALLAH’ın kullarına İslam olmayı zorlaştırdığımızı bilelim. Emr-i ilahiye ve peygamber efendilerimize tabi olmayı güçleştirdiğimizi de  şahide gerek duymadan iyi anlayalım.                     

“O müttakiler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz  mallardan zekat verirler. Gene  onlar sana indirilene, senden önceki peygamberlere indirilen kitaplara ve ahret gününe iman ederler. Onlar Rabblarından hidayet üzeredirler ve kurtuluşa ermişler ancak onlardır” (Bakara   Suresi 3- 5 )      

Emr-i ilahiler umumi olup, zamana uygun, kullarının anlayacağı biçimde lütfedilmiş  rahmet-i ilahidir. Öyle ise ALLAH’a inanan Ehl-i Kitab’a “gayr-ı müslim, kafir,gavur” deme günahından kurtulalım. Çizmeden yukarı çıkmayalım, lütfen.

“Bedeviler “inandık” dediler. De ki: Siz iman etmediniz. Ama “İslam olduk” deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi.” ( Hucurat Suresi , 14)

Hazret-i ALLAH  imanla  İslam’ı biz aciz kullarına  açık seçik bildirdiği halde, muhterem hocam, İslam olmayı zorlaştırmak insanlar arası düşmanlıktan başka ne getirdi?! Lütfen dikkatle Hazret-i ALLAH’ın bu bildirisini tefekkür edelim. Bin dört yüz sene evvelki, medeniyet görmemiş bedevi  “lâ ilahe illALLAH” demekle müslüman oluyor da, bugünkü İslam diyarında, İslam anadan babadan olma, ALLAH’tan  başka ilah kabul etmeyen, biçare ALLAH kullarını şartlara bağlıyarak, ALLAH’tan kaçırıp, hem cinsine düşman etmen nefsine enaniyetten başka ne getirdi?!.. Hucurat Suresi on dördüncü ayet ve  buna benzer yakın mana taşıyan ALLAH bildirilerine bilmeyerek de olsa, din adına sakın başka anlam vermeye  kalkışma! Ahir zaman peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s,t,a,v) Efendimiz’in de bildirisi budur.

Efendimiz’in  vasıtası ile cümle kullarına bahşedilen en mütekamil kulun kemalatına vesile kılınan şeriat-ı garranın kabul edilemez hale gelmesindeki perişanlığı biz acizlerin  “Din-i İslam’a hizmet ediyoruz” kasti ile, bilmeden hata ettiğimizi anlayıp  tövbe, istiğfar anlamında ilan etme mertliğini gösterebileceğimiz zaman halâ gelmedi mi?!..

Lütfen, bitsin artık “sen- ben” ayrılıkları!
Hazret-i ALLAH “biri birine düşman olsunlar” diye kullarını yaratmadı.
Hazret-i Peygamber (s,t,a,v,) Efendimiz ne buyurdular, dikkat et:

“Mü’min olmadan cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe mü’min olamazsınız. Ey ALLAH’ın  kulları, kardeş olunuz!..”

Müsade edersen, ALLAH’ın kulları “ben yüce varlığa inanıyorum. Ben  Müslüman’ım” diyebilsin. Ondan sonra mü’min olmanın tarikini (yollarını) bulsun ve samimi olduğu kadar imanının zuhurunu yaşasın.

İman, aklın mantığın ürettiği değil,  aklınla yapacağın yolculukla ilgisi olmayıp, ancak ve ancak ALLAH ve elçilerinin gösterdiği yolda bulacaksın. Gerçeklerden sapmayasın. Yol sırat-ı müstakim olan yol;  ahlak, ahlak-ı hamide ki mekarim-i ahlak, bu rahmetlerin görünümü “EDEP”tir.Yaratanına karşı EDEP, elçilerine karşı EDEP, hemcinsine karşı EDEB, hayvanat, cemadat ,yaratılan fiziki  veya metafizik cümlesine EDEP... Tek kelam ile  ifade eder isek tasavvuftur. Hazret-i ALLAH’a giden yoldur.  ALLAH’a giden yol ise yaratılan mahlukatın nefesi adedinden de çoktur. Yolun efdalinin mihengi, ölçü ve birimi kitap, sünnet olduğu gibi, zamana göre, kesin haram kılınanların dışında  güzellikler manzumesinin  kişinin imanının yansımasının  dünya  yaşantısında da bariz zuhurunu  görmek  mümkündür.

Ehillerine  her devirde, samimiyetle tabi olanlara bilgisi ve iman gücü nispetinde lütfedilen mananın,yani ademin insanlığa tebdil olmasına yegane yardımcı rahmet-i ilahi olan fizik  üstü, metafizik yaşantının tecellisidir, rahmettir. Az da olsa kitap ve sünnette olmayan, yaşantımızda zuhuru görülen hadiselerin içtihatla zamanın yaşantısına uygun hale getirilmesi lüzumludur ve gereklidir. Zamana göre ehlinin içtihadı inanan toplumlar hatta inanmayan kitleler için de lüzumludur. İçtihadın yapıldığı toplumların  yaşantılarında her türlü güzelliklerle muasır milletlerin üstünde görülmesi gerekirdi. İçtihadın eserinin insan hayatı süresince beşerin yaşantısında  görülmesi mümkündür.

Ziya Paşa’nın hitabı: “Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz.” Her kelimesi üzerinde durulmaya değer:

Emrah’ın bir dörtlüğünü yazmadan geçemiyorum:
    
Emrah’ı cehdeyle, kali hal eyle.
     
(Emrahı dinle. Laf ebeliğini bırak. Lafı gerçek eyle.)
     
Kaal ehli olandan infial eyle.
     
(Laf ehli olandan kaç.)
      
Erenleri bul da imtisal eyle.
     
(ALLAH’ ın rahmetinin zuhuruna vesileyi bulda,  tabi ol.)
     
Seni de vasıl-ı Mevlâ ederler.
     
(Eğer rahmet-i ilahiden nasip almak ise muradın
     
Tabi ol ki, makam-ı kurbiyette olasın.)

ŞAHİDE  GEREK  DUYULMADAN,  HAYLİ ZAMANDIR  GÖSTERİLEN  GERÇEKLERDEN  SOYUTLANMIŞ,  METAFİZİK YOKSUNU, BEŞ DUYGUNUN  ESİRİ OLAN ADEMİ  MATERYALİSTLEŞTİREN  BAŞI MADDE, SONU YİNE MADDE  OLAN AKILCI BİR DİN  SERGİLEDİK. EZELDE  LÜTFEDİLEN  İMANI  DOYURAMADIĞIMIZ  GİBİ,   RAHMET-İ İLAHİYEDEN ÜMİT BEKLENTİSİ İLE  AVUNAN “MÜRİD”İN DE KÜFRÜNE KÜFÜR KATILDIĞI  BİLİNEN BİR   GERÇEKTİR

Bundan evvel yazdığım Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik ile   Merhamet-i İlahiden Rahmet Damlaları’da belirtilen metafizik yoksunluğunun ilacını birlikte sunmaya çalışan bu abd-i aciz, anladığım ve inandığım kadarı ile hemcinsime faydalı olmaya  çalıştım. ALLAH te’sirini halk etsin, Amin

Eğri oturduğumuz halde doğru konuşalım. Bu günlerde toplumlara yansıtılan Din-i İslam’a ait emr-i ilahiler Asr’ı Saadet’teki İslam’ın, değişmeyen ALLAH’ın emirlerini yansıtmıyor. Gemi var, amma pusulasız, kaptansız. Hülasa, müeyyidesiz bir  gemi!

Dikkat ediyor isen görürsün: Rahmeti,mağfireti, na-mütenahi olan Hazret-i ALLAH kulunun samimiyetine göre ihsan ediyor, şüphen olmasın. İnanarak  say-i gayretini kullan işi iltimasa bırakma. Hazret-i ALLAH’ın ve tabi olduğun ALLAH elçisinin tebliğ ettiği ve  bildirdiği şeriata sıkı sarıl.

Sonra gelen şeriatı seçmek senin insiyatifine ve ilmine tevdi edilmiş olup, sonra gelen, zamana göre ihsan edilen şeriattaki  rahmeti idrak  edebiliyor isen  kemalattır, rahmettir. O türlü rahmeti bildin ve buldunsa ne mutlu! Eğer samimiyetle evvelki şeriatını muhafaza  edebiliyor isen sana da ne mutlu!.

KUR’AN-DAKİ  AYETLER  ALLAH  KELAMIDIR. BÜTÜN ALEMDEKİ GÖRÜNEN  VE GÖRÜNMEYEN HER  ZUHURAT MECAZİ OLARAK FİİLİYAT-I   İLAHİDİR

“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.” (Yusuf Suresi  105)

İşte başlıca bilgisizliğimizin bariz nedeni yerde ve gökteki, zuhuru gizli olmayan ayetleri  umursamadığımızdan... “Tabiat hadisesidir, doğaldır” der geçeriz. Düşünemiyoruz ki!.. Gökte ve yerde gördüğümüz ve  mevcut olup da göremediğimiz fiziki ve metafiziki olaylar, her an mevcudiyetini görüp hissettiğimiz ve tabii gördüğümüz, beni Adem’e hizmet için noksansız zuhuru görülen, tertib-i tanzim-i ilahi, Hazret-i ALLAH’ın fiili sıfatlarının tenezzülen zuhuru olup, bi-zatihi olmayıp, izafi ve mecazi olduğunu, hiçbir araca ve gerece gerek duymadan insanın okumasına müsait yaratılmış fiili ayetlerdir .

Deme sakın  “ben yalnız ve yalnız ALLAH kelamı ile iktifa  ederim.  Fiiliyatındaki bu ayetler beni ilgilendirmez.” İşte bu türlü çarpık zihniyet sahibi beni Adem’den metafizik tecellilerinin o kişinin imanında bulunması muhal olduğu gibi yaşantısında görmeye çalışmak karanlıkta serap aramaya benzer .

Metafizik tecellilerin  bu alemde zuhuruna şahit olan dede ve ninelerimizin anlata anlata bitiremediği çok hatıraları dinleye geldik. Yol büyüklerimizin de hayatını zevki ile ihya eylemiş metafizik olayların zevkine hissedar olduğumuz gerçek vakıadır. Bu manevi tertip ve tecellilerden nefsini soyutlamak, gerçeği gören ve yaşamaya çaba gösteren ehl-i hakikat ve ehl-i aşkı tahribattır.

Herkesin gördüğü, sadık ve gelecekten haber veren veya bir konuda insanı irşat eden türünü görmezlikten  geldiği rüyalar,her ferdin metafizik âlemle  münasebet zeminlerinden sadece biridir. Ayrıca uyanık veya yarı uyanıkken pek çok insanın yine bu âlemle münasebete geçerek, bu aleme ait manzaraları müşahedesi de sıradan vakıalar arasındadır ki, mutasavvıfın bu  hali “yakaza” diye ifade eylediği vakidir.            

Maddeyi müşahede yetkisi verilen beşer beş duyuya değil, beş duygunun dışına çıkmadıkça beni Adem’e manayı görme kabiliyeti verilmemiştir. Eğer maddede mananın zuhuru görülüyor ise zuhuru  görülen şahsın taşıdığı sıfata göre isimle anılır. Peygamber Efendilerimiz’den zuhuru görüldü ise “ mucize”dir. Evliyaullahtan zuhuru görüldü ise “keramet”tir. Zuhur eden kerametin zaman zaman devamı görülmesi  ise “burhan”dır. Halk eden Halık-ı Zü’l- Celal dir. İnkarı küfürdür. “Habibim sen atmadın, illâ ben attım”  buyruğunu iyi anla. Güç, kuvvet yalnız ve yalnız ALLAH’a mahsustur. Bu güç ve kuvvete  aciz beni Adem “benimdir” diyemez. Gayretullaha dokunur. Diyorsa cehlindendir.       

 ADEM TOPLUMLARI  ALLAH  ELÇİLERİNİ  KÜLL OLARAK NEDEN KABUL EDEMEYİP CANLARINA  KASTETTİLER?

Üzerinde mutlaka durulması lazım gelen önemli gerçek!

Teknoloji ve medeniyetin doruğa çıktığı bugün dahi bu türden anormallikler devam ediyor. Hastalığın virüsünü  yani mikrobunu  görmek için mikroskoba gerek yok. Hiçbir alete ihtiyaç duymadan, metafizik rahmetinden bakarsan gerçeği her an görebilirsin. Düşmanlıklar, tarih boyu böyle oldu. Bugün de böyledir. Dini kurallar ki, ALLAH’ın tertip ve tanzimini aklın üretimine denk getirebiliyor, nefsani duygulara eşdeğer gösterebiliyor isen sorun yok; eğer metafizik den bahsediyor isen elbet gerçek bu. Nakli akla dönüştüren, beş duyunun esiri materyalistlere ters düştün,  dananın kuyruğunu  koparttın!   ALLAH yardımcın olsun!.

ALLAH elçilerinin cümlesi  Peygamberimiz  Efendilerimiz’in hayatlarına bak. Materyalistlerin zulme dönüşen icraatlarını fazlası ile göreceksin:

Nuh (aleyhi’s-selam)’ın ümmetinden gördüğü ezaya, cefaya sebep ne idi?!.. Suçu  Hazret-i ALLAH’ın emrine icabet ederek, deniz olmayan yerde ALLAH’ın emr-i ilahisi  ile gemi yapması. Maddeden başka bir şey kabul edemeyen, mana cahili cemaatlerin  maddede zuhurunu gördüğü zaman yine bir şey anlayamadığı  metafizik olay değil mi?...

Hazret-i ALLAH’ın “halilim” yani “sevgilim” hitabı ile ALLAH tarafından övülmüş İbrahim (aleyhi’s-selam)’ın günahı ne idi ki, mancınıkla ateşe atıldı?.. Gerçeklerin ifşası metafizik  olayları akılcılar  batıl   inançlarına sığdıramadıkları için, gerçek imanı yakıp, kurtulmak istediler. Zira gerçeğin zuhuru ve yayılması hakikat  yoksunu müşriklerin hurafeye kaptırdıkları inançlarının sonu demekti.

Hükümdarlar tahtlarını hakikat dışı telkinlerle kurmuşlar, kendilerinin ilahlığını ilan etmişler... Başka ilah kabul edemezlerdi. Etmeleri de mümkün değildi. Çünkü düzenleri ve saltanatları  hakikat kabul edemeyen, yalan, hurafe ve entrika üzerine kurulmuştu.

Musa (aleyhi’s-selam)’ın dünyaya geleceği ve dünyada mevcudiyeti  Firavun’u niçin telâşa düşürmüştü ki, dünyaya gelen bilumum erkek çocuklarını öldürttürüyordu?!. Firavun’u kahreden Musa (aleyhi’s-selam)’dan zuhur eden  metafizik olayların Musa (aleyhi’s-selam)’da Hazret-i ALLAH’ın manayı maddede tecelli ettirmesi  ile Firavun’un ilahlığının iflası ve batıl inançlarının, yok olması değil miydi?!.

Dünyaya gelişi de, gidişi de fizik ötesi metafizik olay olan İsa  (aleyhi’s-selam)’dan  zuhur eden hikmet-i ilahi ve metafizik halleri anlatmaya beşer muktedir olamayıp acizdir.

Garbın düşünürleri diyor ki:

“Bugün bizim bildiğimiz tek şey Hazret-i Mesih’in hoş görüyü temsil ettiğidir.”

ALLAH’a yeteri kadar iman etmeyen Materyalist  Yahudi’lere metafizik dinin kapılarını gösterdiği ve Hazret-i İsa’nın  bir sır olarak doğduğu,  ve bir sır olarak öldüğüdür. Hazret-i  ALLAH  cümle    kullarına peygamber efendilerimizin cümlesini şefaatçi kılsın, amin...

İSA  (ALEYHİ’S-SELAM)’IN  TEKRAR  DÜNYAYA  GELECEĞİNE  İNANMAK HAZRET-İ KUR’AN-A, MUHAMMED MUSTAFA  (S,T,A,V,) EFENDİMİZ’İN AHİR  ZAMAN PEYGAMBERİ OLUŞUNA VE  HAKİKAT  TECELLİSİNE    TERS   DÜŞMÜYOR MU ? BİR ALLAH ELÇİSİ  DİĞER  ALLAH  ELÇİSİNE ÜMMET  OLMAZ. HEPSİ  BİRİ DİĞERİNİN  KARDEŞİDİR

Hazret-i ALLAH Kur’an-ı Kerim’de:
“Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler, uyarıcılar olarak göndeririz. Kim onlara inanır ve kendini düzeltirse  onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaktır.” (En’am  Suresi
48)

Güç, kuvvet Hazret-i ALLAH’a mahsustur. Peygamber efendilerimiz Hazret-i ALLAH’ın verdiği güç ve kuvvet dışında hiç bir güce ve iradeye sahip ve  muktedir değillerdir. Her şey ALLAH’ın yed-i kudretindedir. Aksini düşünmek  şirktir.

Cümle peygamberler Hazret-i ALLAH’ın ezel-i ervahta özel yarattığı elçileridir. Yaratılışları  günah işlemeye müsait olmadıkları gibi, kemalatları da kendi eserleri değildir. Gerçeklere bu açıdan bakarsak İsa (aleyhi’s-selam)’ı tekrar dünyaya getirmek zevkinden vazgeçeriz, inşaALLAH.

Tertip ve tanzim-i ilahi olan, her yönünden metafiziğin zuhuru bariz görülen İsa (aleyhi’s-selam)’ın  dünyaya geliş ve gidişinin  mana tecellisine zahiri kılıf bulamayanlar Hazret-i İsa (aleyhi’s-selam)’ı dünyaya tekrar getirmek ihtiyacı ile Kur’an-ı Kerim’de uygun ayet aradılar. Zuhruf Suresi’nin  61. ayetinde bulduklarını meal ve tefsirlere yazdılar. Ayet-i celile mealen şöyledir:

“Şüphesiz ki, o  kıyamet için bir bilgidir. Sakın onda şüpheye düşmeyin ve bana uyun. Çünkü bu dosdoğru yoldur.”      

Bu ayet-i celilenin neresinden İsa (aleyhi’s-selam)’ın tekrar dünyaya geleceğini çıkardılar? Hayret!.. Gelmesi ile neyi sağlayacaklar? Onu da anlamış değiliz.

Türk milletinin medar-ı iftiharı, kendi kendini yetiştirmiş, bir buçuk sene Diyanet İşleri Başkanlığı vazifesinde bulunmuş, Suudi Arabistan’ın  merkezi Riyad’ta İmam Muhammed Üniversitesi’nde yedi sene tefsir öğretmenliği yapan  Prof. Dr. Süleyman Ateş Efendi Yüce Kur’an’ın çağdaş Tefsiri’nde gerçeği şöyle anlatıyor:

“Müfessirler bu ayeti  İsa  (aleyhi’s-selam)’ın gökten ineceğine delil sayarlar ve bu konuda bazı hadisler de zikrederler. Gerçek de ayette böyle bir delil ve anlam yoktur. Nitekim Taftazani ve bazı alimler de ayette  İsa’ nın ineceği hakkında bir delil görmemişlerdir.”

İşte metafizik olayı maddeye dönüştürmenin gülünç çabası. Hazret-i Muhammet Mustafa (s,t,a,v) Efendimiz’i son peygamber göstermeme çabası. Sakınha, ”İsa (aleyhi’s-selam)’ın peygamberliği feshedilerek Peygamber Efendimiz’e ümmet olarak dünyaya gönderilecek” gafletine düşmeyesin. ALLAH verdiğini geri almaz. Bu türlü düşünmek imanı tehlikeye düşürür! Bu düşüncenle  ALLAH elçilerini tanımamış ve biri birinden ayırt etmiş olursun ki, tertib-i ilahiye ters düşersin. İmanın şartı olan Amentü’nün manasına halel getirmiş olursun, dikkat!..

HACER-İ  ESVET:  AHD-İ MİSAK TAŞI, EZEL-İ  ERVAHTAKİ  İMAN İKRARININ  MÜRŞİDİ

İşte metafizik olay: Hazret-i ALLAH’ın ezel-i ervahta cümle kullarından “ben sizin Rabb’ınız değil miyim?” Hitabına “beli” yani “evet” diyen ruhların bu ikrarını yaprağa yazıp, siyah taşa (Arapça karşıtı  hacerü’l-esved’dir) ki, ahd-i misak taşına yutturduğunu bildiren Hazret-i Muhammed Mustafa (s,t,a,v) Efendimiz’in beyanı  vechile  Beytullah’ın kalbi mesafesinde olan,  ibadet kastı ile yapılan her değişiklikte   öperek müsaade istenen, öpmek için yaklaşılamıyor  ise geriden ellerini takliden sürmüş gibi “bismillâhi, ALLAHÜ EKBER” diyerek  iki elinin parmak içlerini öpmek sureti ile ezel-i ervahtaki ahd-i misak mürşidine dünyada da sadakat gösterip,  Beytullah’ta ibadet kastı ile her yapmak istediği ibadetten   Haceri Esved-i haberdar eylemek, cemi kullarının cesetlenmeden evvel verdiği ikrarın cesetli olarak tekrarı anlamında samimi imanın zuhurudur.

Ezel-i ervah mürşidi Cennet-i a’ladan Cebel-i Kuveys’e indirilerek Beytullah’ın köşesine emr-i ilahi ile İbrahim (aleyhi’s-selam)’ın yerleştirdiği  ahd-i misak taşı! Bizim zaafımızı bilen Rabb’ım kullarının ilahi  rahmetinden yararlanmaları için taşı vazifeli ve rahmeti ilahiye vesile kıldı.  Hacer-i Esved’in manasını Hazret-i Resulullah  böyle  izah buyurdular.

Beytullah tamir edilmiş, Hacer-i Esved’i durduğu yerden alıp yerine koymak kabileler için büyük şeref idi. Bu şerefe nail olmak için  kılıçlar çekilmiş... Bu durumu kaba kuvvetle halletmek istiyorlardı. Bu halin feci sonuç doğuracağını idrak edenler uzlaşmaya vardılar. Ve karar verdiler ki: O anda Beytullah’a ilk gelen kişiyi hakem kabul edeceklerdi.

Ezel-i ervahta peygamber olarak halk edilmiş, fakat dünyada ALLAH’a  davet emri henüz gelmemiş, vahy-i ilahinin zuhuruna  nail olmamış, gencecik Hazret-i Muhammed Mustafa(s.t.a.v.) geldi. Bu zuhuratı zevkle tasvip eden kabile reisleri “emniyetli Muhammed” manasını taşıyan “Muhammedü’l-Emin geldi” diye sevindiler ve durumu Hazret-i Muhammed Mustafa (s.t.a.v.)’e anlattılar. Resulullah Efendimiz büyük bir çadır bezinin kenarlarından kabile reislerine tutturdu. Hacer-i Esved’i bezin ortasında mübarek elleri ile tutup öylece Beytullah’ın Hacer-i Esved’i koyacakları köşesine  getirdiler. Hazret-i Muhammet Mustafa (s,t,a,v)   Efendimiz Hacer-i Esved’i mübarek elleri ile yerine yerleştirdiler. Durumdan memnun olan kabile reisleri Muhammed Mustafa (s,t,a,v) Efendimiz’e  “ Ebu’l-hakem” demekle memnuniyetlerini izhar ettiler.

Bu olay tarihi bir olaydır. Zamanımıza kadar tevatüren gelmiştir. Tamamı ile metafizik olay olup, samimi iman sahiplerinin görerek yaşadıkları, inkar edilmez bir gerçektir. Bu gerçeği idrak edenler beni Adem’de zuhur eden irşat vazifesini tereddütsüz bilirler. Hazret-i ALLAH’ın emri ile rahmetine vesile kıldığı vazifenin zuhur merciini ölçmek zahiri ilim erbabının terazisine uygun olmayıp, maddeden başka bir zuhurat tanımayan, hakikat gafillerinin  bu rahmet-i ilahiyi malik olduğu ilimle bilmesi muhal ve gülünçtür.

İşte mihenk: Ölç, ölçe bilirsen!.. Beytullah’ı aklının mantığının içine sığdırabiliyor musun?.. Aciz tavsiyem, Beytullah’ı  “Beytullah” olarak kabul eden imanı ara bul!..

Peygamberimiz Efendimiz Kureyş topluluğuna hitaben buyurdular ki:
“--Size desem ki: Şu dağın arkasında düşman var. Hemen hücum edecekler. Bana inanır mısınız?”

“--Elbette inanırız. Çünkü sen “Muhammed el-emin”sin. Emniyetli Muhammed’sin” dediler.
“--Sizlere tebliğ ediyorum: “Lâ ilâhe illaALLAH, Muhammedün resulullah” (ALLAH birdir, şeriki ve naziri yoktur. Ben ise ALLAH’ın kuluyum. ALLAH’ın  peygamber olarak gönderdiği son elçisiyim)”
diye vazifesini tebliğ eyleyince   ilahlarını nefsani hazlarına uygun ayarlamış, metafizik mahrumu, materyalist adem toplulukları,  gerçek  ilah yoksunları Hazret-i Muhammet Mustafa (s,t,a,v) Efendimiz’e ittifaken
“--Deli oldu, sapıttı” dediler. “Habibim, onlar hayvandan da aşağıdır”
Hitabına mashar olmuş, maddeyi putlaştırmış, ilah  edinmiş  adem toplumlarından  başka ne beklenirdi!?.. Hazret-i  ALLAH inanan kullarını imansız kulların şerrinden korusun. Yeteri kadar iman edemeyen kullarını da  gerçeği bildirmekle kurtuluşa erdirdiği seçkin  kullarından eylesin, amin . 

Bugün İslam’ı ve imanı bilmediği halde yaşayan muasır milletlerin “ALLAH’tan başka ilah yoktur, illâ ALLAH vardır” diyeceği günü sabırsızlıkla ve ümitle bekliyoruz. Medeni milletlerde  İslam’ın yaşandığını ve imana dönüştüğünü görmek imanlı kitlelerin imanlarının özlemle beklediği  tecelliyat-ı ilahinin zuhuru  olacak,  inşaALLAH. “Hiç, bilenle bilmeyen bir olur mu ?!” Hitabının  manası zuhur edecek.

İslam’ın ve imanın, yasaklanmışların ötesinde, ALLAH’ın rahmeti ile yarattığı, “Hikmet mü’minin kayıp malıdır, nerede bulur ise alsın “ hitabı ile cemi güzellikleri, Hazret-i ALLAH’ın mü’min kullarına  layık kılıp yarattığı  güzellikleri muasır ve medeni yaşayan, teknolojinin zirvesine  tırmanan toplumlar bilmeden İslam’ın bu yönünden yükselirken,  gerçekten uzaklaşan  bizler yani Muhammediler en mütekamil şeriata sahip olmamızın  idrakinden uzak , yalnız mananın lafzı ile iktifa edip, yaratılışımızın anlamı  ve manasının zamana göre tanzim edilmesi lüzumlu iken,dini içtihatları  ve  manayı ademlikten terakiyatla insanlığın hazzına erme yolunda samimiyetle çabalayan ve yaşantısından tatmin olan ALLAH’ın  kullarının duyarak , görerek  yaşadıkları metafizık gerçekleri zahir ulemasının ilim adına tahrif etmelerine  gerçek mana noksanlığından ehl-i tasavvuf olduklarını iddia edenler de bilmeden yardımcı oldular. Metafiziği dışladık. Beş duyunun esiri, olup fizikten ileri gitmeyen, felsefeci materyalistliğin maddede elzem ve geçerli olduğu yerleri münakaşa götürmez  iken, fiziki olayları manaya da yansıtmaya kalkıştık.  Beğenip de, yeteri kadar önem vermediğimiz, zuhuru görülen rahmet tecellisi olan   manaları da  akıl potasında eritip madde ile eşit kıldık.

Bu tür ayarlamanın aciz kulları  rahmet-i ilahinin  dışına iteklediği yaşanan bir gerçek iken, dini istismarlar çoğaldıkça kaybımızı daha iyi anlar olduk. Ne mi oldu? Söze gerek yok. İmanla bakarsan görürsün. Metafizik yoksunu dindarlara hakikatlerin önünü kapatmakla tevhit  dininde  istismara müsait  kapılar ihdas ettik ve ferahça geçilmesini kolaylaştırdık. Gerçeği dışladık. Bu  kararsızlığımızla  dindar yaşadığımızı zannederek, imanı ALLAH’ın emrine göre değil de, nefsimizin hazzına göre uydurmaya çalıştık. Evvelki kavimlerin bilmeden düştükleri uçurumu bizler de fark edemedik, göremedik. Tefekkürsüz, arzdaki ayetlerden habersiz, metafizik yoksunlarına vahşi yolu “ehli yol “  diye gösterdik. “Yardımcı oluyoruz” zannı ile küfür bataklığına , “din adına yardım ediyoruz”  zannı ile  hemcinsimizi itekledik. Kendimiz de beraber düştük.

Hazret-i Kur’an’ın birinci ayeti olan Rabbımızın açık uyarısını daha hala anlayamadığımızı, ALLAH’ın kullarını “gavur kafir, gayr-ı müslim” görmeye çalışmamız bu ayet-i kerimeyi kabullenemediğimizi göstermiyor mu?!.. “El-Hamdü lillahi Rabbi’l-alemin”in anlamını anlayamadık. “Hazret-i  ALLAH yalnız ve yalnız bizim Rabb’imizdir” dedik. Haşa, Hazret-i ALLAH’ı  tekelimize almışız gibi, edep harici fikir ve iman  gösterilerine  kalkıştık.

Gururumuza yediremiyoruz, amma yanlış aldığımız dini tedrisatın gerçeğine yönelme zamanı  geçmeden samimiyetle tövbe, istiğfar edelim. Her zaman mevcut olan gerçeği yaşamayı ALLAH’tan lisanen, kalben, halen isteyelim.

Cümle peygamber efendilerimizin,  Musa (aleyhi’s-selam)’ın, İsa (aleyhi’s-selam)’ın, Muhammet (aleyhi’s-selam)’ın, cümle  peygamber efendilerimizin  dinleri tevhit dini olan  İslamiyet’tir. İslam’dan başka din olmadığını Hazret-i ALLAH bildiriyor. Getirdikleri emr-i ilahilerin hepsi de rahmettir, şeriattır. Kullarının tekamül ve derecelerine göre ihsan edilmiş sonra gelen şeriata tabi olmak kulun iradesine, görgüsüne tevdi edilmiş olup, zamanını  nasıl idrak edişine  ve görüşüne  bağlıdır. Samimiyeti ile evvel gelen şeriatı ALLAH’a eş ortak tanımadan yaşayabiliyorsa “müslüman”dır, kardeşimizdir. Tevhit dini olan İslamiyet’e aykırı olarak, ALLAH’ı tanımayıp küfr-i inadide ömrünün sonuna kadar ısrar  eder ise işi Hazret-i ALLAH’a kalmıştır. ALLAH’ın azabı şedittir. İleri gitme. “Bu davayı üsleneyim” deme. Din gününün yegane sahibi olan Hazret-i ALLAH’ın avukata ihtiyacı yok. Yaratanımıza  hamd ederek, Din-i İslam’ı daha iyi anlamaya ve yaşamaya samimiyetle gayret edelim . ALLAH yardım etsin, amin.

Düne göre daha iyi anlıyoruz. Görünürde puta tapan kalmadı. Amma Peygamberimiz  Efendimiz’in getirdiği Hazret-i ALLAH’ın emrini ve nehyini rahmet olarak yansıtamıyoruz . Her emr-i ilahiyi  gazab-ı ilahi gibi göstermek gafletine kapıldık. Nefsani ürettiğimiz kapıdan başka kapı  tanıyamadık. Tanımak da istemedik. Bu çarpık yaşantımızla Din-i İslam’ı lüzumsuz gördük. Sorulduğu zaman “bizimde var” diyecek kadar kabul ettik. Hakikat dışında kalmış, dindar geçinen  zümreler  bu gidişatları ile hakikat dışı kaldılar. 

Ezel-i ervahta “beli”  demenin zevki ile zevkiyab olmuş , aradığını bulduğu ile iktifa eden, tarik-i müstakim üzere olan yol ehlini  Rabb’ım rahmeti ile muhafaza eylesin. Bu  rahmetini cümleye nasip etsin, İnşaALLAH.

Tahrif edilmiş. Manası ile manadan uzaklaştırılmış. “İslam’ı koruyoruz” kasti ile bilmeden hakikat dışlanmış. İnsanın  ruhunu  doyuramayıp, manadan yoksun kalınmış. Tertip ve tanzim-i ilahiler  yol ehlini  ALLAH’ın zikrinden, zikre yönelik fikrinden uzak kılmasın, amin.        

ZİKRULLAH   ARZDA  VE  SEMADA,  ON SEKİZ BİN  ALEMDE  CANLI  VE  CANSIZ HER  ZERRENİN  MÜŞTEREK  İBADETİDİR.  SADECE ALLAH’I ANMAKTIR.
 DİĞER  EMR-İ   İLAHİ  OLAN   İBADETLERLE KARIŞTIRMA!

Yaratılışın sırrı, efdali şerefli mahluk olan insandır. Hazret-i ALLAH’ın varlığını tanıttığı bütün alemdeki yaratıkların müşterek ibadetleri zikrullahtır. İnsan manen, halen, lisanen yaratanını emr-i ilahiyeye  uygun kesir zikreder.

Zikrullah metafiziktir “kıyamen,kuuden,ve ala cünubihim”  (ayakta,oturarak, yatarak ALLAH’ı zikrederler). Bütün ibadetlerin zamanı, adedi, mekanı belirlenmiştir. ALLAH’ı zikri için tahdit konmadığı gibi  kesir zikretmemizi Hazret-i ALLAH emrediyor.

Bu rahmet-i ilahi akıl ve mantıkla ölçülemez. Çünkü metafiziktir. Adil-i mutlak olan Cenab-ı Hak dilediğine ihsan eder. Yalnız zahirle yetinen felsefeci alimin ölçemeyeceği sadece imanının neşv ü neması ile aşk-ı ilahinin zuhur ettiği ehl-i aşkta bu rahmet-i ilahiyi bariz görmek kehanet değil.

Beş duyunla yetinme. Hazret-i ALLAH cümle kullarına aczini itiraf kapısını aralık bırakmış. İnadı bırak. Rahmet kapısından içeri girmeye çalış ve mutlaka gir.  

      Her tabibe aşikar etme derun-i derdini,
     
Her ne derdin var ise eyler deva, ALLAH kerim

O kapının gerçek bekçileri vardır. Hazret-i ALLAH‘tan samimiyetle iste. Şu düsturu da hafızanda  mihenk olarak bulundur: Tertib-i ilahi olan yolun başı şeriattır, ortası gene şeriat, nihayeti de şeriattır. ALLAH’ın emri Peygamber Efendimiz’in getirdiği emr-i ilahinin tebliğinden dışarı çıkma. Sırat-ı müstakim budur. Ölçemiyorsan dahi abd-i acize kulak ver. Zararın olmaz.

Lütfen, Zikrullaha, ALLAH’ı çok zikreden zakire din adına karşı çıkma. Bu abd-i aciz vazifem itibarı ile sen kardeşimi uyarıyorum: Hazret-i ALLAH ve Resulü hürmetine! Haddini bil. “ALLAH aşkına” demiyorum. Eğer aşk-ı ilahiden nasipli olsa idin bu ricaya gerek yoktu.

Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’da Hazret-i ALLAH’ın uyarısını dinle:
“Münafıklar ALLAH’ı zikretmezler, yad eylemezler, zikretseler de   pek  az ederler ki, o da ağızlarındandır.”   (Nisa  Suresi 142)
Hadis-i kudside:
“Kulum beni  kesir zikreder. Ben kuluma aşık olurum,  kulum da bana aşık olur.” Hazret-i ALLAH’ın lütfettiği bu aşk-ı ilahiyi hatırdan hiç çıkarma.        

 Maksadımız ne idi, mevzuyu nerelere götürdük...

Peygamberimiz Efendimiz Hazret-i Muhammet Mustafa (s,t,a,v) Efendimiz’e vahy-i ilahi, metafizik zuhurat, mana rahmeti tecelli etmeden  evvel Kureyşi’ler ve  cümle kabileler sevgi ve saygı ile hürmet ederler iken sonraları neden birden değişip, Hazret-i Resulullah’ın  canına kastettiler, hicret emr-i ilahisinin  zuhurunun tecellisine  sebep oldular? Bu durumun başlıca sebebi   toplumun garibi olduğu, fizik üstü metafizik yoksunlarının alışamadığı hakikat cahilliği değil mi?

Yalnız fiziki zuhurat ki, ilme’l-yakin ile, tertibi ve tanzim-i ilahinin nihayet bulduğunun zannı ile iktifa eyleyip mana dışı  nefs-i emaresini  avutmaya çalışan  kardeşim! Metafiziksiz, manasız davanı  nereye kadar  götürebileceksin?!.. 

SEMAVİ  DİNLERİN  HEPSİNİ  İSLAM’DAN  SOYUTLAYIP “ALLAH’TAN BAŞKA İLAH YOKTUR” DİYENLERE “GAYR-I MÜSLİM, KAFİR, GAVUR İTHAMINI
DAHA NE KADAR  DEVAM  ETTİRECEKSİN?!..

      “Yalnız ben Müslüman’ım. Bütün insanlar gayr-i müslim,kafir,gavur” türküsünün manasının zuhurunda gazab-ı ilahiden başka rahmet-i ilahiye ait tecelliyata rastladın mı? ALLAH’a “acabasız” iman eden bu abd-i aciz,cümle  resüllerini emr-i ilahi üzere biri birinden ayrı görmeden, şeriatı ile yükümlü olduğum ahir zaman nebisi Hazret-i Muhammet Mustafa (s,t,a,v,) Efendimiz’i ilahlaştırmadan, emr-i ilahi ve rahmet-i ilahinin  zuhur merciinin hayranı ve aşığı, seksenine yaklaşmış, Hazret-i ALLAHın verdiği irşat vazifesinin ağırlığını tertib-i ilahi zevki ile  taşımıya çalışan  bu abd-i aciz derim ki:

      ALLAH’tan kork! “Biliyorum” edası ile bilgisizce,  ALLAH’ın  kullarını semavi dinlere, -ki cümlesi İslamiyet’tir- son gelen ALLAH elçisi Hazret-i Muhammed Mustafa (s,t,a,v) Efendimiz’e düşman ettik, onun izinden ayrılmamaya, gücünü seve seve veren Ümmet-i Muhammed’e, ve en mütekamil son şeriatın manasını, yaşantımızdan da dışlayarak  mana yoksunu metafizik garipliğine iteklendik.

      Kesinlikle görüyorum ki, metafizik ve mana yoksunu ilminle, metafiziksiz tedrisat ve düşüncelerinle tanzim-i ilahi olan manevi teşkilatı kabullenemeyen ilminden başka ne beklenirdi ki?!.. Görebiliyor musun, manadan habersiz, hakikat fukarası, maddeden öte yol bulamayan   ilminin alıcısı kalmadı ; yetiştirdiğin çırakların dışında. Tezgahını fizik ötesi metafizik yoksunlarının pazarına  götür. Aşk pazarında sergilediğin emtiana müşteri bulamayacaksın. Beni Adem güzellik ve aşk arıyor. Senin tezgahında bulunmayan şeyler bunlar...

      Senin ne sergilediğini görmek kehanet değil. Bütün çıplaklığı ile arz-ı endam ediyor “ALLAH yalnız benim ALLAH’ım. İslamiyet yalnız ve yalnız benim  dinim.” Bu ilmi nereden öğrendin? Nerede okudun? Bu manasız yaşantını Hazret-i Kur’an’a mal edemezsin.

      Dini tedrisat dahi tertibi ve tanzim-i ilahi olan mecrasından saptırıldı. Fizikten öteye giden manevi  yolları bulmak zorlaştı. Büyük dini tedrisat veren “Ezher Üniversitesi “ ve benzerleri olan ilim yuvaları dahi manaya karşı kör insanlar yetiştirdi.  Bu insanlar ünvan ve şöhretlerinin gücüne dayanarak manada büyük tahribat yaptılar. Hazret-i ALLAH’ın tertip ve tanzim eylediği manevi teşkilat horlandı. Gene ALLAH’ın kullarından zuhur ettirdiği mucizeyi ,kerameti, ve kerametin devamı burhanı tevil yolu ile başladılar. Sonra tamamını  inkar ettiler. Bu inkar açık seçik olmasa da, mızrağın çuvala gizlenemeyeceği gibi hakikatler hiç bir zaman ehlinden gizlenemez.

      Metafizik yoksunu alim kardeşim! Nefsine zulmetme. Çünkü İslamiyet cümle peygamber efendilerimizle Hazret-i ALLAH’ın kullarına lütfettiği, iradesine bağlanmanın ismidir. Hiç olmasa  nefsine insaf et. İşte bu yanlış hüküm ve tutumumuzun günahını ümmetçe çekiyoruz. Bunun bedelini  dünyada çok ağır ödüyoruz. ”Hazret-i ALLAH’ın dostluğu bize yeter” tesellisinin de tutarsız vehim olduğunu unutma. Emr-i ilahinin dışında rahmet ve yakınlık aramakla   gülünç oluyorsun.

      Hazret-i ALLAH cümle kullarının istikametini  tarik-i müstakim, ahlakını da  mekarim-i ahlak üzere  kılsın. Amin ve selamünale’l-mürselin, .ve’l-hamdü lillahi Rabbi’l- alemin.

      Din-i İslam’a ters düştüğü için  din tedrisatında yaptığın  hatalı duruma  ortak arama. Hele hele, vatanı kurtaran kahramanların eseri imiş gibi hiç gösterme. Buna hakkın yok! “Kısas  kıyamete kalmaz.” Bu türlü hataların cezası hesap gününe kalmaz. Dünyada iken ödetirler, bilgin olsun!. .  

MEVCUT YARATIKLARIN İÇİNDE  GÖRDÜĞÜMÜZÜN  ANCAK MİLYONDA 4-5 MAHLUK OLDUĞUNU EHİL KİŞİLER BİLDİRİRLERKEN, FİZİK  ÜSTÜ TECELLİYATIN  YANİ METAFİZİK OLAYLARIN , UMUM  ZUHURATININ  MİLYONDAN YALNIZ 5  NOKSAN OLUP, ÇOĞULU TEMSİL EDEN   METAFİZİĞİN  ZUHURUNA  NİÇİN  DEVENİN  NALBANT DÜKKANINA  BAKTIĞI   GİBİ   BAKARSIN ?

          Hazret-i Kur’an’da beyan edilen metafizik tecellileri dahi  akıl ve mantığına uydurmaya çalışmışsın, ilim adına ! Makro aleme müteallik olanları  teleskopla, mikro aleme ait olanları  mikroskopla, diğer bir kısmını da  x ve benzeri  ışınlarla tespit ediyoruz. Ama tespit imkanlarımızın dışında kalanların sayısını ancak ALLAH bilir. Belki zaman gelir bu gizli zannettiklerimiz de açığa çıkar. O zaman  bu günkü ilahi imtihan başka suale dönüşür? Geçmiş zamanda kabul edilemeyen mana tecellilerinin  bugün zuhuru akl-ı selim insanlar tarafından kolaylıkla kabul olunduğu gibi.

      Lütfen, bu abd-i acizi tenezülen dinle. Yakinen şahit olduğum, itimada şayan,seçkin kişilerden yakinen dinlediğim, yol büyüklerim olan zatların yaşantılarındaki olayları az da olsa anlatmaya çalışacağım.

      Cümle peygamber efendilerimizde zuhur eden mucizeleri anlatmaya ki, metafizik olayları  bildirmeye beşer muktedir değildir...  İmanlı kullar manevi alemlerinde zevkini alıp, yaratanının varlığına ve gücüne inancı ile mutmaindirler, yani itminan-ı kalbe sahiptirler. “O müttaki kullarım gaybe iman ederler” ayet-i celilesinde ki bu bahtiyarları her devirde görmek mümkündür. Onlarsız dünya ve ahiret alemi anlamsız ve manasızdır.

      İsimlerini merak edersen bildiğim kadarı ile arz edeyim: Zaman ulemasının “ben daha iyi biliyorum” zannı ile Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’da ayetle sabit iken  “evliya” diyemedikleri, “veli”yi bilemedikleri, “mü’mi”nin ve “Müslüman”ın yeterli tarifinin yapamadıklarından ALLAH’ın bi-la istisna cümle  kulları  müşkül durumda kalmıştır. Kulların kemalatlarına göre ihsan edilen  şeriatlar umumiyetle bencillikle mecrasından saptırılmış olup, ALLAH’ın rahmet, merhamet ve mağfiret-i ilahi ümidi ile, yalnız akıldan öteye yolu olmayan, beş duyunun sağladığı yaşantının gücü ne kadarsa hakikat yoksununda o kadar kalmış, rahmet-i ilahiden gönderilen şeriat-i Muhammedi’yi dahi bencillik ve enaniyetimizden dolayı anlayamadık. Öyle hale getirdik ki, hakikatleri özleyen müşteri  bulamadık. Müşterisi olmayan mal rahmet tüccarının yedinde kaldı. Rahmet-i ilahiden ahir zaman Peygamberi  Muhammed  Mustafa (s,t,a,v) Efendimiz’in madde ve mana hayatında Hazret-i ALLAH’ın programladığı cümle zuhurat  şüphesiz,  rahmeti ilahidir. İşte bu  ikram-ı ilahiden habersiz yaşıyoruz.

      Gerçek  dışı tutumlarımızla  tahrif ettiğimiz mana ürünlerimizi  bilgisizce yok etmek isteyen tutum gittikçe kabarıyor. Mana perişanlığı artıyor,eksilmiyor! Bu durumun çaresizliğinden bocalayan, insan olmaya namzet beni Adem denize düşmüş, yüzme bilmediğinden kurtuluş telaşı ile yılana sarılıyor. Çıkarcıların,din istismarcılarının ister istemez kucağına düşüyor .         

ANLAMLI VE MANALI YARATILAN, CÜMLE YARATIKLARIN  ÇEKİRDEĞİ,   MANASI,   SIRR-I  İLAHİNİN TECELLİ   MERCİİ   OLAN İNSANIN YAŞANTISINDA NE İÇİN YARATILDIĞININ, NE YAPABİLECEĞİNİN   ZUHURU MİZACINDA BARİZ GÖRÜLÜRKEN  BÜTÜN  İCRAATINDA  KUDRET-İ  İLAHİNİN  İSTİSNAİ   KULLARINA BAHŞETTİĞİ FİZİKİ  OLAYLARDAN DAHA FAZLA ZUHURU GÖRÜLEN METAFİZİĞİN    İNKARI   İLMİ  HAKİKAT  İLE   NASIL BAĞDAŞIR? MENSUBİNİ  NE  DERECEDE   MUTMAİN  KILAR?

      Görmezler mi ki, erkek çocuğun eline geçirdiği her şeyi çekiç gibi yere vurduğunu?!.. Gene  görmezler mi ki, kız çocuğunun eline verilen şeyleri kucağında çocuk varmış gibi  salladığını?!.. Fıtrat-ı ilahi... Bu fıtratının dışında iş yapmak isteyen ademin (kişinin) yaptığı icratler nefse ezadan başka kazanç getirmez. Bu esrar-ı ilahiyi zerreden küreye her mevzua götürebilirsin.

      Manaya samimiyetle yöneldiğin zaman aklının ve mantığının kavrayamadığı fizik üstü sayısız tecelliyat-ı ilahiler, beş duyunun esaretinden kurtararak Rahman’ını  daha yakinen tanıyıp, emr-i ilahiye iltizam ile aşk caddesinde yürüyebilen bahtiyarlar sınıfına dahil ehl-i tarik ki, meyvesi maddesi ve manası ile  “dervişlik” sıfatı   tecelli edecektir, inşaALLAH.   

      “İns ve Cinni bana ibadet etsinler diye yarattım” hitabının muhatabı olan cümle yaratılmışların kudret-i ilahi tarafından ayrı ayrı vazifelerle  vazifelendirildiği bariz görüldüğü gibi, ALLAH elçileri ve elçi varisleri olan evliyaullahın şahsiyetlerinde Hazret-i ALLAH’ın lütfettiği manevi vazifenin her an madde aleminde de zuhurunu  ehlinin müşahede ettiği , cümle kullarına da bir nebze  ihsan edilmiş olduğu halde nasipsizler bu tecelliyat-ı ilahiden iman zafiyetleri ile uzak dururlar.

      “Hikmet mü’minin kayıp malıdır, nerede bulursa alsın” hitabına dikkat edersek, hikmet mü’minin kayıp malı, Müslüman değil!. Müslüm mü’min olmak için ihtiyarını sarf ettiğinde hikmet noksanlığını   giderme ihtiyacını  duyacak, manevi doyuma ulaşma ihtiyacı bir ömür boyu sürecek. Çünkü hikmetin başı vardır, nihayeti yoktur.

      Bazı yol büyüklerine mal edilen varlık ve enaniyet kokulu, bencillikten öte gitmeyen, ancak hakikat garibine yakışır bir söz vardır: “Bizim tarikatımızın başı diğer tarikatların nihayetidir” derler. Bu kelam tamamı ile hakikat dışıdır. Eğer yol Hazret-i ALLAH’ın olmayıp beşerin tanzimi olsa idi “küllü tarikın vahidün” (bütün tarikatlar birdir) denmezdi. Tarikatlar çoktur. Amma şeriatı ile yükümlü olduğun peygamberinde birleşmiyorsa “vahşi tarik”tir. Mensubini zındıklığa götürür.

Yolun uğramaz ise Muhammed’e,
     
Geçti kervan, kaldın dağlar başında!.

Kasıt nur-u Muhammedi, Adem (safiyullah)’tan kıyamete kadar tecelli edecek rahmet-i ilahi !    

ABDULKADİR  GEYLANİ ÇOCUK İKEN  BARİZ GÖRÜLEN İRŞAT VAZİFESİNİN TECELLİSİ 

Abdulkadir Geylani Hazretler’i henüz çocuk iken tarlada  öküzün kuyruğunu çekmişti de, yaratılışının nedenini anlatmaya vesile kılınan   öküz, lisan-ı hal ile :

 “--Ya Abdulkadir, ALLAH seni bu işler için yaratmadı” demişti.

      İç aleminde bu hitabın manasını bulan çocuk Abdulkadir hayat boyu yaratılışının sırrından küfre  pirim vermedi. Bu uyarının etkisinde kalan çocuk Abdulkadir Geylani  manevi ilim  tahsili için, anasının rızasını istedi. Anası da  bir şartla razı olacağını, hayatında hiç bir sebeple yalan söylemeyeceğinin ikrarını aldı. Hırkasının omuzuna kırk altın dikerek canından çok sevdiği oğlunu emr-i ilahi üzere  kervana kattı.

      Tevatüren, zamanımıza kadar söylene gelen bir sadakat olayı anlatılır:

      Giden kervanı haramiler soydular. Harami mutadı üzere gizli bir şeyleri olup olmadığını kazazedelere sordular. Yalnız çocuk Abdulkadir omuzun da kırk altının dikili olduğunu söyledi. Çocuğun alay ettiğini zanneden haramiler ilgilenmediler. Amma reislerine tekmil verirken:

      “--Bir çocuk var. Bizimle alay ediyor” dediler.

      Sinirlenen reis  Abdulkadir’e, hiddetle:

      “--Ne diye yalan söyledin”  diye  çıkışınca:

      “--Yalan söylemiyorum, omuzum da dikili kırk altın var” diye tekrar etti.        

      Açtılar,omzunu. Kırk altının mevcudiyetini gören reis hayretini gizleyemedi. Hayretle avamın her haline ters düşen bu olayı kınamaktan kendini alamayan reis:

      “--Oğlum, söylemeyebilirdin. Niçin söyledin?” dedi.  Cevap:

      “--Ben anama söz verdim, yalan söylemeyeceğim, diye. Kırk altın için vadimi bozar mıyım?!..”    

      Kamil doğarmış  ehl-i Hak,
                 
Doğmadan evvel anası.

      Eşkıya ne bilecekti, bu türlü imanın başka yönlü zuhurunun olamayacağını?!.. Sureta manadan habersiz, ezberci alimin de bilemediğini hayatını başkalarının felaketi üzerine yükleyerek rızk arayan harami mi bilecekti, gerçeği?!..

      Hak tecelli eyleyince her işi asan eder,
                 
Halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.
-

     
Cümle haramide nedamet hissi belirdi: “Çocuk kadar ahde vefa gösteremedik. Ezel-i ervahta Cenab-ı Hakk’ın varlığına “beli” dedik. Bu beli de  sırat-ı müstakim üzere olmamız lazımken, niçin bu çocuk kadar ahde vefa edemedik?!..” Diye yaşantılarından hicap duyarak, ruhen evliya, ceseden çocuk olan Abdülkadir Geylani’nin şahadetinde tövbe ve istiğfar ettiler.

      İksir-i a’zamdır nutk-u ehlullah
                
Yek nazarda haki kimya ederler.

      Evliyaullahın nazarı çocuk iken de geçerlidir. “Onlar ALLAH’ın nuru ile bakar” hitabını iyi anla. Kıskançlık yapma. Fiziki ölçülerle ölçümü imkansız olan fizik üstü metafizik tecelliyatın zuhuru ile Mevla’sını kulluk yapacak kadar tanıyan  ve yaşayan kul için değil mi? Bu hitab-ı ilahi “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?!.. Bildirisini  iyi oku. Amma manasını aşk-ı ilahiye uygun yaşa, öyle oku!

      “O zaman, eşkıyaya tövbe, istiğfar nasip olur mu?” Düşüncesi zatını rahatsız etmediği gibi, rahmet ve mağfiret tecellisi imanının özünü teşkil eder.

      İşte yakın zamanda kitlelerin şahidi olduğu metafizik olay:

EŞKİYA REİSİ  SALİH’İN  NAKŞİ MEŞAYİHİ  HACI SALİH EFENDİLİĞE YÜKSELİŞİNE  VESİLE OLAN RAHMET  TECELLİSİ

Nahşibendi Meşayihi, kümmelin-i evliyaullahtan Şiranlı Hacı Mustafa Efendi (k.s)... Bir dervişi ile seyahatleri sırasında eşkıyalar Şeyh Efendi ve dervişini soydular. Giysilerini de alıp, don gömlek bıraktılar. Şeyh Efendi eşkıya reisine sordu:

      “-- Oğlum senin ismin  ne 

      “-- Ne yapacaksın baba, ismimi. İsmim  Salih.”

      “--Fe-sübhanallah” dedi.

      İç aleminden anlamıştı, bu cilve-i Rabbani’de hikmeti  ilahinin   tecelli edeceğini.

      “--Oğlum Salih, bu işte bir terslik var. Salihlerde böyle halin zuhuru görülmüş değil.”

      Bu hitabı hakaret gibi algılayan  eşkıyaların reisi Salih don gömlek bıraktığı varüsü’n-Nebi, nedim-i ilahi olan ALLAH evliyasının zahiri kisbesini soymuştu. Bilmezdi ki, Şeyh Efendi eşkıya reisine zamanı gelince hakikat giysisi giydirecekti!.  Ama cilve-i Rabbani’nin zuhurunun zamanını beşer bilemezdi ki!.

      Bu sırrı  iyi dinle de,  kendine gel!.

      Şeyh Efendi kurnazlık mı düşünüyordu? Onların indi ilahiden verilen vazifelerinde “kurnazlık” denen “hakikat lekesi” noksanlık aramak na-ehlin   gafletinden gelir. Kavisi tamamlamış, irşat vazifesi ile yükümlü kılınmış, veraseti tasdik edilmiş ve kurbiyet çeşmesinden peygamberinin şefaati ile rızkını alan rızıklılara Cenab-ı Hakk’ın o simayı vesile kılarak, ALLAH’ın adaleti ile taksime vesile kıldığı  nedim-i ilahiden “hakikat noksanlığı: Kurnazlık” beklenemez. Şeyh  Efendi  Hazret-i ALLAH’ın Kur’an’da Habibin’e verdiği  tanıma ölçüsünün de varisi idi:

 
“Habibim, sen onları yüzlerinden tanırsın. Konuşmalarından daha iyi tanıyacaksın.” 

      Bir atasözü vardır: “İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa biri birlerini tanırlar” demişlerdir.

      Şeyh Efendi’nin sözünü hakaret zanneden eşkıya reisi Salih:

      “--Haydi yoluna git” diye Şeyh Efendi’yi tersledi.

      Şeyh Efendi dervişi ile don gömlek yoluna devam ettiler.

      Manevi zıpkını yiyen Salih’in iç aleminde değişiklikler başladı. Küfrü sıkıyordu Salih’i. Çünkü iki zıt bir arada bulunmaz! Bulunsa da sahibini rahatsız eder. Biri yerini diğerine terk edecektir. İkisinin bağdaşmaları kıyamet alametidir.  “Rahmet-i ilahi geldi, küfür zail oldu.” Gerçek bu. Bir kimsede iman ya vardır veya yoktur. İkisinin  ortası olamaz. Ümit kapısını daima açık tut. Rahmet-i ilahi geldiği zaman nur-u aynini evde bulsun. Rahmet zuhurunun nereden geleceğini ALLAH’tan başka kimse bilemez! Bazıları hisseder fakat küll olarak Hazret-i ALLAH’ın yedindedir. Ezel-i ervahta tertib-i ilahi evliya yaratılan  insan, hikmet-i ilahi tecellisi ile her ne sebepden dünyanın  çöplüğüne iteklenmiş ise de, maddesi adem, manası insan olduğu için,  iç alemi hiç bir zaman içine düştüğü küfürle intibak edemeyip,  kurtuluş anını mevcut olan rahmet kapısını açacak vesile anahtarını bekleyen, beklediğini bulduğu zaman mal bulmuş mağribi misali evvelki yaşadığı çirkin hayatının ezikliğiyle samimi teslimiyet örneğini sergileyen, ezel-i ervah bahtiyarı, insan-ı kamil namzedi insanın  küfür nikabını kaldırıp mevcut olan  rahmet-i ilahiyi açığa çıkarmak için  büyük mutasavvuf Şiranlı Nakşi Meşayihi Hacı Mustafa Efendi’yi vesile kılmıştı Hazret-i ALLAH.

      İşte bu tertib-i ilahi  eşkıya Salih’in küfür perdesini yırtmış, ezel-i ervahta verilen fizikten ötede manevi  tecelliyatın yolunu rahmet-i ilahiye açan vesilenin  zuhurunu dinle:

      Eşkıya reisi Salih arkadaşlarına o anda beliren iç alemindeki değişikliği ve rahatsız olduğunu anlatarak arkadaşlarına teklif etti:

      “--Arkadaşlar, şu iki kişiden aldığımız her şeyi geri verelim. Şimdiye kadar aldıklarımızı size bırakıyorum. Şahit olun! Bu hayattan da çekiliyorum.”

      Reislerini kaybetmekle üzülen eşkıyalar:

      “--Sen bilirsin reis” dediler. Şeyh Efendi’nin tekrar önünü kesen eşkıya Salih:

      “--Dur baba!” deyince:

      “--Daha ne alacaksın? Neyimiz kaldı ki, oğlum  Salih”

      “--Baba, bir teklifim var: Kabul edersen aldıklarımı geri vereceğim!.”                              

      Salih’in bu hitabının manası başından beri iç aleminde zuhur eden, zevkinin dışa yansımasının vakt-i saatini bekleyen gerçek  varisü’n-Nebi, nedim-i ilahi:

      “--Teklifini bekliyorum oğlum Salih!”

      “--Beni evlatlığa kabul eder misin?”

      “--Oğlum Salih, biz seni ilk gördüğümüzde kabul ettik.”                                                 

      Hitabında rahmet zuhuratı vardı. Zira ezel-i ervah da hikmet-i ilahi  “beli” hitabının iman şulesi ehlinin manasında  yansır. O kişinin maddesi ile manasının bağdaşmadığı görülür. Fakat tehir edilmiş, müddetini doldurmuş  rahmet zuhuru  irşat vazifesinin terazisinde hemen aslını gösterir. Bu haslet peygamberlerimiz efendilerimize ve varislerine verilen iman mihengidir.

      Gaybı yalnız ve yalnız Hazret-i ALLAH bilir.“Habibim sen onları yüzlerinden tanırsın konuşmalarından daha iyi tanıyacaksın”. Dikkat edilirse hitab-ı ilahi zuhur merciini gösteriyor. Yeri geldi ayet-i kerimeyi tekrar yazdım  Şeyh Efendi’nin huzurunda tövbe istiğfar eden eşkıya reisi Salih zamanın gerçek Meşayihi Şiranlı Hacı Mustafa Efendi’nin sadık, gözde dervişi ve neticede halifesi, Çorumlunun  medar-ı iftiharı rahmet-i ilahi mercii Hacı Salih Efendi  zuhur eyledi. Sahabeden Kerebi Gazi Hazretleri’nin türbesinin içinde rahmet-i ilahiye vesile kılınan, ziyaretgahı nasibi olan ziyaretçilere  her gün açıktır.

      “Taştan topraktan ne bekliyorsun” diyen nasipsizlerin de aff u mağfiret deryasından istifadelerini  ümitle bekliyoruz. ALLAH kusurlarını af etsin de, bu ve buna benzer, rahmet-i ilahiden mahrum eden, ilim zannedilen, aklın ürettiği mahrumiyet virüsünden Hazret-i ALLAH kurtarsın. Rahmetine vesile kıldığı  o taş ve toprağın da vesile olduğunu idrak ettirip, metafiziksel olayları anlayıp, rahmet-i ilahiden onlar da nasipli olsunlar, inşaALLAH. Amin, ve selamün ale’l-murselin ve’l-hamdü lillahi Rabbi’l-alemin.   

CENNET- MEKAN ÇORUMLU, YEDİ  TARİKTEN  İCAZETLİ  ŞEYH HACI MUSTAFA ANAÇ  EFENDİ

Kayın pederim Şeyh Hacı Mustafa Anaç Efendi’nin  (makamı cennet olsun) gençliğinin  bazı yönlerinin  Hacı Salih  Efendi’nin imtihanı ile benzerliği  vardır.       

Çorumluların manevi tecelliyattan, tertib-i ilahiden nasipsiz olanları sudan bahanelerle bilgisizce manevi irşat vazifesini “ölçüyorum” zannı ile ondan nasıl da mahrum olduklarından, akılcı dinden başka bir din kabul edemeyen, Hazret-i ALLAH’ın tertip ve tanzimi olan manevi teşkilatı ilmi kelama, fizikten öteye gidemeyen, ilmini yeterli zannederek küfürden öteye yol bulamayan materyalist metafizik yoksunları Hazret-i ALLAH’ın affı mağfiretinin  sonsuz olduğunu laf yönü ile bildiklerini zannederek, bu bilgide fikirdaşları ile de ittifak ederler. Ne yazık ki! Onlar için  manadan yoksun   hal yolu ile bu sıfatın zuhurunu anlamak  çok müşküldür! .        

      Kulun bağışlamasına sakın bel bağlama. Aciz kul bağışlamış gibi görülse de, inanma. Uygun zamanını buldukça günahının yeni icra edilmiş gibi teşhir edileceğinden şüphen olmasın. Bağışlamak sıfatı henüz ona verilmemiş. Verilmeyen bir şeyi nereden bulsun?  Peygamberimiz Efendimiz buyurdular ki: “Siz ALLAH’ın sıfatı ile sıfatlanınız”. Bu hitabını iyi anla. Ademlikten terakki edemeyen şahsiyetlerde af etmek, bağışlamak gibi sıfatları  arama, bulamazsın. Olmayan bir şeyi nereden bulacaksın? Ademlikten say-i gayretini kullanıp, tertib-i tanzim-i ilahinin zuhurunu merciinden bekleyerek nail olursun. Mercii nedir:

      İrşat vazifemin 44 üncü yılını idrak etmiş bulunuyorum. Yaşadım ve şahit oldum. Bu sıfatları şeriatı ile yükümlü olduğun peygamber efendilerimizin şefaatinde bulursun. “Ben ilim şehriyim Ali kapısıdır” hitabı kıyamete kadar bakidir. Zuhur merciini mürşid-i kamilde bulursun. “Bu zamanda yok” demek gafletine düşmeyesin. Bu zannın Hazret-i ALLAH’a  karşı edep dışı olur. Manevi ilimle Hazret-i ALLAH’ın rahmetine, affı ,mağfiretine vesile kıldığı tertip ve tanzim-i ilahiyi inkar beşere manevi ölüm getirdiği gibi yaratanına zulüm isnat etmektir. Bu hal küfür olduğu gibi  Peygamberimiz Efendimiz’in  emr-i ilahi olarak getirdiği şeriat-i garraya  da ters düşer. Bununla da kalmaz.. Yaşanması tertib-i ilahi olan zamanın medeni yaşantısına, insanlığa karşı sorumlu olduğumuz hak ve hukuka, cumhurun kendi kendini idaresi olan cumhuriyete, muasır medeniyete yükselmiş, çağın güzelliklerini yakalamış, manası İslamiyet’ten ayrı görünüm taşımayan demokrasiyi kabul ederek yaşamanın güzellikler hazinesi İslamiyet’e ters düşüyormuş gibi göstertmek gafletini nereden edindin? Bahşedilen manevi vazifemle bağdaştıramıyorum. Sen nasıl  yaratılan güzelliklere din adına karşı çıkıyorsun, el-insaf!.“Hikmet mü’minin  kayıp malıdır, nerede bulursa alsın” hitabı ilmine ters mi düşüyor? Rabb’ımızın halk edip, kullarını bulmak ve yaşamakla yükümlü kıldığı bu güzellikler zatını niçin rahatsız ediyor? Önerim odur ki, manevi vazifesi  olan psikyatrist bir tabibe derdini anlat. Samimi ol.  Hiç şüphen olmasın kurtulursun.

“Her tabibe aşikar etme derun-i derdini,
            Her ne derdin var ise eyler deva, ALLAH kerim.”

Samimiyetine göre maneviyattan nasip alırsın. Samimiyetin yoksa hava alırsın. Zira mana şehrinde emr-i ilahiye muhalefet ve istismara yer yok! İyi bilesin. 0 kapıdan ancak ve ancak yokluk girer. Yokluksa ALLAH’ta olmayan sıfattır. İnsan ancak bu sıfatla Cenab-ı Hakk’ta fani olur. ALLAH’ın zatına mahsus sıfatlarını küstahça aciz nefsine mal etmek veya başkalarına bu sıfatları  yakıştırmaya kalkışmak, Hazret-i ALLAH’a karşı kulluk nedenini bilememektendir. Manevi cehalettir. Hikmet ve marifetullah noksanlığıdır.

Felsefe madde içindir. Mananın felsefesi olmaz. Tasavvuf felsefe değil bi-zatihi emr-i ilahinin mana yönü olup, Hazret-i ALLAH’a olan samimiyet ve sadakat tecellisinin anlamı, ilm-i ledünninin kulda lütf-u ilahi ile tecelli eden mana yönüdür.

AFFETME  SIFATI  HAZRET-İ  ALLAH’A   MAHSUSTUR. KUL  İSTESE DE  ALLAH  GİBİ   AFFEDEMEZ

ALLAH kulunu isterse affeder. Affetme sıfatı ALLAH’ın zatına mahsustur. Kul  affetmek istese de Hazret-i ALLAH’ın affı mağfiretine benzer affedemez. Çünkü affetme zevkinin  cüz’ü ancak kamil insanın iman ağacından zuhur eden mağfiret meyvesinde  görülse de nasiplisine tahsis edilmişti. Kul bu türlü rızkını vesile olan insanı kamilden  alır. Af ve mağfiret Hazret-i  ALLAH’ın sıfatıdır. Kulun  nefsinde bu rahmet-i ilahiye uygun ilahi hazzın zuhurunun görünümü mü’min sıfatının mevcudiyetinin şahididir. Her ne kadar bu sıfat kulda da  görülebilirse de  kulda zuhur eden bu  sıfat Hazret-i   ALLAH’ın sıfatına  eşit değildir.  Kul her ne kadar af etmiş gibi görünse de inanma! Zamanı gelene kadar muhafaza edecektir. Zamanı gelince hiç şüphen olmasın fazlası ile kullanacaktır!

                 Hacı Mustafa Anaç Efendi yaşadığı hayattan nedamet duymuş, bir daha geri dönmemek üzere Hacı Ali Ahıskavi Hazretlerine biat ederek  tövbe almıştı. Yalnız Çorumlunun değil, tanıyan beldelerin medar-ı iftiharı, “gara şeyh” ismiyle maruf, Hafızı Kur’an, el-Hac Bekir Baba’nın Halifesi Ali  Ahıskavi,  Ahıska muhacirlerinden idi. Makamı cennet olsun.

                 Mustafa Anaç Efendi’nin  çilesi dolmuş! Vakti saati gelmiş! Ezel-i ervahtaki tertib-i ve tanzim-i ilahinin vesilesinin zuhuru, rahmet vesilesi  Ali Ahıskavi’nin şahsında Hazret-i Muhammed Mustafa (s,t,a,v) Efendimiz’e biat vecibesi ile şeref-yab olmuş, ezel-i ervahtaki ikrarını Hazret-i ALLAH’a tekrar etmişti. Varis-i Nebi, nedim-i ilahi olan Şeyh Ali Ahıskavi Hazretleri’ne  müntesip olmuştu. İntisabının  manasının gerçek anlamı bu idi. Ezel-i ervah da ki Hazret-i ALLAH’ı kayıtsız ve şartsız tasdik eden imanı ile, hasbe’l-beşer düştüğü bataklıktan sıyrılıp, hakikatte murat olan rahmet-i ilahiye nail olan Hacı Mustafa Anaç Efendi’ye yedi tarikten icazet verilmişti.    

                 Maalesef, Çorumlulardan ekserisinin  Hazret-i ALLAH’ın lütuf ve ihsanı olan bu rahmet-i ilahiden habersiz ve nasipsiz olmalarının nedeni ALLAH’ın aff u mağfiretini kabul edip içine sindiremeyen çarpık düşüncelerinin yansıttığı yaşantılarından dolayı  o büyük insana Hazret-i ALLAH’tan  bahşedilen vesile-i ilahiden istifade edemediler.  

                 Şeyh Mustafa Anaç  Efendi’nin  pederi İmam Hacı Mehmet Efendi idi. Pederlerinin irtihalinden sonra vakt-i saati gelmiş, Mustafa Anaç Efendi samimi tövbe istiğfarı ile aff-ı ilahiye nail olmuş, rahmet-i ilahi vesilelerde zuhur etmişti .

                 Hacı Mehmet Efendi Hıdırlık’ın resmi Şeyhi Abbas Efendiye müntesip idi.   Şahidi oldum;  bizzat cennet- mekan Şeyh Abbas Efendi’yi  kayın pederim Şeyh Hacı Mustafa Efendi ile ziyaret etmiştik. Şeyh Efendi  Hacı Mehmet Efendi hakkında     meth ü sena ederek, “en sadık dervişim o idi” dediği Şeyh Efendi’nin ateşli  hitabının  zevkini hala taşıyorum ve yaşıyorum. Hele üç kere davudi sesi ile “İLL ALLAH”  demişti ki,  onun iç alemime oturan aşk haykırışı beni Rabb’ıma daha yakın kıldı. Manaya giriş kapımın, zevk ve manevi  şevkimin zuhuruna  daha çok yaklaşım vesilesi   oldu! Hıdırlık Şeyhi Abbas Efendi’nin  manen aşk dağıtma tasarrufatına şahit olmuştum !

AŞK  ŞARABI

Her hangi bir meyve suyunu ekşiterek yapılan sekir verici içkiler, Hazret-i ALLAH’ın haram kıldığı,beni Adem’in madde ve manasının anormal duruma düşmesine ihtiyarı  ile tevessül ettiği,  emanet-i ilahiyi  tahrip eden, cümle günahların anası,  emr-i ilahiye muhalefetin  giriş kapısı... Zamanımızda içkili araba  kullanan Azrail yardımcılarının  ocaklar söndürme  aleti... Anlatmak istediğim günah-ı kebair şarabı değil!

                Arapların lügatın da cemi içkilerin ismidir şarap.

                Belirtmek  istediğim  aşk şarabı. Manaya kapı açan tertib-i tanzim-i ilahi olan istisna-i kullarına bahşettiği “şaraben tahura” dır. Manamda Hıdırlık Camii içinde ve ortasında, sacayak üzerinde çok büyük bir kazan.. Altında ateş görmedim amma kaynamış gibi buharı çıkıyordu. Hıdırlık Şeyhi Abbas Efendi büyük bir kürekle aşk şarabını karıştırıyordu!Benden başka kimse yok idi.Ayakta,heyecanla seyrediyordum. Ceseden uyuyordum amma manam ve kalbim uyanıktı. Yakaza hali yaşıyordum. Şeyh Efendi büyücek, kalaylı bakır bir tası, aşk şarabı ile doldurdu, içmem için bana uzattı . “Galip Efendi oğlum” diye taltif ederek, şarap dolu tası içmem için elime verdi. Ağzıma götürüyordum ki, müntesip olduğum Şeyhim Efendim Kahramanmaraşlı Hacı Mustafa Yardımedici bileğimden yapışarak ağzıma yaklaştırdığım tası aşağı indirerek, “sadece 6 damlaya müsaade ediyorum” diye tas dolusu aşk şarabını içirmedi. O anda iç alemime  yansıyan mana bu abd-i acizin manevi halinin düzeni içindi, gelecek halimin zuhurunu sanki görüyor gibi idim.  Şeyhim Efendim’in beni tas dolusu şarabı içmekten men edişinin anlamı “yolun mecnunu olmana  maneviyat  razı değil fazla içmene  müsaade etmiyorum” manası kelime ile değil, iç alemimde hal olarak  belirmişti.

                Nice sonra tarihini hatırlayamadığım teferruatı ile anlatmama da   müsaade edilmeyen,  tertib-i tanzim-i ilahiye olan mana meclisinde benim için hususi halk edilmiş aşk şarabından mecliste bulunan, maneviyatın vazifelendirdiği şahsiyetler şahsıma  tahsis olunan mana  şarabımdan su bardakları ile içtiler. Hissiyatıma vakıf olmuş gibi bana ufak çay bardağı ile verdiler. Sonraları  anladım ki bu naçiz şahsım için tedbir-i ilahinin tanzimi ve ayarlaması idi. Taşıyacağım manevi vazifenin nedenlerinin gücümün dışına taşmamasının tanzim ve tertib-i ilahi  olduğunu   bugün daha iyi  anlıyorum. Peygamber Efendimiz’in “Beni Rabb’ım terbiye etti, ne güzel terbiye etti”  hitabının fer’i ve cüz’i de olsa  bu abd-i aciz vesile-i  ilahinin zuhurunun manevi  anlamının zevkini yaşıyorum. Ve bu manevi zevki arayan “elestü                 bi- Rabbiküm ”hitabına yani “ben sizin Rabb’ınız değil miyim?” Hitabına “evet”  diyen rahmet nasiplilerini çağırıyorum. “Beli” diyemeyen  kullarının da aynı rahmet-i ilahiye nail olmak şerefine ermeleri için sebep olarak yaratılan dünyada zuhuru na mütenahi olan rahmet hazinesinden rızklanmalarını manevi  vazifemden dolayı hatırlatıyorum ve ısrar ediyorum, lütfen...

                Bilelim ki, Hazret-i ALLAH dünyayı, bütün alemleri beni Adem’e musahhar kıldı. Yani hizmetçi kıldı. Bu sırrı iyi anla da nefsine zulüm etme. Dünya bir daha eline geçmez  bu fırsat verilmişken  maddi ve manevi rızkını arayıcı ol. Havf u reca üzere samimiyetini göster. Tertib-i tanzim-i  ilahiye yakın ol. Anlamsız ve manasız yaratılmadın. Hazret-i ALLAH noksanlığını vermesin fakat yalnız beş duyu ile iktifa etme. Tertib-i ilahiye bu kadar değil. Yalnızca beş duyunun  esiri olarak ömrünü bitirme. Yaratılışının esasını teşkil eden manayı ilahiye gel. Maddeyi de,  manayı da kazanmanın yeri dünyadır. Sakın dünyaya hor bakmayasın. “Dünya Hazret-i ALLAH’a iman etmeyenler için cifedir.” Buyurdu Hazret-i Resulullah (s,t,a,v).

SAHİPSİZ YAŞAYIP TERTİB-İ İLAHİYE RAHMETİNE NAİL  OLMADAN  EVVEL UMUMİYETLE ADEM’İN ÖLÇÜSÜNÜN BENZERİ
BEN DE MECNUNLUĞU İLÂHİ AŞK ZANNEDERDİM ?

 Hazret-i ALLAH’ın tertip ve tanzimine tabi olmanın  imkanları rahmet-i ilahi olarak her an  mevcut iken cehlimizden,  bilgisizce ,  sebebine tevessül etmeden de normal manevi hayatın yaşanacağının  zannı  ve gafletinin  çok kimselerde görüle gelen  mana cehaletinin başkalarında olduğu  gibi beni de hakikat cahili saflarına iteklemiş, “böyle olur” zannı ile çarpık yolu her nasılsa  beğenmiştim. Fakat  hakikatlerin zuhurunu azda olsa Rabb’ımın lütf u ihsanı ile gördükçe ister istemez tedirgin   idim. İki cami arasında kalmış  bi-namaz gibi olmuştum. Nasıl olmayayım ki, çokları gibi beş duyunun ötesinde ilim ve irfaniyet yaşantısını  yeteri  kadar kabul edemiyordum. Fakat gayr-ı ihtiyari her şeyin gerçeğini arama arzu ve isteği rahmet-i ilahi olarak  madde hayatıma tesir ediyordu. Bu halimi ilmi olarak  ifadeden yoksundum. Amma kuvveti ve kudret-i ilahinin her zerrede yıpıltısının yaşantıma hakimiyetini izahtan  aciz kaldığım. Tabibini ve ilacını her an beklediğim, henüz bulamadığım ilah-i aşkın,   ezel-i ervahta bahşedilen Hazret-i ALLAH’ın hitabına “beli” yani “evet” diyen  imanımla Rabb’ımın menduh olarak yarattığı yani en güzel yaratılan bu alemle cehlimden  çelişki halinde idim. Henüz terazim hayır ve şerri tartacak güce erememişti. Bazen    tartamadığı  gibi, şapla  şekeri de  yeteri kadar biri birinden  ayırt etme  ölçüsüne  sahip değildim. Nasıl ayırabilirdim ki, şekerin tadına yeteri kadar muttali değildim. Vesile-i ilahi mana  şekercisi ile  bilişdirene   kadar rahmet-i ilahi olan bu gerçeklerin mahrumu ve mahkumu idim. Elbette intisabımla bütün müşkilatım hal olacak demek değildi.

                Tasavvufi  yola girdiğin zaman  maddi ve manevi yaşantında yolun zevkini alırsın. Yeterli mi? Elbette hayır! Hazret-i ALLAH’ın tertip ve tanzim eylediği  mana ve gönül  üniversitesine girdin. Meyitin yıkayıcıya teslim olduğu gibi  teslim ol. Acele etme. “Sabreden  derviş muradına ermiş”  sabırda  zafer vardır, sabırla koruk helva olur. Bu gerçekleri içine sindirmeye çalış. Benim gibi aceleci olma. Ayıp oluyor. Ben bu ayıba  nasıl düştüm? Anlatayım da ibret al:

                Şeyhim Efendim gönderilmeden evvel çok aşığım sanıyordum ve yanıyordum.Yürürken ayakkabımın çıkardığı ses dahi beni mecnun ediyordu. Nereye baksam,ne duysam,aşkıma aşk katıyor, aşk-ı ilahi böyle olur zannediyordum. Hele bir kimse yanımda ALLAH deyiversin; ruhum cesedi terk edecek gibi oluyordu.  ALLAH’ın ismini andığım zaman  aşk-ı ilahinin etkisi ile canım cesedimden ayrılacak gibi oluyordu. Bu mecnuniyeti normal tertib-i ilahi olan aşk zannediyordum,çok çok kimselerin zannettiği gibi.

               Şeyhim Efendim’i Hazret-i ALLAH bu abd-i acize gönderene kadar maddi yaşantıma ve icraatımla rızkımı kazandığım sanatıma yansıtmıyorum zannediyordum amma manam perişandı! Manevi halimin perişanlığına şahit gereksizdi. Gece gündüz  Rabb’ıma  yakarıyordum. Manevi  tabibime kavuşmak için arzu, rica ve şöyle iltica ettim:

                “--Ya Rabb! Derdimin dermanı, rahmetine vesile kıldığın mürşidimi, şeyhimi gönder. Yarın bekliyorum. Eğer yarın göndermeyeceksen. Lütfen emanetini al. Çünkü gücüm kalmadı!..”

               Diye bütün mevcudiyetimle yalvarıyor, göz yaşlarım ve hıçkırıklarımla saatlerce bitkin bir halde idim. Bir ara iç alemime ferahlık geldi. Şüphesiz  duamın kabul olduğunu müjdeler gibi bir hal olmuştu. Zira o gecenin manevi zuhuratı  gün boyu madde hayatımda da zuhur etmiş metafizik tecelli fizike dönüşmüştü. Tazarru ve niyazımı Hazret-i ALLAH’ın kabul ettiğinin müjdesini aldığım gibi, maddede zuhurunun da seyrini ve yaşantısını ihsan etmişti. Kesinlikle anladım ki, isteklerimi  Rabb’im kabul etmiş ki, müracaatımın  fazlası ile tahakkuk eylediğini  aynı  günde yakardığım  saatte Hazret-i ALLAH tarafından tertip ve tanzim olunan rahmet-i ilahiye vesile kıldığı, bu abd-i acize  rahmet-i ilahi olarak tertip ve tanzim edilen mürşidim, efendimi  elinde Hazret-i Kur’an’la geldi. Gelmesi ile bir anda rahmet-i ilahiye vesile olan gönül boşluğum doldu. O boşluğun verdiği ızdırap ve gönül sancılarım kayboldu.

                 Aşk-ı ilahi zannettiğim anormal duygu ve hislerim yerlerini hemen Rabb’imin tertib-i rahmeti ilahiden zuhur eden güzelliklerin gelmesi ile çirkinliklerin madde ve manamdan nasıl kaçar gibi terk ettiklerinin verdiği  zevki  unutamıyorum!.. Unutmakta  istemiyorum. Hani derler ya “hakikat geldi batıl zail oldu.” 

                 Mürşidim Efendi’min gönderilmesi ile, nefsimin ürettiği, aşk-ı ilahi sandığım ilahi zevk ve aşk-ı ilahi sandığım anormal duygulara öyle alışmışım ki, normale geçişimi de yadırgar oldum. Şimdileri anlıyorum, anormallikler kayboldu! Ben bu anormallikten kurtuluşu da  cehaletimden manevi kayıp zannettim. Rabb’ime yersiz ve küstahça sitemli ilticalar ettim. Aşk-ı ilahiyi “kayıp ettim” zanneden cehaletimle Rabb’ime neler demedim ki... “Aşk şarabı içirdiniz de, ne oldu? Tutmadı... Şarabınız evvelki aşkımı da kaybettirdi” diye, Rabb’ime yersiz ne sitemler ettim... Çünkü ilahi aşk diye, bilgisizce, “manayı yaşıyorum” zanneden bazı çarpık fikirlerin mahkumu idim.

                Benim bilgisizliğime uygun kıssayı  şöyle anlatırlar:

                Esrar müptelası, bakkaldan aldığı esrarı içmiş. Yıkanmak için hamama gitmiş. İçtiği esrarın etkisini hissedemeyen esrarkeş peştamal ve ayağında takunya ile çarşının kalabalık mevkiinde bulunan bakkala çatmış da:

                “--Haram olsun aldığın para. Sattığın esrar bozukmuş, tutmadı” diye çıkışınca, kalabalığında gülerek seyrettiği esrar keşin anormal, perişan haline bakkal kahkaha ile gülerek:

                “--Tutmadı diyorsun, şu haline bak, bir de tutsa idi acaba ne halde gelecektin?!..” Diye bu gerçek nüktesi ile seyredenlerin  hayatı boyu unutamayacağı hikmet gerçeğini  sergilemişti.

                İşte bu abd-i acizin manaya yönelik sitemleri de teşbihte hata olmaz anlamında edep dışına çıkan esrarkeşin sitemine benziyordu ve hayatım boyu unutamayacağım cevap bağışlaması, rahmeti sonsuz olan Rabb’imin merhamet hazinesinden ihsan edilmişti. Her kul için ibret-i alem olan hikmet-i ilahinin uyarısını dinle :

                “--Ne  istiyorsun? Aşk mecnunu olup da  aynı yerde kalıp, yerinde saymak mı istiyorsun? Sen bunun için yaratılmadın. Gideceğin çok uzun yolun var. Mecnun  olarak mana yolunda    duraklanır, ileri gidilmez!..”  Denildi.

               Bu uyarıdan şunu iyi anladım: Hiçbir  şeyin ifratı makbul olmadığı gibi ilah-i aşkın ifratı da salike yol aldırmaz. İyi bildim ve  anladım! Özür diledim, “aşkın bu yönünü bilemiyordum” diye.   Benim zannettiğim aşk-ı ilahi gerçek ilah-i aşk  değilmiş. Amma biraz geç anladım.

               Hazret-i ALLAH’ın vazifeli kılmadığı, sinsile-i meratibe, izn-i icazete sahip olmayan, her hangi bir şeytani görgünün ve na-ehilin yersiz alkışlarının mahkumu, gerçeği bilmeyen, sahte yol gösterici, hakikat yolunun yol kesicisi hatasını anladığı  zamanda geri dönüşü zor olan bu anormalliğin  hesabı mutlaka sorulacak ! Hazret-i ALLAH’ın affı mağfireti sonsuz! Amenna. Amma “mana” diye avuttuğu, mecnun eylediği ve rahmet-i ilahiden mahrum ettiği madur kulların ellerinden yakalarını  nasıl kurtaracaklar? Merak ediyorum!

              Tasavvuf ve kolları olan tarikatları bilmeden inkar eden, manadan ve metafizik tecelliyattan yoksun, tek yönlü alimlerin çarpık fikirlerinin günaha yönelik kısmına da ortak olduğunu bilemiyor.

              Benim de intisap etmeden evvelki aşk-ı ilahi sandığım anormal halimin benzerlerini görmek Hazret-i Muhammed Mustafa (s,t,a,v) Efendimize uğramayan,  yerinde sayan mecnunları seyre nail olmak için ilan vermeye gerek yok. Çok yerde müşahede etmek mümkün. Bu samimi halini kabre kadar götürebiliyorsa amenna. Samimiyetinden dolayı manadan mahrum etmezler. Fakat tertib-i tanzim-i ilahiyi bulup yaşayan gerçek ehl-i aşk gibi olur mu? ALLAH hiç bir kulunu tertip eylediği rahmetten mahrum eylemesin...

              O anormal hayatın zaman zaman cehlimden özlemi manevi halime tesir ediyordu. Cenab-ı Hakk’a yersiz,  ukalâ  ve küstahça, “normal yakarıyorum”  zannı ile müracatlarımın  gerçekle bağdaşmadığını gene Rabb’imin lütfu ihsanı ile iyi anladım. Hataya düşmemem için gene Rabb’ime sığınıyorum. Gerçeği yansıtan havf u recasından tazarru ve niyaza layık değilsek de biz acizleri havf u reca rahmetinden mahrum  eylemesin, amin .     

“GARA  ŞEYH”   DİYE  ANILAN   ÇORUMLU   HACI  BEKİR BABA’YA  ALTI   TARİKATTAN,  MISIR’IN TANTA VE NİŞÂBΠ  ŞEHRİNDE   İZN-İ    İCAZETİN VERİLİŞİNİN   ANLAMI  VE HİKMETİ !

Hacı Bekir Baba’nın halifesi müştak oğlu Ahıskalı Şeyh el-Hac Ali Efendi ve Ali Efendi’nin Halifesi Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Efendi’lerden (makamları cennet olsun) defalarca şahıslarından dinlediğim, noksansız anlattıkları  Hacı Bekir Baba’ya izn-i icazetin nasıl verildiğini  tevatüren dinleyip, harfiyen inandığım, bu abd-i acize de ayni icazetten Tarik-i Kadiri ve Tarik-i Rufai’den izn-i icazetin verildiği için şahidi olduğum tertib-i tanzim-i ilahiyi iyi dinle de “fiziki olaylardan başka bir tertip tanımıyorum” diye nefsine zulmetme.

    Metafizik zuhurata iman edip rahmet-i ilahiyi  yaşayan, Hazret-i ALLAH’ın  istisnai  kullarını ilim adına hakaretinle rencide  ediyorsun. Dikkat et! Gayretullaha  dokunuyorsun. ALLAH’ın verdiği zamanı fiziki hurafelerle öldürme. Madden metafizik tecelliyatı için yaratıldı. Dava yalnız fiziki hadiselerle hitam bulsa idi metafizik elbette anlamsız ve manasız kalırdı. İlahi bir gücün mevcudiyetine  “lüzumsuz ve gereksiz” zannı ve düşüncesi ile  iman etmeyen, hakikatlere yüzünü dönmeyi yaşantısının dışında tutan  hakikatten  yoksun yaşantılarından  çektikleri tatminsizliğin sonucunda dünya ızdırabından başka bir şeye nail olamaz... İnançsız  hayat bir gün dahi çekilmez olur. Taşıyıcısına  eza ve cefa veren  imansız hayatı benimsettirilen  adem  anlamsız hayatı taşımaktan bunalmış, her an yaşantısında beş duygunun  esaretinden kurtulmak kasti ile alkolik ve uyuşturucu  bağımlısı  olması kaçınılmaz olur. Kesinlikle bilinsin ki! Ocaklar söndüren bu ve buna benzer anormallikleri üreten nesnenin kaynağında Hazret-i ALLAH’ın varlığına yeteri kadar inanmamanın zuhurunu  görmek zor değil. Bu yönlü iman zafiyeti olan beni Adem’de her an  normal hayatı anormal duruma tebettül eden, ademi  insan olma rahmetinden mahrum eden  belirli nedenlerin anası uyuşturucu belasının  neden olduğunu    görmek  kehanet değil. Çünkü o melanet hiç bir zaman gizli kalamaz ki!..

    Hacı Bekir Babaya,  seyrü sülükünü tamamlaması için aldığı  manevi emirle şeyhi  zamana göre şartlı seyahat vermişti.

    Manevi halinin istisna-i zuhurunu müşahede eden Şeyh Efendi dervişlerini günün şartlarına uygun manevi işaretle eğitime tabi tutar. Çünkü dervişin kemalatı ALLAH için şeyhine olan bağlılığındaki mana, dervişin imanının ölçüsüdür.

    Hacı Bekir Baba’ya Şeyh Efendi , hususi cübbe diktirdi. Cebi yoktu.  Çünkü “bugün bugündü,  yarını düşünmeyecekti” üç gün aç kalmadıkça kimseden bir şey istemeyecek, yalnız takva sahibi bildiği kişiye edeple  halini arz edecek, anlamadı ise üç gün daha sabredecek ,yüzsüzlük ve acizlik etmeyecek.

    Bu şartlarla seyahat izni verilen seyahatiyle seyri sülükünü tamamlayacak olan Hacı Bekir Baba verilen direktiflere harfiyen uyarak Tanta’da metfun Seyid Ahmet el Bedevi Hazretleri’nin  türbesinin de bulunduğu dergahına yetkili zatında müsadesi ile yanında getirdiği postunu sermiş, evrat ve ezkarı ile zamanını geçiriyor, tertib-i tanzim-i ilahinin tecelliyatının zamana göre nasıl zuhur edeceğini  merakla bekliyordu Hacı Bekir Baba. Çünkü manevi kemalatı bu tertibin seyrine salikin ne  kadar  intibak edeceğine, ne kadar sabır göstereceğine göre derece alacaktı.

    O zamanki istisnai kişilere uygulanan manevi imtihanlar bu zamanın imtihanlarıyla kabil-i kıyas değildi. Dergaha geleli üç gün olmuştu. Midesine sudan başka bir şey girmemişti. Yemek vakti geldiğinde dervişler dergahta  ne pişirildi ise yiyorlar, Bekir Baba’ya “buyur” diyen olmuyordu.

    Hazret üç gün aç kalmış ve isteme selahiyeti doğmuştu! Tanta’ya geldiğinde derviş edepli, hürmetkar bir bakkalla tanışmıştı. Şeyhinin anlattığı meziyetler bakkalda görülüyordu. Üç gününü dolduran Bekir Baba bakkala gelerek halini anlattı ise de bir hikmet bakkal anlayamadı.

     Israrı yasaklanan halinin anlaşılamadığı üzüntüsü ile dergaha geldi, yine postuna oturdu. Üç gün daha geçmişti ki, takati kalmamış, namazda kıyama kalkamıyor, oturarak namazını eda ediyordu. Gayr-ı ihtiyari iç aleminden isyan belirtileri zuhur etmeye başlamış,  “demek ki Seyit Ahmed  el-Bedevi beni misafirliğe kabul etmedi. Bu hale göre  resmen kovuldum” diye postunu dürmüş ve dergahı terk ederek tanıştığı   bakkala “ALLAH’a ısmarladık” demek için uğradığı zaman bakkal altına sandalye vererek dükkan içinde kapının yanına oturtmuştu.

     Tanta’da bir meczup varmış. Elinde büyük bir sırıkla çıkar, bazı kişilere sırıkla vururmuş. O meczup arastada görüldüğü zaman dükkanlarını kapatır, kaçarmış. Herkes kaçmış. “ Efendi kapının yanında oturuyor” diye edepten bakkal kaçamamış. Meczup Bekir Babanın yanına gelmiş. Elindeki sırığı yere vurarak “nereye gidiyorsun? Çabuk dön geri!” Demiş ve meczup uzaklaşmış.

     Dükkan içine gizlenen bakkal heyecanla efendiye:

     “--Bir şeyin yok ya! Meczup sana bir zarar vermedi ya! Fakat çok korktum... Sana bir şeyler söyledi, ne söyledi diye merak ettim...”

     “--Misafir olduğum yeri terk ettim. Sana “ALLAH’a ısmarladık” demeye gelmiştim. Fakat gitmeme müsaade edilmedi, geri dönüyorum.”

     Tekrar dergaha gelip postunu sermiş, oturmuş.

     Bundan sonra cereyan eden hadiseleri Hacı Bekir Baba şöyle anlatmıştı:

     Bir kişi başında büyük bir tepsi ile “Çorumlu Hacı Bekir kim?” Diye arıyor.     

     “--Hacı Bekir benim” dedim.

     Başındaki tepsiyi indirerek:

     “--Bunu sana gönderdiler. Yedikten sonra aşağıda bekliyorlar” dedi ve gitti.   

     Tepsinin kapağını açtım. Ne göreyim, pirinç pilavı, üzerinde kızarmış tavuklar... Altı günün açlığının serabı değil, sıcak sıcak, gerçekti. Seyreden dervişleri de çağırdım. Hep beraber yedik. Midemdeki altı günlük boşluğu doldurmuştum. Dizlerime derman, gözlerime fer gelmişti.

     Ellerimi yıkadım. Ferli ferli abdest aldım.

     “--Seni aşağıdan istiyorlar” diye bir derviş geldi. Beraberce bir odaya girdikten sonra, beni getiren gitti.

     İçeride sonradan öğrendim ki, dergahın Şeyhi Abdurrahim-i Nişabi Hazretleri imiş, sinirli sinirli ayakta yüksek sesle bir şeyler söylüyor. Bir şeye kızdığı belli ama kime? Benden başka kimse olmadığına göre bana kızıyordu ve diyordu ki: 

     “--Bu kadar zayıf irade dervişe yakışır mı? ALLAH için tahammül göstermesi gerekmez mi?...“ Daha neler neler...

     İçeri giren meczuba beni teslim etti ve:

     “--Götür” dedi.

     Meczup beni başka bir alem gibi bir odaya götürdü. Pir Efendilerimiz, rical-i gayp divan kurmuşlar. Kapıdan edeple girdim. Gavsu’l-a’zam Abdulkadir Geylani Hazretleri  bana hitaben:

     “--Aferin oğlum Hacı Bekir. ALLAH’IN tertib-i ve tanzim-i olan tarikatımı emr-i ilahi ile  sana verdim.”

     Seyit Ahmet el-Kebir Rufai Hazretleri baş parmağını kaldırarak :

     “--Ben de verdim.”

     Seyit Ahmede’l-Bedevi Hazretleri:

     “--Ben de tarikimi verdim .”

     Seyit İbrahim Düssuki Hazretleri:

     “--Ben de tarikimi verdim .”

     Şeyh Ebü’l-Hasan Ali Şazili Hazretleri:

     “--Ben de tarikatımı verdim” dediler.

     Daha devam edecekti. Gavsu’l-a’zam Abdülkadir Geylani Hazretleri müdahale ederek:

     “--Kafi” dedi.

     Beni tekrar Şeyh Abdurrahim-i Nişabi Hazretlerine getirdiler. Altı tarikten selahiyet verildiğinin izn-i icazeti yazılmış ve mühürlenmiş olarak verdiler ve memleketim olan Çorum’da ve her yerde irşada vazifeli kıldılar .

     Manevi yol büyüklerimden ve selahiyetli, yetkili şahsiyetlerden dinlediğim bu gerçekleri naçiz hayatımda zuhur eden manevi tecelliyatlar nedeni ile ben de şahit olarak “acabasız” naklettim. Zahiri ilim ile iktifa edip, manayı değersiz bulan sen inanıp inanmamakta muhayyersin. Amma, sakın ha inkar etmeyesin. Bu abd-i acize itimat et. Zarar edenlerden olmazsın, korkma.

“GARA  ŞEYH”  HACI  BEKİR BABANIN  CİNLERLE  SOHBETİ 

                Kara Şeyh Hacı Bekir Baba Seyit Ahmed el-Bedevi Hazretleri’nin türbesinde evrat ve eskarı ile meşgul iken nizamlı, intizamlı yürüyüş kolunda bir kalabalığın yanından geçtiklerini gördü. Bazı kişilerin selam verdiklerini ve “hemşehrim” diye hitap ettiklerini duydu.

               Olayın devamını kendisi anlatıyor:

               Aradan çok geçmedi, sekiz-on kişi kadar bir topluluk tekrar selam vererek “hemşehrim” diye yakınlık gösterip yanıma oturdular. Selamlarını aldım. “Hemşehrim” dedikleri için sordum:

                “--Çorumlu musunuz?”

                “--Evet Çorumluyuz” dediler.

                “--Kimlerdensiniz? Hangi mahallede oturuyorsunuz?” dedim.

                “--Melekgazi’de dururuz” deyince orada ev ve mahalle olmadığı için cin yatağı olduğu Çorumlularca malumdur:

                “--Yoksa siz cin taifesinden misiniz?” Dedim.

                “--Evet” dediler.

                “--Ne işiniz var burada? Ne zaman çıktınız Çorum’dan? Ne var, ne yok!” diye sordum cin hemşehrilerime. Cevaben:

                “--Bir davamız vardı. Temyiz mahkememiz var Tanta’da davayı temyiz etmiştik, beraat ettik elhamdülillah” dediler. “Zamana gelince, yeni çıktık Çorum’dan! Bizler  için sizler gibi yolculuk da  müddet yoktur” dediler.

                “--Bana Çorum’u anlatın. Neler oldu yakın zamanda? Hayli zamandır uzaktım sılamdan.” Dediler ki:

                “--Filanca zat filan gün vefat etti. Filan tarihte falanca yer yandı. Filanca  zaman bir kaza oldu. Kazada falancalar vefat ettiler. “

                Ben onların bu sözlerini not aldım.

                İzn-i icazetimi aldım. Maneviyatın emri ile Çorum’a geldim. İlk işim cin hemşehrilerimin sözlerinin  doğruluğunu araştırmak oldu  ve Çorumlulara sordum:

                “--Filan tarihte filan zat vefat etti mi ?” Diye.

                “--Keramet buyurdunuz” dediler.

                “--Filan tarihte filan yer yandı mı?” Diye sorduğumda, hayretle, gaipten haber veriyor zannının verdiği heyecanla yine:

                “-- Keramet buyurdunuz” dediler.

                Cin hemşehrilerimden neler duydumsa hepsini anlattım. Aynı nakarat:

                “--Keramet” dediler. Manevi sarhoş oldular. O cemaate gerçekleri söyledim. Keramet olmadığını ve cin hemşehrilerimin doğru söylediklerini iyi anladım. Anlattıkları şeylerin hepsi doğru çıktı .

               Bu olaylar  metafizik olay olduğu için nakletmeden geçemedim.

               Sakın “cin diye bir şey yoktur” demeye cür’et etme. Küfre gidersin. ALLAH kelamı olan Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’ıda inkar eylemiş olursun ki, mevcut şeyleri inkar edep dışı olduğu gibi ayrıca küfürdür . 

Bismillahirrahmanirrahim

“De ki: Cinlerden bir topluluğun  Kur’an-ı dinleyip şöyle söyledikleri bana vahiy olunmuştur: Gerçekten biz doğru yola ileten harikulade güzel bir Kur’ân dinledik. Biz de ona iman ettik kimseyi Rabb’ımıza ortak koşmayacağız.”                                               ( Cin Suresi, 1-2)

Kur’an-ı Kerim’den Cin Suresinden  yalnız 1 ve 2 ci ayeti yazdım. Buna rağmen cinin mevcudiyetini  halâ inkar edecek misin? Cinin varlığı da metafiziktir. O Onlar da beni Adem gibi teklifata tabidir. Cennet ve cehennem onlar için de geçerlidir.    

Bildiğimiz, bilemediğimiz, na-mütenahi yaratıkların efdâli insandır şerefli mahluk insandır. Hazret-i ALLAH’IN “yer yüzünde halifemi yaratacağım” hitabının zuhur mercii  olarak  yarattığı kamil insandır. Makam-ı hilafete erişmen için Hazret-i ALLAH’IN  elçileri ile gönderdiği ahlak-ı hamide yani mekarim-i ahlaklı olmaya namzet ve müsait insan olmanın şerefi seni bekliyor. Dikkat et! Mü’min olmadan elde edemezsin. Mü’min olmanın başlıca şartı ise Hazret-i ALLAH’ın yarattığı cümle kulları sevmektir. Bu sırrı iyi anla. “Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü.” Hazret-i ALLAH’IN  anlamsız, manasız yarattığı her hangi bir şeyi aklı seliminle gördün mü? Elbette hayır. Nasıl inkara  cüret ediyorsun? Yaratılışın sırrı olan insan olmaya namzet beni Adem’in  anlamsız ve manasız yaratıldığını nasıl düşünebiliyorsun ?!...

YARATILAN GÜZELLİKLERE VE ZAMANA UYGUN  İÇTİHATLA    DÜZENLİ TOPLUMLARI MUASIR MİLLETLERE EŞ DEĞER KILAN  İBADET, TAAT VE MEDENİYET MUAMELATIMIZLA BEŞERE  MANEVİ  YÖN VERECEK, ŞERİATI  ANLATACAK  İLME VE ALİME  MUHTACIZ

Lütfen, yanlış hüküm verme! Dünya  nizamı ve idare tarzını Hazret-i ALLAH kullarının iradesine  bırakmış ve emretmiş:
“Ey insan! Dünyayı ben yarattım, sen düzene koyacaksın.”
Kur’an-ı Kerim’i manasını anlayarak okur isen  bu hitab-ı ilahiye muttali olacaksın. Hazret-i ALLAH’IN günah-ı kebair olarak belirttiğinin dışında her güzelliği İslam’da göreceksin. Bilen toplumların ısrarla benimsedikleri cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları olan lâikliği  muasır milletler seviyesine çıkmaya mani semavi dinde ki umuma lütfedilen Din-i İslam’da ve de cümle peygamber efendilerimizin tebliğ ettikleri emr-i ilahilerde ismi “şeriattır” geriye itekleyen, güzelliklere karşı bir tebliğ ve emir görmedim. Yaşayarak ve bilerek şahitlik ediyorum cümle güzellikler semavi din İslam’a ve şeriatlara karşı değildir. Karşı göstermeye çalışan, bilginlik taslayan dalalettedir. Beşer bilmeden  zaman zaman din ve şeriatı nefsani duygularına ve çıkarlarına uydurmaya çalışmış, dejenere etmiştir. Bu ve buna benzer kişiler yaptıkları günahın hesabını verebilecekler mi?!

Hazret-i ALLAH’IN  affı  ve mağfireti sonsuz. Amenna... Umumu tahrip etti ise davası ALLAH’A kalmış. Yanlış yola düşürdüğü kulların da haklarını hatırdan çıkarma! İşte ehl-i hakikat Din-i İslam’ı ve şeriat-ı garrayı böyle istiyor ve izah ediyor.

               Peygamber Efendilerimizin getirdiği şeriat nedir? İyi dinle!

               “Hakikatin zahire çıktığı anda aldığı isim şeriattır; din şeriattır; tarikat, şeriattır;marifet şeriattır; hakikat de şeriattır.”

               İşte bazı dindar kesimler gerçeklere aşina olmadan hareketleri, tavırları  ve çarpık sözleri ile Din-i İslam’a ve şeriatlarına  elbette bilmeyerek darbe vuruyorlar. Bu duruma muttali olan, dini bilgisi yeterli ve içtihat kabiliyetli, manen şahidi olduğum davası için yaratılıp, ALLAH tarafından vazifeli kılınan Mustafa Kemal Atatürk  yaşadığı zamanın büyük Meşayihi Nurullah Efendi’ye gerçeği şöyle anlattı:

               “--Efendi Hazretleri, biliyorsunuz, tekke, zaviye, dergahları, türbeleri lüzumuna binaen ben kapattım. ALLAH bana yeterli ömür verecek mi? Bilmiyorum. Zamanı gelince onları ben açacağım.”

               Bu hadiseyi  tekrar  tekrar yazmaktan haz duyuyorum. Lütfen ayıplamayın. Kişiyi gerçeklerden uzak kılan, Hazret-i ALLAH’ın haram kıldığının dışında yarattığı güzelliklerden mahrum eden, tanzim edilen rahmet-i ilahiyi karanlık gösteren  Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’da belirtilmeyen,  haşa, ALLAH  elçilerinin getirdiği iddia olunup, Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’daki rahmet müjdeleriyle bağdaşmayan, kulları ALLAH’tan kaçıran şeriatı(!) kastetmiyoruz. İyi anla! Yanlış tutumun, çarpık bilginle naehle hakikatleri ters gösterip, çekilmez ve yaşanamaz hale getirdiğin  gerçek dışı bilginle Din-i İslam’a na ehil kitleleri hakaret ettiriyorsun. Buna hakkın olmadığı gibi mana yoksunu ilmi  yeteneğin de müsait değil, hedefi de ters gösteriyorsun. Lütfen, haddi aşma!. Bilgin ve tutumunla gerçekleri gösteremediğinden hakikatlere hakaret ettiriyorsun, hakikate menfi tutumunla. Bu cür’ete hakkın olmadığı gibi yetkin de yok!. 

               Hazret-i ALLAH’ın varlığına yeteri kadar iman etmeyen, maddede gördüğünden başka bir şeyi kabul edemeyen, materyalist ademde hakikati manayı aramak gülünç olmuyor mu? Temenni ve dua ederiz, onlara da Hazret-i ALLAH hidayet ihsan eylesin,  amin.

               Metafizik tecelliler Hazret-i ALLAH tarafından tanzim ve tertip edildiği mana düzeninin tasdikiyle iman eden kulda ancak rahmet-i ilahi, merhamet-i ilahi icabı  kardeşlik ve hoşgörü beklenir. Bu halin zıddı mana yoksunu kulda güzellik, sevgi ve muhabbet aramak, “yok” diye sitem etmek  safdillik ve hakikat salaklığı olur.

               Biliyorum, sormuyorum, fakat ulema etiketi taşıyan, kendinin toplumların rehberi olduğunu ilandan çekinmeyen, maddenin sözcüsü amma mana yoksunu  olarak zuhuru her an ehlinin nazarında gizli olmayan metafizik garibi, Hazret-i ALLAH’ın tanzim ve tertibi olan manevi teşkilatı, manevi zuhuratı bariz görülürken,nasıl görmezler, nasıl anlamazlar, varlığını nasıl inkar ederler?!.. Gerçeği dile getiren, metafiziği manzum olarak yaşayan ve yazan Edebiyat  öğretmeni  Fazlı Al Hoca Efendi’yi dinle:

    METAFİZİK  ALEM

Suretin ötesi âlem-i mânâ,

Nur üstüne nur hep bu arş-ı âlâ,

Metafizik maddeye meçhuldür halâ,

Fizik,metafizik senin eserin .

 Metafizik nedir? Fizik ötesi.

Melakut, ceberut, arşın cümlesi.

Amentüde mevcut gaybın hepisi.

Gayıplar alemi senin eserin.

İç içe tanzimde, enfüs ve âfâk.

Enfüsün içinde binlerce afak.

Ne girift bilmece şu tanzime bak.

Zerreler, kürreler senin eserin.

İlan ediyor ki, sure-i  Rahman.

Her an tecellide Halik-i Yezdan.

Her tecelli başka, başkadır inan,

Bütün tecelliler senin eserin.

Akılla gidilmez meçhul aleme,

Gel teslim et aklı, mürşit  kamile.

Enbiya, Evliya rehber ademe.

Küllü aklın hepsi senin eserin.

 

                          Sebepler bahane güç kuvvet senden.

                          Sebepsiz de yaparsın,  sorulmaz: Neden?

                          Anasız  babasız Adem halk eden,

                          Sebep denen herşey senin eserin.

 

Salih’e deveyi çıkardın taştan,

Musa’ya konuştun kuru ağaçtan,

Asayı ejderha yaptın ağaçtan,

Canlı, cansız her şey senin eserin.

 

                          Denizi MUSA’ya dümdüz yol yaptın,

                          Firavn’ı gark edip, yere kapattın.

                          YUNUS’u kurtardın sahile attın,

                          Ummanlarda ferman senin eserin.

 

Üzeyir yüz yıl uyur, bozulmaz yemek,

Merkep toprak olur, düşün ne demek?

Ashab-ı Kehfi de benzeri bilmek..

Öldürüp, diriltmek senin eserin,

 

 

 

                        Yerde ve gökteki ordular senin.

                         Her yerde her şeyin hazır askerin.

                         Kasırga, çekirge, tufan, depremin,

                         Her şey hazır bekler, senin eserin.

 

Âlemde görülen bu devr-i devran,

Senden gelip sana dönüyor her an.

Her şey fani, ZATIN bâki her zaman.

Fani, baki olan her şey senin eserin.

 

                                Maddeden manadan, yazdırdın bana,

                                Fazlı aciz, nasıl şükretsin sana?

                                EFENDİM’den himmet verdin bu cana,

                                EFENDİM‘le himmet senin eserin.

 

 Manayı yansıtmayan, beş duyudan öte yol tanımayan semavi din putperestliğe  dönüşmeye müsaittir, mahkumdur, mümkündür. Tarih boyu böyle olmuştur. 

Rabb’ımın bahşettiği vazifemin verdiği zevk ile yol büyüklerimin yaşantılarında dolaysı ile bu abd-i acizin yaşantımda zuhuru görüle gelen ve yaşanmış bi-zatihi şahidi olup unutamadığım metafizik zuhuratların bazılarını bu kitabı okumak zahmetine tahammül gösteren kardeşlerime metafizik tecellilerden bir şeyler verebiliyorsam “vazifemi yapıyorum” zevki ile bahtiyar olurum. Bu abd-i acizi  bilemeyenlere duyurmak istiyorum: “Sahtekar değilim.” Olmayacağım da, İnşaALLAH...

HAZRET- İ  ALLAH’IN  BAZI  KULLARININ ÖMRÜNÜ BELİRLİ ZAMANA KADAR UZATMASI !
 
Hacı Bekir Baba anlatıyor:

               Manamda  Hazret-i ALLAH buyurdu ki:

               ”--Kulum Hacı Bekir, sana bir şey vermek istiyorum. Ne vereyim? Mala mülke iltifatın yok. Kullarımın veremeyeceği bir şey vereyim. Tertibim olan ömrün bu gün hitam bulmuştu, otuz sene daha ömrüne ilave ediyorum.”

               Hazret-i Şeyh o gün yetmiş yaşını doldurmuştu. Hitab-ı ilahiyi hemen not almış, tarihini belirtmiş. Günü geldiğinde ihvanına hitaben:

               ”--Ben bugün vefat edeceğim diyerek” Kabe’den getirdiği beyaz elbisesini istedi. Ve giydi. Zahiri ulemanın yeteri  kadar ölçüye alamadıkları zikir halakasını kurmuş,  bizzat halakanın ortasında zikri idare etmiş ve sonunda: 

               “--Benim  ruhuma teberrüken bağışlayın” buyurmuşlar.

               Halakayı zikirde bulunanlar Şeyh Efendi’yi o günkü kadar güçlü  görmediklerini söylediler. Bu bakımdan nefsani ölçülerine uymadığı için şüpheye düşen, yeteri kadar şeyhlerine  itimatsızlığın eseri olarak dervişliği ölçmede fiziki ölçüden başka ölçüleri olmayanlar itiraz ettiler.

               Efendinin ilk eşi vefat etmişti. İkinci âilesi ile beraberliği kırk seneyi bulmuştu. Hanımı: 

               “--Efendi Hacı Leylek de “öleceğim” diye kabrini yaptırdı, malını mülkünü dağıttı, daha halâ ölemedi, rezil oldu” deyince, kırk senedir efendisinin manevi vazifesinin anlamını anlamamış olan hakikat yoksunu hanımına üzülerek Kara Şeyh Hacı Bekir Baba: 

               “--Yazıklar olsun! Kırk senedir Hacı Bekir ile Hacı Leylek’i ayırt edemedin mi?” Uyarısı ile gerçeği görmekten yoksun olanlara boşa geçirdiği zamanın acısını ne güzel dile getirdiler. İhvanlarına da hitaben:

               “--İyi dinleyin! Hazret-i ALLAH “ömrüne otuz sene ilave ettim” buyurdu. Bu gün otuz sene hitam buldu” diye gerçeği anlattı. Amma kaç kişi anladı?.. Bu gerçeği anlayamayanlar duramadılar. Şeyh Efendi’nin sözüne harfiyen inanan, imanının göstergesi olan tecelliyi idrak eden pek az derviş kalmıştı. Gene bir kısmı da “böyle ölüm olmaz” diye gece ilerleyince uzaklaştılar. Halifesi Ali Efendi ve birkaç sadık dervişinden başka kimse kalmadı.

               Şeyh Efendi hitab-ı ilahinin zuhur saatini bekliyordu. Saat değil dakika dahi şaşmayacaktı. Çünkü Hazret-i ALLAH’ın verdiği ilave ömür saati ve dakikası ile otuz sene idi. “Sadakallahü’l-azim” (Hazret-i ALLAH doğru söyler.)

               Bu türlü hitab-ı ilahinin Rabb’imin aciz kullarına bahşettiği rahmetinin bu abd-i acizde benzer tecellileri ile bu tür manaların şahidiyim. Yeri geldikçe yaşantım boyu gördüğüm ve yaşadığım metafizik olayları Rabb’imin affına mağruren müsadesine ve merhamet sıfatına sığınarak anlatmak istiyorum. Hazret-i ALLAH’a mahsus olan varlığı nefsime mal etmiş gibi gösterme gafletinden gene Rabb’ime sığınırım.

               Aşk ile evradıma ve eskarıma çalışıyordum. Yakaza halinde Cenabı Hakk bu abd-i acize hitap ediyordu:

               “Sana vermek istediğim  rahmetim olan iki şeyden birini iste: İlim meclisinde bulunmak mı istersin, cenaze namazı mı kılmak istersin? Buyurdu Hazret-i ALLAH. Aczim ve göz yaşlarımla:

               “Abdinim, bilmem. Rabb’im sen bilirsin” dedim. Boynumu bükerek. Teslimiyetimi dile getirmeye çalıştım. O gecenin gündüzünde gayr-ı ihtiyari manevi ilim meclisinde bulundum ve bir zatın cenaze  namazını kıldım.

                Bu zevkin .izahı mümkün değil. Bu ve buna benzer bazı metafizik zuhuratın şahidi olduğum için “Gara Şeyh Efendi’nin” anlattığı ömür ilavesinden cesaret alarak bu tertib-i tanzim-i ilahinin manada belirtildiği gibi maddede aynen zuhurunu görüp yaşadığım rahmet-i ilahiyi  yazmaya cür’et ettim.

               Gece yarısı yaklaşmış oturduğu yerde uyuyor gibi dururken gözlerini açarak etrafta pek az kişinin kaldığını görünce Halifesi Hacı Ali Efendi’ye:

               “--Gittiler mi oğlum? Sabırsızlar, duramazlar... Ayaklarıma bakar mısın, soğumuş mu ?”

               “--Soğumuşlar Efendim”

              Hacı Efendi ateşli mangalı Efendi’nin  bacaklarının arasına koyar battaniyeyi üzerine kapattır. “

               “--Al oğlum, ateşin tesiri kalmadı”

               Hacı Ali efendi mangalı çeker. Çok geçmeden “Gara Şeyh” başını kaldırır ve tebessümle :

               “--Hoş geldin ya Melek” diyerek, sağ eli ile sakalını tutarak:

               “--İhtiyarım fazla kıyma. Rabb’ım sen bilirsin, Rabb’ım sen bilirsin, Rabb’ım sen bilirsin! Ya ALLAH!” diyerek sağ tarafa başını bırakır. “Kalu: İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.”

               Hazret-i ALLAH o bahtiyarların yürüdüğü yolda bizleri de sebatkar kılsın.

               Yol “tarik”tir, cem’i “tarikat”tır. Hakikatin zahirde zuhurunun aldığı isim ŞERİATTIR. Hazret-i ALLAH’ın emirlerine uyulması ve kulların kulluk vecibesini yerine getirmeleri için rahmetinden elçileri ile gönderdiği tertib ve tanzim-i ilahinin ismi şeriattır.

               Zamanımızda tatbik edilmek istenen şeriatın esasları nefsani tahrifat görmüş. Binikiyüz senedir içtihattan mahrum bırakılmış. Yalnızca korkutucu cehennem yolundan başka yol gösteremeyen, beş şarta tabi kılıp, kimseye “müslüman” diyemeyen, herkesi illa “kafir, gavur, gayr-i müslüm” göstermeye çaba harcayan şeriatı(!) kast etmiyoruz. Daha evvel yazdığım kitaplar da detaylı anlatmaya çalıştığım, gönüle zikrullahı ve aşk-ı ilahiyi yansıtan ŞERİAT’ı istiyoruz. Salikini merhametsiz kılan, bi-laistisna ALLAH’ın kullarına tepeden bakan, medeniyet, teknoloji, insan haklarından, güzelliklerden kişileri mahrum eden bu yaşantılara şeriat denmesini imanımla bağdaştıramıyorum. Kırkdört senedir taşıdığım manevi vazifemin mesuliyetini müdrik bu abd-i aciz de böyle bir şeriata intibak edemediğim gibi tercihim emr-i ilahiye uygun, büyüklerimin de yürüdüğü aşk yoludur. İşte HAKİKATiN  ZAHİRDE ZUHURUNUN ALDIĞI İSİM ŞERİATTIR. Bu şeriatı da ancak ilm-i tevhit, ameli tevhitle bulursun. Bu ayeti hatırından çıkarma; zevkini al; aşk-ı ilahiye giriş kapısıdır:

               “De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım: ALLAH’ın rahmetinden  ümit kesmeyin. Çünkü ALLAH bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki, o  çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”   (Zümer Suresi, 53)

               Hazret-i ALLAH’ın sonsuz rahmetini hatırdan çıkarma. Haramlara dikkat et. Şımarma. Yaratanına eş, ortak koşma. Dosdoğru yürü. Samimi ol. Mü’min olmaya çaba göster. Mü’min olman için emr-i ilahi ile seni yükümlü ve müsait yaratmış Hazret-i ALLAH. Mü’min olmanın nedenlerine dikkat et. Maddi gıdaya muhtaç olduğun gibi manevi gıdaya daha muhtaç yaratıldın. İhmal manevi kaybın demektir. Savm, salat, hacc u zekat,  kelime-i şahadet gerekli. Kelime-i tevhit müslüman olmak için gerekli. Kelime-i şahadet ise mü’min olanın şahitlik belgesidir. Peygamberimiz Efendimiz hasen olan bir hadislerinde buyurdular ki: “Kişi mü’min olmadan cennete giremez. Birbirinizi sevmedikçe mü’min olamazsınız. Ey ALLAH’ın kulları, kardeş olunuz.”

               Muhterem hocam! Mü’minle müslümanı birini diğerine karıştırdın. İslam’a girmeyi zorlaştırdın. Ülkemizde ve dış ülkelerde Din-i İslam’ın gerçeğini anlatamadığın için her yerde dost değil  düşmanı çoğalttın. Dinle, Hazret-i ALLAH

Kelam-ı Kadim’de ne buyuruyor? İslamiyet’i kullarına elçisi vasıtası ile nasıl izah ediyor? Sen de ALLAH  rızası için hakikatın dışına çıkma da, başkaları anlamadan dünyaya sen ilan et. Çünkü en son, mütekamil kullarına elçisi ile gönderilen şeriatın sahibisin... Bu rahmet-i ilahiyi bilesin, bulasın ki, anlatasın. Bu rahmet-i ilahinin  ilanını’da Avrupa’dan, Amerika’dan mı bekleyeceksin? Gerçeği bilmeye, görmeye çalış. Ki toplumlara bildirmek şerefini elinden kaçırma. Kadrini bilemeyerek hurafa, bid’at, işe yaramaz hikayelerle zamanı geçirir, maddeyi yaşatır, manayı öldürmeye devam eder isen hiç şüphen olmasın Rabb’ım emr-i ilahiye uygun rahmetini bir yerden zuhur ettirecek. Şüphe edilmesin. Rabb’ımın lütfu ihsanı ile abd-i aciz gerçekleri görebilmen için gördüğüm kadarı ile hedef gösteriyorum. Dini izahta toplumların itimat ettiği yerde bulunuyorsun. İlmin zahiri de olsa itimat edilen ismi  taşıyorsun. Vazifeni yap. Sorumlusun.

               “Ya Davut, cehaleti özür olarak kabul etmiyorum.” buyurmadı mı? Hazret-i ALLAH (c.c.)...

               “Bedeviler “inandık” dediler, de ki: “İman ettik” demeyin, “İslâm’a girdik” deyin, henüz iman kalblerinize yerleşmedi. Eğer ALLAH’a ve elçilerine itaat ederseniz ALLAH işlediklerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Çünkü o çok esirgeyen, çok bağışlayandır.” (Hucurat Suresi 14)  

               Hocam! Lütfen, İslam’ı anlatırken daha dikkatli ol. Hazret-i ALLAH Kur’an-ı Kerim’de ayetlerini açık açık her kulunun anlayacağı gibi beyan ediyor. Sen de tek din olan İslam’ı anlatırken “ibadete teşvik ediyorum” zannı  ile beş şart koyarak beni Adem’in arasına düşmanlık getirdin. Hatanı ALLAH aşkına düzelt. Ayetin dışına çıkma. Ayet-i celileyi Hazret-i ALLAH 1400 sene evvel bedeviye anlattı. Bedevi de “L İLAHE İLLA ALLAH” dediği için müslüman olduğunu anladı.! Bedevi müslüman olduğunu anladı, sen ey medeni, Müslümanlığı ne zaman anlayacaksın?!..

UYANIK BİR TEK SEN Mİ İDİN, EY “GARA  ŞEYH”

Etkisinden kurtulamadığım, kurtulmak da istemediğim metafizik rahmet tecellisini anlatarak cümle gönül ehlinin bu zevke ortak olmasının arzusu ile ve  metafizik dışı ilimle yetinen kardeşlerimi de bir nebze mana varlığına düşündürebilirsem mutlu olurum.

Çorumlular iyi bilirler, Yeniyol’da Delikboğaz’ın kahvesi arkasına düşen çıkmaz sokakta ki evde ikamet eden, dini yönden safiyetini muhafaza etmiş bir kişi aç, perişan kalmış. Gecenin yarısında, hacet kapılarının daha açık olduğu bir zamanda açlık ve perişanlığının verdiği heyecanla ve sitemle yüksek sesle şöyle müracaat eder -ki, o zaman Çorum’da  onbir dergahın olduğu söylenir-:

               “--Ey Çorum’daki  Şeyh Efendiler! Sizler peygamber varislerisiniz. Hanginiz uyanıksanız benim halimi anlayın. Tahammülüm kalmadı, yardım bekliyorum” diye halini sert dille haykırdı.

               Hacı Bekir Baba,  bir torbaya hazırladığı yiyecekleri, diğerine de odun, çıra gibi yakacakları koyarak, sarih adresini verdiği eve dervişleri gönderdi:

               “--Selam söyleyin, sabah namazından sonra beni görsün” buyurdu.

               Adresi buldular. Kapıyı vurdular. Adam kapıyı açtı. Heyecanla ve hayretle  sordu:

               “--Hangi Şeyh’ten?” 

               “--Hacı Bekir Baba’dan” deyince adam nara atarcasına:

               “--Bir tek sen mi uyanıktın,  ey “Gara Şeyh”? Diğerleri uyuyor mu?!”

               Şeyh Efendi’nin selamını tebliğ ettikten sonra:

               “--Sabah namazından sonra seni görmek istiyor” dediler.

               Şeyh Efendi’nin arzusu üzere gelen kişi ümit etmediği sitemle karşılandı: Hacı Bekir Baba enaniyetten, bencillikten uzak, gerçekleri dile getirdi de, bu halini yadırgadığını şöyle anlattı:

               “--Nasıl  Şeyh Efendi’leri imtihana cür’et ettin? Aleyhlerinde hüküm verdin, su-i zana düştün?! Beşeriyet halinde olsa idim benimde bilmem imkansızdı. Bir daha böyle küstahlık yapma. Torbadakileri yiyince gene gel” buyurdular.

               Şeyh Efendi daima sülük hayatı yaşardı. Daima mahviyette idi.

               Mana yolunu karanlıklarda değil aydınlıklarda ara!

               Ehl-i aşk: Ezel-i Ervahtaki “beli” diyen imanın zuhur kaynağı ruhun ALLAH’ın varlığına imanının ikrarı, şüphesiz rahmet-i ilahiye zuhuru ile ezel-i ervahtaki yaşantımızda henüz nefis giysisinin olmadığı,  ilahi varlığa olan imanının adaletli zuhuru “evet, sen bizim Rabb’ımızsın” ikrarının verdiği sarhoşluğun bitip tükenmeyen, izahı yeteri kadar mümkün olmayan iman zevkinin özlemi ile yaşar.

               İbadet ve taatlar nefis ölçeği ile değil iman terazisi ile ölçülür. Bu rahmet-i ilahileri nefis kantarında ölçenler hakikatin dışında kalmışlar, küfür bataklığından çıkamadıkları gibi kurtuluşa ermiş, iman zevki ile her şeyi ölçebilen bahtiyarları

kıskandıklarından onların mana yönünü görmeye muktedir olamadıkları için, manen iç açıcı olmayan zevkleri beş duyuyu aşamayan makamlarına metafizik yaşantısında kendini bulan mana zevki ile mutmain olmuş bahtiyarları da kabul edemeyenlerin  kurdukları hayat nizamının maddi yönü parlak gibi görülse de manası ehline ma’lum,  karanlık görüşlerine teşvikkar tutumlarını yadırgamıyoruz... Amma her ne kadar rahatsızlığımızın ölçüsü akıl ve mantık yönünden izahı muhal ise de mana ve iman görünümünde hakikatlerin görünüp yaşandığını iman gözü ile görüp zevkini almak hayal değil gerçek, hem de ne gerçek!...

               Şahit mi gerek? Akıl, mantık ve nefis duygusundan ileri gitmeyen görüş, yaşantı ve düşünceleri ile metafiziksel ölçüm ve görüş gücüne sahip olmak mümkün değil! Hakikatleri kabul ediyor gibi göründükleri halde inançları doğrultusunda değil de bazı safiyetli insanları incitmemek için hoşgörülü olduğunu göstermeleri yapmacık sergicilikten öteye gidemez. Çünkü maksatları manaya muttali olmak gibi bir gayeye matuf değil!. 

               Örnekleri pek çoktur. Bir tanesini arz edeyim: Ömründe bir def-a şartlar mevcut olduğu zaman üzerine farz olan Hac farizasını imkanlarının el verdiği  nispette yerine getiren hanım ve erkek hacının tutum ve davranışlarına, icraatlarına tavır ve hareketlerine beraber bakalım. Değişik görüşlere sahip olduklarını bariz göreceksin. Hac mali, bedeni, ruhi ibadettir. Zevki ve hazzı imanla orantılıdır.  Nefsani ve fiziksel ölçülere iltifat etmeden, safiyetle, Hazret-i ALLAH’ın emir ve tertibine uygun ibadet ve taatlarını da samimiyetle yerine getirmesinin nedenini, sadakatli kulların her hareketinde imanın mevcudiyetini görmek mümkün. Bu hasleti ise emr-i ilahiyi  “acabasız” kabullenmiş muhip  kullarda her an görmek mümkündür. Haccın hiç bir rüknü aklın, mantığın ve nefsin haz duyacağı türde yaratılmamış. Bu emr-i ilahi ve tertib-i ilahiye ancak “Amentü’ye” iman edenlerin manevi gıdası, feyzi ve zevkidir aşığın haccı. Fer’ide olsa vuslat misalidir hac.

               Beş duyunun ötesindeki yoldan habersiz, fiziksel bilgilerden öteye yani   manaya yol bulamayan kişiler metafizik tertip ve tanzim-i ilahinin dışında kalmış, mananın zevki ve hazzını nefsin  pazarında bulamadığı için ferahlığı ibadet ve taatın, manevi teşkilatın inkarında bulduğunu zannederler. Maneviyatı da yaşadıkları maddi hayatın dışına çıkarmadan, ilâ-nihaye götürmeye çabalarlar.

               Beş duyunun makinası haline gelmiş materyalist ibadet, taat iştigaline mani   inanç yoksunu nereden bulsun ve bilsin, kayıtsız şartsız emr-i ilahiye intibak gücünü?. Alemleri “kün!” emri ile yaratıp” “fe-yekün” emri ile hitam bulduracak Hazret-i ALLAH’ın dört duvar bir kapıdan ibaret, “evim” buyurduğu, plansız, projesiz, beşeri ruhsata uygun olmayan bir binayı nasıl kabullenip, yedi şavt yapıp ismine tavaf desin!.

               Cennet-i A’la’dan Cebel-i Kuveys’e indirilen emr-i ilahi gereği Beytullah’ın köşesine konulan Hacer-i Esvet ahd-i misak taşını her şavtta akıl ve mantığına uygun görüp nasıl öpsün ki, insan-ı kamildeki tertib-i tanzim-i ilahiyi, ahd-i intisabı kabul etmeyen materyalistin taşı nasıl kabul edip de türlü meşakkatlerle “emr-i ilahi” diye  öpmesini bekliyorsun?

               Safa ve Merve arası yedi gidiş dönüş 5600 metre mesafeyi yürümeyi tavaf yorgunluğuna ilaveten “ibadet” diye beş duyunun makinası haline gelmiş kişiye nasıl kabul ettireceksin?   

               Üzerine uygun gördüğü giysileri çıkartıp, çıplak vücuduna “ihram” ismi verilen iki havludan ibaret sarınmayı günlerce taşıyacak... Bazı helal şeyler ihramdan çıkana kadar haram olacak!.. Bu emr-i ilahiyi nefsine nasıl kabul ettirsin iman garibi? ALLAH’ın emrine kayıtsız ve şartsız tabi olmak, imanın şartı, hazzı ve gıdası olan  Amentü’ye iman etmeyenlerin  gerçekleri inkarı nefse zulümden öte gidemez.

               Zaif imanın taşıyamadığı, nefsin haz duymadığı bu tür ibadet ve taatların  binlercesini anlatmak mümkün, amma Hazret-i ALLAH’ın rahmet ve mağfiretini anlatmak da beşerin ölçüsü dışındadır. İleri gidemiyorum gayretullaha dokunurum korkusu ile.

               Abd-i aciz yaşadığım, gördüğüm, samimiyetle inandığım “nedim-i ilahi, varüsü’l-Nebi” vazifesini 1956 senesinden bu yana havfu reca ile taşımaya çalışıyorum. Rabb’ım enaniyete düşürmeden, cümle vazifeli kullarını layık kılsın. Güç, kuvvet, varlık yalnız ve yalnız ALLAH’a mahsustur. Hiç bir yaratık bu tür varlığı nefsine mal edemez. Eğer mal eder ve ALLAH’ın sıfatlarını naçiz şahsında göstermeye yeltenirse mana sahtekarı olur. Rahmeti ilahi ancak sebeplerinde müşahede edilir. İcra eden yalnız Hazret-i ALLAH’dır. Sadık kul Hazret-i ALLAH’ın emirlerine ve gönderdiği elçilerine, elçilerinin varislerine samimiyetle tabi olmak mecburiyetindedir. Bu yönlü itaat kayıtsız ve şartsızdır. Çünkü tertib-i tanzim-i ilahidir, metafiziktir.

ŞİFAYI  HASTA  HİCRANINDAN, TABİP  İSE İMANINDAN İSTER .

MANAMDA  BUYURDULAR Kİ: “DERDİNİN DEVASINI  NE BULABİLECEKLER,  NE DE SANA VEREBİLECEKLER”

Şeyh Hacı Ali Ahıskavi Hazretleri “lösemi” denilen kan kanseri idi. Çorum Devlet Hastanesi’nde tedavi görüyordu. Başhekim, doktorlar ve bütün personel   Hazret-i ALLAH’ın vazifeli kıldığı büyük zata hizmette kusur etmemek için çaba gösteriyorlardı.

               Baş tabip her gün ziyaret eder, isteği olup olmadığını sorardı. Gene sorduğunda:

               “--Oğlum, Hazret-i ALLAH cümlenizden  razı olsun. Beni bugün taburcu et” diye rica edince  üzülen başhekim:

               “--Aman Efendim, hürmette, hizmette kusur mu ettik? Söyle bana kim incitti zatını?”

               “--Hayır oğlum, Hazret-i ALLAH cümlenizden razı olsun. İlminizi ali kılsın.  Evimde bu kadar rahat değilim. İmanına itimat ettiğim, inancına zarar vermeyeceği için gördüğüm manayı  olduğu gibi anlatacağım:

               “--Bu gece alem-i manada müracaatımın cevabı rahmet-i ilahinin zuhuru ile  bir tepsi içinde yüzlerce ilaç getirdiler. Tepsinin ortasında küçük bir şişeyi göstererek:

               “--İşte senin derdinin devası ilaç bu şişede. Hazret-i ALLAH yarattı fakat henüz kullanma müsadesini halk etmedi. Ne bu devayı bulacaklar, ne de bu ilacı sana verecekler! Vakti saati henüz gelmedi” buyurdular.

               Beyhude yatağı ne diye meşgul edeyim. Başka bir hasta yatarda şifa bulur inşaALLA.”

               Aczinden boynunu büken baş hekim üzülerek  elini öptü  evine gönderdi.

               “Talebenâ, vecedenâ”. İsteki, vereyim. Bu istekler hastanın olduğundan daha çok tabiplerin olacak. Zira “hasta hicranından, tabip imanından ALLAH’tan ister. Tabibin duası ind-i ilahide daha geçerlidir.” O bakımdan Hazret-i ALLAH’ı ALLAH’ın istediği kadar bilen tabibe toplumların çok ihtiyacı var.

 

               Her tabibe aşikar etme derun-i derdini,

               Her ne derdin var ise eyler deva, ALLAH kerim.

 

               Deva ALLAH’ın yed-i kudretindedir. Fakat sebebine tevessül etmeden hiç bir şeye nail olamazsın. Kıssayı iyi dinle:

               Hazret-i ALLAH gözleri ağrıyan  Musa (Aleyhi’s-selam)’a:

               “--Ya Musa! Yerdeki şu gördüğün otlar gözüne devadır” buyurdu.

               Musa (Aleyhi’s-selam) otları kullandı. Hiç faidesi olmadı. Sıkılarak Rabb’ına müracaat etti:

               “--Ya Rabb’i, zatını noksan sıfattan tenzih ederim, göz ağrısına deva buyurduğun otları kullandım, deva olmadı!

               Hazret-i ALLAH buyurdu ki:

               “--Ya Musa! Sana “al, ilaç yap” demedim ki. Ehline diyeceksin “şu otu al gözüme ilaç yap” diye.”

               Küllü şey’in sebeba. Her şeyi sebebe bağlamıştır. Hazret-i ALLAH  buyuruyor ki :

               “--Ya Musa! Her şeyi tertip tanzim ettiğim sebeplerde arayacaksın. Sakın sebebi ihmal etme; sebebi de ilahlaştırma!.”  

AŞK YOLUNDA SEVMEN GEREKLİ OLANLARI  SEVMEDEN İLAH-İ AŞK MAKAMINDAN SEVGİ Mİ BEKLİYORSUN?

Hususi arabamızla beş arkadaş Bağdat’a gittik. Beş, altı gün Bağdat’ta kalacaktık ziyaretler için. Bilahere Basra,  Kerbela, Necef,  ziyaretlerinden sonra hac için Taif yolundan Mekke-i Mükerreme’ye gidecektik. Otele yerleştikten sonra  kaldığımız  otele yakın olan Gavsu’l-a’zam Abdulkadir Geylani Hazretlerini ziyarete gittik. Cümle kullarına merhamet ve rahmet-i ilahiden iktidarı nispetinde yerine getirilen kulluk vecibesini samimiyetle ifaya gayret gösteren, aşkı ilahiden nasibini almış, Hazret-i Muhammet Mustafa (s,t,a,v) Efendimiz’in manevi deryasından cümle ehl-i aşka kıyamete kadar dağıtmaya ehil, merciinden vazifeli kılınan, bugün dahi Hazret-i ALLAH’ın ehl-i aşka ihsan eyleyip, tasarrufatının bariz zuhurunun aşikare görüldüğü adetsiz rahmet merciinden bir tanesi, Hazret-i ALLAH’ın rahmetinden getirdiği şeriatı ile yükümlü olduğumuz Hazret-i Resulullah’ın verasetinin vazifelisi ve nedim-i ilahi, ehl-i aşk için tahsis edilen rahmet-i ilahiye ve aşkı ilahinin dağıtım kapılarının cesametlisi “ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır” hitabıyla  Resulullah’ın işaret buyurduğu rahmet-i ilahiye vesile, ehl-i aşkın büyük kapısı Gavsü’l-a’zam Seyit Abdülkadir Geylani (kaddesallahu sırrahu) Hazretleri’ni ziyarete gelmiştik.

              Her tarafta  dolu dolu, edepli, mekarim-i ahlakın içten ve dıştan göründüğü    ehl-i aşk Gavsü’l-a’zam’ı ALLAH için ziyarete gelmişler. Cümlesinin manevi doyumları belli yüzlerinde. Musluğu kapanmayan yaşlar gözlerinde. Aşk sarhoşluğu  belli umumi hallerinde. Gıbta ile seyrediyordum.. Hayret: Bu abd-i acizde, gördüğüm mesut simalardaki rahmet-i ilahinin zerresi dahi yoktu! Maneviyat fukarası ve müflisi olmuştum. “Taştan, topraktan ne istiyorsun?” Diyen  hakikat gariplerinin taşıdığı imanı kemiren virüs bu abd-i acizde olanca cesameti ile sırıtıyordu. Feyzim alınmış, manevi duygum yok olmuş, aşk-ı ilahilerin zuhur mercilerine müteallik kılınan imanım da yok olmuştu...   

              Rahmetli Anacığımın, Hazret-i ALLAH’ın emrine ters düşen bir hal gördüğü zaman  yaptığı uyarıyı anımsadım. Üzerine basa basa:

              “--Aman oğlum, ALLAH insanı taş eder!” Derdi. Bu söz benim istihza konumdu. Derdim ki :

              “--Ana, taş olmuş bir insan göster ki, inanayım!”

              Anamı aciz bıraktığı mı zannederdim. İşte anacığımın o mübarek sözlerini iyi anladım; taş oldum. Maneviyat müflisi olmuştum. Ne beklentiler, ne duygularla binlerce kilometreyi  kat etmiştik. Fakat gönül kapım kapanmıştı. Açılır zannı ile taraf-ı etrafıma karşı utancımdan yapmacık aşk gösterileri yapmaya yeltendim. Yaptımsa da olmadı, yapamadım. Maddi ve manevi hayatımda sahtekarlığa yer yoktu... Delirmiş gibi dışarı fırladım. Sitemlerim yaratanıma idi. Otele gelene kadar neler demedim ki, neler... Hamd olsun ki, müracaat kapımı açık bırakmışlardı. Küstahça daldım içeri. Şımarmıştım. Yaratanıma mırıldanıyordum amma yüksek sesle. Oteldeki odamda kimse yoktu. Sırt üstü uzanmıştım, elbisemle yorganın üzerine. Diyordum ki.

              “--Hani, zatının nerede rahmet-i, merhamet-i ilahin?... Binlerce kilometre yolu bu abd-i acizini taş etmek için mi getirdin?...”

              Gözlerimi gayr-ı ihtiyari diktiğim karşıdaki duvarda yüksekte bağdaş kurarak oturan Şeyhim Efendim Hacı Mustafa Yardımedici’yi gördüm. Gülüyordu benim halime ve:

              “--İyi bil! Yağma yok! Burayı sevmeden başka yerlerden sevgi bekleme” diyerek gülüyordu.

              İki ayağını bileklerinden tuttum aşk ile. Çaprazlama kıvırdım da dedim ki:

              “--Seni sevmek, ne demek; yerim seni çıtır çıtır aşkımdan.!”

              O mübarek ayakları kıvırmakla gayr-ı ihtiyari rahmet kapısını açmışım meğer. Gayr-ı ihtiyari almışlar, gayr-ı ihtiyari içeriye girmişim. Çünkü birden inkar zail olmuş, imtihanım bitmiş, yerini rahmet-i ilahiye, aşk-ı ilahiye terk etmişti. Hazret-i ALLAH’ a  iman eden ve  Hazret-i  ALLAH’ın bil cümle resullerinin inanan ve tabi olanlara rahmet hazineleri olduğunu, peygamber varislerinin, evliyaullahın  dünyadan  hiç eksilmeyip, manevi teşkilatın her an mevcudiyetini gören kalp gözümü, rahmet benliğimi geri vermişlerdi. Koşarak gittim Gavsü’l-a’zam’ın türbesine... O ziyaretim dostlar başına!..

              Bilmeden düştüğüm bu hali üzülerek anlatmaya çalıştım. Örnek al da sende aynı duruma düşmeyesin.

              “Seher zevkin ne bilsin müstecani, püsteri kalpler?

              Füyuzat-ı sabahı hasta-yı hicran olandan sor.”

              Yani “seheri görmeyenler seherin zevkini nereden bilecekler? Sen seherin zevkini hicran çeken hastadan sor.” Seher vakti hikmet-i ilahiye cümle hastalara  seherin zevki ile ifakat (ferahlık) verilir. Bu feyzi hicran çeken hasta iyi anlar. Her gün güneşi göbeğine doğduran, güneşin doğmasını dahi göremeyen hele görmediği seher zevkini nereden bilecek? Beni Adem füyuzat-ı ilahiden habersizdir. Adem insan olmadan taşlaştığını nereden anlayacak?

              Muhterem hocam! “Taşı, toprağı niye ziyaret ederiz?” Anlatabildimse mutlu olurum. “Görmediğim ALLAH’a ibadet etmem” diyen büyüklerimizin mezhebi ve meşrebi olan aşk-ı ilahiyi ve şeriat-ı garrayı bu yolda bulacaksın. Yoksa şahsi ve nefsani hazlarımıza hoş gelen, beni Adem’i korkutarak, cehennemden başka tesirli göstergeye muttali olamadın. “Şeriat” diye göstermeye kalkıştığın, yaratılan  güzellikler dışı. Dünya güzelliklerini tedris etmiş kişilere dünyada halk edilen  güzelliklerin de yaratıcısının Hazret-i ALLAH olduğunu anlatamadık. Onun için peygamberimiz efendilerimizin getirdikleri, kulların neşvü nema bulmasının ALLAH  tarafından ihsan edilen maddi ve manevi  düsturunu  bilemeden.

              İlim adına yanlış anlatıyor ve yanlış yapıyoruz. Tatbikinde aşk rahmetinden uzak, zikren kesira  emr-i ilahisinden uzak,  sonsuz rahmet-i ilahinin af ve merhamet-i ilahisini yansıtmaktan uzak, içtihatsız bırakılan şeriat-ı garra günün şartlarına uymaktan uzak... Mekarim-i ahlaktan, tasavvufi yaşantıdan uzak... ALLAH’ın haram kıldığı günah-ı kebairler dışında  yaratılmış güzellikleri kabul edemeyen bir ilim ihdas edildi! Ruha hulul edemeyen, ruha gıdayı veremeyen, beşeri tertip ve tanzimden de öte manaya gidecek yolu olmayan bir ilmin verdiği düstur ve prensipler(!) “yaratılışın sırrı” olan insan olmaya namzet beni Adem’in davasına elbette cevap verecek gerçeğe ve güce sahip değildir...

              Mana kalıcıdır. Manasız madde ruhsuz ceset misali her an kokuşmaya  müsait, yok olacak kıvamda yaratılmıştır. Mevcudiyeti tükenmeye, bitmeye, çürümeye her an müsaittir. İrfaniyet yoksunları, mana ile ilgisi olmayan enaniyet bataklığının kanallarının yegane sahip olduğu serveti varlık, benlik, gurur, kibirin aktığı, Hazret-i ALLAH’ı tanımayan küfür bataklığında  olamayan güzellikleri ararlar. Olmayan bir şey nereden bulunacaktı?

              Bulamadıkları için aşağılık kompleksine kapılarak “her şeyi ben biliyorum” iddiası da tutmadı mı, ikinci sermaye ve dayandıkları yoksun oldukları manayı   inkarları ile manayı da madde gibi tahayülleri onlarca doğaldır. Bu inkarları mevzi gibi görülse de hakikatte yaratanını kabul edemeyip, ilahi tecelli ve zuhuratların bariz   inkarıdır. Muvakkat de olsa  ferdi ve toplu mana ölümlerinin müsebbibi zamana göre içtihadı yersiz gören, her devrin tecelli ve zuhuru rahmet-i ilahileri aldığı ilimle bağdaştıramayan, bilginlerin göstermeye çalıştığı güzelliklerle bağdaşmayan şeriatı kabul eden de, etmeyen de geçmişten ders alınmadığından, sonra gelenler de evvelkiler gibi aynı hataya düştüler, aynı hatayı işlediler.

              En son ihsan edilen, beni Adem’in çabucak insan olmasına rahmet-i ilahinin vesile kıldığı  şeriat-ı muhammedinin özünde kardeşlik ve dostluk mevcut iken bu rahmet-i ilahiye dahi şeriatın yani  emr-i ilahinin yanlış anlaşılıp, yanlış uygulaması ile bazı toplumlarda sevgi, muhabbet, hoşgörü yerine cehaletin istilâ ettiği şiddete dönüşerek, din adına korkunç cinayetler işlenmiş, ocaklar söndürülmüş. Şeriat-ı muhammediyenin sahip olduğu güzellikleri yansıtan şeri’-i şerifi muhafaza edecekken nefse hoş gelen, emr-i ilahi dışında, tarih boyu dini vecibe zannettikleri bu cehaleti yok edemedikleri gibi cehillerinden beni Adem’in manalarını yok etme virüsünü ürettiler.!

              Hazret-i ALLAH’ın kullarına olan merhameti ve rahmeti gereği tertip eylediği enbiyayı, evliyayı, veliyi akıl ve mantık duygusundan öteye gidemeyen ilimlerinin kabul edemediği rahmet hazinelerini inkarlarında hatır için üzülmüş gibi görünüm vererek avamı saflarına çekip, ehl-i irfanı kandırdıklarını zanneden, yaratılışın sırrını idrak edemeyen inkarcı inkarını gizli tuttuğunun zannı ile “inançsız adem olmaz” diye hatır için inançlı gibi görünmelerini ehl-i irfana yutturamadıklarını bilselerdi!... Deve kuşu misali... “Avcıdan gizleniyorum” zannı ile yalnız kafasını kuma sokar. “Gizlendim” zanneder. Fakat bütün cesameti ile gövde meydanda. Amma deve kuşunun gizlenme kabiliyeti bu kadar. “Gizlendim” zanneder, küfrün manadan “gizleniyorum” zannı gibi. Bilmez ki iki zıt bir arada duramaz. Tertib-i ilahiye ters düşer. 

               Bu tertib-i ilahiyi, şeriat-ı garrayı tap taze yaşayan ehl-i tasavvuf, ehl-i aşk, Hazret-i ALLAH’ın muhafazası ve koruması altında, ezel-i ervah imanının dünya hayatına yansımasının zuhuru ve tecellisi murat, murad-ı ilahinin insan-ı kamilden zuhuru  hikmet, marifetullah, tasavvuf ve ilahi aşk... Kulluk vecibesinin samimi ifasının sadakatli aşık kullarını, hakikat ehlini anlatmaya çalışıyorum. Bilerek veya bilmeyerek ters yola girmiş, ALLAH korkusu olmayan, Hazret-i ALLAH tarafından vazifelendirilmemiş, çarpık, şeytani rüyasında Şeyh olmuş, ezel-i ervahta ve meşreb yapısında mana tiynetinde olmadığı halde kurnazlıkla kendisini mana ehli gösteren, usta görmemiş amma “ustayım” diye yalan söyleyen, bozuk sanatkar kurnazlığın  ustası olmuş sahte Şeyhleri bu yolda ölçü olarak almayasın. Peygamberimiz  Efendimizin Hazret-i ALLAH’tan getirdiği tebliği dinle:

               “İnsanların en şerlisi  mürşit olmadığı halde mürşitlik taslayanlardır.”

MERHAMET  VE  RAHMETİ  BOL, EŞİ, BENZERİ OLMAYAN KUDRET-İ İLAHİ, BÜTÜN ALEMDEKİ VARLIĞIN HER ZERRESİ MÜHR-Ü İLAHİ OLDUĞU GİBİ, BU ABD-İ ACİZİN YAZMAYA ÇALIŞTIĞIM, HAYATIMDA NA-MÜTENAHİ ZUHURUNA  ŞAHİT OLDUĞUM METAFİZİK KİTABA MADDENİN VE MANANIN  ÇÖZEMEDİĞİ,  ÇÖZEMEYECEĞİ SIRR-I İLAHİ,  HAZRET-İ  ALLAH  AŞİKAR  MÜHÜR BASTI !..

                  Hazret-i ALLAH’ın rahmetine, lütuf ve taltifine her an muhtacız. Ukalalık etmiş olmayayım, manevi vazifem ve ALLAH’ın varlığına, peygamber efendilerimizin ALLAH’ın elçileri olduğuna kül olarak Amentü’nün anlamında hiç inanç boşluğu yok. Hamdederim.

               Hayatım boyu  bu abd-i aciz etkisinden kurtulamadığım, Rabb’ımın lütfu ihsanı olan manevi vazifem ve zevkimle  yaratanıma yakınlığımı yudum yudum, nefes nefes yaşantım boyunca yaşadım ve yaşıyorum. Manevi zevkin tecellisi ile maddemi ve manamı ihya edenin rahmet-i ilahi olduğuna şüphem yok!

               Rahmeti ilahiden soyutlanmış bir hayatın madde ve manasının o ademde ceset olsa da değişmiyor. Gerçek ölümün bu manasız ölüm olduğunu gördüm, yaşadım, biliyorum. Rahmet-i ilahiden dışlanmak korkusu en büyük korkum ve ızdırabım.

               Dünya hayatımın madde ve manasında o kadar çok metafizik zuhurat ve tecelliler var ki!... Bütün beşere göstermek vazife ve arzumun tahakkukunda  zorlanıyorum.

               Abd-i aciz yazmaya çalıştığım kitapçığa Hazret-i ALLAH kudret mührü bastı. Bilgisayar ve printer vesile idi. Onlardan zerre kadar uğraşı olmadı. Teknolojiye aşina kişilerin de gözleri önünde açık zuhuru  onları da bu rahmet-i ilahi olaya şahit kıldı. Mührün orjinali tetkike her zaman uzman meraklılarını bekliyor. Olay teknolojinin üstünde, bilinç altı izah bekliyor.

               Nasıl izah ve ifade edeceğim, bu hususta da Rabb’ıma sığınıyorum. İzahını da Rabb’ımdan halk etmesini bekliyorum, amin.

               Bir aydır tekniğin otoriteleri zevkle çalışıyorlar. Fiziki izahında hiç mesafe alamadılar, alamayacaklar da!... ALLAH cümlesinden razı olsun, küstahlık olmaz ise bu olayın beşeri ilgilendirecek kadarının bilincini de Hazret-i ALLAH’tan aczimle rica ediyorum. Bu arzu ve ricamı bazı tembel kullarının tevekkül maskesine sığınarak takındıkları küstahça tavırlara benzetmeyesin.

               Hazret-i ALLAH cevheri yaratmış, a’razı da yaratmış. Anlamı suyu ve toprağı yarattı, ikisini karıştırıp kerpici sen yapacaksın. Sakın Hazret-i ALLAH’a “kerpici de yap” demeyesin. ALLAH’a karşı küstahlık olur. Kulluk vazifeni bil. Emr-i ilâhilerinin teferruatına  elçilerini vazifeli kılmış. Diyemezsin ki “ben elçi filan tanımam.  Zatının izahı bana yeter.” Bütün alem rahmet-i ilahilerle bezenmiş. Dünyada beni Adem’i muktedir ve irade sahibi eylemiş. Güzelliklere aşina yaratmış. “Bu  dünyayı ben yarattım, sen düzene koyacaksın” hitabı her hadisede zuhur ederken, yılışarak  günlük hayatımızda  “beni yorma, onu da sen yap” deme. Toplumların idare, sevk ve hareketlerini güzellikler içerisinde, inanç ve akıllarının erdiği kadarı ile mesuliyetini  müdrik kişilerin çıkardığı nizamlarla idare edecekken, sakın Hazret-i ALLAH’a “bizi ilgilendirmiyor, onu da sen yap” deme. Terbiyesizlik ve küstahlık olur.

               Derviş “hasbünallahu veni’me’l-vekil” (sen alemlerin vekilisin) der. Amma haddini bil. Gücünün yettiği yerde Hazret-i ALLAH senin ne avukatın, ne hizmetçin!.. Cüz-i iradeni unutma. Gülünç oluyorsun. Bu gerçekleri bilmediğinden din anlayışına  na-ehli güldürüyorsun...   

               İşte akıl ve mantığın, fiziki ilmin çözemediği ve çözemeyeceği, incelemeye müsait ve açık  metafizik bir olay:

               Peygamber Efendimiz’in doğum gününde bayram ettiğimiz Mevlit Kandili günü 1999 senesi 24 haziran bilgisayarda yazdıklarımı dosyalamak için printra  yazdırıyordum. Altmışıncı sayfanın başında çift çizik çerçeve içerisinde -çerçeveler alışa geldiğimiz çerçeve cinsinden değil 12,5  cm boyunda, 12 mm eninde, sarı  altın yaldızlı zemin üzerine kırmızı ve yeşil noktacıklarla sayfanın kenarında, üstünde de yukarı kenardan sayfa nizamına ve düzenine uymayan, ekranın ve printrın dahli olmadan, ekranda dahi görünmeden, bir daha yazmak ve yazdırmamıza imkan olmayan, çeşitli renklerle bezenmiş, bazı yerlerine Kur’an-ı Kerim’in nazil olduğu yazı kufi yazıya benzer, çıplak gözle zor görülen esmalarla ve mühürlerle bezenmiş bir logo belirmişti. İzahından teknolojinin ve akılcı dinin aciz kaldığı...

               Her ne kılmışsa adalettir, Cenab-ı kibriya,

               Her kazaya, her belaya kıl rıza, ALLAH kerim.

               İmanına sahip ehl-i imanı bu ve buna benzer zuhurat iman ehli olanları  rahatsız etmediği gibi inançlarının zevkine zevk katar. Olay yüksek tahsil görmüş, mana cilvelerine az çok aşina  Mehmet Şen Efendi ve Tarık Küçükkalıpçı Efendilerinde huzurunda zuhur etmiş, Hazret-i ALLAH onları da şahit kılmıştı. O  sayfa  üzerine hiçbir cihazın dahli olmadan mührün gökten düşer gibi zuhuru o efendileri de hayretler içerisinde bırakmıştı. 

Her tarafı kufi yazılarla ve mühürler ile bezenmiş levha üzerine siyah Latince yazı ile akılcı ulemayı şoke edecek Latin yazısı ile bu abd-i acizin kimliğini ve icazetini yazıyor Hazret-i ALLAH c.c. :  
 
H . GÂLİP   HASAN    KUŞÇUOĞLU
Kadirî ,.Rufai, Galibi Meşayihı, Mutasavvıf

60. sayfada perişanlığımı, aczimi anlatıyordum. Yeteri kadar bilmediğim için bocaladığım, hiçliğimi göstermeye çalışıyordum. Yaratanıma neyi gösterecektim ki?!.. Tertip ve tanzim onun halk etmesi değil mi?

Sonradan anladığıma göre, mensup olduğum şeyhime karşı saygısızlığımın karşılığı ceza imiş. Bi-zatihi Şeyhim Efendimin lisanından ihsan ettiler. Bu uyarı ile abd-i acizi cümle ALLAH kullarına ibret olsun diye, normal yaşamaları için tasavvufun inceliklerinin sevgi, muhabbet ALLAH’a iman ve dosdoğru yürümenin esas olduğunu izah etmeye yetkili kıldılar. Bu metafizik olayı bütün çıplaklığı ile okurlarıma ve ihvanıma anlatmak istiyorum. Aczimi itirafımla yetiniyorum. Başka gücüm yok.! 

Ayni mührü kitapta göstermeye çalışacağız. Nedenini araştır. Zevk alacağına, inancını muhafaza çerçevesi ile takviye edeceğine şüphem yok, inşaALLAH. ALLAH’ın varlığına birliğine inananlar için bu tecelliyat-ı ilahide çok çok ibretler ve hikmetler var. Lütfen, bu hikmet-i ilahiye aşina ol ve yaşa. Şunu iyi bil ki bu, ALLAH’ın aciz kulu, yaratılışım ve Rabb’ıma olan imanımın icabı Peygamber Efendimizin tebliğ buyurduğu ahkamın zerresine dahi itirazkar yaratılmadığım gibi, gene Rabb’ımın rahmet tecellisi, sahtekarlığa, düzenbazlığa, dini istismara hayatımın hiç bir safhasında yer yok. İtimat et. Zarar etmezsin. Amma verilen iradeni iyi kullan.

Hazret-i ALLAH’n rahmetiyle ihsan eylediği mühr-ü ilahi inanıyorum ki,  hem madde ehline, hem de na-ehil tarafından ezile gelen mana ehline hakikati göstermekle ferahlatacaktır. Çünkü bu rahmet-i ilahi yalnız şahsıma münhasır olmayıp bütün insanlığa mahsus rahmettir... Susamış kişinin çeşmenin başında durmakla susuzluğu geçmeyeceği gibi, ”bal, bal“ demekle ağzın tatlanmayacağını bil. Benim aczimi değil, Hazret-i ALLAH’ın büyüklüğünü gör ve bil ki: Yemin ediyorum,  abd-i acizin manevi vazifemi belirliyen mührü Hazret-i ALLAH bastı!....   
Bu mührün zuhuru ile duygulanan ehl-i aşk, şair, edebiyat öğretmeni Fazlı Al Hoca Efendi bakın neler diyor:

 Hamdolsun ALLAH’a bir müjde verdi,
 
Alemlere rahmet, RAHMET MÜHÜRÜ.

 Gaipden aleme rahmetler serdi,

 İnsanlığa rahmet  RAHMET MÜHÜRÜ.

 

 Bir keramet verdi Yüce Hak bize,

 Manayı mühürle çıkardı düze.

 Acizim, yazamam bu sırrı size,

 Asrın kerameti RAHMET MÜHÜRÜ.

 

 Güç kuvvet ALLAH’ın, mühürler perde,

 Bu mühür hem şifa, hem deva derde.

 ALLAH dilemezse  icraat nerde?

 Gönüllere şifa  RAHMET MÜHÜRÜ.

 

 Manaya sınır yok, şekiller perde,

 Her suret bir mühür, hepsi aynı yol.

 Hepsinde mana bir, Hakk’a teslim ol,

 Suretlerde imza RAHMET MÜHÜRÜ.

 

 Efendim niyazla makama durmuş,

 Rahmet coşmuş, dalga açığa vurmuş. 

 Bu mührü şahitle taltif buyurmuş,

 Merhamet dalgası RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Bu mührün içinde mühürler vermiş,

İç içe sureler, ayetler sermiş.

Alın, çözün diye imkan göstermiş,

Hikmetlere şifre RAHMET MÜHÜRÜ.

 

 

 

Teknoloji aciz, çözemez ilim,

Bir değil, binlerce çekildi  filim,

Hakk’ın manası bu edilmez dilim,

Bir bahr-i ummandır RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Altın çerçevede sonsuz manalar,

Bu manadan ancak ehl-i hal anlar.

Güç, kuvvet ALLAH’ın ey ehl-i canlar,

Rahmetin tellalı RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Eseri mühürle methetmiş ALLAH,

Coşturdu rahmeti, bu eser billah.

Manada vesile var İLLÂ ALLAH,

TEVHİDİN tasdiki RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Bu kitaba Rabb’ım icazet vurdu,

Ledünni manayı böyle buyurdu.

Efendim haliyle sesin duyurdu,

Alemlere rahmet RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Ya RAB! Mührünle bizi manana daldır.

Rahmetin zevki ise deryanda vardır. 

Efendim vesile, vesile haldir,

Haşre kadar baki RAHMET MÜHÜRÜ. 

 

 

 

YUSUF’U  BAHRİ  HAZRETLERİ

 

               İman deryasına kapı açan itimatlı yakınlarımdan dinleye dinleye zevkini imanıma çerçeve yaptığım metafizik olaylar zincirinin mühim halakalarından olan ilm-i ledünninin.! Türbesi Çorum Hıdırlık mevkiinde, Ashaptan Kerebi Gazi Hazretleri’nin türbesinin sağ köşesinde mütevazi bir türbe... Yalnız Çorumlunun değil, ALLAH’a inanan cümle kullarının İslam ve iman şahidi Hazret-i Peygamber (s.t.a.v) Efendimiz’in mübarek iltifatları ile, Yusuf ismine “büyük deniz” anlamına gelen “bahri”  ilave edildi. ALLAH cümle kullarına şefaatçi kılsın, amin.

               Çorum Üçtutlar mahallesi Ulu Cami’ye yüzelli metre kadar geride giriş kapısına karşı “u” şeklinde dar aralığın ortasında geniş bahçeli bir evde iskan ederler, “müderrisler” diye bilinirler. Hala asaletlerini muhafaza ederler. Komşum ve hısmım olurlar.

               Müderris Yusuf Efendi tahminen 350 veya 400 sene kadar evvel hacca gittiğinde Medine-i Münevvere’de Hazret-i Peygamber (s.t.a.v.) Efendimiz’i ziyaretinde  Ravza-i Mutahhara’nın taşına yazılmış hadis-i şerife:

               “--Bu hadis olamaz, yanlıştır” diye itiraz etti.

               İtirazını hadis-i şerife hakaret telakki ederek Hazret-i ölüm cezası ile cezalandırmak için şer’i muhakemeye gönderdiler. Kadı efendi hadis-i şerife “yanlıştır” diye neden hakarette bulunduğunu sorarak:

               “--Yanlış olduğunu ispat edebilecek misin? İnandırıcı bir ispat yapamaz isen bil ki bu hakaretin cezası ölümdür” dedi.

               Müderris Yusuf Efendi kadıya sordu:

               “--Hazret-i Resulullah meyit midir, hay mıdır?” diye.

               Kadı efendi:

               “--Elbette haydır” dedi.

               “--Hay olduğuna göre niçin hadis-i şerifi sahibinden sormuyoruz?” deyince, imanı gerçek şahadete ermemiş, kelime-i şahadetin mü’minlik sıfatının zirvesi olduğunu  bilemeyen, henüz imanla ihya olmamış bedevide kelime-i şahadeti arayan  ilimlerin alimi  kadı efendi hayretle sordu:

               “--Nasıl sorulacak?”

               Hadis-i şerifin doğrusunu yazacağım. Peygamber Efendimiz’in merkad-i şerifine bırakın. Ertesi gün heyet halinde yazdığım hadisi Hazret-i Resulullah tasdik etmez ise cezama  razıyım.”

               Kadı Efendi de hayrette kaldı...

               Müderris Yusuf Efendi’nin tarifini aynen uyguladılar. Sabah heyet halinde türbe-i saadetteki koydukları kağıdı aldılar. Heyettekilerin hepsi de gördüler ki,  “ALLAH elçisi Muhammet” yazılı, nurdan mühür basılmış, ayrıca  “Bahrisin, ya Yusuf” yazılmıştı. Arapça’da denize “bahr” denir. Bu taltif-i ilahi zuhuruna vesile Peygamberimiz Efendimiz (s.t.a.v)’in tasdikini görünce, bilmeden yaptıkları haksız tutumlarından mahcup oldular. Özür dilediler. Hürmet ettiler. Hadis-i şerifin aslını taşa yazdılar.

 

HAKİKATİN  ZAHİRE  YANSIDIĞI  ZAMAN 

ALDIĞI  İSİM  ŞERİATTIR

 

               Mensup olduğumuz Peygamber Efendilerimizle Hazret-i ALLAH’tan rahmet-i ilahi olarak biz acizlere gönderilen emr-i ilahilerin ismi şeriattır. İstemeyi ve aramayı bilirsen her aradığın manayı ve maddenin gerçeğini  o kapıda  bulursun. Teferruatını,  bu zevke zıt düşmeyerek, fazla da uzaklaşmayarak dünya hayatını Hazret-i ALLAH’ın yarattığı güzelliklerle götürmeye çalışacaksın. Buna mecbursun. Bugün hayatımıza yansıyan gördüğüm güzellikleri anlatıyorum dinle:

               Cumhurun kendi kendisini idarenin ismi cumhuriyettir. Demokrasi ve lâiklik  gibi yaratılmış güzellikler manzumesinin  özü  İslamiyet’tir. “Hakikatin zahire yansıdığı zaman aldığı isim şeriattır.”  İslamiyet’in  anlamını, insan haklarına saygılı, yaratanını tanıyan muasır milletlerde esaslara taalluk eden hayli kısımlarını daha açık görmek mümkün.

               Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’ı nefsani duygularının etkisinden kurtularak mütalâ edebilirsen görürsün ki, Adem (safiyullah)’tan kıyamete kadar yaşanması emredilen semavi din İslamiyet’tir. Cümle peygamber efendilerimiz İslamiyet üzere geldiler;  toplumların kemalatına göre ibadet, taat yaşantılarını emr-i ilahi ile tanzim eden şeriatı getirdiler ve getirdikleri şeriatla anıldılar. Cümlesi müslümandır.Peygamberlerinin getirdiği şeriata uyanlarda müslümandır.

                “Şeriatın adabına riayet etmeyen kimseyi Cenab-ı Hak katiyen esrarına mahrem kılmaz.” “ Esrar-ı ilahinin giriş kapısıdır şeriat;”  amma hangi şeriat? Yeri geldikçe anlatmaya çalışacağım. Yağcılık yapmıyorum. ALLAH’tan tazarru niyaz ediyorum. Bu saydığım güzellikleri gerçekten yaşamayı cümle kullarına nasip etsin, amin...

                Tarih boyu zahiri ulema manaya yeteri kadar hulül edemediklerinden tertip ve tanzim-i ilahinin fiziki zuhurundan öte gidemeyip metafizik garibi oldular. Bu anlayışın  getirdiği, zamana göre içtihat görmemiş şer’i ilim olarak sunulan hakikatleri zahire yansıtamadığından anlatılan şer’i hükümler ehl-i tasavvufun, ehl-i aşkın, ehl-i zikrin esas olan yoluna ve inancına bazı yönleriyle ters düştüler. Rahmet-i ilahiyi yeteri kadar yansıtamayan, güzellikler dışında kalmaya mahkum edilmiş, Hazret-i ALLAH’ın Peygamberimiz Efendimiz elçiliği ile gönderdiği şeriat günün güzelliklerine uygun yaşantıya cevap veremeyecek hale getirildiğinden telaffuz dahi etmekten çekiniyoruz. Şeriattan, tarikattan bahsedebiliyor muyuz? Hayır, hayır, gene hayır!..    Müsebbibi başka yerde arama. Hakkın yok buna. Emr-i ilahiyi dışladın. Akli din icat  ettin. “Akıl bir çok vehimler elinde oyuncaktır.” Aklı vahy-i ilahinin üstünde göstermeye  çalıştın. Tekrar ediyorum: Peygamber efendilerimiz İslam dini üzere geldiler. Din getirmediklerine  göre  ne getirdiler, söyler misin?!  Aczini  bil. Hazret-i ALLAH’ı dinle:  “Biz peygamberlere bir şeriat bir de tarik verdik,”  yol verdik. “Hikmet mü’minin kayıp malıdır, nerede bulursa alsın.“ Arayalım, bulalım. Göreceksin ki, şeriat-ı garrayı yani Din-i İslam’ı günah-ı kebair dışında yaratılan cümle güzelliklerde bulacaksın.

                Gerçek ehl-i tevhit, mutasavvufin  lütfedilen güzellikleri yaşamaya çalışıyor, yaşıyor ve mutmain. Bunu iyi bil.

METAFİZİĞİN  FİZİKİ  OLAYLARDA BARİZ  ZUHURU  VE YAŞANTISI

Sanat hayatımda da şahidi olduğum, metafizik tecelliyatın zahirde zuhurunu bariz gördüğüm, zevkini ilâ-nihaye taşıyacağım metafizik olaylardan bir tanesini anlatmak istiyorum, inşaALLAH:

Ankara Kızılay semtinde Vali Konağı’na yakın bir Amerikan şirketine hayli büro masaları yapmıştık. Üzerlerini “NİNALYUM muşambası” ile kaplamıştık. Zaman geçti, tekrar ayni masalardan istediler. Masaları yaptık, bitirdik.

Muşambaları yapıştırıp teslim edecektik. Ninalyum almak için nereye müracaat etti isem “yerli muşamba yapıldığı için ninalyumun ithali durdu” dediler. Ankara’da aradıksa da bulamadık. “Saltıranko” diye bir şirket vardı. İstanbul’dan uçakla getirttireceklerini vaad ettiler. Fakat İstanbul’da da bulamadılar.

Şirkete durumu anlatmak için gittim. Tercüman vasıtası ile görüşüyordum. Tercüman Türk’tü. Amma Türk’leri küçümseyen, nasılsa İngilizce’yi öğrenmiş, vatanına, milletine hor bakan, daima milletinde başa kakmak için noksanlık arayan, nankör bir mahluktu. Durumu arz ettim. “Ne pahasına olursa olsun kabul edeceğimi, Amerika’dan getirttirmelerini” rica ettim. “İmkansız” dediler. “Mevcut muşambalardan getir, seçelim” dediler. Bana acayip bakışları, hele eline fırsat geçen tercüman bozuntusunun tavır ve iğneli dili ile “işte biz böyleyiz” diye başlayan sözleri çekilmez olmuştu.

Bulunanlardan örnek getirmek için oradan öyle bitkin ve perişan çıktım ki,  vakit daralmıştı, hemen örnek getirip gösterecektim. Örneklerini aldım. Alelacele Kızılay’a gitmek için dolmuşa bindim. Dakikaların çok önemi vardı. Bir an evvel yetişmem lazımdı.

                Fakat bana bir hal oldu. İhtiyarım alınmış. Acele ettiğim halde “büyük sinemanın karşısındaki durakta inecek var” diye inmişim. Araba gidince düşünmeye başladım: “Ben burada niye indim?” Alışkanlık da yoktu. Çünkü hiç inmemiştim o durakta. Zaman geçiyordu. Şok olmuştum. Şuursuz sağıma soluma bakıyordum. Karşımda top ile ninalyum duruyordu. “Serap görüyorum” zannettim. “Olmaz böyle şey” diye tekrar tekrar bakıyordum. Serap değil, gerçekti. Trafiği hesaba katmadan karşıya geçtim. Büyük sinemanın yanında mefruşat mağazası önünde duruyordu. Sordum:

                “--Bu ninalyum satılık mı?” Diye.

                Musevi vatandaş -ALLAH’a inanıyorsa Musevi Müslüman kardeş-:

                “--Evet be kuzum,” dedi  “bir saat evvel bir kişi getirdi, bunu sat diye.” Açtırdım. Ninalyumu ölçtüm. Tüylerim diken diken oldu! Benim ihtiyacıma göre... Ne bir santim fazla, ne de bir santim noksan idi. Gözlerim dolu dolu hesabı ödedim. Biliyordum kimin gönderdiğini... Ne kadar hamd ettim, halâ  etkisini yaşıyorum!...

                Kalbi göz yaşlarıyla suladığın zaman duanı kainat bilir. Müracaatın cevapsız kalmaz. O göz yaşları  imanın sadakatin haksızlığa duçar olduğu zaman  tıfl-i meaniden gayr-i ihtiyari kalbe dökülen yaşlar yaratanına arzuhal niteliği taşır.

                Hak tecelli eyler.! Hak tecelli eyleyince her işi asan eder, halk eder esbabını bir  lahzada ihsan eder.

                Masaları götürdüğümde o tercüman bozuntusu gene yılışarak:

                “--Nasıl buldun, gönlün olunca?” demez mi!..

                Ne mi dedim? Söylemeyeyim: Kimsenin ona  yakışan kelamlara hissedar olmasını istemem. Karşılık vermese idin, daha sabırlı olsa idin daha isabetli olmaz mı idi? Beşer olarak hakaretimiz sözler söyleyerek başına gelebilecek daha büyük felaketleri onun başından savuşturduğumu zannediyorum. Bu ağır kelamın ancak   satıhta tesiri görülür. Hazret-i ALLAH’a havale edersen satıhta olmayıp özde tahribat olur insaf ette sükutunla ALLAH’a havale etme. 

TIFL-İ  MEANİ

                Mana çocuğu bahsedilmişken piyasaya, çekinmeden borç eden Şeyh Efendiyi anlatayım. Dinle de ibret al:
Son saatlerini yaşıyordu. Bu hali duyan alacağı olanlar Şeyh Efendinin yatağının kenarına tespih boncuğu gibi sıra sıra dizilmişlerdi. Edeplerinden kelam etmiyorlardı. Amma duruş ve bakışları kelamla ifadeye muhtaç değildi. Şeyh Efendi sık sık yorganı başına çekiyor, hayli zaman öyle kalıyordu. Alacaklılar beklemekten  bitkin hale gelmişler fakat Şeyh Efendi hayır ve şer bir kelama kadir olmuyordu. Bu halin görünümünün verdiği intiba Şeyh Efendinin umursamazlığını ve pişkinliğinin çekilmezliğini sergiliyordu. Zaman hayli ilerlemişti dışarıdan cılız bir çocuk sesi “helva” diye sesini duyurmaya  çalışıyordu. Şeyh Efendi hizmet eden dervişe:

                “--Oğlum, helva satan çocuğu getir” diye emir verdi.

                Çocuğun helvasını saatlerce bekleyen alacaklılara ikram etti. Bunalmış alacaklılar helvaya öyle hücum eylediler ki, bir anda tepsi boşaldı. Bu sefer çocuk bekliyordu helva hesabını.

                “--Amca paramı verin” dedi ise de kimse ilgilenmedi çocukla.

                Şeyh Efendi diğer alacaklılara yaptığı gibi yorganı başına çekiyordu.  Durumdan rahatsız olan çocuk sesinin çıktığı kadar avaz avaz bağırarak ağlıyordu.   Alacaklıların iç alemindeki “eşek alıp, beygir satan” isyanları patlamak üzere idi.

                Kapı çalındı. Şeyh Efendi dervişe:

                “--Oğlum, kapıya bak. İçeriye al” dedi.

                Dervişle bir genç girdi içeriye. Şeyh Efendinin elini öptü. Babasının selamı ile bir torba akçe bıraktı. Dervişe:

                “--Oğlum, torbayı al. Alacağı olanların hesabını kapat. Kalan parayı da çocuğun tepsisine boşalt” emrini verdi.

                Hesaplarını alan alacaklılar kötü düşüncelerinden utandılar da Şeyh Efendiye:

                “--Bu fizik üstü mana ile neticelenen rahmeti ALLAH aşkına anlat. “Yoksa bizler bu metafizik olay karşısında eridik, tükendik” dediler.

                Israr üzerine Şeyh Efendi fiziki olayın nasıl metafiziğe  dönüştüğünü şöyle izah buyurdular:

                “--Efrad-ı ailemin tek kıymetli çocuğu idim. Bana para kazanmanın yollarını öğretmediler. Manaya önem verdim. Maddi kazanç yollarım yoktu. Zoraki günlerimi geçiriyor, halimi kimseye söyleyemiyordum. Manevi vazifemi istismarı   düşünmüyor, çıkarıma kullanmıyordum.  ALLAH’tan korkum  dini istismara mani idi. Hastalandım. Yatağa düştüm. Borç alıyordum. Mecburdum. Aşk-ı ilahiden başka beni meşgul edecek zevkim yok idi. Şüphesiz inanıyordum. Hazret-i ALLAH bu fakirini kul hakkı ile huzuruna götürmeyecek. Böyle iman ediyordum. Bu türlü niyazımı bırakmıyordum. Alacağı olan sizler hesabı ödememi bütün gücünüzle istiyordunuz. Ben de yorganın içine başımı sokarak Rabb’ıma yalvarıyor, beni borçlu götürmemesi için olanca gücümle yalvarıyordum. Çünkü Peygamber Efendimiz borçlu olup da, karşılayacak malı olmayan meyyitin namazını kılmadı! Sizlerin şiddetli arzunuz, yorgan içinde benim müracaatım  ve yakarışlarım  rahmet kapısını açmaya kafi gelmedi. Daha tesirli müracaat ararken helvacı çocuğun sesini duydum. Tazarru ve niyazı dergah-ı ilahiden ret edilmeyecek günahsız çocuk göndermişti Hazret-i ALLAH. Bana düşen vazife çocuğu müracaat yoluna sokmaktı. Rabb’ım rahmet kapısını açmayı   mana çocuğunun müracatına bağlamıştı.”

                Her şahıs için ALLAH’a  gönderdiği elçisine, elçisinin getirdiği emr-i ilahiye samimiyetle bağlanan insanlarda “tıfl-ı meani” (mana çocuğu) halk eder Hazret-i ALLAH (c.c) İnsanın kemalatı mana çocuğunun neşvü nema bulması ve büyümesi ile ölçülür.    

                Tıfl-ı meaniyi yeteri kadar, zamana uygun büyütemeyen mana ehli sermayesiz tüccara benzer. Manevi zuhuratların geliş tariki tıfl-ı meanidir.

                Mana çocuğu laf ile yetişmez. Gönül ilmi ile, ihlaslı iman ile neşvü nema bulur. Kemalatın bu münval üzere ibadet ve taattaki manevi zuhurat, ihlas ile sabırdır.

                Sabırla koruk  helva olur. Mana çocuğunda zamanla  kemalata  erildi mi, koruk, beklemeden helva olur, dağıtırsın. Bu türlü rahmetin manada zuhurunun   maddeye de yansıması  ve baş gözü ile görülmesidir. Ve küllü rahmet-i ilahidir.   

ZAMANI DURDURUR, ZAMAN İÇİNDE ZAMAN HALK EDER HAZRET- İ  ALLAH (C.C )

Tahminen 1958 senesinde, Dış İşleri Bakanlığı’ndan kapalı zarf usulü  aldığım ve taahhüt edindiğim işleri, Ankara Hacıdoğan semtindeki marangoz atölyemde taahhüt ettiğim mobilyaları yapmakla meşguldüm. Dış İşleri Bakanlığı  levazım ve ağırlama  müdürü,  muhasebe müdürü, bir kaç daha yetkili zevat :  

 “--Hoca işlere bakmaya ve kahve içmeye geldik” dediler. Geliş normaldi amma benim zamanım müsait değildi. Şeyhim Efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici bu abd-i acize akşam namazını Hacı Musa Camii’nde kıldıktan sonra bir yere davete gideceğimizi söylemişti. Yerini bildirmemiş, ben de adres sormayı lüzumsuz görmüştüm. Çıkmak üzere idim. Vakit yaklaştı. Ancak yetişirdim akşam cemaatine. Zamansız  gelmişlerdi tetkik heyeti misafirlerim.

Çaylar, kahveler içildi. Lüzumlu konuşmalar yapıldı. Benim akşam cemaatine  yetişmek imkanım tükenmiş, yakın camilerden ezan sesleri geliyordu.  Misafirlerim de daha rahat yerleşiyorlardı yerlerine. Ben ise Rabb’ıma yakarıyordum “bu işi düzelt” diye.

Sakın demeyesin: “Ne olurdu bu davete de gitmesen? Kıyamet mi kopardı?”

O manevi halimi  lisanen ne ben anlatmaya muktedirim, ne de sen mübarek kardeşim anlamaya henüz mana yapın ve düşüncelerin ayarlı... Hazret-i ALLAH  bil cümle kullarına bu duyguyu ve yaratanına  yaklaşma özlemini çok çok ihsan etsin ve bu tür rahmetini geri almasın. Ekici kılsın. Manasız bilici kılmasın. Tertip ve tanzim kıldığı mana aleminden  habersiz  eylemesin. Bilmeden düştüğü  mana inkarcılığından kurtarıp, ilm-i zahirini de ilmi batını ile  mücehhez kılıp cümlesini zü’l-cenaheyn eylesin, amin.

Çünkü gönül ilmi ile takviye görmeyen fiziğin, manevi yapısı olan metafizik yoksunu erbab-ı ilim  bu alemde çok cesurdurlar. Bu cesaretlerinin nedeninde  yalnız akıl yolu ile her dava ve tertib-i ilahiyi çözeceklerinin zannı galiptir.  Yeteri kadar gönül ehlinin mana hallerine vakıf olamadıklarından ehl-i tasavvufun zikrinin ve fikrinin emr-i ilahi üzere olduklarını bilemediklerinden gerçek aşk ehlini inkardan başka sermayeleri yoktur. Bu zaaflarının ürünlerini her an görmek mümkündür.

ALLAH kelamı olan Kelam-ı Kadim’in harflerine dokunmazlar fakat  manasına işlerine geldiği gibi mana vermekten çekinmezler. Müsaade edilen içtihattan habersizdirler amma mana tahrifatına gelince “cihat yapıyorum” zevki ile  yaşarlar. Amma bu kardeşlerimiz  henüz müslümanlıkla, mü’minliği ayırt edemediler. Mü’min sıfatının zirvesi olan kelime-i şahadeti henüz imanla yükümlü olmayan  Müslüman’da arama gafletine kapıldılar. Hazret-i Kur’an’da ALLAH’ın buyruğu  adına zuhuru görülen  mana adına Hazret-i Resulullah (s,t,a,v) Efendimize ihsan edilen ilim adına utanç verici telkinlerinde halâ hakikat dışı bu telkinlerini devam ettirmeye çalışıyorlar, “İslâm’ın şartı beş” diye.

Ayeti tekrar görelim:
Bismillahirrahmanirrahim

“Bedeviler dediler ki: “İman ettik.” De ki: “Siz iman etmediniz, amma  “müslüman olduk” deyin. İman henüz kalplerinize yerleşmedi. Şayet ALLAH’a  ve peygamberlerine  itaat ederseniz  amellerinizden bir şey eksiltmez. Çünkü ALLAH çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”   (Hucurat Suresi, 14)

Hazret-i ALLAH’a lütfettiği Din-i İslam’ı öğretmeye kalkacak kadar aptalca  bir fanatizmin peşinde koşan ideolojik İslam savunucularının artık aklını iyi kullanmaları gereklidir.  

Zaman yalnızca duygusallık ve akılsızlık değil, bilgi, sabır ve idrak zamanıdır. Günah-ı kebair dışında güzellikleri görebilme,bulabilme, ve yaşayabilme zamanıdır. O zaman bu yaşamın ismi İslamiyet’tir.

 “Bana yönelenlerin yoluna uy.” (Lokman Suresi 15)  Bu ayeti celilenin anlamına dikkat et

Misafirlerim  gittiler. Olanca  gücümle, koşarcasına gidiyordum Hacı Musa Camisine. Caminin yakınındaki kahvede, gittikleri yeri bilen bir kişiye rastlarım ümidi ile camiye geldim. Kapısı açıktı. Kapıya yaklaşıyordum ki, ezan okunmaya başladı. Bu metafizik olay karşısında şok olmuştum. Ezan niye okunuyor? Bir hadisemi vardı?!.. Merakla camiye girdim. Hayret! Cemaat tamam. Müezzin kamet getirdi. Kurra İmam Hacı Mustafa Efendi akşam namazının farzını kıldırdı. Sünnetleri kıldık. Tesbihat ve dualar okuduk. Cemaat dağılmaya başladığı zaman müezzin Müslüm Efendi’ye hayretle sordum:

 “--Niçin bu gün akşam namazı geç kılındı? Sebebi nedir?” diye.

 Demez mi ki:

 “--İki dakika erken okudum ezanı, hocamın davetine gideceğiz diye!”

                Bu metafizik olayın şoku üzerimden halâ geçmedi; geçeceğe de benzemiyor.

                İmanıma ve aşkıma yön veren, rahmet-i ilahiden başka yönü olmayan bu ve buna benzer inanç, safiyet, ve sadakat tecellileri –ki, metafizik olayları anlata bilirsem  bahtiyar olurum-- ademlikten  terakki edip insan olanlar anlarlar ve zevkine ererler.  Hazret-i ALLAH imanın ürünü olan bu rahmetinden  cümle kullarını nasipli  kılsın, inşaALLAH.

ENANİYETİME  HADDİMİ  BİLDİREN,  İNSAN  OLABİLMEMİN YOLUNU AÇAN  METAFİZİK  OLAY, VESİLE  KAYISI, LEDÜNNİ  UYARI!

Hazret-i ALLAH’ın tertip ve tanzimini bariz görüntüleyen hoşgörünün dışlanıp, halimin fanatizme dönüştüğü, fiziki inançtan başka metafiziği yansıtan yeterli inanca iç alemimde yer verilmediği, yaşantımı fanatizimden kurtarıp hoş görü deryasına  girmeme vesile-i ilahi olan kayısının maddi ve manevi hayatımda neler yaptığını dinle:  

Derviş olmuştum. Amma yaşantım ve duygularım sathi idi. İç alemime yeteri kadar yansımıyordu. İnancımın etkisi  bir nebze yer etmişti zannediyordum. Amma hayatımda yeteri kadar etkisi görülmüyordu. Zarfı okuyordum amma   mazrufa yani zarfın içindeki  mektuba  erişememiştim. Hele mektup ledünnü ise bu tecelliyat-ı ilahinin  hayli  garibi idim.

1954 veya 1955 senesi idi. “Kayısı yılı oldu” diyorlardı ve hayli ucuzdu. Hacıdoğan’daki atölyemde Dış İşleri Bakanlığı’nın taahhüt edindiğim işlerini  yapıyordum. Teslim günü yaklaşmış, durumumuz sıkışıktı. O gün öğleden evvel Şeyhim Efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici elinde büyük bir sepetle geldi:

                “--Oğlum, bir sepette sen al, Keçiören’den kayısı alalım. Kilosu on kuruşmuş” dedi.

                Efendimde benim de istifade  etmemin zevki vardı ama!. Nereden bilsin ki, başımı kaşımaya zamanımın  olmadığını. İşleri  gününde yetiştirmeye mecburdum. Geçen her gün için para cezası vardı. Fakat nereden bilirdim ki benim için gazab görünümünde olan olayın neticesinin rahmet-i ilahi olduğunu. ALLAH için tabi olmanın, şeyhine meyyit gibi teslimiyetin anlamını kitaplar da okuyordum. Mana alemime yer etmediğinden henüz o güzelliğin sahibi değildim... Mana kimliğimi bu abd-i acize göstermek için tertib-i tanzim-i ilahi imiş.

                Hazret-i ALLAH’ın bu tertip ve tanzimini zuhur mercii olduğu halde  Şeyhim Efendim de bilmiyordu. Bu ilahi imtihanı  bilse idi bu abd-i acizin muakkat de olsa zararına vesile olacak bu tertibi üstlenmezdi. Efendim’den zuhur eden emirlerin şeyhimin her gün şahidi olduğum halleri ile kabil-i kıyas değildi. İç alemime de yansıdığını sandığım imanım dıştan görünen nefsani duygularım yaşantıma uygundu. Amma onunla Hazret-i ALLAH’a yakınlık iddiamın alem-i manada “geçmeyen akçe” olduğunu zaman zaman daha  iyi anladım.

                Benim geçirdiğim imtihanın ağırlığı avamın imtihanına eş değer değildir.   Ezel-i ervah da verilen manevi vazifemle şumullü idi. Bu tür imtihanla avam sorumlu tutulmaz, inşaALLAH. Zira birine gıda olan lokma diğerini boğar,  helakine sebep olur. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, şahsen nefsini dahi tatmin edemeyen, fiziksel kaideden öte gidemeyen, fizik ötesinden nasip almamış metafizik yoksunu, ilm-i ledünni garibi sathi imanım  irşat vazifemde beni nereye götürebilirdi ki?!..

                Arz edeyim: Aklı  din eyleyip manevi teşkilatı inkar, metafizik zuhuratı inkar, tasavvuf ve tariki inkar edip İslam’ın şartını beşe çıkaran, hiç kimseye “müslüman” sıfatını layık göremeyen, ALLAH’a olan yalnız sathi inancının etkisinde kalmış,    başka bilgiye sahip olmayan bilge (!), bedeviye “imanın beş şartını yerine getirmez isen Müslüman olamazsın” diyerek, ALLAH’ın emrine de ters düşen, çarpık ilminin ölçüsü ile rahmet-i ilahinin ümidi ile yaşayan, masum, garip toplulukları katı telkinlerinle ya cehenneme, veya “yapamıyorum” kırıklığı ile küfre iteklenmeye müsait olan kişileri  ilmi tutumun elbette ilm-i ledünniden ve hakikatten uzak, nefsani hazzından öte gidemeyen ilminin doğal görünümün zuhurunun ilahi olmasını mı bekliyordun? Kusura bakma!  Bu yayığın yoğurdu elbette bu kadar olur...

                Bedeviden istedikleri şahadet... “Fizikten ileriye manevi yolu bulamayan ulemanın hakikat şahidi olması tertib-i ilahiye aykırıdır.”  Kat’iyen olamaz. Olması elbette muhaldir. Çünkü kelime-i şahadet mü’minlik sıfatının rahmet tecellisinin zirvesidir. Kusura bakma, “dost acı söyler.” Ama gerçeğin ta kendisidir. Şahit olmanın yollarını ara ve bul. Bu aramaya gönülden başla. Aşk yolunu seç. Zamana uygun içtihat görmüş güzellikler kaynağı şeriatını bul. ALLAH elçilerinin getirdiği ilahi emirler dışında hakikat yolu olmadığı gibi aşk yolu hiç olamaz; arama bulamazsın.! Tavsiyem  odur ki: Manaya giden yolları bul...

                “Ene medinetün, Ali babuha” (Ben ilim şehriyim, Ali  kapısıdır.) hitabına iyi sarıl.Aradığını ve kayıplarını bu yolda bulacaksın. Şüphen olmasın. “Hikmet mü’minin kayıp malıdır, nerede bulur ise alsın.” Bu hitab-ı peygamberiye dikkat edersen “mü’minin kayıp malıdır”  diyor, müslümün değil... ALLAH’ın varlığını daha henüz kabul etmiş, İslam’a yeni  adım atmış bedeviye “Hazret-i ALLAH’ın varlığına, Hazret-i Muhammet Mustafa (s,t,a,v,) Efendimiz’in hak peygamber olduğuna  şahadet getir” diye,daha henüz muttali olmadığı iman zirvesini bedeviden beklemen ALLAH’ın bildirisine de ters düşüyor. Bedevinin  şahsında şahadetin  zuhurunun ısrarı zatınızın da bedeviliğini ilan ve ispat ediyor.! Başka yol şahadete götürmez. İnadı bırak: Enaniyetten kurtul. Vesileyi iyi anla da kayısıdaki beni rahmet-i ilahiye götüren hikmetleri dinle:

                “--Efendim” dedim, “manavda çok güzel kayısı var. Sepeti doldurutturayım”  deyince ters tepki yaptı efendime. Beni işimi bilmez ve ısrafatla tersledi.

                “--Taksi çağırayım” dedim.

                “--Hayır, otobüsle gideceğiz” dedi.

                “--Sepetle otobüse almazlar” dedimse de olmadı.

                “--Ben aldırırım” dedi.

                Ben de bir sepet aldım. Almazlar ümidi ile otobüse yaklaştık:

                “--Buyur Hacı Baba!” diyerek, biletçi arka kapıdan bizleri içeriye aldı. Meğer bahçelere giden otobüslere bu hususta belediyenin yolcuları yükleri ile almaları emredilmiş. Her durakta bekliye bekliye Keçiören iki yol kavşağına geldik ve indik.      

                Sağ taraftaki kayısı bahçelerine efendimle bahçenin ortasından girdik. Dibine dökülmüş, altın gibi sararmış, sahipsiz kayısıları efendim yerden alıyor, üfleyip üfleyip yiyordu. Benim ise iç alemim harap olmuştu. Bu kadarına pes doğrusu! Sahibi olmayan bir şey nasıl yenebilirdi ? Mollalığım tuttu. Mürşidimi ayıplıyordum, “şeriat dışı hareket ediyor” diye! Gene üfledi kayısıyı, bana uzattı:

                “--Galip Efendi oğlum, ye” dedi

                “--İç alemim eşek alıp beygir satıyordu. Güya terbiyemi ve saygımı bozmuyordum:

                “--Yemeyeceğim Efendim” dedim.

                “--Niye yemiyorsun?!” Hitabına:

                “--Hastayım” cevabını verdim.

                Efendim bana uzattığı kayısıyı da yedi. Bitişik bahçeye girdik. Bahçe sahibi koşarak geldi. Efendi’min elini öptü, ALLAH’a hamd ederek. Sebebi ziyaretimizi anlattık. Adamlarına seslendi. Ağaçtan toplayıp sepetleri doldurmalarını emretti. Sepetler doldu. Efendimin çok ısrarına rağmen para almadılar. Ayrıca bir tabak dolusu yememiz için de olgunlarından kayısı getirdiler. Efendim yiyordu. Ben evvelce  yemediğim için utancımdan yiyemiyordum . Tahminen 45 yaşlarında gibi görünen bir zat koşarak geldi. Gözleri dolu dolu Efendi’min elini öptü. Muhabbetle kucakladı ve rica etti:

                “--Efendim, mübarek ayaklarınız benim bahçeme de bassın” diye.

                “--Bahçen nerede?” Diye sorunca:

                “--Hemen bitişik” diye Efendi’min kayısı yediği yeri göstermez mi?!..“

                Efendim manidar, gözüme baktı. Yontulmamış, yobaz nefsim “sen işin doğrusunu yaptın. Usul-i şeriata daha uygun değil mi?” diyordu. “Senin halin, efendin gayba teslim olurken sen zahire hüküm verdin” diye nefsim beni alkışlıyordu. Efendim gelen zata:

                “--Ben de seni arayacaktım oğlum. Bahçenden beş tane kayısı yedim, helal et.! Deyince, aşk-ı ilahiden gözleri çakmak çakmak kızaran, maddenin tahakkümünden kurtulmuş, kahraman edası ve gür sesi ile:

                “--Kayısı nedir?!.. Emret, ağaçların hepsini söküp vereyim!” Deyince, efendim gene manidar, gözüme baktı.

                Ben gene nefsani ölçülerimle hürmetsizliğime, mana terbiyesizliğime ayıp tozu kondurmuyordum.

                Bahçe sahipleri sepetlerimizi otobüse kadar getirdiler. Otobüsün sahanlığında geri döndük. Otobüste bizim gibi yükü olanlar çoktu. Anladım ki, müsamaha yalnız bize mahsus değildi.

                O gece manamda beni mana denizinden dışarı attılar. Sahilde sudan çıkmış balık misali çırpınıyordum. Şöyle diyorlardı:

                “--Hani sadıktın?!.. ALLAH için tabi olmuştun? Meyitin yıkayıcıya teslim olduğu gibi olacaktın? Biz vaadinde sebat etmeyenleri, mürşidine karşı samimi olmayanları, verdiği sözün dışına çıkanları “denizden sahile atılmış balık” benzeri debelendiririz!...”

                Bu manaya yaklaşık hitaplarla cezalandırıldım. Cidden mana denizinden dışarı atılmış balık misali hadiselerden sonra manevi düşüncelerim, manevi zevkim, duygum ilahi yakınlığım tükenmişti... İflas etmiştim... Mana servetim bitmişti. Taşlaşmıştım. Yaratanımı dahi düşünemiyordum. Merhamet, insaf, insanlık, hoşgörü hepsi batan mana gemisini terk etmişler, bana yalnız enaniyeti bırakmışlardı. Tövbe, istiğfar kapısı vardı,amma o kapıya yaklaşma duygu ve isteğim de kaybolmuştu.

                Perişanlığım bir ay kadar devam etti. Sureta alışa geldiğim manevi sohbet ve zikir meclislerine devam ediyordum. Efendime duygusuz iltifatım da yapmacık sürüyordu. Mürşidimi Rabb’ımdan istedim de gönderdiği halde, aman ya Rabb’i, bu zıttiyetin anlamını, manasını çözmek mümkün değildi. Evvelâ bal yemese idim, balın tadını elbette bilemezdim. Bu anlamsız yaşantımda teselli yeri bulmaya çalışırdım...

                “Ben daha iyi biliyorum” iddiası ile gayba imanı, manevi yolu terk eden, zikrullaha, maneviyata bilmeden düşman olan kişilerin hastalığına tutulmuştum. Rabb’ımla sağlam ahdim olmasa idi, Rabb’ım korusun, uzaklaştığım yetmediği gibi ben de zahihiri ilim şemsiyesi altında mana tahribatını vazife edinirdim.

                Bu mana hastalığı bir ayı geçkin devam etti. Gazab-ı ilahi zannettiğim bu zuhurat manamı eğitti. İntisabın yani Hazret-i ALLAH’la ezel-i ervahta yapılan ahd-i misakın dünyada tekrarının rahmet kapısını açan anahtar niteliğini taşıdığını iyi anladım. Manevi ikaz ve irşat ile kayısı mevzuunda şeyhime terbiyesizlik yapmasa idim, maddemi manaya tebettül eden bilgiler  bu gün iyi anlıyorum ki,  gazab-ı ilahi ile gelmeyecekti. Rahmet-i ilahi ile kemalat bulacaktım. Bu rahmete bencillik ve enaniyetim mani olmuştu. Gazab-ı ilahi ile mecrasına oturtuldu. Rabb’ıma sonsuz hamd ve şükürler olsun.

HIRSIZLAR  BU  KAPIDAN  GİREMEZLER. BU  MECLİSTE  VAZİFELİ  OLAMAZLAR

Manevi  bir  meclise vazifem itibarı ile içeriye girmek üzere idim. Nöbetçiler beni içeri almadılar. Sebebini açıkladılar: “--Bu meclise hırsızlar giremez” diye kapıyı kapattılar. Çok bozulmuştum.  Feryat ettim.

                “--Ben bilmem, öyle pisliğe hayatımda yer yok. Günaha giriyorsunuz” dedim.

                “--Bak bakalım, bu faturaları sen vermedin mi?” Diye bir tahta üzerine rabdedilmiş, beş adet, benim imzamı taşıyan resmi faturalarımı gösterdiler.   Hatırladım, bu faturaları “ALLAH rızasını kazanayım” diye ben vermiştim. Müşkül durumda kalan Yenişehir’de kiracı aile, yaşantısını götürmeye yetmeyen düşük memur maaşlı marangoz, evveliyatı görgülü  namazında niyazında takva geçinen bir arkadaşa rıza-yı Bari için amirlerinin de tavassut ve ricaları ile mesai haricinde masrafını cebinden karşılayıp yapacağı herhangi bir işin taktir edeceğim miktarda faturasını ben verecektim. Ara ara,  bir seneye yakın  beş fatura vermiştim. Vergisini de ben ödeyecektim. İsimleri  açıklamıyorum.

                Şeriat-ı Muhammed’inin 1200 senedir içtihat görmemiş, yirminci asrın yaşantısına  mühim meselelerde cevabı bulunamayan, bulunsa da tatminkar olmayıp ancak samimiyeti ile yürütmeye çalıştığı hayat nizamını dini bilgisi nispetin de  Hazret-i ALLAH’ın affına mağruren götürmeye çaba sarf eden, ehl-i tarik, zikir erbabı, samimidirler. “Dağına göre kış veren” Halık-ı Zü’l-Celal rahmet olarak onların da  bilmeden düştüğü, kanun-ı ilahiye mugayir tutumlarını  mana alemlerinde o safiyetli yaşamaya özen gösteren kulunu ikaz ve irşad eder.

                Tekrar ediyorum: Kul samimi ise “beni  Rabb’ım terbiye etti ne güzel terbiye etti” hitab-ı peygamberinin samimi olan ehl-i tarikin hayatında rahmet-i ilahi olarak her an zuhuru müşahede edildiği gibi yaşanır da! Bu tecelliyat-ı ilahiden şüphe ehl-i hal katında iman zafiyeti ile ifade olunur... Öyle günahlar vardır ki, tövbe, istiğfar telafisi için yeterli olmayıp, daha bariz af yollarını aramak lazım. Bu abd-i aciz hadisenin gerektirdiği tövbe, istiğfarı ettim ve istiğfarım yerini buldu. “Nereden anlıyorsun, kabul edildiğini?” Diye kafan karışmasın. Anlatayım, inanmakta muhayyersin: Ertesi gece, kapısından içeriye girmeme izin verilmeyen  meclise  taltifle kabul edildim !...

BOŞA  GİDEN  EMEKLER

İki kişi ayni yolda üç gün yolculuk  edeceklerdi. Biri alim, diğeri cahildi. Alim zat sevinmişti bu yolculuğa. Üç gün yeterli, cahile bir şeyler öğretebilmek için. “Fırsat zuhur etti” diyordu.İlk adımda vazifeye başladı.Yol boyu anlattı, anlattı... Üşenmeden, yorulmadan anlattı...

Ayrılık saati gelmişti. Azıklarında ne varsa yediler. Alim  zat diktiği ağacın meyvesini görmek isteği ile yol arkadaşına hitaben:

 “--Yol boyu öğrendiklerini anlat da, hizmetimin zevki ile ferahlık bulayım. Bu zevkimle manevi ücretimi almış olayım.”

Hayli bekledi bir şeyler anlatacak diye. Heyhat, boşa bekledi! Taşta ses var ama onda hayır, şer bir şey yok. Alim zat “terbiye ve hicabından susuyor” zannı ile ısrar etti. Adam yüzü dahi kızarmadan:

“--Hiç bir şey öğrenmedim” deyince,alim zat:

“--Üç günlük emeklerim havaya gitti” diye göz yaşlarını tutamadı.    

 

DUYGUSUZ  ANLAYAMAZ Kİ,  ESPRİYE  GÜLSÜN. GÜLSE DE ANCAK GÜLENE  GÜLER

Espiri yapmak, fıkra anlatmak  akıl ve bilgi hoşgörülü insanlara iman  ürünü olduğu gibi, Hazret-i ALLAH’ın  kuluna lütuf ve ihsanı olan hoşgörünün meyvesi, içtihat görmüş İslam’ın, şahidi olan iman mevcudiyetinin kulda görülmesidir. Dinlemek, dinlediğini anlamakta dad-ı Hak, ilim, zeka, olgunluk ifadesidir. İlahi espirilerden şüphe edilmesin dad-ı Hak’tır. Peygamber efendilerimizde, varislerinde bariz görüle gelmiştir. Eğiticidir. Yani ALLAH vergisidir. Anlatılan hikmetler meclisteki cemaatin bazılarının manevi rızkıdır. Hikmettir. Hikmetse mü’minin kayıp malıdır. Eğitici olmayan, nefsani espriler kişinin zamanını hoş eylese de, satıhta kalır, ruha hulül edemez. Kimseyi rahatsız etmedi ise meclisi hoş eder.

İrfaniyet ehli bir zat kalabalık  bir  mecliste sohbetine uygun, gülünç bir fıkra anlatır. Bütün cemaat katıla katıla güler. Hayret, cemaatte bir kişi var ki, gülmüyor! Merakla soruyorlar:

“--Sen niye gülmedin?”

“--Anlayamadım ki, güleyim!”

Rica etmişler,gene anlatılmış,cemaat katıla katıla gülmüşler.O  duygusuzda gene değişiklik yok. Neticeyi merak eden zat bir daha anlatmış. Hayret! Öyle acayip, katıla katıla ses çıkararak  gülmüş, kendini yerden yere vurmuş ki, gülmesini zorla durdurmuşlar ve demişler ki:

                “--İyi ki anlayamıyorsun, anlamadığın içinde gülemiyorsun. Gördük ki,   gülmende baş belası imiş. Espiri hazzımızı aşırı halinle ezaya  dönüştürdün. Nasıl anladın da, acayip gülmenle espiri hazlarımızı tahrip ettin” deyince, hatır için dahi gülmeyi bilmeyen suratını asarak:

                “--Gene anlamadım” demez mi?!. “Sonunda katıla katıla gülmemin nedeni ben sizin espirilerinizi anlamıyorum, sizde benim anlamadığımı anlamıyorsunuz ?”

                Hani pilli el lambası ile giden bir kişiye  sigarası ağzında yaklaştı da                                   

                “--Hemşehrim, dur da şu sigaramı yakayım.”

                Uzattı pilli lambayı sigarasının ucuna, bir türlü sigara yanmıyordu. Çok zaman geçmiş, pil zayıflamıştı.

                Ayrıldılar. İkisi de sermaye edinmişti. Lambası olan diyordu: “Ya Rabb’i! Teknolojiden, zamandan habersiz ne saf, salak kulların var!.”

                Sigarasını yakmaya çalışan kişi de şöyle gülüyordu: “Ya Rabb’i! Kullarına tepeden bakan irfaniyetsiz, medeniyet, teknoloji budalası, insanları hakir görmeye programlanmış robot demiyor ki, “zahmet etme, bu lamba ışık vermek için. Sigara yakmaz.” Ben bunu bildiğim için enayinin pilini bitirdim.”

                Karga yavruları pek çirkin olur. “Ufak patlıcana kibrit çöplerini ayak diye takmışlar” gibi  o çöpler de olmasa dokuma tezgahı mekiğine benzer. Hazret-i ALLAH o mahlukunu da öyle yaratmış. Bi-hikmet, merak ve enaniyetle analarına sordular:

                “--Ana hangimiz daha güzeliz.”

                Karga yavrularına baktı da:

                “--Biri  birinden  yüzü kara yavrucuklarım, hanginize güzel diyeyim ?”

                İzahına girmeyeceğim, sayın okuyucum, muhterem nur-ı aynım, istediğin yerde kullan,  sakın politikada kullanma!.. Bu espri oranın değil.

                Deli duvara çivi çakmaya uğraşıyordu ama nafile. Baş tarafını duvara tutmuş sivri ucuna çekiç vuruyordu. Diğer deli bu bilgisizliğe güldü de dedi ki:

                “--Ne kadar bilgisizsin? Hiç bu çivi buraya çakılır mı?”

                Sivri ucunun karşı duvara dönüklüğünü göstererek:

                “--Bu çivi karşı duvarın. Hiç oraya o çivi çakılır mı, deli misin?” Diye arkadaşının bilgisizliğine  bilge edası ile  güldü!.

NİYE  DERVİŞ  OLDUM ? NASIL   DERVİŞ  OLDUM ?

Dervişlik, iman zevki ile  yadırgamadığım elbette  rahmeti ilahidir. Fakat çok kimselerin  yaşantılarında  ve tavırlarında, alış verişlerinde, sözlerine  uygun olmayan yaşantılarının etkisinden olacak ki, bu abd-i aciz mana bilgisizliğimden dolayı askerden gelene kadar tarikat ve  hakikat garibi oldum!... Yol büyüklerimin sözlerini zevkle dinliyordum. Ama inandırıcı olmuyordu. Fakat hepsi güzel şeylerdi.

                “Zamana göre şer’-i şerife uygun anlattıklarına  göre Din-i İslam’ı  asr-ı saadetteki gibi içtihatlı, katılaşmadan, hoşgörülü, samimi yaşayan ve bu sıfatı taşıyan kişiye “derviş” denir” dediler. “En büyük derviş Muhammet Mustafa (s,t,a,v) Efendimiz’dir” dediler.

                “Elestü bi-Rabbiküm? Hitabına “beli” diyen ruhların rahmet-i ilâhinin tecelli zuhuru murat olmanın  giriş kapısıdır” dediler.

                Ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır. O kapıya yapışan kişinin ismi derviştir dediler.

                “Fetih Suresi onuncu ayetin anlamı yalnız Hudeybiye  bÎatı ile sınırlı olmayıp, dünya durdukça, beni Adem var oldukça bu ilahi rahmet devam edecektir. Kanun-u ilahi her zaman geçerlidir” dediler.

                “Dünyada ALLAH elçisi ceseden bulunmadığı zaman varisleri olan evliyaullah her zaman mevcuttur” dediler.

                “Sizden bir ücret talep etmeyen sadık kullarıma tabi olunuz buyurdu Hazret-i ALLAH” dediler.

                “Dünya hiçbir zaman boş değildir. Boş görenler küfür üzeredir” dediler.    

                “Delilsiz bir yere gidilmez. Rahmet hazinesi olan cennete dahi delilsiz giremezsin” dediler.

                İnsan namzedi olan beni Adem’in, insan olması için mekarim-i ahlakı yaşamaya muhtaç yaratılmış beni Adem’in mekarim-i ahlakla mücehhez, Hazret-i ALLAH’ın vazifelendirdiği Peygamber (s,t,a,v) Efendimizin zamana göre içtihat görmüş  şeriatın  yaşantısında zuhuru müşahede edilen kamil mürşide biat şeriatı ile yükümlü olduğu peygamberinedir” dediler.

                “Söz yalnız ve yalnız ALLAH’a verilir” dediler.

                “Evliyaullah nezdinde terbiye görmek lazımdır. Herkesin istidadına göre faydalı ilim tahsili,  teskiye-i nefis ve tasfiye-i kalp için şarttır” dediler.

                “Men aref  sırrı”, “nefsini bilen ALLAH’ı bilir” dediler.

                “Şeriatın kolları mezhepler, tasavvufun kolları tarikatlardır” dediler.

                “Bu rahmetler mevcut olmadan dinden bahsetmek muhaldir” dediler.  

                “Semavi din olarak İslam’dan başka din yok” dediler.

                “Adedi Hazret-i ALLAH’a malum cümle ALLAH elçileri İslamiyet üzere geldiler. Mekarim-i ahlak ile ahlaklanmak her kula farzdır. Kasd-i ilahi ademken insan olmanın nelere muhtaç olduğunu anlatan plan ve projesini muhtevi ALLAH kelamı kitaplar ve suhuflar yani sayfalar getirdiler. ALLAH elçilerinin kül olarak Hazret-i ALLAH’tan ne getirdilerse  isimleri ile beraber zikredilen “şeriattır.” Gösterdikleri yol ise “tarik” dir” dediler.

                “Biz peygamberlere bir şeriat,bir de tarikat verdik” buyurdu Hazret-i ALLAH... 

 

                “Şeriat, tarikat, yoldur varana,

                Marifet, hakikat andan içeri” dediler.

 

                Daha daha neler dediler, neler dediler...

                Namaz kılıyor, oruç tutuyordum. İzahı mümkün değil, maddeden öteye gidemeyen, manayı zerre kadar yansıtmayan, gönül bahçesinin kapısını dahi göremeyen, satıhtan öteye geçemeyen, yalnız madde yapımı okşayan, manasız bir terbiye almıştım. Hani sirkteki hayvanlar da, manasız bu metotlarla terbiye edilir, seyircinin taktirine mazhar olur ve alkış toplar, lüzumu kadar terbiye edilmiş hayvan. Evet, ona benzer aldığım terbiye. Yukarıda belirttiğim “dediler” i veciz ve anlamsız, hayali bir söz gibi dinler, mana ve maddeyi biri birinden ayırmadan yaşayan bahtiyarları “toplumun bedevisi” zannediyordum.

                Bu düşünce ve bilgime rağmen beni manaya itekleyen gücün etkisini maddede olsun, manada olsun her an müşahede ediyor ve görüyordum. Say-i gayretimin dahli olmayıp dad-ı Hak olan ALLAH korkusu hayatım boyu hiç eksilmedi. Terbiyem ve iradem dışında büyüklerime karşı hürmetli ve çok saygılı kılınmıştım.  İnsanlara hizmet hazzım ve zevkimdi. Henüz intisabım yoktu amma bilgisizce, dervişlerin de ender yaşadığı derviş hayatı yaşıyordum. Güzelliklere güzel şeylere hayranlığım fıtri idi. Dad-ı Hak idi.

                1994 senesi ilticamın kabulü ile Şeyhim Efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici gönderildi. Hemen intisap ettim ve yaşantım boyu gördüm ki, yukarıda yazdığım “dediler” doğru imiş. Az bile demişler. Mananın bir parçasını demişler. 

                “Denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa kamil mürşidi vesile kılıp kullarına ihsanını yazmaya güçleri yetmediği gibi, deniz kurur, ağaçlar biter, rahmet-i ilahinin sonu gelmez.”

                Sakın aksini düşünmeyesin! Şahitlik bu rahmete nail olmaktır. Yaratılışım güzelliklere karşı yaklaşımım din gibi cazip geliyordu. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, o güzellikleri Din-i İslam’ın dışında aramak hakikatte gülünç olduğu gibi, güzelliklerin aslında İslam’ı müşahede edememek de gülünçtür. Şunu da iyi anladım, büyük vazife yapan büyük insanlar dinsiz olmuyorlar, olamıyorlar da.

                Zaman bu yönlü rahmet-i ilahinin zuhuruna gebe. Hakikatin doğum sancıları asırlardır devam ediyor. Tıfl-ı meani, mana çocuğunun kemalatının muasır milletlerin yaşantılarında zuhuru bekleniyor.

                Doğacak gerçek İslam’a isim koyacaksak şimdiden özelliklerini belirtelim; medeniyet ve teknolojiden uzaklaşmadan, insan haklarına saygıda kusur etmeden, demokrasi ile cumhuriyeti birbirinden ayırmadan, kavgayı, istismarı bırakarak belirtelim. Yalnız istismar dinde değil, dinsizliği de istismar edenler az değiller!. ALLAH’ın haram kıldıkları dışında güzellikleri yaşamanın ismi İslamiyet’tir!...

                Vatan kurtarmaya ALLAH tarafından vazifeli kılınan cennet-mekan Mustafa Kemal Atatürk’ün maksadı, gayesi bu idi. Amma zemini, zamanı bu yönlü çok bekledi fakat  bulamadı. Çok kereler dile getiriyordu “dinsiz millet yaşamaz“ diye!...

                Atatürk’ün yokluğunun ızdırabını duyuyorum. Olsa idi neler yapmazdık birlikte? İslamiyet’in tek din olduğunu, ALLAH’ın varlığına inanan bütün insanların müslüman olduğunu cümle güzelliklerin İslamiyet’in bir parçası olduğunu ve insanların kardeş olduğunu hemen, çekinmeden ilan eder, kurdu koyunla beraber yürütürdük. Bütün Peygamber Efendilerimizi ve getirdikleri cümle kitapları da, suhufları da kabul eder, saliklerini taltif eder, en son gelen Hazret-i Kur’an-ı’da lütfen ihmal etmemelerini tavsiye ederdik. Birbirimizi kucaklar, iman edenlere yalnızca ALLAH’a imanı bizim ölçümüze de denk görür, çekinmeden bağrımıza basar, “kardeşim” diye bilirdik!...

                Her zaman geçerlidir: Yalnız deveyi görmek yeterli olmayıp, deveyi götüreni merak ederek  hakikati görme isteği arzusu biz acizleri deveyi götüreni bulana kadar kişi mutmain olamaz.

DEVE  BURDA YÜKÜ SIRTINDA  DEVEYİ  GÖTÜREN  NEREDE!...

Kervancı istirahat için develeri ıhdırmıştı. İstirahatleri uzun sürmedi, kervanı kaldırdı. Devenin birisi kalkmıyor... Çok uğraştı, kaldıramadı. Çünkü deve ölmüştü.  Deveciye ölümün ne olduğu öğretilmemişti. Zuhuru her an görülen fizik öğretilmişti. Amma hakikat zuhuru metafizik garibi idi, deveci. Yaratanını da bilmeye ihtiyaç duymamıştı, deveci. Hayretle dostlarını çağırdı. “Bilenler söylesin” diye feryat etti de şunu düşündü: “Deve işte burada. Yükü ise sırtında. Hepsi tamam. Amma deveyi götüren nerede?!..

Hep aradı. Hayatı boyu aradı. Nihayet deveyi götüren, kendini ve bütün alemi götüren, düzene koyan gücü Halik-ı Zü’l-celal’i buldu. Tertib-i tanzim-i ilahiye üzere arar isen çabuk bulursun.

Gene devesini kaybeden ve arayan bir devecinin de halini dinle:

KAYIP  DEVESİNİ ARAYAN DEVECİ !

Çarşılarda, sokaklarda devesinin eşkalini anlatarak arıyordu devesini. Bir de mukallit katılmıştı. Deveci ne söylerse “benim de devem kayboldu” diye dinleyenleri güldürmekti kasti. Güldürüyordu da. Her tarafı aradılar. Deveci devesini buldu;  mukallit de yani taklitçi de devesini buldu. Takliden de olsa arayan Mevlasını bulur. Arıyorsa belasını da bulur.

KAYBOLAN  İNEK

Hazret-i ALLAH’ın rahmet-i ilahiye vesile kıldığı rahmet icraatını o vazifeli kullarından zuhur ediyormuş  intibaını verip, tasarrufatın yalnız Hazret-i ALLAH’ın yedinde olduğunun gizlenme hazineleri... Zahire çıkış vesilesi üç insan-ı kamil bu tecelliyat-ı ilahinin zuhur zevkini sohbet ediyorlardı. Sohbetleri avamın ölçüsüne uyan, na-ehlin anlayacağı cinsten değildi.

                Zatlardan bir tanesi:

                “--Dünya benim hayatımda avuç içini dolduracak kadar yer tutmaz” diğer zat:        

                “--Dünyanın benim nazarımda iki dudağımın açıklığı kadar yeri vardır” üçüncü zat da

                “--Kirpiklerimin arası kadar yeri vardır” diyorlardı.

                Birbirlerini iyi anlıyorlardı ne demek istediklerini. Hizmetlerinde bulunan derviş ise bu hikmeti anlayamıyordu. Manasız zuhur eden yalnız maddenin geçici hayat nizamında lüzumlu olup, sohbetlerinde mananın  hakimiyetinden gayrıya yer kalmamış evliyaullahın mana hali avamın bilgisi dışındadır. Anlatırsın, dinliyormuş gibi görünse de!..

                Zevahire hüküm verme. Bilesin ki, her kişi  ALLAH’a olan imanı nispetinde manadan nasibini alır. Sözde de olsa hakikatın zuhuru ehline açıktır amma na-ehlin katında hakikat fer’e dönüşür. Hakikatın zahirde içtihatsız zuhuru şeriatın na-ehlin elinde ne hale geldiğini görmemezlikten  gelmeyelim. “Neme lazım” diyemezsin.                         

                Hani, bir espri vardır: Derler ya na-ehil rahmetin kadrini bilemez. Rahmet-i ilahiye zuhur etse de zararına kullanır. Lüzumlu ve kullandığı, döğme demirden yapılmış tepkili bel yapar; ince saçtan yapılmış, o anda  lüzum etmeyen kürek yapar.

                Şarlatan bir kul vardı. Ne istediğini, ne yapacağını bilemeyen bir kul. Daima müracaat ederdi. Amma çok kişilerin müracatı  gibi ne söylediğinin bilincinde de değildi. Diyordu ki:

                “Ya Rabb’i! Hızırını bana gönder, bir dileğim var.”

                Bu istek ve müracaatı hayatı boyu virt edinmişti. Bir gün su getirmek için elindeki bel ile ark yani suyun istenilen yere akıtılması için toprağa kanal açıyordu. Yanında bir zat belirdi:

                “--Ben Hızır’ım” dedi. “Bir dileğin varmış, Hazret-i ALLAH kabul etti. Söyle, icra edilecek.”

                Hayatı itimatsızlıkla geçmiş, safdirik kul:

                “--Hızır olduğuna inanmam, evvelâ beni inandır” demez mi?

                “--Söyle, ben seni nasıl inandırabilirim? Unutma ki, bir dileğin var! Anlamsız, lüzumsuz icraata beni zorlama.”

                Rahmet suyunun içeriye nüfuz edemediği granit taşına benzer mana yoksunu. Kalbi  itirazında israren:

                “--Hızır olduğunu ispat et” diyordu.

                “--Nasıl ikna edeyim, söyle? Unutma ki bir dileğin var!”

                Hızır (aleyhi’s-selam)’ın uyarılarına rağmen “salak bonservisli” bilgisizce, hayrı şerden ayırt edemeyen akıl fukarası:

                “--Elimdeki beli kürek yap ki, inanayım” dedi.

                Hızır (aleyhi’s-selam) üzülerek, verilen vazifeyi yerine getirdi. İşe yarayan bel işe yaramayan kürek olmuştu. Vazifesi biten Hızır (aleyhi’s-selam) artık görünmüyordu. Kaybını gören, sonunun hüsranla bittiğini iyi anlayan akıl fukarası:  

                “--Hızır olduğunu iyi anladım. İtimatsızlık ve beceriksizliğimden, işime yarayan beli işe yaramayan kürek yaptırdım” diye hatasını anladı. Fakat iş işten geçmişti. İmanındaki  mana yoksunluğundan dileği zararına tahakkuk etmişti.

                Metafizikten yoksun, yalnız fiziki ve maddi bilimlerin yaratılışın sırrı ve insan olmaya müsait yaratılan beni Adem’in manasına ve kemalatlı olmasına hiç bir katkısı olamaz. Zamanımızda madde uleması ve akılcılıktan öteye yol bulamayan fizikçi  emr-i ilahilerin ibadet ve taatların yeteri kadar izahçısı ve koruyucusu olamazlar...

                Biz gene kadıncağızın kayıp olan ineğini anlatalım:

                Yaşlı kadın çığlık benzeri feryadı ile çarşı pazar geziyordu.

                “--İneğim  kayboldu. Benim başka geçinecek bir şeyim yok. ALLAH rızası için, ey Müslümanlar, benim ineğimi bulun!” diye avaz avaz bağırıyordu.

                Üç evliyanın hizmetinde bulunan derviş kadına:

                “Ben senin ineğinin yerini bilenleri biliyorum” diye ALLAH’ın evliyalarını gösterdi de:

                “--Senin ineğin bunlarda” dedi.

                Kadın:

                “--Derviş babalar! Benim ineğimi verin” diye çıkışınca dediler ki:

                “--Bizde olduğunu kim söyledi?”

                “--Dışarıdaki derviş baba söyledi” deyince, dervişi içeri çağırarak sordular:

                “--Sen mi söyledin inek bizde diye?”

                “--Evet, ben söyledim. İnek sizlerde. Sohbetinizi anlamadım amma dinledim. O kanaatı edindim ki, inek sizde. Çünkü birinizin dünya avcunun içinde; birinizin de kirpiğinin arasında. Birinizin de iki dudağının arasında. İnek dünyadan dışarı çıkmadı ya!.. Ya bu  türlü sohbet  etmeyin, ya da ettiğinize göre kadının ineği sizlerin dar dünyasında, verin kadının ineğini.”

                “--Bizim sohbetimizin anlamı bu değildi amma haklısın” dediler.

                Müşkül durumda kaldılar. Her şey yed-i kudretinde olan Hazret-i ALLAH’a boyunlarını büktüler. Üçü birden tazarru ve niyaza başladılar. Üç mübarek iltica gözlerini açtılar. Kadına: “Şu anda inek evde” müjdesini verdiler. Evine giden kadın balçıktan çıkmış, her tarafı çamurlar içinde ineği görünce: “Dervişler balçıktan çıkarmak için çok zorlanmışlardır” diye, şükrane olarak, iki tavuğu vardı, alelacele kesti, temizledi, pişirdi, kızartıp ikram etti de:

                “--Derviş babalar, balçıktan çıkarmakta belli çok zahmet çektiniz, buyurun, yiyin, helal olsun” dedi de, bu hali seyreden derviş:

                “--Sizin ne hakkınız var? Ben kazandım bu tavukları” diye iki ellerini birbirine vurunca  canlanan tavukları kaçırmaz mı?!..

                Bu kıssaya ben inandım, yazdım. Ve Hüve âlâ küll-i şey’in kadir.

                Metafizik tecelliyattan habersiz, bu kıssalara yeteri kadar aşina olacağının hayaline kapılmayasın. Yunus Emre’nin gerçekleri ifşaatını dinle:

 

                Kadılar, müftüler hepsi geldiler,

                Kitaplarını bir araya koydular,

                Sen bu ilmi nereden aldın? Dediler,

                Bir kamil mürşide varmadan olmaz.

                “Dünyada hakiki mürşit ilimdir.” Çok doğru... İlim=mürşit; mürşit=ilim. İlm-i zahir, güzel... İlm-i batın zahire yansıdığı zaman daha güzel... Bu iki rahmetin birleştiği anda aldığı isim “şeriat”tır.

“BEN DE BUGÜN İRADEMLE ÇALIŞMIYORUM” DİYE HAZRET- İ ALLAH’A UKALALIK ETMİŞTİM. NETİCEYİ DİNLE DE İBRET AL

İş hayatımın yüzde 99’u tezgahta bizzat çalışmakla geçti. 35 işçi ile çalıştığım zamanlar da oldu. Patronluk yapmadım, hem bilfiil çalıştım, işçilerimi de işsiz bırakmadım. Bu izahımı sanatkar ustalar iyi anlarlar. Çalışmaya olan zevkim dünyaya aşırı  tamahımdan değil, taraf-ı etrafıma karşı yüklendiğim maddi ve manevi vazifemin mesuliyetini müdrik oluşumdandı. Nefsimin hatasından yüzüm kızarır.   Bilmeden kul hakkına tenezzülüm maddi ve manevi bu abd-i acizi kahreder. Gençliğimde bu yaşantımın zevkini müdriktim. Bu halimin Peygamber Efendilerimizin Hazret-i ALLAH’ın rahmeti olarak bizlere yaşantıları ile anlattıkları mekarim-i ahlakın  bir cüz’ü olduğunu görüp yaşadıkça Rabb’ıma müteşekkirdim. Öyle rahmetine yaklaşımlı yaratmıştı bu abdini Halik-ı Zü’l-celal, hamdolsun!...

                Dükkanımı mesaiye uygun besmele ile ben açar, akşam gene besmele ile ben kapatırdım. İşçilerimden evvel işe ben başlardım. İşçilerime ilk işim Hazret-i ALLAH’ı tanıtmak, iş ahlakı ve işini sevdirmek, hoşgörülü ve insan olma zevkini verebilmek, maddi ve manevi vazifemin odak noktası idi.

                Şu hali hayatım boyu yaşamış, görmüş, iyi anlamıştım ki, imansız kişiden “ne köy olur, ne kasaba.” İşini sevemeyen işçi işvereninin hiç bir zaman yüzünü  güldürmez. İşine hor bakan işveren ise toplumların sıkıntı ve meşakkat  kaynağıdır. Müşterisini memnun ettiği görülmemiştir.

                Hele tembellik... “Ocaklar başından ırak olsun!..” Bu tembellik virüsü taşıyan insanlar sanatkar olamazlar. Mesuliyet taşıyamazlar. “İzzet-i nefis” diye bir şey onların ilgisi dışındadır. Hadise ne kadar utanç verici olursa olsun, o tip insanların yüzlerinin kızardığını göremezsin. Çünkü yüz kızarması asalet ve normal duygunun simada zuhurudur. Dad-ı Hak’tır. Yapmacık zuhurunu sağlamak mümkün değildir.

                Hazret-i ALLAH beni Adem’in mayasını simalarında zuhur ettirir. Bu mihengin zuhuru, tekrar ediyorum, beşerin ihtiyarında değildir. Hazret-i ALLAH buyurmuştur: “Habibim, sen onları yüzlerinden tanırsın. Konuşmalarından daha iyi tanıyacaksın.” Ve şöyle bir kibar-ı kelam, hülasa-i meram vardır: “Bir kişi kazanmıyorsa  dünyada ekmek parası, dostlarının  yüz karası, şeytanın maskarası.”

                Bilmem, hangi padişah? Tebasının içinden tembelleri toplumdan soyutlayıp, “çalışkanlara kötü örnek olmasınlar” diye “tembelhane” yaptırmış. Tembelhanenin müşterisi o kadar çok olmuş ki, gerçek tembeller bilinmez olmuş. Padişah emir vermiş, tembelhaneyi yaktırmış. Sahte tembeller kaçışmışlar. Sekiz tane gerçek tembel kalmış binada.

                “--Siz daha ne bekliyorsunuz, yanacaksınız!” Deyince,

                “--Ateşin bize gelmesine bir kaç kiriş var, telaşa lüzum yok” demişler.

                Durumu Padişaha bildirmişler. Padişah:

                “--İşte gerçek tembeller açığa çıktı” diyerek onları hayatlarının sonuna kadar “karantinaya almış” ihtiyaçlarını sağlamış. Bu kararı ile çalışkan tebaasını tembellik hastalığından korumuş.

                İş hayatım boyu çıraklarımın kalfa ve usta olmalarına bütün gücümle çalıştım. Medar-ı iftiharım çok usta yetiştirdim. İşçilerim ancak evlada yapılan muamelenin dışında muamele görmediler.

                “Bunları neye anlatıyorsun?” demeyesin. Yazdıklarım hem esnafın, hem de işçinin  işinde muvaffak olması için iş anayasasıdır. “Bu haller tarihe karıştı” deme sakın! Bu anlattıklarım sanat ahlakı, sanat ve insanlık klasiğidir. Her devirde görürsün. Görünüm değişse de öz değişmez.

                Arz ettiğim gibi, tezgahta çalışmak zevkimdi. Zaman oldu ki, manevi vazifelerim ağır basıyordu. Hazret-i ALLAH’ın hayat nizamımı düzenlediğini görmüş gibi hissediyordum. Çalışmak için elimi takıma uzattığım zaman bir engel zuhur ettiriyordu. Tezgahta çalışmak benim ayrıca zevkim ve hobimdi. Ne zaman harekete geçsem, ya telefon çalar “acele gel” diye, ya da yanında çalışamayacağım sevdiğim insanları misafir gönderir... Aylarca böyle devam etti. Mutlaka bu tertib-i ilahiye hiç şüphesiz ben acizin hayrıma idi. Şüphe yok fakat ben tezgahta çalışma hastası ve tiryakisi idim. Çalışamamanın sıkıntısı hat safhada idi.Yaratanıma karşı iç alemimden küstahça tutum ve düşünceye itekleniyordum. Şahittim, ALLAH’tan başka ilah olmadığına. Gücün ve kuvvetin ALLAH’ın  yed-i kudretinde olduğundan  zerre kadar şüphem yoktu. Bu zuhuratın hayrıma olduğunu bildiğim halde bu hal her ademin nefsinin kolaylıkla  kabul edeceği cinsten değildi.

                Aylardır beni alışa geldiğim çalışma zevkinden değişik sebeplerle tezgaha yaklaştırmayan, elime takım almama müsaade etmeyen Rabb’ıma desem ki: “Ben ihtiyarımla çalışmıyorum.” Tembel tembel bir köşeye çekilsem, bilmem beni nasıl çalıştıracak?! Bu merak haşa, isyan değil, mutmain olma arzusu beni küstahlaştırdı.

                Atölyem iki kat idi. Zeminde makineler vardı. Üst katta işler monte   ediliyordu. Üst kata çıkmak için merdiven, merdivenin altında mütevazi yazıhanem vardı. Merdivenin ortasına oturdum. Merak ediyordum, “ihtiyarımla çalışmıyorum” der isem beni nasıl çalıştıracaktı? Bu arzumu küstahça yaptım. Hazret-i ALLAH’a hitaben:

                “--Şu anda ben ihtiyarımla çalışmıyorum ve buradan da kalkmıyorum” dedim.

                Aradan bir kaç dakika ya geçti, ya da geçmedi. Kapıdan iri yapılı, uzun boylu, gözleri kızarmış, akıl hastanesinden kaçmış, tipik bir adam azmanı (Niğdeli Mustafa Efendi), sanki benim terbiyem için hususi yaratılmış, kapıdan girerken:

                “--Neredesin ulan?! Gel arkam sıra” dedi.

                Öyle celalli idi ki... Aklı da alınmıştı. Gayr-ı ihtiyari korku ve ürperti sarmıştı beni. İtiraz etmek şöyle dursun, titrek sesle:

                “--Takım alayım” dedim. 

                Ona da müsaade etmedi:

                “--Lüzum yok” dedi.

                İtiraz edersem akibetimi görür gibi oluyordum. Derhal emre icabet ettim. Düştüm peşine... Ankara Denizciler Caddesi’nde Marmara Hamamı’nın bitişiği Beyrut Palas’ın zemininde bir odaya girdik. Dört tarafı tavana kadar yüksek dolaplarla çevrili idi.

                “--Bu dolapları sök” diye emir verdi.

                Bir keser, testere, tornavida, kerpeten... Getirdiği takımlar bu kadardı. İşçi getirmeme de müsaade etmedi. Kendisi de odanın ortasına oturdu. İş bitene kadar ayrılmadı yanımdan. Hava kararmıştı. Sökme işi de bitmişti. Ter tabanımdan akıyordu. O günkü yorgunluğumu hiç unutamam...

                Cenab-ı Hakk’a yaptığım küstahlığı çok ağır ödemiştim. Dünyevi ceza verilmişti  bu abd-i acize. Affu mağfireti sonsuz Rabb’ım af etmiştir ümidi tesellimdir.

                Bilmem gerisini anlatmaya gerek var mı? Anlatayım: Hazret-i ALLAH’ın  kullarına  buyurduğu “işi ehline veriniz” cidden Hazret-i ALLAH bu işi ehline vermişti. Halik-ı Zü’l-Celal için, hadiseyi zuhur ettirecekse o anda o kişiyi o olaya layık olmasa da olaya uygun oluvermesi için hemen halketmesi ALLAH için zor değil, mesafe ve zamana da ihtiyacı yok!..

                Niğdeli Mustafa Efendi’nin  ahlak ve huyunun  tebettülatında  bariz gördüm ki, bir anda her şeyi değiştiren yaratıcının Hazret-i Halik-ı Zü’l-Celal olduğunu... Rabb’ımın bu sıfatını ezberlemiştim, amma bu olayda yaşadım. Hiç unutmamak üzere  iyi öğrendim. Rabb’ımın bu ismini, bu sıfatını bir daha hiç bir hadise ve olay bu abd-i acize büyük söz olmasın bu tür günahı işletemez, inşaALLAH...

                Nasrettin Hoca’ya karısı sordu:

                “--Yarın nereye gideceksin?”

                Hoca cevaben:

                “--Yağmur yağarsa ormana, yağmaz ise tarlaya gideceğim.”

                Karısı:

                “--Efendi, “inşALLAH” demedin.”

                Hoca hiddetle:

                “--Bu işin inşALLAH’ı kaldı mı Hanım?!.. Yağmur yağacak veya yağmayacak. Ukalalık etme! “İnşALLAH” denilecek yeri ben senden iyi bilirim.”

                Sabah baktı, yağmur yağıyor. Ormana gidiyordu. Yolda eşkıyalar hocayı yakalayıp:

                “--Bizi filan köye götür” diye tehdit ettiler.

                Dağ, tepe dolaşarak, ister istemez eşkıyaya kılavuzluk eden Hoca (rahmetullahi aleyh) bitkin halde sabah evine dönünce kapıya vurdu. İçeriden karısı:

                “--Kim o?” deyince,

                “--İnşALLAH benim, aç kapıyı!”

                Hoca inşALLAH’ı çok okumuştu. Biliyordu. Biliyordu da, şimdi daha iyi anlamıştı. İnşALLAH’ın şahidi olmuştu...

                 Yalnız ilm-i zahirle yetinen, ilm-i batının varlığından rahatsız olan hocam! İnsaf et. Yalnız ilm-i zahir ile, maddeden öteye gidemeyen, teşkilat-ı ilahiyi kabul edemeyen bir ilmin insan olmaya namzet beni Adem için tahsis edildiğini söyleyemezsin. Mananın horlanıp, kabul görmediği bir dünyada yaşamanın zulümden öteye gidemeyeceğini, bu manasız yaşantının “yer yüzünde halifemi yaratacağım” hitabına ters düştüğünü lütfen görmeye çalışalım. Fizik üstü metafiziği yaşamak amacımız olsun .

                Niğdeli Mustafa Efendi durduğum evin yakınına taşındı. Komşum oldu.  Mizacının sertliği doğruluğundan geliyordu. Temiz kalpli, imanlı, pırlanta gibi, örnek insandı.

                O hadisenin tesirini üzerinden atamıyor, beni her gördüğünde eziliyor utancından yüzü kızarıyor, “affet beni, ben öyle insan değildim. Nasıl reva gördüm sana o muameleyi?” diye üzüntüsünden kahroluyordu. Nedenini anlatmak istedimse de anlatamadım, münasip bir zemin, zaman bulup da. “Bu hadise benim bilgisizliğimden kaynaklandı. Senin suçun yok” diyemedim. Belki o da o yönlü terbiye olmaya  muhtaçtı. Uygun bir zamanda sordum:

                “--Cinayet işlemeye müsait gibi bir halin vardı!”

                “--Doğru” dedi. “O anda kendimde değildim. Muhakemem de yoktu.” 

                Nasrettin Hoca’nın inşALLAH’ı iyi anlayıp, şahidi olduğu gibi, ben aciz de anlamıştım Hazret-i ALLAH’a yerli ve yersiz ukalalık edilmeyeceğini. Nefsime çok  çok ağır gelen bu tertib-i ilahinin zulüm olmayıp, neticenin rahmet-i ilahi terbiyesi olduğunun şahidiyim. Laf ile “Hazret-i ALLAH’ı biliyorum” demenin şahit olmaya, “şahidim” demeye yeterli olmadığını, bu şahitliğin ancak avamın imanında yadırganmayacağını Rabb’ım bu uyarı rahmeti ile bu abd-i acizine iyi anlattı. Tertip edip fakirine layık ve münasip gördüğü bu eğitimden Hazret-i Allah’a  müteşekkirim. 

ZORLAMAKLA  ÇIKMAYAN  RAF

Ankara’da Cebeci Caddesi’nde bir mensucat mağazası açılıyordu. Tavana kadar istenen raflarını biz yaptık. Yerlerine monte için çalışıyoruz. Mağazanın bir tarafının raflarını yerine koyduk. Ortadaki rafı da ferahlıkla yerine koyduk. Üçüncü raf ise üçünü biri birine bağlıyacaktı. Ölçüsünü iyi almış, ferahlık da vermiştim. Rafı sıkıca yerine itekledik. Yerine oturmaya 25 cm kadar boşluk vardı. Raf sıkışmış, gitmiyordu. Geri de çıkmıyordu. İşçilerimle saatlerce uğraştık. Bir milimetre oynatmak mümkün değil! Bitkin halde idik. Caddenin karşısında kalabalık ameleler kat betonu atmışlar, istirahat ediyorlardı.

                “--Amelelere söyleyin, beş dakika yardım ederlerse emeklerini fazlası ile veririm” diye haber göndermiştim.

                Her halde çok yorulmuş olacaklar ki, hiç ilgilenmediklerini karşımda görüyordum. Bu durumda çareler bitmişti. Yalnız Hazret-i ALLAH’a yakarmaktan başka ne imkanımız ne de gücümüz vardı.

                Tasavvufun askeri usul ve adabına benzer yönleri vardır. Şikayetin varsa evvela onbaşıya şikayetini bildirirsin. Şikayetinin önemine göre merciini mutlaka buldururlar. Tasavvufta da askerlikte olduğu  gibi disiplin başta gelir. Disiplinsiz ne asker olur ne de derviş.

                Tasavvufta “edep” denir; edebe riayet edilerek yapılan müracaatlar ind-i ilahide ret olunmaz. Bu hal zahiri ulemanın bilgisi dışındadır. Zahiri bilgi yeterli değildir. O bakımdan “ALLAH’tan istemiyor da, kuldan istiyor” zannederler. Hele  evliyaullahın merkadini ziyaret eden dervişin ne halini bilirler, ne aşkını bilirler, ne de zuhur eden manadan haberleri vardır. Bu yönlü zuhurat ve  edep inançları ve bilgileri dışındadır. Bu bilgi ve tutumları ile yüzde doksan inananları rencide ederler.

                Bilmezler ki, kişinin maddi ihtiyaçlarını sebeplere bağladığı gibi, kulun  mana ihtiyaç ve terakkiyatını ve mana rızkını da sebeplerde tecelli ve zuhur ettirir. Kul her mevzuda sebebine tevessül eder. Bilir ki halk eden Halik-ı Zü’l-celâl’dir. Karnın aç ise ekmeği, susadın ise suyu bul. “ALLAH’tan  isteyeceğim” diye ukalalık etme. Bütün yaratıkların ihtiyacını o halk etti. Haddi aşma. “Ben doğrusunu daha iyi biliyorum” diye yaratanına karşı bu tutumunla saygısızlık ediyorsun. İmanlı hem cinsine de bilmeden  zulmediyorsun. İyi dikkat et! Bu tutumunun Ümmet-i Muhammedi toplum olarak ve ferden nereye götürdüğünü bariz görebilirsin. Korkarım ki, bu gidişle Hazret-i  Resulullah’ın türbe-i saadetlerini ziyaret eden ehl-i aşkı küfürle itham edeceksin! Vahhabiler ve İbn-i Teymiyeciler gibi!....

                Rabb’ıma boyun büktüm. Manevi sebeplere müracaat ettim. Gayr-ı ihtiyarı elimi dokundum. Raf sanki yürüyordu!... Bu rahmet-i ilahinin bariz zuhuru karşısında abd-i aciz o andaki halimi anlatmaktan da acizim. İşçiler kapıdan girerken kızarak geliyorlardı “ameleler gelmediler” diye. Rafın çıkmış olduğunu görünce:

                “--Nasıl oldu bu iş?” diye bana sordular.

                Fiziki ahvali ben nasıl anlatırdım işçilere?!... Bu olayı nasıl anlatırım fizikten öte metafizikten nasibi  olmayanlara?!...

AZRAİL (ALEYHİ’S-SELAM)’IN  MERAK  ETTİĞİ  EMR- İ İLAHİ

Hoca Efendi korkmuştu. Telaşe ve heyecan ile Sultan Süleyman (aleyhi’ s-selam)’a korkusunun sebebini anlattı:

“--Bu gün Azrail (a,s,) çok acayip baktı. Bu bakıştan ömrümün hitam bulduğunu zannediyorum ve korkuyorum. Hazret-i ALLAH zatınıza çok yetki ve tasarrufat verdi. Lütfen, beni uzak yerlere gönder.”

Hoca Efendinin telaşe ve korkusu Sultan Süleyman (aleyhi’s-selâm)’ı da   etkiledi ki, rüzgara emir verdi.  “--Hocayı Hint Okyanusu’ndaki Serendip Adası’na bırak” diye.

ALLAH’ın elçisinin emri yerine getirildi. Çok geçmeden Azrail (aleyhi’s-selam) Sultan Süleyman (aleyhi’s-selam)’ı ziyaret etti. Hayret ettiğini belirtti ve ekledi:

 “--Şimdiye kadar çok hadiselerle karşılaştım, böylesini görmemiştim. Bu gün vefat edeceklerin listesinde falanca hocanın da ismi vardı. Serendip Adası’nda ruhunun kabzı emrediliyordu. Hocayı bu gün burada gördüm. Hayret ettim. Nasıl oluyor, Serendip Adası’nda ruhu kabz edilecek hoca burada. Emr-i ilahiye uygun, Serendip Adası’na vardım. Hoca orada. Sanki beni bekliyor.”

Azrail (aleyhi’s-selam)’ın hayret ettiği gibi sultan Süleyman (aleyhi’s-selam)’da hayretle sordu:

                “--Demek, hoca vefat etti!...”

                “--Korkunun ecele faidesi yok!” Ölümden korkulmaz mı? Elbet korkulur.

                Madde hayatından manaya geçişin, fiziki hayatın hitamı ile metafizik hayata, muvakkat hayattan ebedi hayata geçiş köprüsü olan ölüm, ademlikten terakki ederek insan olan bahtiyarlar için ferahlıktır, kurtuluştur. Ölüm ceset hapishanesinin yıkılıp ruhun feraha çıkmasıdır. Ölüm şahsın dünyadaki yaşantısında bilerek yaptığı yanlışlıkların hesabının sorulacağı ilk basamaktır. Ölüm kimsenin kaçmak istese de kaçamayacağı kanun-u ilahidir. Taktir-i ilahi kadar dünyada kalıp say-i gayreti ile insan olmanın zevkine erip, emr-i ilahiye muvafık say-i gayretini samimi yürütebilen insan bahtiyardır! Ölümün görüntüsü acıdır fakat mukadderdir. Akl-ı selim olanlar neticeye hazırlıklı olmak mecburiyetindedir.

ÖLÜMSÜZ YER  VAR MI ?

                Ölümden aşırı derecede korkuyordu. Ölümsüz bir diyar arıyordu. Haber verdiler:

                “--Falanca yerde insanlar ölmezmiş” diye.

                Adam o ülkeye gitti. İtimat ettiği  kişilere sordu. Aynı cevabı aldı merakla sordu:

                “--Burada yaşlandıkları zaman, hastalıkları iyi olmadığı zaman ölüm yoksa netice ne olur?”

                “--Şu dağın arkasından bir ses gelir, kişi ismi ile çağırılır. O da itiraz etmeden gider. Geri dönmemek üzere... Gidiş o gidiş!... Geri gelen yok. Kimse bilmiyor ne olduklarını.”

                Ölümden korkan adam:

                “--Burası tam benim yerim. Ben her gel denen yere gidecek kadar akılsız değilim” dedi.

                O beldeye yerleşti. Zaman geldi, dağın arkasından ölüm korkusu ile orada ikamet eden adam da ismiyle çağırıldı. Hayretle gördüler ki, “çağrılınca gitmeyeceğim” diyen ucuz kahraman hiç itiraz etmeden gidiyor. Bu halini seyredenler:

                “--Hani gitmeyecektin?” dediler.

                “--Gitmeyecektim amma önümden çekeni, arkamdan iteni görmüyor musunuz?”

                Tedbirini terk etme. Takdir Hüda’nındır. Tedbirini aldın amma tertib-i ilahiye karşı çıkmaya gücün olmadığını hakikat gözlüğü ile bakarsan mananın da maddenin de, zerrede dahi sebepsiz yaratılmadığını görür, o zaman gönül gözü gönle rabt olmuş gönül yolunu samimiyetle görür. İşte aşığın bulduğu yolun ismi “ehl-i tarik”tir. Gerçek şeriat, marifet, hakikat, bu tertip ve tanzim-i ilahi karargahında bulunur ve yaşanır. “O vakit gönle bağlı kalbin arş-ı a’lâ olur” ve takdir-i Hüda’nın kanun-u ilahinin bu hususta iltiması olmadığını görürsün.

                Ölüm anında Hazret-i ALLAH’a muti, takva, vera sahibi kişiler eza çekiyormuş gibi görülse de tereyağından kıl çeker gibi ruhları cesetten ayrılır. Sıklet duymazlar. Cesetleri parça parça olsa da acı duymazlar.

                Şahidi olduğum hadiseler az değil. Birkaçını anlatayım, lütfen dinle: 

AZRAİL (ALEYHİ’S-SELAM): “—KORKMA!  HİÇ DUYMAYACAKSIN” DEDİ

Tahminen sene 1979’larda Yusuf Akbulut Efendi ve bacanağı Şehmuz Efendi muhip, mütteki, ALLAH’a verdiği kulluk ikrarının sahibi er kişi idiler. Sanatları  mobilya cilası, zamana göre lâk vernik ve boya ustası idiler. Sanatlarında mahir oldukları gibi  ikrarlarında da samimi idiler.

                Sadık dervişlik sıfatı her hallerinde görülüyordu. “Mızrak çuvala sığmadığı” gibi manada tevhit ehline tertib-i ilahi miktarı gizli değildir!. Bu türlü tecellileri  “gaybdan haber veriyor” gibi düşünmeyesin. Gayb yalnız ve yalnız ALLAH’ın yed-i kudretinde olup, ademin ve kemalat sahibi insanın, insan-ı kamilin, peygamber efendilerimizin de gücü dışındadır. Bu hususta Hazret-i ALLAH bildirdi: “O müttekiler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan zekat verirler.”                                     (Bakara Suresi, 3)

                Hazret-i ALLAH ittika sahibi, müttaki, muti, ihlas sahibi kullarının meziyetlerini bildiriyor. Gayba imanı, yapılan ibadet ve taatın başında bildirmesi, gayba iman imanın ibadet ve taatın anayasasıdır. Bu yönlü inanmayanların ibadet ve taattan mahrumiyetleri tarih boyu görüle gelmiştir. Onlar gaybe iman etmediklerinden, ALLAH’ın din olarak bütün aleme ihsan eylediği tek din olan İslam’ın akli ölçüleri ile akıllarına ve mantıklarına uygun gelmeyen yerlerini kendileri tanzim ederler. Gayba iman eden mütteki, ittika sahibi bahtiyarları da akılcı tertip ettikleri, mana yoksunu yollarına sokmaya çalışırlar. Örneğini tarih boyu görmek mümkündür...  

                Perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde turuk-u aliye de tarih boyu devam edegelmiş derviş topluluğu, vazifeliler nezaretinde Hazret-i ALLAH’ın isimlerini  zikretmekle bir hafta manevi doyum ve gıdalarını almaları için ehl-i aşkın manevi doyumunu sağlayan zikir halakaları tertip ve tanzim ederler. Zikrin feyizinin hayranı  muti derviş bir hafta resmi virdinde toplu zikrin feyzini görür. Hayatın nahoş cilvelerinide füyuzat-ı ilahi etkisi ile manevi zevkinin dışında seyreder.

                İşte ehl-i aşk, muti dervişlerden Yusuf Akbulut ve bacanağı Şehmuz Efendi abdestli olarak zikir meclisine giderken kaldırımda bu iki temiz insanı ezerek hayatlarına son vermeye vazifelenmiş, ALLAH’ı tanımayan, adem suretinde mahluk bu iki temiz insanı “çirkef işlerine gayr-ı ihtiyarı vakıf oldular” diye şahitleri kaybetmek için planladıkları gibi kaldırımda yürüyerek zikir meclisine gitmekte olan iki derviş bacanağı kamyonetle takriben 300 metre sürükleyerek ezdiler.

                 Bunu şunun için anlatmaya çalışıyorum: Hadiseden bir hafta evvel Yusuf Efendi bu olayı olduğu gibi bana anlattı. Şahidi oldum.

                Hazret-i ALLAH’ı bilmen için vesilelerdeki metafizik olayların zahirde zuhurunu gör ve yaşa! Bu türlü mananın zuhuruna inancın kadar muttali olursun. Bu türlü mananın zuhuru imanla bezenmiş tevhit kalesinin köşe taşlarıdır. Uzak durma ki, ALLAH’a olan imanında ve cümle peygamber efendilerimizin Hazret-i ALLAH’ın elçileri olduğuna, birini diğerinden üstün görmeden getirdikleri şeriatlara hürmetkar olup, mensubu olduğun ve yükümlü olduğun şeriata gösterdiğin saygı ve hürmet kadar şahadetinde sadık olursun. İyi dinle. ALLAH sadık kullarına neler ihsan ediyor?!.

                Kazadan bir hafta evveldi. Yusuf Efendi bana geldi. Manasında gördüklerini şöyle anlattı:

                “--Azrail (aleyhi’s-selam)’ı gördüm. Bir hafta ömrümün kaldığını söyledi. “Bir hafta sonra emr-i ilahiye göre canını alacağım. Hiç korkma! Başkaları gibi değilsin. Sen sadık, muhip, aşık dervişsin. Canını alacağım, hiç acı duymayacaksın.”

                “--Ferah olasın diye bak, canını aldım ve tekrar iade ettim. Bir şey duydun mu?” diye sordu bana.

                “--Hayır hiç bir şey duymadım” dedim.

                Buyurdu ki:

                “--Hiç korkma böyle olacak”

                O gecenin sabahı mürşidi olarak heyecanla bana anlattı. Bu mananın tabire ihtiyacı yoktu. “Ceseden ayrılacağız” diye üzüldüm, amma “öbür aleme dergahımdan bir gelin daha götürdüler” diye ayıp olmasın, seviniyorum!...

                Bu yolda Hazret-i Allah’ın emirlerine sadakatle yaşayan ehl-i zikir, ehl-i şükür, ehl-i tarik, erbabına ve ALLAH için, maddi hiç menfaat beklemeden yaşayan şeyh efendilere de “ALLAH’ın Gelinleri” denir.

                Yazmaya çalıştığım kuvvet ve kudret-i ilahinin varlığının imtihan dışı, metafizik zuhuratlarını hikaye gibi dinleyip umursamaz isen acırım, sermayesini kullanacak yerini bilemediği için iflas eden  tüccara benziyorsun diye!

BATTAL GAZİ  DÖRT YOL KAVŞAĞINDA  TİCARİ  İŞLERİN HER DALINDA  MAHİR, BEYAZ  EŞYA  SATAN, SERMAYESİ  YETERLİ, BU  FAKİRE  KARŞI  HÜRMETKAR  CEVAT  ÜNAL  BEY  VARDI

Sene 1980’de bu abd-i acize, dehşetinde kaldığı, uyku uyanıklık arası gördüğü hal-i yakazayı, etkisinden kurtulamadığı görgüsünü bana anlattı. Dedi ki:

 “--Hacı baba, dehşetinden kurtulamıyorum. Rüyamda anarşistler geldiler. Beni,  iki oğlum Necmettin ve Naci’yi ve tezgahtarı da öldürdüler. Diyorum ki: İyi ki küçük oğlumu Mustafa’yı öldürmediler. Büyüyünce bu iş düzenini o yürütür. Yegane, tek tesellimdi Mustafa’nın yaşıyor olması.”

Olaydan bir hafta kadar evvel evime gelmişti. Görüştük. Gördüğü manayı “hayırdır, inşaALLAH” diye dua etti isem de bu tecelliyat-ı ilahi kelimelerle savuşturulacak cinsten değildi.

Bir hafta sürdü, sürmedi her zaman haraç almaya alışık bu tür teşkilat gene gelmişler. Cevat Efendi, tabancası çekmecede imiş, çekmeceye doğru giderken şöyle diyormuş:

                “--Param yok. Canımızı mı alacaksınız?”

                Silahın olduğu yere yaklaştığını his etmişler ki, tabancalarını ateşleyip, mağazada kimseyi canlı bırakmadan üçünü de öldürmüşler. ALLAH makamlarını cennet etsin. O karışık günleri milletime bir daha göstermesin, amin.

                İnsanlar fiiliyatına göre mükafat veya mücazat alırlar. Fiilleri ise tıynet, edep ve imanlarının birleşik ürünleridir. Her şey ALLAH’ın yed-i kudretindedir. Hazret-i ALLAH’ın ilminin dışında hiç bir ilim yoktur. Beşer için dünyevi ve uhrevi ilmin özü  ALLAH’ı bilmekten gelir. Zahiri ilim zahirden alınıyormuş gibi ise de her ilim Hazret-i ALLAH’ın yed-i kudretindedir. Zahirde sebebine tevessül onu istemektir. Mana rızkını istemek de aynıdır. Hazret-i ALLAH (c.c.) “benden iste vereyim” buyurdu. “Talebena, vecedena.”

                “Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.” (Yusuf Suresi, 105)

                Gene Hazret-i ALLAH bildirdi: “Bu ayetleri ancak akl-ı selim, kamil insan okur.”

                İnsanların dünyadan ayrılışlarındaki hal ve zuhurat o kişinin mana ve ALLAH’a yakınlık ve uzaklık kimliği değildir. İmansız ve zalım ferah ölümle ölmüş gibi olsa da, ölüş manasının işkence misali ölü zuhuratı mukadderdir.

                “Bu dünyada a’ma, ahirette a’ma.” Yevm-i mahşerde bu kişiler diyecekler ki: “Ya Rab! Biz dünyada görüyorduk, şimdi neye a’ma olarak haşrolduk?” Cenabı Hak buyuruyor: “Sizler dünyada iken hakikatleri görmüyordunuz. Burası hakikat alemi. Buraya göre gözünüz yoktu ki. Hakikatleri elbette göremezsiniz.”

                Hazret-i Mevlana’nın izah ettiği gibi “evvel minareyi gör, alemini gör, alemdeki kuşu gör, kuşun ağzındaki tüyü gör.”

                “Görüyorum” diye iddia ediyorsun amma gerçekle ilişkili değil. Olsa idin  mana çirkinliklerine tevessül etmezdin. “O müttaki kullarım gaybe iman ederler” düsturun olurdu. Hazret-i ALLAH’ın manevi tertip ve tanzimine uyum sağlamak için çaba sarf ederdin. Hiç olmazsa yaşayan bahtiyarları rencide etmezdin. Kabul edemesen dahi aleyhlerinde bulunmazdın. Zamanımızda bu saydıklarımın şahide gereği yok. Bütün çıplaklığı ile arz-ı endam ediyor!... Kazvinlinin sırtına dövme yaptırdığı arslan resmine benzettin.

KAZVİNLİNİN SIRTINA ASLAN RESMİ DÖĞDÜRMESİ

                Kazvinli hamamda dövme ustasına hitaben:

                “--Sırtıma öyle bir aslan resmi döveceksin ki, kükremiş olsun; görenler hakikat zannetsin.”

                Dövmeci sanatının ehli idi. Eskiden dövme iğne ve barutla yapılırdı. Kükremiş aslan resmini yapmaya başlamıştı usta. Ucuz kahramanın canı yandı.

                “--Öldüm!” dedi, “nereyi yapıyorsun?”

                “--Kuyruk sokumu” deyince:

                “--Bırak, kuyruk sokumu olmasın.”

                Usta başka yere geçti. Zevzek adamın gene canı yandı. Neresini yaptığını sordu:

                “--Pençesini yapıyorum” deyince:

                “--Pençesiz olsun” dedi.

                Yaygaracının sızlanması devam ediyordu: “Yelesi de olmasın; kafası da olmasın” deyince usta çığlık attı:

                “--Yetişin Müslümanlar! Kafasız, kulaksız, pençesiz, yelesiz bir aslan nerede görülmüş?!... Ben ne yapayım?...”

                Bir nara da ben atayım da dinle: Semavi din, tevhit dini bir tanedir. Başka din olmadığı halde kendi tekelimizde göstermeye çalışarak İslam’ı yalnız “bizim dinimiz İslam, gerisi İslam dışı,  gayri müslüm. Onlar inansın, inanmasın, hepsi de kafirdir ve gavurdur” dedik. Halâ diyoruz...

                Emr-i ilahiye de muhalefet ederek, “İslam’ın beş şartı var” diye ayni vatanda yaşayan temiz Müslümanlara da “kafir” gözü ile baktık. “Küfür” yaftasını  babamız da olsa boynuna taktık.

                Hristiyan misyonerleri bizim dinimize bizim kadar tahribat yapamadılar, yapamazlar da. ALLAH’ın manevi kurduğu teşkilatı kabul edemedik. Din-i İslam’ı haşa, “ALLAH’a biz öğretmeye” çaba sarf ediyoruz.

                Amma Hazret-i ALLAH manevi teşkilatın her zaman mevcut olduğunu gene bariz ilan etti. Bu ilan her zaman tetkike hazır. Değil yirminci asır, kıyamete kadar bu açık ilanı, manevi  basılan bildiriyi çözemeyecekler. Onun için devletler arası din diyalogunu zahiri ilmin gücünün dışında. Bu, dinler arası diyalogu ehl-i tasavvuf, mana ehli sağlayacak. Çünkü onların imanının özü olarak:

 

                “Yetmiş iki milleti bir göz ile görmeyen,

                Halka müderris olsa hakikatte asidir.”

 

                Denildi. Çok doğru... Maalesef bu doğruyu görme gözlüğü zahiri ulema da yok. Çünkü madde mana için vardır. Kasd-i ilahi ebedi hayatı tanzim içindir. Beni Adem için yaratılan, külli rahmettir. Gazab-ı ilahi gibi düşünmek hakikat dışıdır,  imana da ters düşer.

                Hele, dünya ceza yeri değildir. Cenab-ı Zü’l-Celal ve Tekaddes Hazretleri’nin fiili sıfatlarının  tecelli yeridir. Bi-zatıhi değil, izafidir, mecazidir.

 

MELÂİKELER: “EMR-İ HAK ZUHUR EDECEK. MÜDAHALE  ETMEYİN!” DEDİLER

Kızılcahamam’la Gerede arası Ovacık Köyü vardır. Ovacıklıların tasvip edilemeyen, ezadan başka görünümü olmayan tuhaf bir adetleri vardır. Cenazelerini kış, yaz demeden, bin bir meşakkatle, nerede vefat ederse etsin, köy mezarlığına defnetmek için ne eza ve meşakkatlere tahammül ettiklerini köyün gençlerine soracaksın. “Köy” dedi mi, ölüler diyarı gelir akla. Diriler orada yaşamazlar. Hepsi de şehirlere kaçmışlardır. Köyde bir iki ailenin kaldığı söylenir. Onların da bu işkenceden canları yangın. İmkansızlıktan, mecburi ikamet ediyorlar. Amma duyduğuma göre “cenaze getirecekler” diye akılları çıkıyor.

Cennet-mekan Memiş Aydın’ın babası Hacı Eyüp Efendiye bir mecliste dedim ki:

                “--Ben de şahit olayım, haydi vasiyetini yap. “Benim cenazemi köye götürmeyin” diye.”

                Hürmetli ihvanımızdı. Buna rağmen “dirilere yaptıkları eza ve zulümden Hacı Efendiyi kurtarayım” dedim amma hiç oralı olmadı. Vefatında evlatları benim fikrime göre Ankara kabristanına defnettiler. Hazret-i ALLAH cümlesine rahmet eylesin, amin.

                Gene köydeki kabristan hayranlarından bir zat vefat etmişti. İşkenceye  kararlı, cenazeyi köye götürdüler. Kabristan Ankara-İstanbul yolunda 125. Km’den sonra sola ham yolla 13. Km daha gidilecek. Kar yolları kapattığı zaman 13 Km’yi omuzlarında götürecekler.

                Gene böyle bir cenaze dönüşü idi. Marangoz Durmuş’un kullandığı arabanın arka koltuğunda Hacı Mehmet Pireli ve kayınbiraderi Hacı Ali Bildik Efendi vardı. Ankara’ya  geliyorlardı. Hacı Mehmet Efendi anlatıyor:

                “--Üzerimize bir ağırlık çöktü.” Ben arkadaşlara:

                “--Konuşun, niye  susuyorsunuz?” dedimse de ihtiyarımızın dışında bir hal...

                Tekrar:

                “--ALLAH’ı zikredelim” dedim.

                Bir-iki, zoraki  “la ilahe illALLAH” dedik. O da olmadı. Bir hal-i yakaza gördüm. “Kaza geçireceksiniz” dediler. Toparlandım. Şeyhimi rabıta ettim.

                Rabıtanın  özetini anlatmaktan geçemeyeceğim: Rabıta, Hazret-i ALLAH’ın verdiği manevi vazifeyi yerine getirmeye vazifeli nedim-i ilahi, varisü’l-Nebi kuluna tertibi ve tanzimi ilahi gereği  dileğini Hazret-i ALLAH’a layık kullarının gönül kapısı, aşk mihengi mürşidine rabtolmaktır ki, na-ehlin zannettiği gibi “küfür” olmayıp her yönüyle iman tecellisidir. Bu yönlü ilticalar cevapsız kalmaz. ALLAH’a kulluk vecibesinin düstur-u ilahi üzere samimi olan insan  rabıtanın Hazret-i ALLAH’ın  tertib-i ve tanzim-i olduğunu bilir. ALLAH’tan başka ilah tanımayan kullarına ihsan ettiğini bilen, samimi kul için Rabb’ımın inanan kuluna bahşettiği rahmet terazisidir. Bu rahmet-i ilahi hilafına “bir şeyler biliyorum” edası ile rabıtayı küfür zannedenler  dikkat edilirse kendileri “küfür” üzeredirler! Bazen kulların akılları ermese dahi üstatlarından duyduğuna itimat ederek, samimiyetle yapılan rabıta da indi ilahide ret olunmaz. Çünkü ALLAH için muteber olan merci suret değil, sirettir.

                İşte Hacı Mehmet Efendi’nin rabıtası cevabını bulmuş. Zuhurunu şöyle anlatıyor:

                “--Gavsü’l-a’zam Abdulkadir Geylani Hazretleri ile geldiniz. Arabayı düz bir tarlanın ortasına bıraktınız. Melâikeler dediler:

                “--Müdahale etmeyin! Emr-i Hak vaki olacak.”

                Bu vesile-i ilahi karşısında kader-i ilahinin kazaya dönüşmesine rıza gösterip boyun büktünüz. Melaikeler arabayı bir kayaya vurdular. Kendime geldim. Araba normal yolunda gidiyordu. Beş dakika sürmedi, bir tırın altına girdik.

                Arabayı kullanan Durmuş olay yerinde vefat etti. ALLAH rahmet eylesin. Benim ayağımın kaval kemiği kırıldı. Kayınbiraderim Ali Bildik’in göğüs kaburgaları, göğüs kafesi tahrip olmuştu. Kaburgalar akciğere baskı yapıyordu.

                Emr-i Hakk’ın şahsında zuhur edeceği Durmuş Usta genç yaşında vesile-i kaza ile ömrü hitam bulmuş, Hakk’a yürümüştü. İyi insan olduğunu, arkadaşları ve tanıyan esnaf hep anlatırlar temiz insan olduğunu. ALLAH gani gani rahmet eylesin.

                Kaza ve kader üzerinde durulması “rahmet olarak yasaklanmış.” Rabb’ımın uyarısı olarak bazı kazalarda zuhuru görülen metafizik zuhuratı inanan insanların iman takviyesi yönünden tecelli eden, öğretici olan zuhuratları ifşa etmekte sakınca görmüyorum. Varsa Hazret-i ALLAH samimiyetimize bağışlasın.

                Kaza kaderin zuhurudur. Maddede ve manada zuhur eden her şey kazadır.  Kader ise tertip ve tanzim-i ilahidir. Akıl ve mantık gücü ile izahı mümkün değildir. Yaratılışın nedeni olan beni Adem’in yeryüzünde mevcudiyeti de kazadır. Kaza-kader mevzuunda dikkatli olmak mecburiyetindeyiz. Kudret-i ilahi karşısında beşere hayrını, şerrini az çok idrak edecek kadar Hazret-i ALLAH beni Adem’in insan olmasına matuf, madde hayatının idamesi için tahsil ve terbiyesi miktarı yaratanını da  hissedecek kadar akıl ve mantıklı kıldı. Burasını bilmeden karıştırıyoruz.

                Hazret-i ALLAH’ın elçilerini, elçilerinin vekillerini, yer yüzünde ve gökteki ayetleri okuma kabiliyetini ihsan ettiği kamil insanı, semavi kitaplar ve sayfalarını lütfedip göndermese idi, beni Adem yaratanını nasıl hisseder? Nasıl kulluk yapacağının ölçeğinden mahrum, aklın ürettiği din ihdas ederdi. Çünkü dinsiz bir insan müeyyidesiz gemiye benzer. Tarih bu türlü hadiselerle dolu doludur. Zamanımızda bu tedirginliği bütün çıplaklığı ile görmek mümkündür. Din felsefesinin bariz ürünlerinin tevhit dinini yansıtmadığı gibi... Hazret-i ALLAH’ı yeteri kadar tanıyamaz. Dolayısıyla tanıtamaz da!...

                Bir sınıf ademde aşk-ı gönülden uzak, sevgi ve hoşgörüden uzak, yaratılışın  nedeni güzelliklerden nasipsiz. Anlattığı şeriat da yalnız korkutucu. Çünkü zamanda zuhur eden güzellikler içtihadından mahrum bırakılmış kişi aldığı tedrisatın mahkumu. Sanırsın ki, gazab-ı ilahi deposu!... Ehl-i zikir, ehl-i aşk, ehl-i hakikat, nasipsizi ile tarih boyu gerçek inançlarla hem fikir olamamışlardır. Nedenini yeri geldikçe yazacağım, inşALLAH.

                Gördüğüm kadarını üzülerek anlatmak istiyorum: Batılın müşterisi kadar, hakikat ilminin müşterisi maalesef “yok” diyecek kadar az. ALLAH cümle kullarını  kulluğunu idrak ederek emr-i ilahi üzere yaşamak nasib-i müyesser kılsın. Merhum Ziya Paşa aklın ilahi emir karşısında yerini ne güzel göstermiş:

                İdrak-i meal-i bu küçük akla gerekmez.

                Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.

HACCA GİTMEM VE SAKAL BIRAKMAM İÇİN MANEVİ EMİR

ALLAH gani gani rahmet eylesin, çok toleranslı, çok müsamahalı, merhametli Hacı Mustafa Yardımedici Şeyhim, Mürşidim, Efendim bir gün bana dedi ki:

 “--Galip Efendi, kırk yaşında sakalını bırak.”

 Dedim ki:

 “--Efendim, ben kırk üç yaşımdayım!”

 “--Peki, elli yaşında bırak” diye müsamaha gösterdiler.

66 senesinde sabah namazdan sonra manen emir verdiler: “Sakalını bırak. Hacca giderken iki parmağınla tutacak kadar olsun.” Bu ilahi emre çok sevinmiştim. Zira durumum ve imkanım hac etmeye müsait değildi. Manevi emirde “iki parmağınla sakalını tuttuğun zaman gideceksin” deniyordu. Manevi emirin “acabasız iman”a idi hitabı. O bahşettiği hasletimi  Rabb’ım korusun, cümleye iman yoksunluğu vermesin, amin.

                Sene 1966. O günden bu yana sakalımı sünnet-i seniyeye uygun bıraktım. O sene Rabb’ım öyle ihsan etti ki, üzerime farz olarak, kayınpederim Şeyh Hacı Mustafa Efendi ile dört otobüs, hac yolculuğumuzun  güzergahı Kudüs-i Şerif’i  ziyareti de Rabb’ım kısmet etti. Kubbetü’s-sahra da Muallak Taşı’nın bulunduğu taşın altında iki rekat namaz kıldık. Peygamber Efendilerimizin ayrı ayrı mihrapları var. Mihrapsız yer yok. Hangi mihraba yönelir, namaz kılar isen caizdir. Şeriatlar arası diyalogu orada görmek mümkün. Her mihrapta namaz kılmak insan olmaya namzet, birlik, beraberlik zevkini, manasını hissederek yaşayan, dinde ayrılık görmeyen ehl-i aşkın mihrapları burada... Mümkün mertebe çoklarında  namaz  kıldık.

                Peygamber Efendimiz’in Mirac’a çıktığı yerde kayınpederimin arzusu ile fakir zikir halakası tanzim ederek Rabb’ımın isimlerini o mübarek yerde doya doya zikrettik, sabah namaz vaktine kadar.

                Mescid-i Aksa tamir ediliyordu. Mescid-i Aksa’nın alt katında sabah namazlarını kıldık.

                Güneş doğduktan sonra diğer ziyaretleri yaptık.

                Cümle Peygamber efendilerimizin geçtikleri tevatüren söylenen hutte  kapısından toplu halde İslam’ın giriş kapısı kelime-i  tevhit çığlıkları ile geçtik.

                Hususi olarak otobüslerle EL-HALİL’e gittik. Her kutsal yerin hazzı, duygusu başka başka... EL-HALİL’İN hududundan girerken bana öyle bir hal oldu ki, izahı mümkün değil!... Hazret-i ALLAH’ın  “HALİLİM”  yani “sevgilim” hitabını  mana yapımla  her an devamlı işitiyordu. Bu işitme kelime değil, hal tecellisi idi. İşitiyordum. Hitab-ı ilahinin sarhoşu olmuştum. Gözlerimden  yaşlar boşalıyor, ihtiyarımla değil, gayr-ı ihtiyarı şelale misali akıyordu. Taraf-ı etrafımdan sıkılıyordum “riya zannederler” diye  amma ihtiyarım akan yaşı durdurmaya yeterli değildi. Özellikle  İBRAHİM (aleyhi’s-selam)’ın merkad-i şerifinde Rabb’ım koruduğu için deli olmadım da, ne mi oldum?... Halâ o aşkın delisiyim.

24 saat kaldık. Yusuf (aleyhi’s-selam)’ın atıldığı kuyunun etrafında halaka kurduk. Rabb’ımı zikrettik.

Sakın demeyesin “Hazret-i ALLAH ümmet-i Muhammet’ten aldı da beni İsrail’e niçin verdi?” İslam ve iman ölçüsü ile bu günahımızı bilse idik elbette ruha üzüntü veren bu zuhurat olmayacaktı.

Rabb’ımı noksan sıfattan tenzih ederim; 1966 senesinde gördüğüm manevi ahvalde değişen bir şeyin olduğunu zannetmiyorum.

SELMAN-I  FARİSİ ( R. A)

Ashab-ı Güzin’den, ehl-i suffanın ileri isimlerinden, değişik şeriatları yaşamış, Hazret-i Resülüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’in getirdiği en son şeriat-ı garraya tabi olan, insanların kıyamete kadar maddi, manevi hayatlarını düzenle yürütecek, yaratılan güzellikleri uhdesinde bulunduran, mekârim-i ahlakın tamamına cami şeriatta karar kılmış, kemalatlı tecrübeleri yaşadığı zamanın, ilericiliğinin  hayranı, geriye bakmadan emr-i ilahi üzere yaşantısında biat ettiği ALLAH elçisinin izinden ayrılmayan büyük insan, mana anlamı ile büyük derviş!... Hendek harbinde Peygamberimiz Efendimiz’in tecrübesine itimatla istişare yaparak fikirlerine kıymet verip Medine-i Münevvere’nin düşmanın saldıracağı yerlerine hendek kazdırması ve bil fiil kazı işinde çalışması tarihi vakıadır... Hayatının çok yönü metafizik olaylarla  dolu dolu...

                Bir tanesini anlatayım: İyi dinle. İnanıp inanmamakta özgürsün. Bilmem, hakikat dışında yaşayanlara özgürlük yakışıyorsa; ben inanmıyorum, ALLAH ve elçisini tanımayanların özgürlüğünün gerçek özgürlük olduğuna.

                Peygamberimiz Efendimiz Selman-ı Farisi (r,a,)’a:

                “--Ya Selman, sizlerden bir kişi vefat etti. Onu sen gaslet, başkalarına   gösterme. Perde çek” buyurdu.

                Selman-ı Farisi anlatıyor:

                Emr-i peygamberi üzere gaslediyordum. “Acaba temizlemek icap ediyor mu?” Diye elimi ölünün avret mahalline götürdüm. Elimi itekledi. “Yanlış mı gördüm” diye tekrar elimi götürdüm. Gene daha şiddetle itekledi. Geri çekildim.

                “--Sen ki ölüsün, diri işi işlersin” dedim.

                Gözünü araladı da:

                “--Selman! Hazret-i Resulullah sana ne emir verdi ise onun dışına çıkma. Beni vakitli yerime gönder” dedi!...

                Bir hadiseye şahit olmuştuk. Benzerliği olduğu için cennet mekan kayın pederim Hacı Mustafa Anaç Efendi Selman-ı Farisi (r,a,)’ın bu metafizik olayını    anlatmıştı.

                A’ma Yaşar Efendi’nin babası vefat etmişti. O zat ehl-i takva, vera sahibi, sadık, aşık dervişti. Vefat ederken vasiyet etmiş “beni efendi yıkasın” diye. Efendiye vasiyeti bildirdiler. Efendi:

                “--Ben hiç cenaze yıkamadım. Bahri Hafız’a haber edin, gelsin. Bana vekaleten cenazeyi yıkasın. Ben de suyunu dökeyim” dedi.

                Bahri Hafız hoş sohbet, dergahın naibi, bilgisi ALLAH’a kul, Peygamberimiz Efendimiz’e ümmet olmaya müsaitti. Şahidim: Her hali dervişti.

                Bahri Hafız anlatıyor:

                Cenazeyi yıkarken bir tarafını yıkıyorum, sıra öbür tarafa geldi mi kendi ihtiyarı ile dönüyor. Kolunun birini yıkıyorum, diğerine el atmadan uzatıyor. Garibime gitti.  Dedim ki:

                “--Pezevenk, kendi kendini yıkayacaktın da, “efendi yıkasın” diye niye vasiyet ettin?”

                “Pezevenk” tasavvufta bildiren, görüştüren, ara bulucu anlamında manevi iltifattır. ALLAH’la biliştiren, özünü taşır mürşidin vazifesinin, özet olarak ifadesi idi. Böyle safiyetli, anlamlı hitapların kanalı mecrasından saptırılıp kerih, insanlığın yüz karası, edep dışı biliştirmede icrayı sanat edinip kullanılmaya başlanınca bu anlamlı taltifler mutasavvufinin iltifatı olmaktan çıktı. Ahlaksızın alameti, bilinç levhası oldu. Tavsiyem, toplumda anlamı değiştirildi, bırak onların olsun.

ANAM

Zamana göre bilgili, okur yazar, saliha, kırık çıkık ustası, fakir ve fukaranın da anası meziyetleri ile örnek dervişti. Anamın bazı unutamadığım meziyetlerini insanlığa örnek olsun diye anlatmaya çalışacağım:

Çocukluğumuzda iki erkek, iki kız kardeştik. En küçükleri bendim. Bizlere hürafaya kaçmadan, inandığı Hazret-i ALLAH’ı ve Resulünü iyi tanıttı. Hala çocuklukta edindiğim o iman sermayesinin insancıl yönü hayatım boyu rehberim ve düsturum oldu. Hele biz çocuklarına çok zaman dilinden düşürmediği şu nasihatını levhalatmak lazım amma levha yapsan tatbik edecek kaç müşteri bulursun?

“--Birazdan babanız gelecek. ALLAH’ın tahsis ettiği sizlerin rızkınızı size ulaştırmak için ne müşkilat, ne meşakkat çekiyor, biliyor musunuz? Eve gelince adamcağızı bir de siz üzmeyin!..”  Diye bizlere babamı çok yücelerde gösterir, sevgi ve hürmette ALLAH ve Resulün’den sonra  babamı sevdirmişti anam...

Babam sinirli ve biraz da huysuzdu fakat beraber geçirdiğimiz zaman içinde biri birini kıracak ne bir söz, ne bir çekiş, ne de birbirine küsü tuttuklarını bilmem.  Şöyle bir örnek vereyim, daha iyi anlaşılacağını umarım:

Anam 1945 senesinde ahirete yürüdü. Şu an 1999 bitmek üzere. Ailem Hacı Fatma Hanım anama muhabbetinden dolayı kaynanasının ruhuna her gün Fatiha, ara sıra Yasin okur. Başka söze ne gerek var? Kaç tane kaynana gösterirsiniz ki gelini ruhuna Fatiha okusun?

Memleketimizin eşrafından müteahhit bir zatın kazada omurga kemiğinde kırıklık olmuş da, anamı çağırmışlardı. Tahminen 13 veya 14 yaşımda idim. Beraber gitmiştik anamla. Tıp doktorlarının ortopedi yönünde pek ihtisasları yoktu. Pek muvaffak olamıyorlardı. Bazen anama gönderirlerdi “bizim bu dalda ihtisasımız yok” diye. Pratik yetişmiş kırık ve çıkıkçılar haklı olarak yaptıkları ustalıklarla toplumların itimatlarını daha çok sağlamışlardı. Tıpta bu problem de çözüldü, elhamdülillah; ortopedi dalında da toplumların pratik ustalara ihtiyaçları kalmadı. Ortopedi de tıp dalında yerini buldu. İtimat edilir duruma geldi!... Eski ortopediyi, icraatını haramiyet dışındaki güzelliklere önem vermeden her güzelliği din dışı gösteren, içtihatsız şeriatıyla kendini kabul ettirmeye çalışan dini yaşantıyla kıyaslar isek, bu anlayışın  manasız maddenin kuru izahına gönül mahrumiyeti ile insan olma kapısını beni Adem’e kapatmış, her yönlü ihtiyacın aşk zannedildiği, gönülsüz ve manasız yol tercih edilmiş, imanı maddi çıkarlar sağlamıyorsa hakikatten kaçan, hakikatlerin zuhuru ile rahatsızlık hissedenleri pratik sınıkcılara benzetiyorum...

İNŞALLAH MEDENİYET, TEKNOLOJİ, CUMHURİYET, DEMOKRASİ, tamamı ile insan haklarını uhdesinde toplamış LÂİKLİK... Bu güzelliklerin İslâm’ın öz malı olduğu idrak edildiği zaman, pratik kırık çıkıkçılar ister istemez yerlerini ortopediye bırakma mecburiyetinde kalacaklardır. İşte bu gerçekleri anlatıpta kabul edecek merci bulamıyorum. Ümitliyim olacak inşaALLAH. 

                Anam pratik sınıkçı idi. Amma ihtisası vardı. Müteahidin beline el attı.   

                “--ALLAH’ın izni ile iyi olur, şu kadar para alırım” dedi.

                O güne göre beğenilir bir rakamdı. Sancılar içerisinde kıvranan zat hiç pazarlığa girmeden:

                “--Kabul!” demez mi?.

                Yeni dokunmuş çirişli kara tezgah bezi top halinde getirtildi. Bel kemiğini yerine düzelttikten sonra mumya gibi  sıkı sıkı sardı anam. Sıkı tembih etti:

                “--Bu sargıya hiç dokunulmasın. Zamanı geldi mi ben açacağım!.”

                Şifa temennileri ile dışarıda bizi bekleyen faytona bindik. İçim daralıyordu. Anamı alışa geldiğimin dışında, değişik zihniyette görmüştüm ve çattım:

                “--Ana sana hiç yakıştıramadım. Fırsat düşkünleri gibi sıkılmadan nasıl söyledin “şu kadar alırım” diye?”

                Yüzü cidden kızaran anam:

                “--İleri gitme. Bu hadiseleri ölçecek kabiliyette değilsin!” dedi.

                “--Bunun kabiliyetle ne ilgisi var? Düpe düz fırsattan istifade ettin” dedim.    

                Anam benim anlayacağım türden anlatmaya çalıştı.

                “--Senin aklın ermez“ diye söze başladı,

                “--Hazret-i ALLAH o kişinin belini niye kırdı, bilir misin?! Bilemezsin! Ben müracatımın cevabını burada buldum. Alışa gelmiş fakir fukara elime bakıyor. Ben onlara ne vereceğim? İmkanlarım da bitmek üzere. Ne yaparım ben?!.. Anladım ki, Hazret-i ALLAH benim sıkıntılı müracaatıma cevap vermişti. Belini kırarak neticenin şifa ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Çünkü iyi olunca fakir fukaraya vereceğim parayı ondan almam için Hazret-i ALLAH öyle tertip etti. Şimdi anladın mı?” dedi.

                Ben gene anlamamıştım. Amma anamın gözlerinin dolu dolu olması beni duygulandırmıştı. Anacığımın o mübarek sözlerini şimdi çok daha iyi anlıyor ve yaşıyorum. Makamı cennet olsun... Merhamet timsali, örnek insandı anam... Yaşlı Çorumlular iyi bilirler anamı.

İYİ  İNSANLARIN ÖLÜMLERİ DE İYİDİR. ONLARA GIPTA EDİLİR

İkinci Cihan Harbinde asker idim. 1941 senesinde asker oldum. Harp bitti. 1945 senesinde terhis olduk. Askerden üç sefer izinli geldim. Evli idim... Üç kızım vardı. Ben anamı sevdiğim kadar anam da beni çok severdi. Dua etmiş “ya Rabb’i! Bir gün oğlumu  göreyim,  başka bir dileğim yok” demiş. Öyle oldu:

Babam Fuani Kaplıca’sını işletiyordu. Fuani Kaplıcası Çorum-Amasya hududu üzerinde. Hamam kısmı Çorum sınırında, arazisi ise Amasya sınırı içinde idi. Hamamın 37 derece ısıda, çelikli cilt hastalıklarına şifalı gür suyu vardı. Hamamın iç kısmında dışarıdan görülen, fizik üstü, metafizik yaşamış halâ Rabb’ımın orada metfun bulunan zatı vesile kılıp, yakın beldelerin imanlarının zuhuru olarak sadık kişilerin sıkıntılarının teselli kaynağı, rahmet-i ilahiye vesile, bariz görünen tasarrufatın şifa mercii,  ismi pek bilinmeyen, halk arasında “UYUZ DEDESİ” diye anılan evliyanı türbesi vardı. Şahidi olduğum olayları izaha çalışacağım:

Cilt hastalıklarına şifa veren bir kaynak suyunu da Hazret-i ALLAH oraya ihsan etmişti. Vesile idi. İyi dinle: Harp bitmiş amma bütün dünyada ekonomik kriz ve yokluklar devam ediyordu. Şekerin kilosu beş liraya çıkmış, kimse alamıyordu. Milletçe uyuz olmuştuk. Koyun sürüleri de uyuz olmuştu. Hamamın atık suyu evliyanın yanından dıştaki büyük havuza akıyordu. Sürüler o arkın üzerinden sürü  halinde geçirilir, geçerken de sürünün üzerlerine elleri ile su serpilir, kimisine damla dahi düşmez fakat bi-iznillahi tealâ bir kaç gün içinde sürüde uyuz kalmazdı. Her taraftan sürüler gelir, şifa bulurdu. Şikayet eden, aksini söyleyen bir ferde rast gelmedik. Koyun başı ücret alırdık. O sene hamamın masrafını o sürüler karşıladı. Her  beldeden akın akın sürüler gelirdi. İşte muazzam bir metafizik olay... Fiziki izahı olmayan, imana ve ruha ferahlık veren, fiziki olayları çürüten metafizik binlerce şahitli olay!... 

                Terhis oldum. Hamama geldim. Maksadım babamın elini öptükten sonra 35 km mesafede bulunan memleketim Çorum’a gitmekti. Çorum’da bizden kimse kalmamış. Hamama taşınmışlar, babam yalnız olmasın diye. Ailemin hepsini hamamda görünce sevindim. Anam hasta idi. Beni görünce “duam kabul oldu” diye Cenab-ı Hakk’a hamd etti. Anamla bir gün görüşebildik.

                Tedavi için babam, “beni de geldi” diye ferahlıkla anamı Çorum’a götürdü. Doktorlar hastalığına “lösemi” demişler. Anamın nasıl öldüğünü anlata anlata bitiremiyorlar. Öleceği gün “bu gün benim düğünüm, bayramım” diye eline kına yaktırıyor. Hacı Mustafa Anaç Kayınpederim Şeyh Efendi’yi çağırtıyor. Şeyh Efendi’ye:

                “--Mustafa Efendi, bu gün ben vefat edeceğim. Bana tövbe-istiğfar verdir” diyor.  

                Beraberce gümbür gümbür tövbe-istiğfar okuyorlar. Bir ara Şeyh Efendi’ye:

                “--ALLAH senden razı olsun Mustafa Efend’i. Benim derviş olmama sebep oldun. Derviş olmanın ALLAH’ın lütfü ihsanı olduğunu yaşadım. Şu an da gününü görüyorum. Gideceğim makamımı görüyorum.  ALLAH sizlerden razı olsun. Beni ikna ettin. Rabb’ımın lütfu ile derviş oldum. Bana hakkını helal et” der.

                Ali Haydar Akıskavi Hazretleri’ne anamın da, babamın da biat etmelerine  Mustafa Anaç Efendi vesile ve sebep olmuş idi.

                O gün ruhunu teslim etti. Ben hamamda idim. Anamın vefatı ailemizin nizamını bayağı sarsmıştı. Eskisi gibi değildi. Teneşir de anam yıkanır iken hoca hanımlar şahadet getirirlerken herkesin gözleri önünde anam sağ elinin şahadet parmağını yukarı dikmiş! Bunu gören hanımlar hem korkmuşlar. Hem de çığlık atmışlar, “nasıl ölü bu?” diye...

                Hazret-i Mevlana’nın duyurduğu gibi: “Biz öyle padişah mıyız ki, taht üzerinden inip tabuta binelim?!.. Bizi taht üzerinde gördünse hep öyle göreceksin...” 

                Hazret-i ALLAH verdiği rahmetini geçici vermiyor. Dünyanın kadrini bil. Dünyadaki maddi ve manevi kazanç kapısını başka alemde bu kadar kazançlı bulamazsın. Bu kazancı kaçırma. ALLAH’a kul olmak kasti ile Peygamber Efendilerimizin getirdiği tertib-i tanzim-i ilahiyi zamanın yaratılan güzellikleriyle çatışmayan, içtihat görmüş şeriat nizamına uygun yaşamak istiyor isen –ki, mecbursun- fiziki olaylarla yetinme. Bariz rahmet-i ilahi olan fizik üstü, metafiziği de  yaşa. Madde ve manayı da yaşamak kastı ile yaratıldın. Beni Adem insan olmaya her an müsaittir. İnsan olmanın reçetesi yalnız beni Adem’e verildi. Bir daha eline böyle imkan geçmeyebilir. Gafil olma.

                Bu abd-i acizin tecrübesi ile sabit önerilerine kulak ver, evvel ALLAH.  Şeriatı ile yükümlü olduğun ALLAH elçisine, elçisi hayatta değilse ALLAH’ın vazifeli kıldığı varislerine ve anacığına hürmette ve hizmette sakın kusur etme. Çünkü hiç bir evliya görülmedi ki, bu rahmet-i ilahiyi bilemeyip, nankör olsun!... Bu yönlü muhip bahtiyarların huzur-u ilahiye küfürle gitmesi de kanun-i ilahiye, rahmet-i ilahiye uygun değildir. Ku’ran-ı azimü’ş-Şan’da ALLAH’ın bildirisi, varüsü’n-Nebi evliyaya inanıyorsan anlarsın. Abd-i acizin sözlerini, mübarek olsun derim... Halâ Hazret-i ALLAH’tan da sıkılmadan, bildirisini bilerek veyahut bilmeyerek tahrif ederek, basit anlamda her sahada kullanılan “dost” hitabını varüsü’n-Nebi, nedim-i ilahi, Hazret-i ALLAH’ın irşat vazifesi ile yükümlü kıldığı mürşidi belli ki kasıtlı eşdeğer göstermeye çalıştığın “dost” diye tefsir ve meallerinde dahi gerçeği diyemedin! Neden? Aynı ilahi anlamı taşımayan “evliya”nın manasını basitleştirerek her mevzuda kullanılan, günah-ı kebairde dahi yerini bulmuş, “evliya”nın anlamında yeri olmayan “dost” kelamı ile eşdeğer göstermenin tahribatını halâ göremiyorsan bu abd-i aciz anacığımı sana nasıl anlatabilirim ki?!..

                 Hele hele yazdığım metafizik eserinin 60. sahifesine 55 sene evvel irtihal eden anacığıma halimi arz edişimin cevabı olan “kudret mührü”nü Rabb’ımın manevi vazifemi tasdik mührünü nasıl anlatırım?!.. El insaf ekranda yok printırın hiç dahli yok şahitler huzurunda 80 yaşındaki bu abd-i aciz şöhret ve varlık gösterisine gençliğimde bile iltifat etmedim. Olmadık bir şeyi gösterme zevki hayatım boyu olmamış, olmayacak da inşaALLAH... Bu fakiri tanıyanların ve manevi vazifesine inananların imanlarına çerçeve olsun istiyorum. İstersen gene inanma ve anlama. “Üzülmeyeceğim artık” diyorum “vız gelir!...”  Amma gelmiyor!... Çünkü gönülle ilgin kesik. Acıyorum. Hazret-i ALLAH gönül kapını açsın. Hakikat düşmanlığın bitsin inşaALLAH!...

ALKOLİK DERVİŞ ALİ EFENDİ

 “Kazara bir sapan taşı, bir altın kaseyi kırsa, ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kase.” Senenin on bir ayı Ankara Hacıdoğan’daki atölyemin duvarına sızıp kalan alkolik Ali Efendi vardı. Çok alkoliklerin o civar meskeni idi. Orada “Elmas Bakkal” diye insanlık dışı, hiç gülmeyen sanki insanların helaki için programlanmış bir robot açık içki satan bir bakkaldı. Ama ağırlık açık içki satışında idi. Eksilmeyen müşterisini açıktan görmek ve saymak zor değildi. Sıkıştıkları zaman müracaat kapıları benim kapımdı. Nedense o zavallılara karşı acıma hissi ile karışık bir yakınlık duyardım. Arasatta kalmış, ne cennet aşkı, ne de cehennem korkusu kalmamış, kazazede bu insanlara acımamak ve yardımcı olmak hissini taşımayan beni Adem’e de aynen acırım !.. Bu  kazazedelere asalet ayrımı yapmak haddim değil.

Hayatına bir nebze ısrarım üzere vakıf olduğum Ali Efendi vardı. İtfaiye Meydanı’nda Kurtuluş Palas’ın sahibi; Samanpazarı Kurşunlu Cami’nin bulunduğu ana yolun karşısı dizi evler de Hacı Ali Ağa’nındı. Zengin, hatırı sayılır, takva bir zattı.   Hacı Ali Ağa her gün Elmas Bakkala on iki lira elli kuruş gönderirdi. Oğlu Ali Efendi’nin günlük nafakası idi. Hesaplanmış, peynir ekmekle içkisine denk geliyordu. Bu durum Ramazanın birinci günü biter, Ali Efendi üzerindeki para etmeyen çadır bezinden yapılmış elbisesini çıkarıp, o gün alınmış lacivert elbise sırtında, kravatı bağlı, temiz gömlek, siyah fötr şapka, yeni ayakkabı ayağında hemen erkenden bana gelirdi. İlk senelerde garibime giderdi. Amma alışmıştım Ali Efendi’nin bu haline. Benden yaşlı idi amma, elimi zorla öperdi. Edepli dervişti. “Bu gün nerede iyi bir vaiz var” sorardı bana. Beraberce giderdik. Namaz kılar, dinlerdik, manadan nasip almış vaiz efendiyi. Vaizin gönül kapısı kapalı ise dinlemezdik. Dinlesek de ne verebilirdi hakikat yoksunu hakikat yolcularına? ALLAH yolunda canını feda edip feryat edenlere ey hakikatlerin garibi vaiz! Nefsine vaaz etmeden bana vaaz etme! Para etmez... ALLAH kitabında nasa emredip de kendi nefislerini unutana lanet ediyor...

Öyle bir söz söyle ki, sözünden ibret alsınlar;
Söz bilmez isen sükut eyle, seni bir adem sansınlar!

Gönülden bir şeyler gösterebiliyorsan ne mutlu! Salahiyetin kadar ihsan eyle. Eğer bu hususta yetkili değilsen kuru dava ile, dinleyenlere ne verebileceksin?

Ali Efendi Ramazanı çok güzel geçirir, maalesef bayramın birinci günü üzerindeki giysiler değişmiş, çadır bezinden yapılmış, satışa gelmeyen giysileri sahibini bulmuş... Ali Efendi atölyenin dış köşesine sızmış... Tekrar öbür Ramazana kadar Ali Efendiyi hep böyle bulursun... Ramazanda bu anormal halin nedenini sordum. Müteessir, üzülerek dedi ki:

“--Efendi, haddi aştım. Hazret-i ALLAH’ın emirlerine derviş olduğum halde isyanda haddi aştım. Bir gece maneviyattan tarikat şamarı yedim ki, karyoladan aşağıya düştüm! Harabat ehlinden oldum. Ramazan müddetince aslıma rücu ediyorum. Ne olur Efendi, beni ayıplama!.”

                 Muhabbetle sarıldım:

                 “--Seni nasıl ayıplarım?! Ayıplarsam inancıma karşı ayıp olur. Ancak dua ederim aslına rücu edesin diye.”

                 Şunu yaşadım ve gördüm ki, merhamet imandandır. İmanın dışa yansıması, şahadetin anlamının, esas özünün zuhurudur. Ademin acıma hissi fıtratında mevcuttur. Merhamet ise beni insanda imanın dıştan görünüşü, külli mevcudatla olan muamelatında zahiren görüldüğü gibi batınen de görülebilen, madde ve manada zuhuru yalnız insana bahşedilen rahmet-i ilahidir!..

                 Ali Efendi’ye belki motamot böyle demedim. Amma mana değişmez. Sözün şekli ne değiştirir ki? Ali Efendi’nin babası Hacı Ali Ağa atölyeme geldi:

                 “--Galip Efendi kim?” diye sordu.

                 “--Buyur Hacı Efendi, benim” dedim.

                 Gözleri yaşlı yaşlı kucakladı. Elini öptüm. Hali söylemeye gerek yok, anlatıyordu acı haberi:

                 “--Ali’mi kaybettik” dedi. “Bilemedim Ali’min halini. Ali’m meğerse ne imiş, bilemedik. Ali’me bilmeden çok eza ettik. Ölümünden on beş gün evvel yıkandı, tövbe-istiğfar edip vakit namazlarını kıldığı gibi, gücü nispetinde kaza namazları da kılıyor, boş zamanı yoktu. Hep ALLAH’ın isimlerini zikrediyordu. Kelime-i tevhit ve şahadetle son nefesini verdi. Hep “Galip Efendi” diye sizin isminizi söyledi, aşkla.  Merakımla geldim. Galip Efendi’yi görmek için. Ali’min sana borcu var mı? Ödeyeceğim” dedi.

                 İşçilerim dahil topluca ruhuna Fatiha okuduk. ALLAH kusurlarını affetsin, makamı cennet olsun. Biz beşer olarak böyle düşünüyoruz. Yoksa hayatının son on beş günü bizlere bir şeyler anlatmıyor mu?..

                 Bu abd-i acizin sözüne kulak ver. Ekici ol. Haddini aşan hadiselerde bilici olma. Harabat ehline hor bakma!..

 

                Her tabibe aşikar etme derun-i derdini,

                Her ne derdin var ise eyler deva, ALLAH kerim.

     

                 Derdinin devası için ehlini bul. Bir şair şöyle yazmış:

 

                 Her doktorun ilacı bu derde deva olmaz .

                 Tabip gerçek değilse rahmet gönüle dolmaz.

                 Hep mi sahte oluyor? Doğrusu yok mu bunun?

                 Aradın da buldunsa cemale gider yolun.

 

               

                 Nasıl bulunur? Deme. Nasip meselesidir.

                 Tertib-i ilâhinin kuluna hediyesidir.

                 Böyle emretmiş ALLAH, aramadan bulunmaz,

                 Kısmette yoksa eğer semtinden de geçirmez.

 

                 Nedim-i ilahidir, ademi insan eder.

                 Maneviyat olmadan neye yarar ki beden?

                 Bizce ilahi nedim Kuşçuoğlu Galip’tir;

                 Onun tüm dervişleri Hak yoluna taliptir.

 

                 Maddede ve manada onu çok seviyorlar,

                 Kimseye verilmeyen Hak mührü veriyorlar.

                 Şükrederim Rabb’ıma “Galibilik” lütfetti.

                 Varüsü’n-Nebi, mürşit vesile, bu fakiri derviş etti.

                                                                                İsmail Coşkun

YAKININDA MÜRŞİT VARKEN NEDEN KAHRAMANMARAŞLI MÜRŞİDE MÜNTESİP OLDUN ?

                  Bir zaman ben de kendime çok sordum bu suali. Bunun için hakikat garipleri bana düşman gibi tutumları ile devenin nalbanda baktığı gibi baktılar.

                  Şeyh Ali Haydar Efendi Ahıska muhaciri Hacı Bekir Baba’nın halifesi idi. Kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendi Ali Efendi’nin halifesi idi. ALLAH cümlesinden razı, makamları cennet olsun.

                  Çorum Fuani Kaplıcası’nın çok tarlası vardı. Heves ettik, teşkilat kurduk, tarlaları ektik. O beldede hatırı sayılan Piroğlu Halil Efendi’nin arazisi çoktu. “Ekebildiğiniz kadar benim tarlalarımdan da ekin” diye ısrar etmişti. Hayli ektik. Şeyh Hacı Ali Efendi’nin mesleği bostancılıktı. Şeyh Efendi’nin de isteği üzerine bir tarla da onun için sürdük. O semt münbit, bol mahsul veren bir toprağa sahipti. İşittik ki bire kırk veriyordu. Fakat biz bilemedik, toprağı derinden dört sefer aktardık. Çorum’da toprağın verimi öyle idi. Amma o belde yüzünden sıyrılır ekilirmiş. Derinden mahsul çıkmaz imiş. Nereden bilecektik? Mahsul cidden verimli olmadı. Şeyh Efendi’nin ektiği bostan tarlası da ektiklerimizi büyütemedi!..

                  Şeyh Efendi’nin yeni koşuma girmiş genç atı ve atın koşulduğu yaylı bir arabası vardı. Çıkan mahsulü arabaya koyduk. Efendi Çorum’un kazası Mecitözü’ne bir manava götürecekti. Ali Efendi:

                  “--Galip Efendi, benimle gelir misin?” dedi.

                  Benim de işim vardı. Araba gittiğine göre “rahat olur” diye ben de yola koyuldum. Bir maksadım da biat ederek, dersimi alacaktım. “Yol boyu tarif eder” diye seviniyordum. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Efendi arabanın yanında yürüyordu, ben de edeben yürüyorum. Yürüyeceğimi bilse idim gelir mi idim? Bir ara:

                  “--At daha genç olduğu için kıyamıyorum hayvana” demez mi?...

                  İçimden eşek alıp beygir satıyordum amma “benim derviş olmama ne manisi var” diye nefsimle mücadele ederken geriden nefes nefese bir köylü vatandaş bize yetişti. İki kişi yürürken üç kişi olduk. Soluğunu daha toplayamamıştı zavallı; söze başladı amma beceremedi. Benim arzumdu arzusu; giriş yapamadı zavallı.

                  “--Efendim, burada bir zat varmış” dedi. Şeyh Efendi:

                  “--Evet ben de duydum, varmış” dedi.

                  “--Büyük zatmış” dedi. Şeyh Efendi:

                  “--Evet, büyük zatmış” dedi.

                  İsteği kabul edilmediği gibi istihza olunan vatandaş yavaş yavaş geri kaldı. Ben manen harap olmuştum. Dedim ki:

                  “--Efendi! Garip söylemeyi bilemedi. Ders isteyecekti. Lütfetseydiniz!

                  “--Galip Efendi oğlum, bunlardan ne istifade olur?” demez mi?

                  Zaten yorulmuşum, dünya dar geldi bana... Babamın, anamın da şeyhi idi. Fakiri çok severdi. Dişimi sıktım. Terbiyemi bozmamam için Hazret-i ALLAH’a çok çok yalvardım. Ders istemediğime de hamdettim.

                  Çok seneler sonra “biz seni Maraş’a bağladık ve oradan hadiselerle biz kaçırdık seni” dediler.

                  İşte ledünni ve metafizik olay... Akılla, mantıkla ölçebilir misin? “Ölçüyorum” zannedersin amma netice Hazret-i ALLAH’a usulüyle teslim olmuş insanların her düzenini Hazret-i ALLAH düzenler, tanzim eder. Ehl-i aşk her zuhurata teslimiyetinden ötürü neticeyi bilemez. Amma bilir ki, merciine teslim olan dünya ve ahret mahrum olmaz. İnsanlarda bu yönlü güç olduğundan değil, tertib-i ilahi olduğu için. İşte akılcı dinin çözemediği gerçek dervişin virdi: “Hasbinallahu veni’me’l-vekil (teslim oluyorum ya Rabb’i, her mevzuda vekilim sensin)” der. O ne güzel vekil, o ne güzel kefildir.

ON  BEŞ SENE ÖNCE ŞEYHİMİ RÜYAMDA GÖRMÜŞTÜM

                  Rüyamda tek sıra dizilmiş insanlardan uzunca bir sıra... Tek tek  Peygamber Efendimiz’i ziyaret edeceklermiş. Sıranın sonuna geçtim. Hayli bekledim. Sıra bana gelmişti. Büyücek, ahşap bir kapıdan içeri girdim. Sağ tarafta topraktan yapılmış bir sedir, hasır üzerinde Peygamberimiz Efendimiz oturuyordu. Yüksek sesle kelime-i tevhidi zikrederek girdim içeriye. Peygamberimiz Efendimiz’i görünce bayıldım. Yere düştüm. Efendim gözlerimden öptü beni. “MUHAMMEDÜN RESULULLAH” diye yerden kaldırdı. Efendimiz’in cemalini hafızamda muhafaza etmem için hayli seyrettim.

                  Tahminen on beş sene sonra Şeyhim Efendim’e intisap ettim. Gördüm ki, nuru Muhammedi Şeyhim Efendim’in suretinde tecelli ediyordu. Muhammedün Resulullah’ı o şahsiyette görüp, orada öğrenecektim. Halik-i Zü’l-celal öyle tanzim ve tertip eylemişti. Dini tahsil ve terbiye gören Hoca Efendilerimizde sır olmayan, kıyamete kadar devam edecek bu gerçeği bilseler idi Din-i İslâm’a mana düşmanlığı yapamadıkları gibi, istifade yönüne giderler, Kur’an-ı Azimü’ş-Şan’da beyan edilen varüsü’n-Nebi, nedim-i ilahiyi, evliyaullahı dışlayamazlar, mana gülüncü olmazlar idi. Hem de Hazret-i ALLAH’a zulüm isnadından kurtuldukları gibi, inanan, inandığını yaşamaya çalışan ehl-i aşkı, ehl-i tariki, her gün, her saat rencide edemezler,  ALLAH’ın gerçek gelinlerini rahatsız etmekten hiç olmazsa imtina ederlerdi.

                  İnanan ALLAH dostları “hubbul vatan mine’l-iman (vatan sevgisi imandandır)” gerçeğinin hayranı, “vatanı olmayanın imanı olmaz” düsturunu virt edinmiş, askerine küçük “Muhammet” sıfatını bayraklaştırıp tarih boyu cengaverliğini imanından almış necip milletin üzerinde nazar-ı ilahi olan kahraman ordumun  Hazret-i ALLAH nazarını üzerinden eksik etmesin... Bazı çıkarcı güçlerin mevzi tutumları kahraman ordumuzun Muhammetçik inancını sarsmasın. Kıyamete kadar baki kılsın, amin. Ve selamün ale’l-murseliyn ve’l-hamdü lillahi Rabbi’l-alemiyn...   

KIZIM SEVİL’İN KIYAMETİ

Tahminen 1955’lerde idi. Bir rüya gördüm. İbadullah Camisi’ndeyim. Cemaat tekbir getiriyor. Ben camiden içeriye girerken bir meczup bana hitaben:

“--İki gün sonra kıyamet kopacak” dedi ve oradan kaçtı.

Dehşeti ile uyandım. Rabb’ım tabirinin de iç alemime manasını ihsan eyledi. Tabiri şöyle idi: Kurban Bayramı’nın üçüncü günü kıyamet  kopacak!  Kurban Bayramı’na üç ay gibi uzun bir zaman vardı. Belirtilmemişti,  ferdi kıyamet mi, yoksa umumi kıyamet mi kopacaktı?

                  Nasrettin Hoca Efendi’ye:

                  “--Büyük kıyamet, küçük kıyamet nedir?” diye sordular.

                  Hoca Efendi cevaben:

                  “--Bunu bilmeyecek ne var? Karım ölür ise küçük kıyamet kopar, ben öldüm mü büyük kıyamet kopar” buyurdu.

                  Hazret-i ALLAH bizlere, kaderin kazasının zuhurunu bizim aczimize uygun rahmet-i ilahi olarak gizli tutmuş, bizim hayrımıza lütfetmiş de, bunu anlayamamışız cehaletimizden. Bu yönlü cehlimizden keşf-i keramet isteriz!...

                  Kıyametin kopacağına üç ay vardı bugünden. Nasıl bir kıyamet kopacaktı? Bu merakla çok zor durumda idim. Üç ay yaşamak aczimin ürettiği ürün çekilmesi zor, her gün ayrı ayrı azap idi. Umumi kıyamet olamazdı. Böyle bildirmişti  Peygamberimiz Efendimiz: “Yer yüzünde ALLAH’ı zikreden kalmadı mı siz kıyameti bekleyiniz” 

                  Yer yüzünde ehl-i zikir, ehl-i şükür, ehl-i tevhit, ehl-i aşk insanlar bilinçlendikçe gün be gün çığ gibi büyüyor, elhamdülillah. Hazret-i ALLAH’ın haram kıldığının dışında cümle güzelliklerin İslâmiyet olduğunu idrak eden ve anlayan  “ALLAH’tan başka ilah yok” diyenlerin gayr-ı Müslim değil de, “Müslim kardeş” olduklarını idrak eden hakikat ve gönül ehlinin mevcudiyetinin gün be gün çoğaldığını söylemek kehanet değil!...

                  “Acaba, nasıl kıyamet kopacak?” perişanlığı ile üç ay doldu. Kurban Bayramı’na erişmiştik. Gün sayısı bitti. Saatler gün kadar uzamıştı.

                  Aman ya Rabb’i! Bilerek yaşamak güzel; bilmeden, teslimiyetle yaşamak daha güzel. Varlığını hissedip de kulluk yapacak kadar zatını tanımamak ne feci!

                  Bayramın ikinci günü en küçük kızım Sevil hastalandı. Ateşi vardı. Ankara Anafartalar Caddesi’nde adliyenin karşısında kuleli evde iskan ediyordum. Karşımızdaki arada Sami Ulus Çocuk Hastanesi vardı. Annesi ile hemen gönderdim hastaneye. Doktor muayene etmiş. Zatürre teşhisi koymuş ve çıkışmış:

                  “--Hanım! Geç bırakmışsınız çocuğu. Götürün, dikkat edin” demiş. İlaçlar yazmış.

                  “--İki gün sonra tekrar getirin, göreceğim” demiş.

                  Hani bir fıkra vardır. Yeri değil amma ben gene diyeyim: Efendisi köleye:

                  “--Köle, ben seni Çarşamba’ya kovacağım” demiş. Köle de:

                  “--Zahmet etme ben Salı günü kaçıyorum” demiş.

yramın üçüncü günü oldu. Bekliyorum, kıyamet kopacak diye. Akşama yakın sübyan çocuk ruhunu teslim etti. “Kalu inna lillahi ve inna ileyhi raciun” okudum ve günahsız yavrumun çenesini bağladım. Anası ile ikişer rekat namaz kıldık. Sanki ailede zuhur edecek emr-i ilahinin tecellisine gönüllü idi yavrum. Her yönü ile metafizik olay... Hikaye gibi dinleme, ibret al! Yoksa nefsine bile bile zulüm edersin...

ŞEHİTLERLE  SOHBET!...

Çorum Üçtutlar Mahallesi, Sağrıcı Sokak, Osmancık Caddesi’nde iki katlı, dedemlerden miras kalan konak da iskan ediyorduk. Sokağın içerisine uzanan kısmında bilmem ne harbinde şehit olmuş iki erkek, bir kadın, bir de oğlan çocuk Tosyalı şehitler orada medfun idiler. Kabirlerinin bir kısmı komşu evde kalmış. Kabirleri çoktan kayıp olmuş. Amma o mübarek şehitler orada kıyamete kadar mevcut. Hazret-i ALLAH şefi kılsın!..

                  Zaman zaman orada mevcudiyetlerini belirtmeleri hadiselerle bariz görüle gelmiştir. Tevatüren anlatırlar: Babamın babası dedem şehitlerin bulunduğu yeri hayvan ahırı yapmış. Hayvanları koyduğu günün sabahı bütün hayvanlar çarpuk çurpuk çıkmışlar. Dedeme gece manasında:

                  “--Biz buradayız. Burayı temiz tut. Malınla sana işaret verdik. Anlayış göstermez isen canına olur” demişler.

                  Dedem hayvan ahırını kaldırmış. Orayı temiz tutmuşlar.

                  O kısım Ahmet amcama düşmüş. Amcama da görünmüşler. Amcamlar da orayı kiler olarak temiz tutmuşlar. Amcam vefat edince ailesi teyzeme bir ev alınarak orası da  konağa eklenmiş. Babamın vefatı ile kardeşlerim müstakil tapulu orayı bana uygun görmüşler. İtiraz etmedim.

                  Ankara’da idim. Tapusu üzerime devir olduğu gece şehitlerle sabaha kadar sohbet ettik.

                  “--Çok sevindik buranın sana geçtiğine” dediler.

                  Ben de o mübarek şehitlerin orada olmalarının ALLAH’ın bir lutfu ihsanı olduğunu belirttim.

                  Mali durumum müsait değildi. Orayı iskana müsait hale getirip kiraya verecektik  “Ankara’da benim ödeyeceğim kiraya katkısı olsun” diye. Evin yapılmasını kayınpederim Şeyh Hacı Mustafa Efendi yürütüyordu. Kendisine rica ettim:

                  “--Efendi, şehitlerin olduğu yeri türbe gibi çevirelim” dedim.

                  “--Eğer türbe gibi yapar isek kimse burayı kiraya tutmaz, korkar, duramazlar. Ben orayı temiz tutulacak yatak yorgan yığmak için yer yaparım” dedi ve öyle oldu.

                  Ankara Siteler’deki iş yerini yaparken mecbur oldum, damadım Hacı İzzet    Efendi istedi, ona sattım. “Temiz tutun!” diye tembih ettiğim halde oraya banyo yaptırmışlar. Malumatım yoktu. Başları felaketten kurtulmadı. Onlar da evi sattılar. Başka yerlere gittiler.

                  “Niye bu kadar anlatıyorsun?” dersen: Orayı türbe yapma imkanı bulamadım, üzgünüm. Kitaba yazdım ki: Şimdi yerine apartman yapılmış, orada duranların rahat olacaklarını zannetmiyorum.

                  Orda Tosyalı şehitler yatıyor. Sabır ile makam almış evliyaya benzemezler, dikkat edin! Bu fakir hayatta iken şühedaya hürmeten bir şey yapılır ise türbeyi ben yaptıracağım imkanım nispetinde. İmanlı müteşebbise katkım elbet olacak. Orada medfun şehit kardeşlerim beni affetsinler. Kaynağı tavında dövemedik, maddi imkansızlıktan. Buna şehitler şahit, Rabb’ım şahit!...

                  İşte yaşayanlar için fırsat: Kıyamete kadar  METAFİZİK. Rahmet-i ilahi, büyük hadise halâ mevcut olay!...

HASANI  BASRİ  HAZRETLERİ  VE  ŞAMAN

Tabiinin efendisi el-Hasan el-Basri (r.a.)’ın ateşperest şaman bir komşusu vardı. Rivayet ettiklerine göre şaman son günlerini yaşıyordu. Öyle duyurmuşlardı. Hasan el-Basri (r.a.) “komşu hakkından Hazret-i ALLAH sorar” diye ateşperest şamanı ziyarete gitti ve gördü ki, şaman inancının icabı ibadetle meşgul. İncitmeyecek şekilde selam verdi.

“--Ne yapıyorsun, nasılsın?” diye hatırını sordu.

 “--Ölüyorum Hasan, gördüğün gibi. İmansız gitmeyeyim diye Tanrı’ma ibadetle meşgulüm.”

                  “--Şaman, alemlerin Rabb’ı Hazret-i ALLAH benden sorar, niçin gerçeği söylemedin diye. Ateş ilah olamaz. İnsanlara hizmet için yarattı Hazret-i ALLAH onu. Çok mevzuda ALLAH’ın tertip ve tanzim kıldığı nispette istifade edilir. Emr-i ilahinin taktiri dışında bir güce sahip değildir. Ben senin ilahını ilah olarak kabul etmediğim için onun kafiri sayılırım. Buna rağmen sana zarar veren ilahın tüy diye bir şey bırakmamış kafa kısmında. Amma bana ALLAH’ımın muhafazası ile zarar veremez” dedi.

                  Ellerini bileklerine kadar ateşe soktu. Bekletti. Dehşetle ve hayretle bakan şamana ateşe giren yerlerini gösterdi. Şaman hayretle gördü ki, ilahlaştırdığı kulunu yakan ateş kafirini yakamıyor. Metafizik bu olayı gören şaman bitkin halde dedi ki:

                  “--Hasan, bu sahtekarlığı ortaya çıkardın. Beni bu yaşta dinsiz bıraktın. Ben dinsiz ne yapacağım? Bütün ömrümce yaptığım ibadet ve taatın müflisi kıldın. İflas ettirdin. Niye seneler evvel uyarmadın kafir komşunu?!..”

                  Hasan el-Basri dedi ki:

                  “--Şaman, geçen bir şey yok. Hatanı bilerek ALLAH’a yönel. İmanım odur ki, Rabb’ım seni rahmeti ile ihya edecek.”

                  Şaman ümitsiz sordu:

                  “--Cennetine de kor mu beni?”

                  “--Rahmeti sonsuz Rabb’ım elbette imanlı kuluna cehennemi layık görmez. Cennet-i a’lâyı imanlı kulları için yaratmıştır, şüphen olmasın” dedi.

                  “--Senet verebilir misin?”

                  “--Tabi, niye olmasın?”

                  Senet yazdı, verdi. Yazılı senede baktı da şaman:

                  “--Şahitsiz senet neye yarar?” dedi.

                  Hasan el-Basri Hazretleri senedi aldı, dışarı fırladı.

“--Şaman Müslüman olacak, şu senede imza atın” deyince, senedi kime uzattı ise memnuniyetle hemen imzasını attılar. Senedi getirdi, şamana verdi. Eline senedi alan şaman Hasan el-Basri Hazretleri’nin tarifi üzere, şimdiye kadar yaşadığı hayata tövbe ve istiğfar ederek kelime-i tevhit getirdi. ALLAH’tan başka ilah olmadığını şahitler huzurunda ikrar etti ve ruhunu teslim etti. Din-i İslam’la şereflenen şaman islami prensipler üzere techiz ve tekfin olunup İslam kabristanına defnedildi.

Hasan el-Basri (r,a) kale fethetmiş bir kumandan edası ile evradını, ezkarını okumak kasti ile huzur-u ilahiye boynunu büktü. Aczini ve yüce varlığa özel olarak yokluğunu itiraf edecekti, olmadı. Yapamadı. İmanı feryat ediyordu: “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!...”

Elbette din dışı olanlara İslam’ın güzelliklerini gösterebiliyor isek gösterelim. İmanın dışa yansıyan göstergesi  vazifemiz fakat cennet senedi vermek ukalalığın, küstahlığın, “men aref sırrı”ndan habersiz cehlin cehli...

“--Nasıl düşünemedim, bunu? Hazret-i ALLAH’ın merhameti, af ve mağfireti sonsuz, amenna. Fakat ben haddi aştım. Senet verdim” diye Hasan el-Basri hicabından kafasını duvara vuruyordu:

                   “--Ya Rabb’i! Beni affet” diye...

                   Hasan el-Basri diyor ki:

“--Tövbe, istiğfarım kabul olmuş. Affolunduğumun görüntülü  tecelliyatı ilahi zuhuru imanıma ferahlık verdi. Gösterdiler; şaman cennet-i a’lada bir köşkte. Dedi ki:        

 “--Hasan, ALLAH senden razı olsun, ne söyledin ise hepsini fazlası ile Rabb’ım ihsan etti. Bağırıp durma. Artık senedine ihtiyacım kalmadı. Bağırıp durma, al senedini.”

 Senedi aldım. O manevi hal kayboldu. Fakat beni harap eden senet elimde idi. Varlık, güç ALLAH’a mahsus, iyi anladım. Hayatım boyu bu olayı rehber edindim!...”

HASAN  EL- BASRİ (KUDDİSE SIRRUHU)

Peygamberimiz (s,a,v,)’in hanımları Ümmi Seleme (r.a)’nha Hasan el-Basri’ye süt verdi, emzirdi, elinde büyüttü. O küçücükken Fahr-i cihanın bardağından su içmiş, dizine oturmuş, duâ almıştır. Hasan doğduğu zaman Hazret-i Ömer (r,a )’a  götürdüler. Buyurdu ki :

 “--Bu masum yavru  güzel yüzlüdür: “Hasan” diye isim koyun!.”

Ümmü Seleme (r. a)’nha onun için:

 “--ALLAH’ım dinde Hasan’ı imam kıl... Ümmet ona iktida edip, uysun” diye dua etmiştir...

Hasan el-Basri (k.s.) hep abdestli gezerdi. Yetmiş yıl bu adabı terk etmedi. Zamanın en büyük alimi idi. Herkes onun manevi ilmine muhtaç idi. 

u abd-i acize  verilen icazetin, silsile-i meratib tanzim-i ilahinin üçüncü rahmet basamağıdır, Hasan el-Basri. Birinci basamak Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v) Efendimiz, ikinci ise ALLAH’ın çekilmiş kılıcı, Resul’ün amcasının oğlu, doğuda ve batıda at koşturmuş Efendimiz Ali bin Ebu Talip‘den tâbiinin Efendisi Hasan el Basrî’den devam eder silsile-i meratip. İcazetimdeki silsile-i meratibi  olduğu gibi yazarım amma “sahtekar ve çıkarcı din istismarcılarına yardımcı olurum korkusu” ile buraya kadar ifşa ediyorum yol büyüklerini.

                   Tasavvuf vazifelilerini bi-zatihi Hazret-i ALLAH’ın emri ile tertib ve  tanzim-i  ilahiden  başka düşünmek manevi bilgi noksanlığıdır. Gerçeklerden uzak kalışının ve hakikat yoksunu oluşunun göstergesidir!

                   Tasavvuf kolları tarikatlar kıyamete kadar devam edecektir, aşikar veya gizli. Şüphe olunmaya. İşte ilm-i zahirle iktifa edip, ilm-i batını ki hakikat ilmini aklın düzenlediği felsefe ile bağdaştıramayıp, zaman zaman inkara dönüştürmeleri... Bakabildikleri açıdan öyle görülür. Fakat anlayamadığım yönü ilmin her dalı güzeldir. İlim ALLAH’ı bilmektir. Hakikatleri inkara götüren ilim nedir? “Benim dediğim dedik, çaldığım düdük” iddiasında  fikr-i sabit hastalığına tutuldunsa bu hastalığın tedavisine   kimsenin gücü yetmez. Umulur ki, tövbe, istiğfar edile.

                   Menfaat-ı dünya  ve hatır nesne için bildiği halde beyaza “siyah” diyerek beyazı lekeleyen menfaat hatırı yağcılarının cemiyet oldukları görülemez. Çünkü fitnenin ittifakının bakilik sıfatı olmadığı gibi zuhuru tahribatından sonra görünüm değiştirmeye mecburdur!. Tasvip edenlerin tatmin olmuşlarını toplum olarak gösteremezsin. Gerçeği gören ve yaşayan ehl-i aşkı, ehl-i hakikati inkarlarıyla ne kadar rencide ettiğini ne zaman anlayacaklar? Bunların mana kaybının hesabını mana mahkemesinde verebilecekler mi? O özlemi duyulan mahkeme dünyada olsa idi mana şahitlerinin şahadetleri ile davayı kaybeder. Hatasını anlar, hakikate yönelirlerdi. O zaman imtihan dünyası yaratılış hikmetini kaybederdi. Şahıslar kendi üzerine alınmasın, ALLAH cümlesini zü’l-cenaheyn eylesin. Bu abd-i acizin mizacı kimseyi incitmeye ve üzmeye müsait değil. Velakin kusura bakmayın, kimsenin hatırı için  beyaza “siyah” diyemiyorum.

                   Ey benim mübarek kardeşim! Din-i İslam’ı dünyaya beraber tanıtalım. Dünyada mevcut, Hazret-i ALLAH’a inanmış kişilere “sen de Müslüman’sın, bu yönlü hep kardeşiz” deme cesaret ve bilgisini  bilelim. ALLAH için cümle aleme  ilan edelim... Amentü’ye iman ettiğimizi, bütün Peygamber Efendilerimizi, semavi kitapların, suhuflar da dahil hepsini kabul edip, iman ettiğimizi de ilan edelim. “Beş şartı var” diye İslam’ı yaşanmayacak hale getirmeyelim. Lütfedilen rahmet-i ilahiyi gazab-ı ilahiye dönüştürdük. Bilgisizce yaptığımız hatalardan kurtulalım. Eğer biraz daha  bu yanlış tutumlarımızda direnir isek, fazla ileri gitmeden şu kadar arz edeyim: “ALLAH nurunu tamamlayacaktır” ayet-i celilesinin  elbette zuhuru görülecektir. Dost acı söyler.

                   Bizden değil, Muhammedi sıfatı taşıyanlardan değil. Muasır milletlerden zuhur etmeye başladı bile İslam’ın gerçek güzellikleri!...

                   Bu depremde (17 Ağustos 1999 depremi) İslam’ı bilmeden, İslam’a yakışan icraatların samimiyetle nereden zuhur ettiğini milletçe gördük. Çok duygulandık. ALLAH cümlesine gerçek İman ve manası değişmemiş Kur’an ihsan etsin. Örneğe ne hacet, milletçe, doğal deprem afetinin dünyada misli ender görülen bütün azameti ile bizleri perişan ederek, aczimizi ve beceriksizliğimizi bize çok pahalı ödettiren laf ebeliğinin işe yaramadığını; rüşvetle “yürüyor” zannedilen işlerin neticesinin milletçe gördük hüsran olduğunu. Nice ocaklar söndürdüğünü, depreme karşı inşaat bilincimizin yetersizliğinin milletçe nelere mal olduğunu bütün çıplaklığıyla  dünyanın gözleri önünde sergileyen Rabb’ımın bütün aczimizle rahmetine sığınıyoruz. Bir daha cemi kullarına buna benzer kaderin tecellisi kaza göstermesin. Amin, ve selamün ale’l-murselin. Bazı, bilgileri müsait olmayan kişiler “faydalı olacağız” zannıyla “bu başımıza gelen bize ALLAH tarafından bi-zatihi verilen cezadır” diye hakikat dışı laf ederler. Hayır hayır! Bin kere hayır! Dünya menduptur, en büyük kazanç yeridir, CEZA YERİ DEĞİLDİR. Yanlış düşünme. Eğer  dünya ebedi hayat olsa idi, gidiş gelişimiz bizim yedimize verilse idi ileri sürdüğün bu ilmini düşünebilirdik.

KADERİN  TECELLİSİNİN  ZUHURUDUR  KAZA

“Eğer insanların günahına göre dünyada ceza verilse idi yaşayan beni Adem kalmazdı” diyen büyüklerimiz gerçeği bizlere anlayacağımız lisanla anlatmışlar. Yanlış bilgimizle adaleti bilemeyiz, amma Hazret-i ALLAH’a din öğrettiğimiz gibi adaleti de öğretiriz!

Günahsız sabi sübyanların içlerinde çok çok müttaki insanların başlarına gelen kazaların günahlarının cezası olduğunu nasıl düşünebiliriz?!... Tecelliyat-ı ilahilerde elbette beşer için çok öğretici ibretler vardır. Dünya  geçici ve muvakkat bir yerdir. Geliş ve gidiş kulun elinde değildir. Tertib-i tanzimi ilahiler kulun hoşuna gitmese de rahmettir. Hiç şüphemiz olmasın! Zulüm ve merhametsiz icraatları  kula uygun görmezsin de ALLAH’a nasıl yakıştırırsın?

Şunu da hatırdan çıkarmayalım: Hazret-i ALLAH’ın taktiri kaderdir. Tecellisi kazadır. Dünyada  emr-i ilahiye uygun yaşayan toplumlara kaderin zuhuru  kaza mutlaka  tecelli eder.Fakat hafif geçer. Bazen rüya aleminde zuhuru acısı duyulur; bununla geçmiş olur. Hazret-i ALLAH buyurdu ki: “Ben kullarımı seversem rahatsız olmasınlar diye yağmuru da gece yağdırırım.”

Kader-i ilahi kazaya mutlaka dönüşecek. Kazaya dönüşmesini yadırgamak  ALLAH’a bilgisizlik isnat etmektir ki, zat-ı ilahiye karşı küfürdür. Dikkat et!. Muvakkat,  geçici bir hayatın her dalından istifade et de, ebedi hayatını kaybetme!

Hani, çocuğun elinde altın top vardı. Ticari hayatı hemcinsini  kandırmaktan ibaret sanan zalim çıkarcı çocuğun elindeki altın topu görünce dayanamadı. Sahip olmak için kurnazlığını sergiledi de bir sürü boncuk, cıncık teklif etti çocuğa. Çocuk dedi ki:

“--Bunlara ne hacet? Beni neşelendir; şu yüksek taşın üzerine çık, eşek gibi anır, vereyim topu.”

Bu olayı izleyen seyirciler de vardı amma menfaat galebe çalmış, gözü toptan başka bir şey görmüyordu. Çıktı taşın üzerine. Öyle anırdı ki, eşekler duysa idi o vakarsız menfaat anırmasını eşeklikten sarf-ı nazar ederlerdi. Çocuğa:

                    “--Nasıl, oldu mu? Beğendin mi eşekliğimi? Beğendinse ver topu” dedi.

                    Taklide gerek yoktu. İki ayağı noksandı hayvanın. Çocuk dedi ki:

                    “--Sen eşekliğinle anladın bu topun altın olduğunu, ben insanlığımla bilemez miyim?!...”

                    Böyle menfaat-i dünyanın galebe çalıp hayvanlığı insanlıktan üstün tutan, beni Adem suretinde nice hayvanlar görürsün, bakmayı biliyorsan!... 

FİL  LOKMASI

Hasan el-Basri (k.s. ) haftada bir gün vâaz ederdi. Karşısında manadan anlayan gönül ehli oldukça şevke gelirdi. Eğer öyle birini muhatap olarak göremezse sükut ederdi. Bir gün yine memleketin â’yan ve eşrafı, beyleri Hasan-ı Basri (k.s)’nun vaazını dinlemeye gelmişlerdi. Hasan-ı Basri kürsüde oturmuş, sükût ediyor, bir türlü söze başlamıyordu. Cemaatten biri:

                    “--Efendim, buyursanıza!... Kabilenin bütün beyleri geldiler. Sizi dinlemek istiyorlar” dedi.

                    Hasan Basri (k.s.) zamanının yüksek seziş sahibi, âlime ve gönül ehli Râbiatü’l-Adeviye’yi kastederek:

                    “--Direğin arkasındaki ihtiyar hanım geldi mi?” buyurdular.

                    “--Hayır, gelmedi” dediler.

                    “--O halde bugün ders yapamayacağız. Zira biz fil için hazırladığımız lokmayı, karıncanın ağzına nasıl sığdırabiliriz?” dedi ve kürsüden indi.

                    Hasan-ı Basri’ye sordular: 

                    “--MÜSLÜMANLIK NEREDE?” Cevaben buyurdular ki:

                    “--TOPRAK  ALTINDA...”

                    Bu abd-i aciz de bugün merciine ve yetkililere soruyorum. “ALLAH aşkına” diye söze başlayamıyorum ve garipsiyorum, çünkü 44 senedir aşk mektebinin hem öğrencisi, hem de öğretmeniyim... Sizler de öğretmensiniz amma gönül tarikinden habersiz, maddeyi kül olarak mana zannı ile yaşantınız ve izahınız beni Adem’in mana lokmasını üretmenize uygun gelmiyor.

                    Hani, Nasrettin Hoca’ya keçi boynuzu ikram ettiler. Reddetti ve cevaben:

                    “--Bir dirhem bal için bir çeki odun çiğneyemem” buyurdu.

                    Hoca balın halisini yiyordu. Çünkü evliyaullahtandı. İrşadı espri yönünden  verilmişti. İhtiyacı yoktu, varüsü’n-Nebi’nin odundan bal çıkartmasına!

                    Ademin ahlaklanması dıştan başlar. O ahlak-ı hamidenin mecrası içe dönüktür. İçte mekarim-i ahlak şehrinde mesken edinmeye başlar. Bu ahlakın öğretmenleri Peygamber Efendilerimizdir.

                    İşte o hakikatlerin zahirde zuhuru şeriattır!... Manası, tarikattır, marifettir, hakikattir!...

DİN OTORİTELERİNDEN RİCM ODUR Kİ:

                    Hacı Bayram-ı Veli (k.s.) Hazretleri’nin hakikatin zuhuru sesini dinle. Gönül şehrini ne güzel anlatıyor:

                    Çalabım  bir şar yaratmış,

                    İki cihan aresinde (arasında)

                    Bakıcak didar görünür,

                    Ol şarın kenaresinde.

                     Nagehan ol şârâ vardım,

                    Anı ben yapılır gördüm,

                    Ben de  bile yapıldım,

                    Taş u toprak aresinde  

                    Ol şardan oklar atılır,

                    Gelir sineme batılır.

                    Aşıklar canı satılır,

                    Ol şarın bazaresinde.

 

                    Şakirtleri taş yonarlar,

                    Yonar üstada sunarlar.

                    ALLAH’ın adın anarlar,

                    Her taşın her paresinde.

 

                    Şar dedikleri gönüldür,

                    Ne alimdür, ne cahildür.

                    Aşıklar kanı sebüldür,

                    Ol şarın bazaresinde.

  

Muhterem Hocam! Medar-ı iftiharımız müftü efendilerimiz! Hazret-i ALLAH cümlenizi maddi ve manevi ilmin sahibi, zü’l-cenaheyn eylesin. Vazifeniz resmi olduğu kadar, manevi mesuliyetiniz de resmi! Bunu  müdrikim. Garipsediğim bir şey var: Yolu gönül bahçesine uğramayan, hakikat çeşmesinden su içemeyenler merakımı mazur görün. Şahsi susuzluğunuzu ne ile gideriyorsunuz?! Susuzlara çeşmeyi ve suyu nereden gösteriyorsunuz?

                    Fer’i olup gerçeği yansıtamayan, gönül kapısını açamayan, mana yoksunu, gönül dışı ibadet ve taatlar emr-i ilahi olsa da kast-i ilahi olamaz. Yukarıya Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri’nin gönül penceresini açmaya çalıştım görebiliyor musun? O pencereden bakabiliyor musun? Gördüklerini imanına çerçeve yapabildin mi?

                    Hazret-i ALLAH’ın iki cihan arasında bir mana şehri yarattığını ilan ediyor Hacı Bayram-ı Veli (k.s.) : “Şar dedikleri gönüldür. Gönül ALLAH’ın nazargâhıdır. O şehrin  kenarından da baksan didar görürsün” diyor. O şehrin Hazret-i ALLAH mürşidi kamil = nedim-i ilahi, varisü’n-Nebi’nin nazarında mevcudiyetini gösterdi. Plan ve projesi ezel-i ervahta Hazret-i ALLAH’ın lütf-u ihsanı ile mevcut! “Kelime-i tevhit kalesi” diye de isim verilmiştir. Ehl-i aşkın, ehl-i zikrin gönül karargahıdır.

                    Muhammet İkbalin acıdığı zümreden olmayasın: ”İlim yığmışsın, gönlü ihmal etmişsin: Acıyorum kaçırdığın servete.”

                    Bizler sizlerin ilminizle ibadet taatımızın maddi yönünü götürmeye çalışıyor ve gayret ediyoruz. Sen de gönül pazarına uğrasan da biraz alışveriş etsen ne kaybedersin!...

                    Hazret-i ALLAH’ın emr-i hilafı dışına çıkmadan, günah-ı kebaire kaymadan, ALLAH’ın zamanımıza mahsus halk ettiği güzelliklerini arayalım bulalım. “Hikmet mü’minin kayıp malıdır. Nerede bulur ise alsın” hitabı izaha muhtaç değil. Güzellikler nedir? Beraber bakalım... İmanın şartı olan Amentü’nün ruhuna uymayan bizleri enaniyet bataklığına itekleyen gaddarca düşüncenin şerrinden iman nurunu muhafaza edelim, temiz tutalım! “ALLAH’tan başka ilah yok” diyene “Müslümansın” demek ilmini, taltifini hem cinsimizden esirgemeyelim. Herkese tepeden bakmayıp, hemen kafir, gavur, gayr-i Müslim damgasını vurmayalım. Peygamber Efendilerimizin birini birinden üstün görerek fitne çıkarmayalım. Şeriatıyla yükümlü olduğumuz Peygamberimizin yolunu izleyelim. Cümlesine bildiğimiz kadar hürmette kusur etmeyelim.

                    Her meslek içtihatsız yürümediği gibi şeriatı da zamana göre içtihatsız götürmeye kalkışmayalım!

                    “İslam’ın şartı beştir” diye kanun-u ilahiye ters düşmeyelim.

                    Yanyana yaşayan hemcinsimizin birinin diğerine düşman olmalarına sebep olmayalım. Şimdiye kadar bu hatayı işleye geldik. ALLAH rızası için bir daha bu günah bataklığına düşmeyelim.

                    Ayetin hilafına hadis-i şerif gösterme cüretinden sakınalım! “Akılcı din” ihtas etmeyelim.

                    Adem (safiyullah)’tan kıyamete kadar semavi din İslamiyet’tir. Peygamber Efendilerimiz din getirmediler. İnsanların kemalatına uygun, din-i İslam içinde şeriat getirdiler. Cümlesi İslamiyet üzere geldiler. Bütün insanlığa bu gerçekleri duyurmak zevkinden mahrum olmayalım.

                    Manay-ı tasavvufu inkar cehalettir, iyi bilelim. Bu gerçeklerin ilanını İslami yönü ile anlatabilir isek; gerçek İslam, cumhuriyet, demokrasi, laiklik, insan hakları İslamiyet’i bu güzellikler dışında mütala etmek, aslından saptırmak İslam’a vurulan büyük darbe ve gerçekleri tahrif olur. Böyle olunca ne olur? Beraber görelim, bütün insanlıkla...  

                    Dost olalım. Hiç bir ülkede İslamiyet’i bilgisizce horlatmayalım. Bu durumda ilmine herkes hürmet gösterir. Şeriatına kimse küfretmediği gibi saygılı olacağından şüphen olmasın. Din özgürlüğün kabul edilir. Teşkilatına özerkliğin verilir. Başkanını din otoritelerinin kendi aralarında seçme hürriyeti elbet verilir. Bilenler katında yerimiz olur. Din istismarcılarının ipliği pazara dökülür. Sahte ilim adamları, sahte mürşitler, meşihat karşısında tuzun suda eridiği gibi yok olurlar!...

                    Müftü Efendiler! ALLAH rızası için Peygamberimiz Efendimiz Muhammet Mustafa (s,t,a,v,) Efendimiz hürmetine yardım edin!... Sabit fikirli ve tutucu olmayalım. İslamiyet yaratılmış güzelliklerin anlam ve ismidir; anlatalım... Bilmem yazdım mı? Yazmış isem tekrarı da rahmettir:

                    Nil Nehri’nin mevcudiyetinden habersiz bedevi Mısır Sultanı’nı ziyaret için çok kıymetli hediye bir desti su ile ziyarete gitmişti, bedevi için çok değerli olan bir desti su “herkes için aynı değeri taşıyor” zannı ile. Nil Nehri’nin karşı yönünden   geçtiği için Nil’in mevcudiyetinden habersiz, “Mısır Sultanı’nın da su ihtiyacını temin ettim” zevki bedeviyi hakikat yoksunu, gülünç olan varlıklı kılmıştı. Tavırları açık gösteriyordu bedevinin bilgisizliğini.

                    Şahsi akıl ve mantığının ölçüsü ile ne yaptığının bilincinde olmayan bedevinin bu tavrını garipseyen Sultan hoşgörü ile karşıladı. İyi anlamıştı bedevinin Nil’den habersiz yaşadığını. Sultan taltif etmişti bedeviyi “hediyenin değerlisini bulmuşsun” diye.

                    Adamlarına emir verdi “giderken misafiri Nil’in yanından götürün” diye.

                    Öyle oldu. Bedevi Nil Nehri’ni görünce inanamadı. Tetkik etti. Baktı. İçti.  Sordu:

                    “--Her zaman bu su burada bulunur mu” diye.

                    “--Evet, hep akar” dediler.

                    Yapmacık varlık gösterilerinin mahcubiyetinin etkisi altında fenalık  geçiren bedevi feryat edercesine:

                    “--Ne büyüksün, ey Sultanım! Benim bilgisizce tutumumu yüzüme vurmadın, ey settare’l-uyub! Ben bir testi suyun varlığı ile varlık iddia ederken, enaniyet ukalalığıma sabır gösterdin de, Nil Nehri’nin mevcudiyetini gizli tuttun. Ben haddini bilmezin bilgisizliğime tahammül gösterdin. Nil’in mevcudiyetini de sen gösterdin. Göstermese idin ayıbım olan bu varlık ve çirkin enaniyetten nasıl kurtulurdum? Yaratanıma kulluk  vecibemi yerine getirmemin zevkine nasıl ererdim? Benim perdemi açtın. Artık bir katranın esiri olmam! Zira ummanı gördüm...”

                    Ya Rab! Bize ezel meclisinde bir damla ilim vermiştin; bu damlayı varmak için yanıp tutuştuğu ummana sen eriştir!...

TİRYAKİ  SİGARAYI  NASIL  TERK  EDER ? 

İlkokulda başlamıştım sigaraya. Anam sigara içtiğimi anlamıştı. Evin helası bahçe nihayetinde idi. Evlerin içinde hela olmazdı. Olmasını kabul edemezlerdi. Apartman hayatının ilk yaptığı yenilik helânın yüz numara olup dairenin baş köşesinde yer alması idi. Anam heladaki sigara artıklarını görmüş, benim sigara içtiğimi anlamış:

“--Baban helada sigara içmez, ikinizden başka evimizde erkek olmadığına göre sigara artıklarını sen atıyorsun” diye nasihata başladı.

Neler demedi ki:
 
“--Zehirlerin en fecisi. Yavaş yavaş insanın sıhhatini kemirir. ALLAH’ın verdiği sıhhat emanetine de hıyanetlik oluyor!...”

                    Daha neler saydı, döktü. Ben saygı ile dinledim. “Hayır, içmiyorum” diyemiyordum. Anacığımın terbiye sisteminde yalana yer yoktu. En büyük suç yalan söylemekti. Anama diyemiyordum. Nasıl derdim ki, herkesin yaptığı gibi ben de arkadaşlarımın yanında erkekliğimi kanıtlıyordum. Sigara içmek erkek işi, içmemek arkadaşlar arasında zül idi.

                    Zamanımızda erkekliğini dumanda seyredip zehrin tahribatını hiçe sayan erkeklerin adedi hayli kabarık olduğu gibi, erkek tıynetli kadınlarda sigara tiryakisidirler. Anacığım gayr-ı ihtiyari gizleyemediğim düşüncelerimi yüzümde okumuş olacak ki, babamın evde yedek bıraktığı sigaradan getirdi ve bana ısraren:

                    “--Anladım, sen sigaradan vazgeçmeyeceksin. Üzerine düştükçe daha kıymetlenecek. O kerih yerlerde gizli gizli içme, yanımda iç” diye ısraren içirdi.

                    Anam işin doğrusunu yapmıştı. Seneler, seneler geçti... Okuldan ayrıldım. Sanatkar oldum. Evlendim. Çoluk çocuğa karıştım. Tiynetimde mevcut, seve seve taşıdığım her şeyin zirvesine çıkma merakı tiryakiliğimde de görülüyordu. Kalın kulüp sigarasından günde iki paket içiyordum. Sigaranın dumanının israf olmasına dayanamıyordum, çekiyordum içime, dışarıya bırakmaya gönlüm razı değildi. Tekrar yutuyordum, bronşlarım tıkanmış zor nefes alıyordum. Boğazımı açmak için çıkardığım ses komşu çocuklarını korkutuyormuş. Hanıma rica etmişler:

                    “--Ne olur! Galip Usta öyle ses çıkarmasın, çocuklar çok korkuyor” diye.

                    İhtiyarımla değildi. Ne yapabilirdim?!... Bırakmayı çok denedim. Askerde parasız kaldığım zamanlar bıraktım. İmkanım oldu gene devam ettim. Hastalandım, doktorlar “içme” dediler. Hastalığım iyi oldu, gene içtim.

                    Biliyordum, kokusunun kerih olduğunu. İsrafat yönünden haram olduğunu. Vücut ALLAH’ın emaneti ona yapılan tahrifatın da haram olduğunu biliyordum. Sadık ve muhip bir derviştim. Şeyhime çok bağlı idim. Nasıl bağlanmazdım ki, Hazret-i ALLAH’tan istedim, arzuma göre ihsan etti. Şeyhim Efendim iş yerimde, kastı ben değildim amma nedense çok tesir etti, etkilendim, duygulandım, utandım, anladım, Rabb’ım benim için halk etmişti efendimin sözlerini; diyordu ki:

                   “--Sigara içenin virdi ve zikri  duman halinde, sigara içmeyenin ise nur halinde Hazret-i ALLAH’a arz olunur.”

                    O kadar başımı önüme eğdim ki tarifi mümkün değil. Sanki yeni keşfetmiştim, hayatıma kasteden, çocukluğumdan bu yana santim santim abd-i acizi zehirleyen haini! Yaptığı yetmediği gibi Rabb’ımın hayran olduğum isimlerinin zuhuratı nur-ı ilahiyi dumana çevirmesi bir anda kahretmişti beni. Vücuduma yaptığı tahribatı yetmemişti sanki! O anda çıplaklığı ile görüyordum. Sigaranın tahribatı  hakkında neler söylenmemişti, neler... Çilem dolmuş, vakti, saati gelmiş, efendimin lisanı ile lütfetmişti Hazret-i ALLAH (c,c)....

 

                    İksir-i a’zamdır nutk-u ehlullah,

                    Yek nazarda haki kimya ederler.

                    Hakk’ın esrarından onlardır agah,

                    Velakin surette ihfa ederler!.

 

                    Efendimi yolcu ettim. Almanya’dan kenarı çakmaklı tabaka getirtmiştim. Keserin altına aldım, sigarası ile birlikte ezdim. İşçilerim “yapma usta, bize ver” dedilerse de kimseye vermedim. Ezdim ezerken de Hazret-i ALLAH’a müracaat ediyordum. Müracaatım cehlimden idi. ALLAH’ın varlığına, bu abd-i acizin aczime uygun değildi. Sizler sakın aynı küstahlığı yapmayasınız diye uyarıyorum. Ne mi demiştim? Dinle:

                   “--Ya Rabb’i! Bu andan itibaren sigara içmiyorum. “Bana bu hususta güç ver” demiyorum. Kendi gücüm ve irademle içmiyorum. Gör  kulunun sadakatini!”

                   Şu anda sigarayı terk etmem kırk beş seneye yaklaştı. Hiç yaklaştırmadım yanıma. Cehlimden varlıkla küstahlığımın cezası sigaradaki nikotin zehrinin özlemini hala atamadım üzerimden! Bugün bırakmış gibi hasretini çekiyorum amma şurasını Rabb’ıma hamdederek söylüyorum, yaşadığımı seneler sonra iyi anladım: Kayınpederim Şeyh Mustafa Efendiye anlatmıştım da şöyle buyurmuştu:

                  “--Hazret-i ALLAH’a öyle müracaat olmaz, hata etmişsin. Aczinin dışına çıkmışsın. Başkalarında mazur görülse de senin manevi vazifen var. Dikkat et, avamda müsamaha ile karşılanan tutum has kullarında küfür niteliği taşır. Nefsinde enaniyete ne kadar hak tanır da yer verirsen manadan o kadar yoksun olursun. Enaniyet ve varlık ALLAH’a mahsustur. Kulda görünümü sahtekarlıktır!...”

                  Maksadın hayatında yaşadığın metafizik hadiseleri yazmak değil mi idi, sigarayı nereden sokuşturdun?...

                  Metafizik izaha dikkat edersen başkalarına fizik olan bu abd-i acize metafizik oldu.

                  Bu kitap küll olarak tasdik-i ilahi ile metafizik olduğu gibi; sadık derviş sakın sadakatinde cıvıklık yapma, unutma ki gönül şehrinin kapısının anahtarı itimatla teslimiyettir.

                  Gavsü’l-a’zam Şeyh Abdulkadir Geylani (k.,s,) manevi evlatlarına şöyle buyurdular:

                 “--Evladım! Sana iki şey tavsiye ederim: Birincisi, evliyaya hizmet, ikincisi, fukaraya himmet.”

                 Her şey ALLAH’ın yed-i kudretinde olduğuna iman eden “küll-i şey’in sebeba“ hitabının anlamını idrak eden kullara, Hazret-i ALLAH’ın yarattığı hayır ve şerrin sebeplerini eşdeğer bilip şahit olanlara sözüm!... Diğerlerine de var sözüm. Lütfen, dikkatli olalım! Bütün sebeplere az çok itimat ediyorsun da neden rahmet-i ilahiye vesile kılınan insan-ı kamili sebeplerin dışında tutmaya çalışıyorsun?! Yol sahtekarlarının mevcudiyeti ölçü değil. O zalimleri sebep gösterme. Sen de biliyorsun ki, ölçüsü bu değil!... İnan, bu abd-i acizin beşeri zaafımı her zaman görmek mümkün. Fakat Rabb’ımın lütfu ihsanı hayatımda ne sahtekarlığa, ne de düzenbazlığa yer bırakmamış.

                 Sene 1999. 44 senedir Hazret-i ALLAH’ın lütfu ihsanı olan irşat vazifemi havfu reca üzere götürmeye çalışıyorum. Lütfen bu abd-i acize itimat et. Zarar etmezsin. Tertib-i tanzim-i ilahiye uygun yaşamaya yakınlığın ve meylin cüz’i  iradende görülsün!... Lafla peynir gemisini dahi yürütemezsin..

                 “Ölmeden evvel öl” sırrını anla da memduh olan bu dünyada noksanını bil ve düzelt. Öbür aleme bırakma. Hürmetlerimle!

ÖZET

Yazmaya çalıştığım bu kitabın özeti fiziki yaşantıdan başka metafizik hayatı ve varlığı kabul edemeyen ilim sahiplerinin yaşantılarında ve duygularında benimsedikleri ilimlerinde fiziğin gerçeğini oluşturan metafizik tecelli ve zuhurata yer vermedikleri gibi düşünemediklerinin noksanlığını gören ve yaşayan bu abdi aciz, hayatımda zuhurunu hayranlıkla yaşadığım, şahit olduğum metafizik olayların izahından sakınca görmediğim kısımlarını samimi izahımla hemcinsimin bir nebze gönül bahçesinin kenarından bakmasına yardımcı olabilirsem mutlu olurum.

Hacı Bayramı Veli (k.s.) “kenarından da baksan didarı görürsün” buyuruyor. İçeriye girmek manevi rızk meselesi; ezel-i ervah rızkı. Kul iradesini o yöne yönelttiği zaman o yolda kul şevk ile, zevk ile, görgü ve yaşantısındaki hakikatlerin maddede ve manada zuhurunun tecellisi ile yaratanına karşı hayranlıktan başka sermaye ihtiyacı duyamaz. Bütün güzelliklerin yaratıcısı olan Hazret-i ALLAH,  maddenin ve mananın tek yaratıcısı olduğuna iman eden kullarını sonsuz rahmeti ile na-ehlin nazarından gizlemiş, dünyasını rahmeti ile ihya eylediği gibi ebedi aleme mahsus kıldığı rahmeti olan tertib-i ilahiden de fiziki ve metafiziki rahmetinden nasipli eyleyip, havfu reca üzere ilahi aşkın saliki kılmış.  

İlahi aşkın varlığı Hazret-i ALLAH’ın maddi ve maneviyatın aslı olan varlığını, elçisinin getirdiği hakikatın zahirde zuhuru görülen şeriatın dışında aşk-ı ilahiyi mütalaa etmek hiç bir iman taşıyan kula yakışmadığı gibi, o hakikat garibi kişinin aşk-ı ilahiden bahsetmesi hal ehli tarafından horlanır. Avam nazarında da gülünç olduğu vakıadır.

Bazı mecnunlar –ki, onları normal şeriat üstünde göremezsin- bazılarının yaşantıları gerçeği yaşamaya çalışan çok kişilere ürperti verir. O kullar ilahi nizam üzere değillerdir amma samimiyetleri ölçüsünde manevi muhafaza altındadırlar. Hayatları yalnız kendilerine mahsus, istisnaidir. Bu tür yaşayanların yaşantılarından örnek alınmadığı gibi hiçbir zaman bu şahıslar madde ve manada rehber de edinilmezler!. İşte “Hazret-i ALLAH delisinden de, velisinden de vazgeçmez” hitabının anlamı budur. Bu gerçeği bilen akl-ı selim insan onları incitmemeye çalışır, haddini bilir.

Hulasa eder isek:

Nizam-ı ilahi odur ki, ALLAH’ı bilip, emr-i ilahi üzere dosdoğru yürümektir. Kast-i ilahi mana olup yalnız fiziki yaşantının verdiği, maddeden öte gidemeyen, kişinin inancı ve hayvani istekleri insan olmaya yeterli olmadığı gibi yaşaymaya da müsait değildir. Emr-i ilahiyi yaşamasına yalnız fiziki iman yeterli olmayıp,emr-i ilahiye uygun mana ve metafizik ilmi elzemdir!...

Delilsiz hiçbir yere kul iradesi ile gidemez. Hazret-i ALLAH rahmetine vesile delili gerekli kılmıştır. Aczini bil, bu gerçeği iyi anla! Anlamıyor isen dikkat et, gurur, kibir, ucup varlığını sarmış, her yönünü. Kulu kulluktan çıkaran ilahi düzenbazlık sıfatı benliğini ihata etmiş. Madden de ve manen de Hazret-i ALLAH’a yer kalmamış. Diyemiyorsun amma ben söyleyeyim: “Sen kurnaz bir ilah olmuşsun!” Kendinden başka ilah kabul etmiyorsun. Dolayısıyla Hazret-i ALLAH’ın maddi ve manevi tertip ve tanzimini akıl kantarında tarttığın için yanılıyorsun. Manayı kabul edemiyorsun. Bu zihniyetin devam ettiği müddetçe gönül yolunu tıkıyorsun.

                 Bu yolun başı ve intası manadır. Bu çarpı tutumunla gerçekler değişmez, iyi bilesin. Hazret-i ALLAH’ın tertip ve tanzim eylediği manevi teşkilat-ı ilahiyi kabul edecek inanç yönün zayıf! Metafizik yalnız beni Adem için değil felekiyat, cemadat, hayvanat, canlı cansız her yaratılmış içindir. Maddesi görüldüğü gibi, manası da ehlinin müşahedesinde bahşedilmiştir.

                 Her fiziki tecelliyat beşerin ölçüsü dışında, fizikin üstünde metafizikle dolu doludur. Ama biz bu rahmet-i ilahiyi fiziki zuhurattan ayrı müşahede ederek bilgimizin ve görgümüzün dışında tutmuşuz. Keçi boynuzunu biliyoruz da içindeki az da olsa balın mevcudiyeti ilgimiz dışında. Arının yapımına sebep olduğu balı yeriz de metafizik yönünü hala çözemedik. Çözmemiz de kıyamete kadar imkansız. Hiçbir metafizik zuhuratın izahına Hazret-i ALLAH beşerin akıl ve mantığını muktedir kılmamış. İnsaf edelim, metafizikten hiçbir problem çözmeye muktedir olamayan, yalnız fiziki yaşantımızda bizlere yön gösteren aklımızın gerçek yaratanımızı bilmeden, madde ve manadan müteşekkil beni Adem’in insan olmasına katkısı olabilir mi? Hayır! Hayır!

                 Şu halde ALLAH’ı dışlayıp aklı rehber edinmemiz yeterli mi? Hayır, bin kere hayır!.. Metafiziği ve manayı yansıtmayan ilim “çok cazip imiş gibi” gösterilse de gayba iman eden müttakileri, ehl-i zikri, gerçeği itminan-ı kalple yaşamaya çaba gösteren ehl-i aşkı doyuramadığı gibi, ehl-i hakikatin manadan tecride zorlanması manayı yaşayanları tuğyan ettirir.

                 Her maddenin ayrıca mana yönü vardır. Mananın da metafizik yönü vardır. Maddede zuhuru görülen metafizik hadiselere bakalım. Beni Adem’in yaratılışının nedeni metafiziktir. Beş duyunun zuhur mercii fiziki gibi görülse de bakabiliyorsan aslının metafizik olduğunu görürsün. Metafizik tecelli ve zuhurat mercii ancak ve ancak beni Adem’dir!... Adem’in müşterek organlarının çalışması ilim dalında bir nebze izah ediliyorsa da küll olarak ancak fizik üstü meta olmasının inkarı mümkün mü? Milimetrik ölçülerle tanzim ve tertip edilmiş felekiyata “kendiliğinden oluşmuş” diyen zihniyet bugün gülünç olduğu gibi, bu çarpık fikir ve safsata dolu ilim yarın insanlığın daha bariz utanç menbaı olacaktır.

                 Darwin’in iflas etmiş, insanın maymunun tekamülünden oluştuğunu ileri sürdüğü anlamsız faraziyesini Darwin de çürüttüğü halde hala ilimle uzaktan ve yakından ilgisi olmayan “ALLAH’ın lütfettiği ilahi kanuna ters düşsün yeter”  zihniyetinin yarattığı tahribatın ürünü bozuk zihniyetler nedense hala atamıyoruz.

                 Maddi ve manevi ilmin tesadüfi hiçbir yönü olmadığı gibi tertip-i ilahinin dışında bir zerrenin mevcudiyetini dahi düşünmek hakikat hilafındadır. Kendi kendine oluşan bir zerre dahi olsan başlı başına güç demektir ki, tevhit gerçeğine aykırıdır.

                 Tevhidin dört mertebesi vardır: Kelime-i tevhit, tevhit-i ef’al, tevhit-i sıfat, tevhit-i zattır. Bu sıfatların cem’i-ni iman yönünde müşahede eden insan mü’mindir. Kelime-i şahadet merciidir. Gerçek imanı o hakikat ehlinde görürsün. İslam’ın gerçek yüzünü orada müşahede edersin. Gerçekleri bilerek yaşayan insan şahsı için olduğu kadar toplumlar içinde önemli ve lüzumludur... Hayvanlarda da metafizik tecellilerin az da olsa belirtileri görülür. Köpeklerin felaketleri gelmeden evvel hissettikleri deprem yıkıntılarının altındaki canlıları haber verdikleri gibi sahibine ve taraf-ı etrafına sadakatinin mevcudiyetine şahit olduk. Yaratanına yeterli iman etmeyen beni Adem’le ölçüye alamazsın. Öyle ölçüye kalkışman köpeğe karşı adaletsizlik olur!..

BEYAZIT BİSTAMİ’NİN (K.S.) KÖPEKTEN ALDIĞI HİKMETLİ HAL KELAMI

Beyazid-i Bestami (k.s.) dar bir aralıktan geçerken köpek ters istikamete gidiyordu. Yanına yaklaştığı zaman Beyazıt “köpek üzerime sürünmesin“ diye eteklerini topladı. Duvara sıkışıp, köpeğin geçmesini bekledi. Köpek Beyazit’in bu halini ayıpladı da lisan-ı hal ile:

“--Ya Beyazıt, benden niye bu kadar çekindin? Beni çok mu hakir görüyorsun. Beni Adem’e bahşedilen şer’i şerife göre tüylerim ıslak ise siler, telafi edersin. Eğer kuru ise bir şey icap etmez. Bu kadar telafisi mümkün olan olayı abarttın da beni hakir gördün, incittin. Merak ediyorum, içindeki pislikleri nasıl temizleyeceksin?!..”

Beyazıt Bestami yaptığı yersiz hakaretten utandı. Özür diledi ve köpeğe:

“--Arkadaş olalım” dedi.

Köpek:

“--Benimle arkadaşlık da yapamazsın. Ben her gün tahsis edilen rızkımı almak için ne hakaretlere maruz kalırım, her lokmada mutlaka dayak yerim, hakaret görürüm. Ya Beyazıt, sen bunlara mütehammil yaratılmadın, git yoluna... Benimle arkadaşlık yapmaya ne sabrın, ne tahammülün, ne de izzet-i nefsin müsait değil.”

Beyazıt bu hal hitabı karşısında perişan oldu da, “köpeğin bile arkadaşlığına layık değilmişim” diye üzüldü. Daha tedbirli yaşamaya çalıştı. Bu kıssa gurur, kibir ve ucubdan kurtulamayıp, kurtulmak da istemeyenlere ithaf olunur!... 

DENİZ KAPLUMBAĞASI

Deniz kaplumbağası kumu eşer, yumurtalarını çukura gömer, bir daha gelmemek üzere orayı terk eder. Zamanı gelince yumurtadan çıkan kaplumbağa yavruları kumdan çıktığı gibi denize koşar. Öğreteni bulunmayan deniz kaplumbağa yavruları yumurtadan kumun yüzeyine çıkar çıkmaz sürüler halinde süratle denize koşarlar. Ters istikamete gideni göremezsin. Yumurtadan henüz çıkıp gözlerini dünyaya yeni açan yavrunun bu şaşmayan bilgisinin akıl ve mantık yönünden izahı mümkün mü? İşte fizik üzeri metafizik olay...

Bütün metafizik zuhuratı anlatmak beşerin gücü dışındadır. Yaşayarak zevkini alacaksın. Maddenin üzerinde mananın hakimiyetinden habersiz inanca bilmem iman demek doğru mu? Bu imanın Hazret-i ALLAH’ın varlığının sonsuz rahmetini yansıttığını nasıl kabul eder, ne ile izah edersin?!...  

EŞEK ARISI

Eşek arısı öldürmeden, iğnesi ile uyuşturduğu salyangozun yanına yumurtalarını bırakır ve bir daha dönmemek üzere orayı terk eder. Arı yavruları yumurtadan çıkar, konserve olan salyangozu öldürmeden yerler. Uçma çağına gelince salyangoz bitmiştir. Gıdalarını uçarak hayatları boyunca temin etmeye çalışırlar.

İngiliz aliminin ALLAH’ın varlığını kanıtladığı delillerden aldım. Baştan sona her yönü ile metafiziktir. Bütün nebatat, hayvanat, felakiyat her yaratığın madde yönü olduğu kadar mana yönü de vardır. Hele beni  Adem’in maddesinden manası daha çoktur. Adem insan olma şerefine erdiği zaman küll olarak her yeri ve yönü ile manadır, metafiziktir. Mana kulu küll olarak ihata eder ki, her yönü mana olur.

                 Mecnun’a neşter vurdular da, feryat etti:

                 “--Neşteri vücudumun neresine vursanız. Leylam’a vuruyorsunuz!” diye neşteri uzak tutmalarını söyledi.

                 İşte tasavvufta mertebeler vardır. O mertebelerde ifna olunur. Fena fi’ş-şeyh, fena fi’r-resul, fena fillah, beka billah, kurbiyet diye. Bunlarda yok olmak demek o varlıkta var olmaktır.

SANATTAN ANLAYAN MÜHENDİSE, KALİFİYE İŞÇİYE VE KARNI DOYURULAN KÜLTÜRLÜ SÜRVEYANLARA ÜLKEMİZDE İHTİYAÇ VAR. BÜTÜN MESULİYETİ YETİŞTİRDİĞİMİZ BU ELEMANLARA BIRAKALIM

Bilmeyen öğretmen, hazır olmayan doktor, hak hukuk tanımayan avukat, eline alet dokunmamış mühendis, teknisyen ve iş adamı her yerde palavracı ve geveze gezer. İnşaatın yabancısı değilim. Hayatımın belirli yönünü inşaatta geçirdim. Mizacım gereği her teşebbüs ettiğim işin aslını öğrenmek ve gereğini yapmak hayatımda hastalık derecesinde yer etmiştir.

Hazret-i ALLAH buna benzer afet ve musibetlerden cümle yaratıklarını korusun. Amin, veselamün ale’l-mürselin.  Her depremde ve felaketlerde aczimizin ürünü suçlu ararız. “Depremde yıkılan binaların tek suçlusu müteahit” deriz. Gücümüz yeterse yakasına yapışırız. Gerçeği bilemiyoruz. Bilemediğimiz için bina ticareti yapanmüteahidi tek suçlu görüyoruz. Şunu iyi bilelim: Umumiyetle müteahit ne sanatkardır, ne alet kullanan mühendis, ne kalifiye usta, ne de kalifiye işçi değildir... Bu meziyetlere sahip olan müteahidi tenzih ederim. Ekseri parası olan ve borçtan korkmayan, ticaret kasti ile bilgisi ile değil parası ve kredisi ile inşaat yaptırandır müteahit. İstisnaları elbette vardır. Amelelikten yetişmiş, kürek tutmayı, kazma sallamayı, mala kullanmayı bilen ve malzemenin sıhhatine aşina, işinin ehli müteahite değil bizim, dünyanın ihtiyacı var. O müteahide kalifiye işiçi ve kalifiye usta gerekli.

Devletin ve belediyenin açtığı ve açacağı kalfa okullarından diploması olan, rüşvet yemeyecek, inşaat kontrolünde geniş selahiyetli, aldığı maaşla hayatını götürebilen, ruhsatlı ve ruhsatsız yapılan binaların mesuliyetini taşıyan, selahiyetli, imza sahibi her belediyede, belediyenin büyüklüğüne göre, belediye hudutlarını kontrol edebilecek, adedi lüzumuna göre, tanzim ve tertip olunan imarın esasını, mesuliyetini, güvencesini imzası ile tasdik eden, imza ettiğinin tek mesulü, masası olmayan, ALLAH’ı bilen ve korkan, hırsızlık yapmayacak tek mesul sürveyanlara şiddetle ihtiyaç olduğu gibi; işten anlayan, sanatının sıhhati belgelenmiş demirciyi, duvarcıyı, sıvacıyı, beton kalıpçısını yetiştirecek okullara, kurslara, bu hususta imtihan edecek imtihan heyetine ihtiyaç var!... Eğer bu teşkilat kurulmayacaksa gülünç olan bu tür suçlamalar tarih boyu devam edecek. Müsebbibi bulunmayıp, işten anlamayan kalitesiz işçilerin bilgisizce yaptıkları hataların vebalini, bilmeden üzerine alan, meydanda gördüğümüz tek mesul inşaat tacirlerinde bularak esas suçluların bilinmemesini vicdani adaletle bağdaştırabiliyor muyuz?.

                 “Çözüm nedir?” diye bu abd-i acize sorar isen ki sormazsın; gene de sorulmuş gibi söyleyeyim: Yukarıda belirttiğim kalifiye işçi, kalifiye usta, inşaatın inceliklerini iyi bilen, imzasının sahibi binlerce sürveyana hemen ihtiyaç var.

                 Diğerlerinde de aranılması elzem olduğu gibi, sürveyan için ALLAH’ı bilmek ve korkmak ilk aranan meziyet olmalıdır havfu reca üzere olanları tercih edelim!..

                 Bu izahımı garipseyenler zamanımızda pek çok olabilir. Bu çokluklar gerçeği değiştirmez. Hayatımız denemelerle geçmesin. “Atı alan üsküdarı geçti” biz hala atın alındığı yerde laf ebeliği yapıyoruz, millet olarak.

                 Hurafe ve bidatsız bilmemiz gerekli, maddesi ve manası ile ALLAH’ın var olduğunu, fiili sıfatları ile her yerde mevcut olduğunu, zati sıfatları ile mekandan münezzeh olduğunu, “şuradadır” diye zatına mekan göstermenin bilgide noksanlık ve küfür olduğunu... Peygamber Efendilerimizin cümlesi ALLAH elçileri ve ALLAH’ın kuludurlar; emr-i ilahileri bizlere anlatmak, yaşantıları ile örnek olmak için gönderilmişlerdir. Cümlesi mekarim-i ahlak üzeredirler. Birini birinden ayrı görmemizi hasseten emrediyor Hazret-i ALLAH. Tabi olduğun Peygamberinin getirdiği şeriatı yaşamakla yükümlü kılındın. Zamana göre madde ve mananın daha güzelini bulan bahtiyara hayranım!...

                 Özetleyecek olur isek:

                 Yukarılarda da izah etmek istediğim semavi din İslamiyet’tir, başka din yok.

                 Peygamber Efendilerimiz din getirmediler, cümlesi İslamiyet üzere geldiler.

                 Getirdikleri şeriatları ile isim almışlardır.

                 Şeriatın gerçek anlamı insanların üzerinden yaşama hakkını elinden alan, batıl inanç ve hurafelere itekleyen, insafsızlığı ve merhametsizliği din olarak empoze etmek saflığının verdiği duygularla “kaş yapıyorum derken göz çıkaran” tecrübesiz ve deneyimsiz ulemanın anlayışı ve uygulaması değildir!

                 Her devirde bilen ulemanın içtihadı ile, günah-ı kebair dışında güzellikleri uhdesinde toplamış, hakikatin zahirde yansıdığı zaman aldığı isme “şeriat” demeyi bildiği zaman rahmet-i ilahinin tecellisini her sahada görmek ve mutmain olmak... İşte o zaman şeriat ilahidir. Doğaldır. Kişi bu imandan gerçekten uzaklaşamaz. Her şeyin aslını bulmaya ve yaşantısında gerçeği tatbikten başka yol olmadığın, pratikte olsa kişi nefsinde tatbikten başka yol olmadığını bilir.

                 Bu türlü gerçek iman sahibi hemcinsine hileli bir şeyin icraatını yapamadığı gibi, bilemediği sanatta da “biliyorum” sahtekarlığına cür’et edemez.

                 Şurasını iyi bilelim ki: Tasavvufsuz yaşanan din salikine bu iman ve meziyetleri veremez... “Verir zannı” ilmi ve manevi gaflettir. Yaşıyoruz, örneğini dışarıda arama. Ne tarafa baksan mananın maddeye dönüştürülmek istendiğini gözlüksüz görürsün!...

                 Pratik olarak, inşaat yapanlar neye dikkat etmeli:

                 1-Kurumun temiz olmasına dikkat etmeliyiz. Kirli kuruma çok çimento koymak bir şey değiştirmez. Deniz kumu inşaatta kullanılmaz. Çünkü üzerinde tuz tabakası vardır. Kum çimento ile intibak edemez. Kum vazife yapamaz. Fevkalade yıkanır, tuzunu kaybederse kullanılır.

                 Beton kumu çakıllı olacak. 1 metre küpe sıhhati malum 7 torba çimento ile iyi karıştırılıp, harcı kocatmadan kalıba boş yeri kalmayacak şekilde, fazla sulu olmamak şartı ile dökülecek. Betonun sıva yapılmış gibi düzgün çıkması bilmeyenlere cazip gelse de bilenler için pek cazip değildir.

                 2-Demir döşendikten sonra inşaata gelen mühendis veya resmi sürveyan tarafından kontrol edilecek.

                 3-Betonun canı sudur. Hele sıcak havalarda yeterli su verilmez ise beton yanar, toprak olur. Havanın sıcaklığına göre su verilmelidir.

                 4-Tuğlanın dayanıklısı tercih edilmelidir. Duvar örülmeden evvel tuğlaya suyu verilmeli. Su verilmez ise harcın suyunu tuğla alır. Harç susuz kalır, toprak olur. Yalnız çimento ile harç yapıp, duvar yapmak doğru değildir. İçine su hulul etmediği için çimento yanıp, toprak olmaya mahkumdur. Söndürülmüş kireç ve kumla yapılan harç içine hemen kullanacağımız kadar çimento katmak duvarı daha sağlam kılar ve harcın suyu çimentoyu besler. Çimento kattığımız her malzeme susuz bırakılmayacak.

                 5-Sıvada ister kaba, ister ince sıva harcına çimentosuz müsaade edilmeyecek ve duvarlar da susuz bırakılmayacak. Pratik izah ettiğim bu duvar kolon kadar güçlü olup, yıkımı da zordur.

                 6-Asmolinli tablalarda duvar ve kolonlar sağlam ise demir filizlerin uçları ve yukarıdan gelen kolon demirlerinin uçları bükülüp kanca yapılacak.

                 7-Bu vazifelerini yerine getirdikten sonra, ibadet ve taatta olduğu gibi, küll olarak bileceksin ki, her şey onun varlığı ile kaim olan Hazret-i ALLAH’a tevekkül edip, edeple havale edeceksin.

 

                 “Yazmak istediğim yaşadığım ve gördüğüm metafizik olaylar nerede ise hayatımın tamamını kapsadı ve bu rahmet zuhuratının zevk tecellisi ile Rabb’ıma hamd ederek, itminan-ı kalple havfu reca üzere mutmain yaşıyorum” dersem mübalağa etmiş sayılmam.

                 Hazret-i ALLAH’ın varlığını, tertip-i tanzim-i ilahiyi, manevi düzenin ancak ALLAH’ın yed-i kudretinde olduğunu bariz bildiren o kadar çok tecelliyat-ı ilahiler var ki, yazmaya çekiniyorum.

                 Bu abd-i acizi enaniyet bataklığına iteklemesinden korkuyor, nefsani zevk ve duygularıma kapılmak gafletinden Rabb’ımız Hazret-i ALLAH’a sığınıyorum. Amma ilim adına tertip-i tanzim-i ilahiyi, Hazret-i Kur’an’da açık ve sarih Hazret-i ALLAH’ın beyan ettiği, Peygamberimiz Efendimizin hasen olan hadisleri ile tebliğ edildiği halde, birkaç düzenbazın sahtekarlığını esasmış gibi, tetkike tahkiyka lüzum görmeden, nefsani duygu ve icraatlarının ürünü, tertip ve tanzim-i ilahi olan manayı hakikatı ve manevi düzeni ehl-i aşktan, ehl-i hakikatten utanmadan, çekinmeden, hakikat dışı çarpık fikirlerini ALLAH’tan başka tanıyanı olmayan ehl-i hakikatın gözüne baka baka “maneviyat diye bir şey yok, yalnız bizleri ilgilendiren “akıl” diye bir güç var ki, bizi ancak o ilgilendiriyor; ALLAH kelamı olan Hazret-i Kur’an’ı anlayışımızda mihengimiz akıldır; onunla mütalaa ederiz” demiyorlar mı? Bu abd-i aciz kahroluyorum!

                 Zaman ulemasının ekserisi gönül ve aşk-ı ilahiden zuhuru beklenen rahmet-i ilahiden, metafizikten yoksun, ilm-i ledünniden habersiz. Ruhi doyumdan mahrum tedrisatın mahkumu kitlelerin ilim adına yapılan icraatlarla tatmin olmadıkları gibi, cümlesi rahatsızdır. Samimi olanlarda da belirgin görülüyor: Ruhi çöküntüden cümlesi tedirgin. Hakikat yoksunluğundan rahatsız olan milyarlar, bu akılcı dinin kazazedeleri müşterek tasamız ve sıkletimiz. Rabb’ımın lütfu ihsanı ile geleceğimizden ümitliyim. Bedevice değil, medenice ümitliyim.

                 Bütün azameti ile ismi bilinmese de, medeni milletlerde ümmet-i Muhammet’in ibadetine ve taatına benzerliği olmasa da, İslami  güzelliklerin aslını yaşantılarında yansıtan toplumların adetlerinin gün be gün arttığını görmek kıvanç veriyor, değil mi? Bizi yaşamaya mecbur ettikleri cumhuriyet, demokrasi, insan hakları olarak laiklik... Bu güzel idare tarzını onlardan aldık ve gördük ki, bu adalet ve güzellikleri İslam’ın dışında mütaala etmek İslam’a ihanettir.

                 Adem (aleyhi’s-selam)’dan kıyamete kadar tevhit dininin “İslamiyet” olduğunu anlayamadık ve anlatamadık; ümmet-i Muhammet olarak bizim ilan etmemiz gerekli iken bu tür bilgisizliğimizi bilemedik ki, anlatalım!

                 Ve İslam’ın özü olan güzelliklerin İslam dışı zannettiğimiz toplumlarda zuhurunu gördükçe kanun-u ilahiyi yeteri kadar anlayamadığımızın utancını duyuyorum.

                 En son, en mütekamil seriat-ı muhammediyi yaşayan toplumlardan bu güzellikler daha çok beklenirdi.

                 Hala bu noksanlığın sancısını hissedemediğimize göre ALLAHU a’lem, ithal malı gibi, din-i İslamiyet gereği cümle kullarının muhtaç olduğu güzelliklerin muasır milletlerden geleceği görülüyor.

                 Şunu kesinlikle bilelim ki: Bu na-hoş halimizin mesulleri Peygamber Efendilerimiz ve cemi evliyaullah elbette değiller!...

ÇÖZÜM

Zamanı geçirmeden meşihat kurulsun. Yani tasavvufi imtihan hey’eti her devirde gerekli. Hurafe dışında kalmış ehl-i tarikin kadri bilinip manevi ve insani yönünden ve yaşantısından istifade edilmeli.

Bu abd-i acizin yaşadığım Hazret-i ALLAH’ın rahmetine bu yolda nail olduğum gerçekleri izah etmeye çalışmam belki garibinize gidecek. Lütfen, anlamak için iyi düşünün! Şahitler huzurunda Şeyh Nurullah Efendi’ye Atatürk’ün vaat ve ifşa ettiği gerçeği dinleyin:

 “--Efendi Hazretleri, biliyorsunuz, tekke, zaviye ve türbeleri ben kapattım. ALLAH bana ömür verecek mi? Bilmiyorum. Ömrüm olursa zamanı gelince onları yeniden ben açacağım.”

                 Makamı cennet olsun. Genç yaşta vefat etti. Maddi ve manevi yaşantımda şahidim: Asla dinsiz değildi. Islahatı tamamlayamadı ki, gerçek icraata yönelsin!... Mana vazifesi o kadardı.

                 Her ne kılmışsa adalettir, Cenab-ı Kibriya,

                 Her kazaya her belaya kıl rıza, ALLAH kerim. 

                 İman dağarcığından bu gerçeği zayi etmeyin...

                 ALLAH’ın selamı, selameti cümle kullarının üzerlerine olsun...

SÖZLÜK

 

                  Abd-i aciz                      Aciz kul

             Adil-i mutlak                  Kesin adalet sahibi (ALLAH)

             Ahlak-ı hamide             Güzel Ahlak  

                 Ahsen-i takvim              En güzel kıvam, en güzel yaratılış

             Akl-ı selim                     Sağlam, bozulmamış akıl

             Amel                             Fiil, İş

             Arz                                Yeryüzü

             Arz etmek                     Sunmak

             Asr-ı saadet                  Hz. Peygamber dönemi       

             Asr-ı tan etmek             Zamanı kötülemek

             Ayne’l-yakin                  Görerek bilmek

             Baki                              Kalıcı, ebedi

             Basiret                          Görmek

             Beli                               Kabul (evet)

             Beni Adem                    Ademoğlu

             Beşeri                           İnsana mahsus

             Beyyinat                       Açıklama

             Biat                               Söz vermek, anlaşmak

             Bidat                             Uydurma, sonradan çıkma

             Buğz                             Kötülemek

             Cemadat                       Cansız varlıklar

             Cife                               Pislik

             Cüz’i irade                    Kul iradesi

             Çavuş                           Dergahta ki görev silsilesinin ilk basamağı

             Çeki                              Ölçü birimi (250 kg)

             Dad-ı Hak                     Hak vergisi                                           

             Darü’l-beka                   Ebedi alem

             Derviş                           Tarikata intisap etmiş kişi            

             Diraset                          Okumayla elde edilen ilim

             Dirhem                          Eski para birimi

             Ecir                               Sevap, Karşılık

             Edille-yi Şeri’ye             Şer’i deliller

             Ef’al                               Filler, işler, ameller

             Efdal-i mahluk               En faziletli yaratık

             Ehl-i aşk                        ALLAH aşıkları

             Ehl-i hal                        Hal sahipleri, temsil ettiği fikri yaşayan dindarlar

             Ehl-i kitap                      Semavi kitaplara tabi olanlar (hıristiyanlar ve         

                                                   yahudiler)      

             Ehl-i tasavvuf                Tasavvufu hayat tarzı olarak almış insanlar

             Emir bi’l-maruf               İyiliği emretmek

             Emr-i ilahi                      Allah’ın emirleri

             Enaniyet                        Benlik   

             Evliya                            Varisü’n-Nebi, peygamberlerin varisi

             Evrad                            Virdler, zikirler

             Ezel-i ervah                   Ruhların bedenlere girmeden önceki hayatları

             Fakir                              Her şeyin Allah’a ait olduğunu anlamış insan

             Felekiyyat                     Gezegenler, alemler ilmi

             Feraset                         Bir şeyin iç yüzünü görebilme kabiliyeti

             Fer’i                               Asıl olmayan, teferruat.

             Fıkıh                              İslam hukuku

       Gavs                             İnsanlara, darda kaldıklarında yardım eden   kişi,tasavvuf önderi

             Gavsü’l Azam               En büyük gavs, tasavvufta önemli makamlardan   

                                                   Biri, aynı zamanda Abdülkadir Geylani için de özel

                                                  Olarak bu tabir kullanılır.

             Gayb                             Görünürde olmayan

             Gayretullah                   ALLAH’ın emri

             Hakka’l-yakin                Hak ile bilmek

             Halife                            Vekil, bir makamı o makamda bulunan şahıstan

                                                   sonra  temsil edecek kişi

             Halik-i zü’l-celal             Yüce Yaratıcı

             Havf u Reca                  Korku ile ümit arasında olmak

             Hikmet                          Bir şeyin özü, esası

             Hulul                             İç içe girme

             Hurafe                           Saçma, aslı olmayan

             İçtihat                            Dini yorum

             İdrak                             Anlamak

             İdrak-i meal                   Anlama kabiliyeti

             İfna                                Fani olma, yok olma

             İhlas                              Samimiyet,saflık

             İlme’l yakin                    İlim ile bilmek

             İlm-i İlahi                        İlahi ilim

             İlm-i zahir                     Madde ilmi, dünya hayatı ile ilgili ilimler

             İltimas                           Tolerans

             İnta                                Son

             Feylesof                        Felsefeci

             İnd-i ilahi                       ALLAH katında

             İrfaniyet                         Okuma yazmaya bağlı olmayan ilim. Ariflik

             İrşad                              Yol göstermek

             İrtihal                             Göçmek, ölmek

             İstihsa                            Alay etmek

             Kaal                               Laf, söz

             Kaal imtihanı                 Sözlü imtihan

             Kasd-ı İlahi                    ALLAH’ın maksadı

             Kesafet                          Yoğunluk

             Kesbi                             Kulun çalışmasına bağlı

             Kevn                              Madde

             Kevni hakikat                Madde ilmi ile ilgili gerçekler

             Kisbe                             Elbise, görüntü

             Kül                                Tamamı, hepsi

             Külli irade                      ALLAH’ın iradesi

             Kütüb-i Sitte                  Hazret-i Peygamberin sözlerini toplayan en

                                                   güvenilir altı kitap.

             La-din                            Din dışı

             Lasız                              Kelam, söz

             Lahut Alemi                   Manevi alemlerden

             Lutuf                              Bağış, ihsan

             Mağfiret                         Affetmek

             Marifet                           ALLAH’ı bilmek

             Masiva                           Onun haricinde olan herşey

             Mekarim-i ahlak             Güzel ahlak

             Menasik-i hac                Hac ibadetinin rükunları

             Mensup                         Bir yere intisab etmiş, bağlanmış

             Meşreb                          İnsanın mizacına uygun olarak seçtiği yol, tarz,

                                                   Tarikat

             Meta                              (Arapçada) madde, nesne; (latincede) üst, öte

             Metafizik                        Fizik ötesi, maddi olmayan

             Mezhep                         Yol, dini mezhepler

             Muhammed İkbal          Pakistan’ın manevi kurucusu

             Musahhar                      Emrine verilmiş

             Mutasavvıf                     Tasavvuf ilmini bilen kişi

             Mutmain                        Huzura ulaşmış

             Müdrik                           İdrak eden

             Müntesib                       Bir dergaha bağlanmış

             Mürşid                           Yol gösteren, aydınlatan

             Mürteci                          Geçmiş zamana göre hareket eden

             Müşvik                           Yakın

             Mütekamil                   &nbs