MERHAMETİ İLAHİDEN HİKMET DAMLALARI


Hz. ALLAH (C.C.)'IN SIFATLARI 

BAŞYAZI 4

BİRİNCİ BÖLÜM... 5

MAHRÛMİYETLERİN İLAÇLARI. 5

1’İNCİ MAHRÛMİYETİN İLACI : 5

HİKMETULLAH VE MÂRİFETULLAH.. 5

2’NCİ MAHRÛMİYETİN İLACI : 6

SEMÂVÎ TEK DİN İSLAM’DIR. 6

BAŞKA BİR DİN OLMADIĞI HALDE.. 6

NİÇİN PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİ AYRI AYRI DİNDE GÖSTERMEYE ÇALIŞTIK ?. 6

3’NCÜ MAHRÛMİYETİN İLACI : 6

DÜŞÜLEN ENÂNİYET VE VARLIK. 6

“MUHAMMEDÜN RESÛLULLAH” DEMEYENLERE NİÇİN GAYR-İ MÜSLİM, KÂFİR, GAVUR DEDİK ?  6

4’NCÜ MAHRÛMİYETİN İLACI : 7

“L İLÂHE İLLALLAH” DİYEN KUL. 7

BEŞER ÖLÇÜSÜNE GÖRE MÜSLÜMANDIR. KARDEŞİMİZDİR. KANI VE KATLİ HARAMDIR. 7

ARTI ÖLÇÜ ALLÂH’A MAHSUSTUR. 7

5’NCİ MAHRÛMİYETİN İLACI : 7

NAKİLLE GELEN EMR-İ İLÂHÎLERİ AKILCI DÎNE DÖNÜŞTÜRDÜK. ELBETTE İÇİNDEN ÇIKAMADIK. İKİ CÂMİ ARASINDA KALMIŞ BÎ-NAMAZA BENZEDİK.. 7

6’NCI MAHRÛMİYETİN İLACI : 8

DÎN-İ İSLÂM ALLÂH’IN YASAKLADIKLARI DIŞINDA GÜZELLİKLERE, GÜZEL OLAN ŞEYLERE KARŞI DEĞİLDİR. Bİ-ZÂTİHÎ DİN GÜZELDİR. 8

7’NCİ MAHRÛMİYETİN İLACI : 8

NAMAZ, ORUÇ, HAC, ZEKAT İSLÂM’IN.. 8

ŞARTLARINDAN DEĞİLDİR. 8

İSLÂMIN ŞARTI  BİRDİR : 8

“ALLAH’TAN BAŞKA İLAH YOKTUR”. 8

İKİNCİ BÖLÜM... 10

HİKMET DAMLALARI. 10

Seyyid Ahmede’l-Kebîr Rufâî’nin Evlatlarına Öğütleri : 14

ALLÂH’IN SIFATLARI 30

1- Zâtî Sıfatları 30

2- Sübûtî Sıfatları 30

PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN SIFATLARI 30

Kur’ân âyetlerinin ihtivâ ettiği anlam : 31

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM... 31

ŞEYH SA’DÎ ŞİRÂZΒDEN.. 32

SEÇMELER.. 32

1- RUBÂÎLERİNDEN SEÇMELER. 32

2- GAZELLERİNDEN SEÇMELER. 33

SONSÖZ. 37

S Ö Z L Ü K. 39

RAHMET DAMLASI 49

 

ALLAH`IN ZATİ SIFATLARI

 1- VÜCUD: VAR OLMAKTIR. VARLIK SIFATI İLE MUTTASIFDIR
 2- KIDEM : EVVELİ OLMAMAK VARLIĞI EZELİDİR.
 3- BEKA : VARLIĞININ SONU YOKTUR!
 4-VAHTANİYET : BENZERİ OLMAMAK
 5-MUHALEFETİN LİL HAVADİS: YARATTIĞI HİÇ BİR ŞEYE BENZEMEMEK
 6-KIYAM BİNEFSİHİ : VARLIĞI KENDİ ZATINDAN OLUP BAŞKASINDAN OLMAMAK!
 
 HAZRETİ ALLAHIN ZATINA MAHSUS ZATİY SIFATLARI BEŞERE MALEDİLEMEZ!.. BEŞERE MALEDENLER TEVHİDİ İLAHİYEDEN UZAK OLUP HELE ŞAHİDİ İLAHİ HİÇ OLAMAZLAR BU KİŞİLERİN MÜRŞİTLİK İDDİALARIDA PEYGAMBER EFENDİMİZİN BİLDİRİSİYLE ÜMMETİN EN ŞERLİLERİ OLDUĞUNUN İLANIDIR !..
 
 SIFATI SUBUTİYYE:
 

 1- HAYAT : DİRİ OLMAK O EZELİ VE EBEDİ BİR HAYATLA DİRİDİR .
 2- İLİM : BİLMESİ ALLAH U TEALA OLMUŞU OLANI OLACAĞI BİLENDİR !
 3- SEMİ :İŞİTMESİ İŞİTMEK ALLAH U TEALANIN EZELİ VE EBEDİ SIFATIDIR !
 4- BASAR :GÖRMESİDİR !
 5- İRADE ; DİLEMESİDİR HERŞEY CENABI HAKKIN DİLEMESİ İLE OLUR !
 6- KUDRET : BÜTÜN MÜKEVVENATTA TESİR VE TASARRUF SAHİBİ OLMASIDIR !
 7- KELAM :SÖYLEMESİ KONUŞMASIDIR !
 8- TEKVİN : BÜTÜN MAHLUKATI YARATANDIR !
 
 HAZRETİ HALİKİ ZÜL CELAL BENİĞ ADEME SUBUTİ SIFATLARINDAN CÜZİ OLARAK İHSAN ETMİŞTİR ...
 
 CENABI HAKKIN FİİLİ SIFATLARI :
 

 MADDE ALEMİNDE GÖRÜLEN GÖRÜLMEYEN HER ŞEYİ YAŞATAN ÖLDÜREN TEKRAR DİRİLTEN RIZIKLANDIRAN ODUR .HER ŞEY ONUN FİİLİ SIFATLARININ TENEZZÜLEN ZUHURU OLUP İZAFİDİR , MECAZİDİR . Bİ ZATİHİ DEĞİLDİR !
 
 PEYGAMBER EFENDİLERİMİZ VE VARİSLERİ KAMİL MÜRŞİTLER LUTFEDİLEN RAHMETİ İLAHİYENİN ZUHUR KANALLARIDIR CÜMLESİ VESİLEDİRLER VESİYLEYİ ARA BUL BU RAHMETİ İLAHİYEYE MÜSAİT KILINDIN. BULAMADINSA HAZRETİ ALLAHA MÜRACAAT ET SAMİMİ OL MAHRUM ETMEZLER İLMİN KADAR DEĞİL İNANCINDAKİ SAMİMİYETİN KADAR MANA RIZKIN VARDIR VERİRLER!.
 
 PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN SIFATLARI
 
 
1- SIDDIK: DOĞRU OLMALARIDIR.
 2- EMÂNET: EMNİYETLİ VE GÜVENİLİR OLMALARIDIR
 3- TEBLİĞ : ALLAH DAN ALDIKLARI EMİRLERİ KULLARA DUYURMALARIDIR ...
 4- FETANET : İNSANLARIN EN ZEKİSİ OLMALARIDIR
 5- İSMET : KUSURSUZ VE GÜNAHSIZ OLMALARIDIR .
 
 BU TÜRLÜ SIFATA SAHİB OLAMAYANLAR ALLAH ELÇİSİ DEĞİLLERDİR ALLAH ELÇİLERİ GÜNAHI KEBAİR İŞLEMEKTEN SALİM KILINMIŞTIR YARATILIŞ İTİBARI İLE MASUMDURLAR ZİRA İSTİSNA’İ YARATILMIŞLARDIR .

BAŞYAZI

Eûzü Billâhi mine’ş-Şeytâni’r-Racîm Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

Rahman ve Rahîm olan ALLÂH’ın adıyla başlarım

Cüretim mâzur görülsün. Rahmet-i ilâhîyi küll olarak anlatmak beşerin aczi ile mütenâsip olamayacağını müdrikim !

Sene 1935-1936 arası. Ortaokulu 2’den terk ettim. Babam ve anam hamam işletiyorlardı. Evimiz konaktı. Başka kiraya verdiğimiz evlerimiz de vardı. Ayrı ayrı semtlerde bağlarımız, birkaç köyde ortakçılarımız vardı. O zavallı insanları sömürmek için değil, yardımcı olmak, sıkıntılarını gidermek içindi. ALLAH rızâsı için olduğunu görmek zor değildi. Çalışarak geçimini elde etmek gâyesi olan insanlara yardımcı olmak, ağalık icâbı, ibâdet misâli mânevî zevk idi.

Para kazanmak çok zordu. Her şey çok ucuzdu. İş yoktu, para yoktu. O zamânın vasat zengini sayılırdık. Sakın o günlerin özlemi çekilmesin! ALLAH bu günlerde lutfettiği imkanlarımızı elimizden almasın. Yeterli mi? Elbet, değil.

Okuldan ayrıldığıma babam üzülmedi. Sevindiği hissediliyordu. Çünkü işlerinde yardımcı olacaktım. Yardım edecek başka erkek evlâdı yoktu. Yalnızlıktan rahatsız olan babam okumam için tek kelime dahi söylemedi. Yalnızlıktan bunalmıştı. Başka yakın yardımcısı yoktu. Kasayı teslim etti. Ferah nefes aldığını hissettim.

Birinci günden sıkılmaya başlamıştım. Pasif yaşantıya intibak etmeye ne fizikî yapım, ne de rûhî yönüm, yaratılışım müsâit değildi. Sportmen vücut vermişti, Hazret-i ALLAH. Hakk’ını elbet veriyordum. İyi koşuyordum. Yüksek atlıyordum. Voleybolda smaççı idim. Futbol oynardım. Memleketim olan Çorumspor’un formasını giydim.

Mânevî hâlim ve düşüncelerimi görüyor ve yaşıyordum ki, istisnai bir hal vardı. Şimdi daha iyi anlıyorum. Yaratanımı tanımakta hayatım boyu hiç güçlük çekmedim. Varlığından hiç şüpheye düşmedim. Cümle peygamber efendilerimizi birini diğerinden ayrı görmeyen, tek kelam îmanın şartı olan Âmentü’den pirim vermedim. Âhir zaman Nebîsi Hazret-i Muhammet Mustafâ (s.t.a.v.) Efendimiz’in tebliğ ettiği, getirdiği emr-i ilâhîler başımın tâcı, gönlümün ilâcı, aşkımın mihenk taşıdır. Bunları anlatmaktaki kasdim mîzâcımın pasif yaşamaya müsâit yaratılmadığını, “görmediğim ALLÂH’a ibâdet etmem” diyen yol büyüklerimin neyi kasdettiklerini rahmet-i ilâhî olarak yaşıyorum. ALLAH izlerinden ayırmasın.

Güzellik hayrânı olan bu abd-i âciz, güzel sanatlara karşı zaafım vardı. Marangoz olmaya karar verdim. Bu karârım bütün âileyi şaşırttı. Âilede tek erkek evlat olmam hasebi ile ferah bir işte çalışmamı arzu ediyorlardı. Hürmette kusur etmeden babamı da râzı ettim. Çırak olarak marangozluğa başladım. Not defterime her gün mutlakâ öğrendiğim şeylerin notunu alıyordum. Bu hususda azimli ve kararlı idim. Titizdim. Her işi elde yapıyorduk. Üç senede iyi sanatkar ve usta oldum. Marangoz dükkanı açtım.

1949’da Cenâb-ı Hakk’ın açık bildirmesi ile, sanki benim için vazîfelendirilen şeyhim efendime biat ettim. Duyduğum, okuduğum mârifetullah, hikmet damlalarını nerde buldum ve duydumsa zaman geçirmeden not defterime yazı-yordum. “Hikmet mü’minin kayıp malıdır; nerede bulursa alsın.” Yarım asra yakın yazdım. Bu damlalardan feyz aldım. Rabbıma yakınlık duydum. Taltif gördüm. Deryâdan bir katre de olsa hayran ve âşık olduğum Hazret-i ALLÂH’a, bu nîmet-i ilâhîyi bizlere getiren ALLAH elçisine hayran ve âşık oldum. Tarîk-ı müstakîmi, mekârim-i ahlakı yaşamanın zevkini buldum. Bulduklarım ilâhî aşkın sâdece bir damlası idi. Kitapçık hâline getirip, cümle ALLAH kullarının istifâdesine sunmak istiyorum. Yakın mânâ taşıyanları yan yana getirmedim. Defterime nasıl yazdım ise aynı sıradan yazdım.

Peygamberimiz Efendimiz’le gönderilen, kemâlâtlı kulları için lutfedilen şeriate sâhibiz, el-hamdü lillah. ALLÂH’ın bahşettiği bu rahmeti yeteri kadar anlayamadık. Peygamberimiz Efendimiz’in örnek yaşantısını da anlaya-madık. Gene câhiliyet devrinin nefsânî kurallarına yaşantımızı uydurduk. Hâlâ akılcı ve nefsânî din yaşantısından soyutla-namıyoruz. 1200 küsur senedir içtihat yapmayanları suçlamıyoruz da -ki, ALLÂH’ın bizlere elçileriyle bahşettiği hayat nizâmı olan, her an içtihada tâbi şeriati anlayamadık- dîni suçluyoruz. Güzellikleri bilemediğimizden, gafletimizden habersiz gene dîni suçluyoruz. Hakîkati bulmak için gerçeği yaşamak lâzım. Gerçeği yaşamak içinse Hazret-i ALLÂH’a, Resûlü’ne, cümle kullarına samîmi olmamız lâzım. İşte bize, bâzılarının bilmeden, yanlış tutumları ile mahrum ettiklerinin acısını dindirecek ilaç !  

BİRİNCİ BÖLÜM

MAHRÛMİYETLERİN İLAÇLARI

1’İNCİ MAHRÛMİYETİN İLACI :

HİKMETULLAH VE MÂRİFETULLAH

Bu abd-i âciz “ALLÂH’ın rızkından yeyiniz” hitâbını mîdeye giden rızık sanırdım. Lutf-ı ilâhî tecellîsi ile gördüm ki, mânevî rızık hikmetullah ve mârifetullah imiş.Hazret-i ALLAH Sûre-i Yûsuf’ta buyururlar ki : “Biz Yûsuf’a rüyânın tâbirini öğrettik. Ona hikmet verdik. Biz dilediğimize hikmet veririz. Hikmet verdiklerimize de çok çok rahmetimizi ihsan ederiz.”

“Hikmet mü’minin kayıp malıdır; nerede bulursa alsın.” Dikkat edersen “mü’minin” diyor Cenâb-ı Peygamber Efendimiz; “müslüman” demiyor. Müslüm “lâ ilâhe illallah” diyendir. Mü’min o telaffuzun mânâsını bilerek yaşıyandır. “Habîbim, o bedevîlere söyle : ‘Îman ettik’ demesinler, ‘İslâm’a girdik’ desinler.” İşte bu mânâdan çok kişileri soyutladık. Bedevîliğe kaydırdık. Hazret-i ALLAH, Kur’ân-ı Kerîm’in çok yerinde “EVLİY” diye açık bildirdiği halde, Türkçe’de her mevzûda kullanılan, “evliyâ”nın mânâsını yansıtmayan “dost” kelâmını kullandık. Kur’ân’ın mânâsınıda yaptığı tahribâtın şimdi acısını çekiyor ve -demek câiz ise- yaşıyoruz. Bu zarardan kurtulmak şöyle dursun, kurtulmak da istemiyor gibi tutumumu benimsendik. Mü’min zatları ve evliyâullâhı yer yüzünde değil, ticârî kitaplarda arıyoruz. Bilemiyoruz ki, Hazret-i ALLAH dünyâsını adâleti icâbı bu rahmetinden hiçbir zaman mahrum etmedi. Etmeyecektir de.. Cümle kullarında mü’min sıfatının tecellî etmesi için ilm-i tevhit, amel-i tevhit bizlere de yaşamak ihsan etsin, âmîn.

Evvelce yazdığım “Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik” ve “Tasavvuf ve Zikrullah” adlı eserlerimde, bildiğim kadarı ile, mârifetullahtan ve hikmetullahtan neden ve nasıl mahrum olduk; dünyâda yaşayan ALLÂH’ın kulları ümmet olarak, millet olarak neden bize düşman oldular; ALLÂH’ımız bir, dînimiz İslam, peygamber efendilerimiz, ALLAH elçileri kardeştirler, bu düşmanlık, bu ayrılığın anlamı ne; daha bu gerçeği anlama zamanı gelmedi mi? gibi konuları işledim. Tüm insanları birini birinden soyutlayan nedenleri az çok müdrikim bu kitapcıkta da yazmaya çalışacağım. Rabbım muvaffak kılsın, âmîn.

 Âhir zaman Nebîsi, ALLAH elçilerinin sonu Nûr-ı Muhammedî’nin zuhur vesîlesi, nebîler zincirinin son halakasında rahmet tecellîsi bâriz görüldüğü halde, biz âciz kullarını rahmet ve merhametinin tecellî eylediği kemâlâtlı kullarına habîbi Muhammet Mustafâ (s.t.a.v.) Efendimiz vâsıtası ile lutfedilen şeriat-i garrâya mâlik olduğumuz halde, dünyâ ve âhiret ihyâ olma rahmetinin fırsatı verilmişken, diğer ümmetlerin de îman zâfiyetinden dolayı düştükleri hatâ ve günahlara ümmet olarak bizler de nasıl düştük? Madde ve mânânın gerçeklerinden nasıl uzaklaştık? Niçin geçmişte yaşanan hatâlardan ibret alamadık? Geçmiş ümmetlerin cümlesini küfürde göstermekle müteselli olduğumuzu zannettik. ALLÂH’a îman etmiş, peygamberinin getirdiği emr-i ilâhîye (şeriate) tâbi olmuş, dîn-i İslam’la şeref-yâb olmuş, ALLÂH’ın îmanlı kullarına, bilmeden haksızlık ettik. ALLAH kelâmı Hazret-i Kur’ân’ın bâzı âyetlerinin mânâsını da bu çarpık düşüncemize göre ayarladık. Hazret-i ALLÂH’ın hiçbir kulunu ve elçilerinin ümmetlerini ayırmadan, rahmeti ile ihyâ ettiğini anlayamadık. Gazab-ı ilâhîyi celbettik. Lütuf ve ihsan olan her türlü güzelliklerden nasibimizi yeteri kadar alamadığımız gibi, geri kaldık! Gördüğüm, bildiğim, yaşadığım, îman ettiğim, Hazret-i Kur’ân’da, yer ve gökdeki âyetlerde bâriz mânâsı görülen gerçekleri Rabbımın abd-i âcize lutfettiği kadarı ile anlatacağım, inşallah.

Sene 1998. Bu abd-i âciz 43 senedir ALLÂH’ın verdiği mânevî vazîfeyi, Nebî vârisi, nedîm-i ilâhî olarak vazîfe ve mesûliyettini taşıyorum. ALLÂH’ın bariz yasakları dışında cümle güzellikler dîn-i İslâm’ındır. “İslam’dan başka din yoktur” hitâbını iyi anladım. Peygamberimiz Efendimiz’in getirdiği mekârim-i ahlâkı yaşamak, yaşadığım kadar anlatmak vazîfemdir, düsturumdur, rehberimdir, gâyemdir, şeriat-i Muhammedî’dir ve güvencemdir. Küllü rahmet-i ilâhîdir. Cümle peygamber efendilerimizin tebliğ eylediği İslamiyet’tir. İslam ise semâvî tek dindir. Başka din yoktur. “Size din olarak İslâm’ı seçtim, size dîninizi tamamladım” hitâbı bir cemiyete, bir ferde mahsus özellik taşımaz; umûmîdir. Bunu da yanlış anladık ve yanlış anlattık. “İslam bize özel verildi” zannettik. Hâlâ aynı enâniyeti taşıyoruz. O hakka dâir menkıbeler uydurduk. Hâlâ o zevkle yaşıyoruz. Mevlâ’mız affetsin. ALLÂH’ın müsâmahalı rahmeti sonsuz. Samîmi kullarında samîmiyetine binâen her an tecellîsini görür, zevkini alırsın. Ama o zevkini başkalarının felâketi ve mânevî enkazı üzerine kuruyormuş gibi tutumundan dolayı Hazret-i ALLÂH’a yakınlık duymanın adâlet dışı olduğunu iyi bilesin. Hakîkat dışına çıkışımızın işte birinci nedeni budur.

2’NCİ MAHRÛMİYETİN İLACI :

SEMÂVÎ TEK DİN İSLAM’DIR. BAŞKA BİR DİN OLMADIĞI HALDE NİÇİN PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİ AYRI AYRI DİNDE GÖSTERMEYE ÇALIŞTIK ?

“Peygamber efendilerimizle gönderilen şeriatlar yenisi geldi mi, eskisi peygamber efendilerimizle birlikte iptal olur” dediler. Demeyenlere de isrâren dedirdiler. Muhammet ümmeti olarak bilmeden, 1200 senelik içtihatsızlığın nâhoş meyvesinin zuhûru o küfrü bizler de benimsedik. Bu tür yaşamayı îman ve ihlas zannettik. Hakîkat dışı “sen, ben” dâvâsından kurtulamadık. Emr-i ilâhîleri kalıplaştırdık. Enâniyet pazarına sergiledik. “Bilge insanlardan alıcı olmuyor” diye üzüldük. Ama ister istemez benimsedik. Heyhat, küll olarak gerçeği bulup kurtulmak da istemiyoruz! Hazret-i ALLAH açık ve sarih, Hazret-i Kur’ân’da “ALLAH elçilerinin, evvel gelen elçileri tasdik, sonra gelecekleri müjdeleyici olarak gönderildiğini beyanla, ‘elçilerim arasında ayrılık yapmayın” diye bildirdiği halde halâ aksini düşünerek yanlış hükümler verebiliyoruz.

3’NCÜ MAHRÛMİYETİN İLACI :

DÜŞÜLEN ENÂNİYET VE VARLIK. “MUHAMMEDÜN RESÛLULLAH” DEMEYENLERE NİÇİN GAYR-İ MÜSLİM, KÂFİR, GAVUR DEDİK ?

ALLÂH’ın emrine Resûlü’nün tebliğ ettiği şeriatına bilmeden muhâlefet ettik. Bizim yaşantımıza benzemeyenlere “gayr-i müslimdir, kâfirdir, gavurdur” dedik. ALLÂH’ın rahmetini kalıplaştırdık. İmam mutasavvıf Kuşeyrî’nin îzah ettiği gibi Hazret-i Muhammet (s.t.a.v.) âlemlere rahmet olarak gönderildi. Elbette doğru. Ama sen bu rahmeti gazab-ı ilâhîye dönüştürmeye çalışıyorsun. Yapma! İslâmiyet bu değil.

“Muhammedün resûlullah’ demeyen cehenneme gidecek” fetvâsında isrârın, hakîkat dışı düşünce ve telkînin ile, âhir zaman Peygamberi’ni âlemlere rahmet olarak değil de rahmetin alternatifi imiş gibi göstermeye çalışıyorsun. Sayısız milyarları insafsız ve merhametsizce cehenneme at, bunun ismine de “İslâm” de. Suçları ne imiş bu günahkarların : “Muhammedün resûlullah” dememişler. Îmanın şartındandır : ALLÂH’ın cümle elçilerini ve semâvî kitapları kabul etmedikçe îman etmiş sayılmaz ama bizim hakaretimiz bu mânâyı yansıtmıyor!

Hani Subaşı maiyyetine emreder :

“--Suçlu olan Bektâşîye, vurun kıçına 200 deynek” diye. Bu hâlin vehâmetini bilen Bektâşî, Subaşı’na çıkışır da, der ki :

“--Sen ya sayı bilmiyorsun, yahut da kıçın yok!”

Bu nükteyi iyi anla. Kur’ân’ın, İmâm-ı A’zam Hazretleri’nin içtihâdına göre birinci, İmam Şâfiî Hazretlerine göre ikinci âyetidir : “el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” (âlemlerin Rabbı ALLÂH’a hamdolsun). Hazret-i ALLAH : “Yalnız dünyânın veyâ bir kavmin değil, âlemlerin terbiyecisi benim” diyor. “Men araf” sırrını iyi anlayasın. “Nefsini bilen ALLÂH’ı bilir” demektir. Gâfil olma.

Başkalarının mahvına çalışanların rahmet-i ilâhîden nasipli olmaları gülünçtür. İmanın şartı olan Âmentü’ye lisânen ve kalben ikrar etmek, teferruâtını bilmediğin halde senin zâtını mü’min ediyor da, bu hakkı başka ümmet ve cemaatlere niçin tanımak istemiyorsun? Hazret-i ALLAH : “Şu peygamberimi tanımadı” diye zâtını tanıyan kuluna azab etmez. Çünkü ALLAH elçilerinin vazîfesi ALLÂH’ı tanıtmaktır. Elçilerin elçiliklerini kabul etmek îman şartlarındandır. Hangi ALLAH elçisine biat ettinse, söz verdinse o elçinin getirdiği emr-i ilâhî ile yükümlüsün. Daha sonra gelen ALLAH elçisinin getirdiği emr-i ilâhîye bağlanmak fevkalâde ilim ve kemâlâttır. Her yiğidin kârı değildir. Her rahmet, ALLÂH’ın kulu yaratanını tanısın, diyedir.

En’âm Sûresi, 157 : “Yâhut bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk’ demiyesiniz diye, işte size de Rabbınızdan açık bir delil, hidâyet ve rahmet geldi. ALLÂH’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalim kimdir? Âyetlerimizden yüz çevirenleri yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsü ile cezâlandıracağız.”

Ehl-i îman ALLÂH’ı bilendir. Ehl-i İslâm ise peygamberinin getirdiği şeriata tâbi olarak ALLÂH’ı bilendir.

Din İslâm’dır. Cümle peygamber efendilerimiz İslâm’ı tebliğ etmek için lutfedildiler. Tâbi olanlar da müslümandır. Gayrı düşünce Kur’ân’ın anlamına da ters düşer, îman değildir. ALLÂH’ın irâdesine bağlanmak İslâmiyet’tir. İrâde, dilemesidir. Bu âlem ALLAHU TEÂL Hazretleri’nin ilim ve irâdesinin zuhûru olup, “lev-lâke levlâk, le-mâ-halaktü’l-eflâk” (sen olmasa idin, eflâki yaratmazdım) hitâbı cümle peygamber efendilerimizi kapsar. Nûr-ı Muhammedî’dir. Bir zamâna mahsus olmayıp, bu nûr-ı ilâhî kıyâmete kadar devam edecektir. Hiç şüphen olmasın. ALLÂH’ın rahmeti yalnız bir şahsa, bir zamâna, bir ümmete mahsus değildir. İyi tefekkür et, anlarsın. Ölçü ve hüküm ALLÂH’a mahsustur. Beşerin ölçüsü “ALLAH’tan başka ilah yoktur” demektir. Bu cümleyi diyen benî Âdem’i İslâm dışı görmek hakkımız ve haddimiz değil. “Habîbim, sen onları yüzlerinden tanırsın, konuşmaların-dan daha iyi tanıyacaksın” hitâbını düstur edin. Peygamber efendilerimizin de ilim ve yetkisi sınırlıdır. “Abdühû ve resûlüh.” Cemîsi ALLÂH’ın kuludur. İlahlaştırma. ALLAH cümlesini şefî kılsın. İzlerinden ayırmasın. Âmîn.

4’NCÜ MAHRÛMİYETİN İLACI :

“L İLÂHE İLLALLAH” DİYEN KUL BEŞER ÖLÇÜSÜNE GÖRE MÜSLÜMANDIR. KARDEŞİMİZDİR. KANI VE KATLİ HARAMDIR. ARTI ÖLÇÜ ALLÂH’A MAHSUSTUR.

Ancak icraatını gördün de kelime-i tevhîde aykırı ise uyarırsın, kardeşini. O kadar. Kesin karar Hazret-i ALLÂH’a mahsustur. Peygamber efendilerimizin de ilim ve görgüsü ALLÂH’ın ilmi ile mukâyese kabul etmez. Gayrı düşünce noksanlıktır, hatâdır. “Abd, Rab olmaz; Rabbımız, abd olmaz (kul, ALLAH olmaz; ALLAH, kul olmaz). Beşerin görgüsü ve bilgisi hudutludur. İlerisi Hazret-i ALLÂH’a mâlumdur” diye tebliğ etmedi mi? “Son sözü kelime-i tevhit olan kişi cennete dâhil oldu” buyurmadı mı, Hazret-i Resûlullah (s.t.a.v.)?

Ebû Zer (r.a.) sordular :

“--Yâ Resûlallah, zinâ etsede mi? Hırsızlık etsede mi?” (Senin ölçüne, katı düşüncene uymasa da dinle) : Peygamberimiz Efendimiz hiddetle buyurdular ki :

“--Ebû Zer’in burnu yere sürtünse de, o kişi cennetliktir.”

Âdem (kişi) korku, heyacan ve telâşı ânında “ALLAH’tan başka ilah yoktur, illâ, ALLAH vardır” diyebiliyorsa îman yüklüdür. Şüphen olmasın. Bir sanatkar çok kişi onu seyrederken sanatını gene aynı, şaşırmadan yapabiliyorsa gerçek sanatkardır. Şoförde meleke olmadı ise “her an kaza yapabilirim” heyecânı onu rahatsız eder. Arabayı kullandıkça zamanla meleke hâsıl olur. Meleke şuur altı azaların beyinin emrine tâbi olmadan vazîfesini yapmasıdır. İşte dervişin lisânı ve kalbi ile, muhâfaza altında yaratanını zikretmesi, zikri dâimîye lisânen ve hâlen nâil olması o bahtiyar insana sadâkatinin mahsûlü, Rabbının yed-i kudretinden lutfedilen meleke ve diplomadır. Ama bu hâli zâhirî ilimle, akılcı dinle ne ölçebilirsin, ne de hakîkat zevkine erersin. Netîce, gerçekleri inkardan öte yol yok, zannedersin. Ama samîmiyetle istemeyi bilirsen reddedilmez, yol ehli olursun.

5’NCİ MAHRÛMİYETİN İLACI :

NAKİLLE GELEN EMR-İ İLÂHÎLERİ AKILCI DÎNE DÖNÜŞTÜRDÜK. ELBETTE İÇİNDEN ÇIKAMADIK. İKİ CÂMİ ARASINDA KALMIŞ BÎ-NAMAZA  BENZEDİK.

Hani, Nasrettin Hoca ördeklerin yüzdüğü dereye ekmeğini batırır da, yermiş.
“--Ne yapıyorsun?”
diye sorduklarında :
“--Ördek çorbası içiyorum”
demiş. Mûcit edâsı ile :
“--Bunu ben îcad ettim, ama ben de beğenmedim”
demiş!

Akıldan öteye yol bulamayan hocam : Sen ördek çorbasını beğeniyor musun? İctihatsız dîn-i İslâm’ı ne hâle getirdiniz? Cezâî müeyyideleri artırmak çözüm değil! Netîceyi gördük : Dîni çıkarına alet eden istismarcılar, din bezirganları, babadan evlâda intikal eden mürşitler, beşik kertmesi şeyhler Hüdâ-yı nâbit türeyip sûret-i Hak’tan göründüler. Fazla tasavvufî bilgiye sâhip olmayan, temiz, îmanlı insanları çıkarcı nâ-ehlin kucağına bilmeden, biz itekledik. Mâsum insanların vebâlini taşıyoruz.

Güçlü, aklı eren idârecilerimizden ricâm odur ki : Tasavvufun kolları olan tarikatları ilginiz ve denetiminiz altında tutunuz. Yasallaştırmadan buna muvaffak olamazsınız! Daha fecî âkibetler doğmadan, lütfen, yasallaştırın ki, sahtekarları, çıkarcıları başka türlü hayat sahnesinden uzaklaştırmak mümkün değil. Lütfen, beni yanlış anlamayın. Lüzumlu yerlerde mevcut hayat dosyamın yabancısı değilsiniz. Vatanıma, milletime, devletime, hükümetime, cumhûriyetime, demokrasiye, insan haklarına yardımcı olmak istiyorum. Fikrim, gâyem bu! Bütün mukaddesâtım üzerine yemin ederim. Maksadım sizleri eleştirmek değil. Berâberce düşünelim. Bu mevzûda yetmiş küsür sene ne yapabildik, neyi değiştirebildik? Ben söyleyeyim : Çıkarcıların, din istismar-cılarının işlerini daha da kolaylaştırdık. Bir beldede bir tâne mürşit bulmak müşkül iken, beldelerimizi beşik kertmesi, babadan evlâda ve yiğenlere mîras misâli devredilen şeyhlerle doldurduk.

“Bu Atatürk ilkesidir, tâviz veremeyiz” demeniz, Atatürk’ün yapmak istediğini bilememekten kaynaklanıyor. Meşâyihten Nûrullah Efendi’ye ne demişti Atatürk : “--Efendi hazretleri! Tekke, türbe, ve zâviyeleri ben kapattım. ALLAH bana ömür verecek mi, bilmiyorum. Ama şâyet ömrüm olursa günü gelince bunları yine ben açacağım.”

Atatürk’ün maksadı iyi anlaşılsın. Açık ve serbest bıraktığı türbeler bizlere birşeyler anlatmıyor mu?! Lütfen, iyi düşünelim de bu örnek milleti nâ-ehlin şerrinden kurtaralım.

Teferruâtına girmek istemiyorum. Şu kadarını bilmemiz lâzım; tasavvufsuz, tarîkatsız, şeriatsiz, mârifetsiz, hakîkatsiz din olmaz.

Dîn-i İslâm beşer îcadı olsa idi, akla mantığa göre bir şeyler yapmak elbet mümkün olurdu.

6’NCI MAHRÛMİYETİN İLACI :

DÎN-İ İSLÂM ALLÂH’IN YASAKLADIKLARI DIŞINDA GÜZELLİKLERE, GÜZEL OLAN ŞEYLERE KARŞI DEĞİLDİR. Bİ-ZÂTİHÎ DİN GÜZELDİR

Dîn-i İslâm ALLÂH’ın kullarının dünyâ ve âhiret kemâlâta erdirip, ihyâ olması için rahmet ve merhamet-i ilâhînin kümeleştiği güzellikler manzûmesidir. ALLÂH’ın yasakları dışında, emr-i ilâhîler nefsin de ölçüsüne uygundur. Yasaklanmış emr-i ilâhîler nefsin ölçüsü dışında olup, cezâsının zuhûrundan sonra bütün çıplaklığı ile ortaya çıkar. Çirkinlikler beşerin nefsinin ürettiğidir. Güzelliklerin zuhûruna Hazret-i ALLAH dîn-i İslâm’ı vesile kılmıştır. Emr-i ilâhîler küllü rahmettir.

Müslüman kardeşim! Çirkinlikleri dînin malı ve parçası gibi gösterenleri tasvip etmediğin gibi, yakınında dahi bulunma. Din mahrûmiyet değildir. “Habîbim, helal kıldığımız şeyleri nefsine kim haram kıldı? Güzel zînetleri giymekten seni kim menetti?” hitâbını iyi anla.

7’NCİ MAHRÛMİYETİN İLACI :

NAMAZ, ORUÇ, HAC, ZEKAT İSLÂM’IN ŞARTLARINDAN DEĞİLDİR. İSLÂMIN ŞARTI  BİRDİR : “ALLAH’TAN BAŞKA İLAH YOKTUR”

Bunlar îmanla yükümlü mü’min kullarına ihyâ olmaları için rahmet hazînesinden bahşettiği, lutuf, ihsan ve emr-i ilâhîdir. İslamın şartından değildir “ALLAH’tan başka ilah yoktur, illâ, ALLAH vardır” diyen beşer ölçüsüne göre -ki, Peygamberimiz Efendimizin de bildirisi bu vecihledir- müslimdir. “Her çocuk dünyâya İslâm fıtratı üzre gelir. Terbiyeye muhtaçtır; terbiyecisi ne ise öyle yapar.” Çocuklar bülüğa erene kadar teklifâta tâbi değildir.

Kişi ALLÂH’ı biliyorsa müslimdir. Dünyâda ve âhirete gidişinde o kişiye İslâmî pirensipler uygulanır. Namaz kılmayana “müslim değildir” diyemezsin. İnkar ediyor ise küfürdedir. Âyet-i celîleyi tekrar ediyorum : “Habibîm, o bedevîlere söyle : ‘Îman ettik’ demesinler, ‘İslâma’ girdik’ desinler.” Rahmet-i ilâhîyi kısıtlamaya kimsenin hakkı yok. Şunu iyi bilesin ki, ALLAH kulunu rahmetinden yarattı.

İslâm’ın şartı diye ne âyet vardır, ne de hadîs-i şerif vardır. Millet olarak bu yanlış tutumumuzla müslüman kardeşlerimize cehâletimizden “kâfir” demekle “cihat yapıyoruz” zannettik. Ehl-i kitap’tan ALLÂH’a îman edenlere de “müslim” diyemedik. Nedenini İslâm’ın şartında aradık. Kendi ölçülerimize göre değerlendirdik. İnanan Ehl-i kitâb’a da “gayr-i müslim, kâfir, gavur” dememizin nedeni yanlış aktarılan, İslâm’ın şartı bilgisizliğinden kaynaklanıyor. ALLÂH’ın işine karıştık. Dîn-i İslâm’ı ALLÂH’a öğretmeye kalkıştık! Bütün idârecilerimize küfür isnat etmemizin de tek nedeni bu şarttan zuhur ediyor. Savm, salat, hac, zekat İslâm’ın şartlarından olmayıp, ALLAHU TEÂL Ve TEKADDES Hazretleri’nin kullarına ikram ettiği, ihsan ettiği rahmet ve emr-i ilâhîdir. Şartın anlamı başkadır; îmanın altı şartının olduğu gibi.

 

İki âlemde tasarruf ehlidir rûh-ı velî,

Deme, kim, mürdedir, bundan nice dermân ola!.

Rûh-ı şimşîri Hüdâ’dır, ten, gılef olmuş ana,

Dahî alâkâr eder, bir tiğ kim üryân ola.

 

Hazret-i ALLAH Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da kullarını uyarıyor : “Siz onlara “ölü” demeyin. Onlar diridir fakat siz bilmezsiniz.” Diri oldukları gibi, dereceleri nisbetinde velâyet makâmına erişmiş velînin iki âlemde de tasarrufatları vardır. Yâni müsâde edildiği kadar icraata yetkili kılınmıştır. Maddî hayatta iken de rûhî icraatları vardı. Verilen yetki geri alınmaz. Verdiğini geri almak beşerin zaafıdır. Dünyâda iken cesedin ve rûhun da icraatı vardı. Ruh vücut kınında olduğundan tasarrufatları avamın müşâhedesinden rahmet-i ilâhî olarak gizli idi. ALLÂH’ın kılıcı olan rûh-ı velî cesetten çıktı, daha keskin oldu. Onlar cesetli iken rahmet tecellîleri idiler. Rûhen de merhametlidirler. Kılıç vurmazlar ama nasipsiz, îman fukarâsı kendisini kılıca vurur.

Sakın “ölüden ne bekliyorsun ? O öldü, murdar oldu, çürüdü, bitti” demeyesin. ALLÂH’ın mânevî tertip ve tanzimini inkar, Hazret-i ALLÂH’ı inkar olmuyor mu? Gerçeği müdrik isen her zuhûratta, her icraatta Hazret-i ALLÂH’ı rûhen görür, gayrının vesîle olduğunu anlarsın. Hazret-i ALLAH Azrâil (aleyhi’s-selâm)’a can alma vazîfesini verince :

“--Yâ Rabbi, bütün kulların bana lânet ederler” diye sızlandı. Hazret-i ALLAH buyurdu :

“--Ben öyle sebepler halk ederim ki, kimse seni suçlamaz.” Azrâil cevâben :

“--Yâ Rabbi, öyle kulların vardır ki, sebep de görmezler!”

“--Yâ Azrâil, o kullarım seni değil beni görürler.”

İşte bu mânâyı idrak edebiliyorsan, yalnız minâreyi değil, alemi de görebiliyorsan!... Âlemdeki kuşu gör. Yetmez, kuşun ağzındaki tüyü gör. Bu rahmet-i ilâhîler yaratılışın sırrı benî Âdem içindir. Sây-i gayretine bağlanıp, “--yeter” deme. “Yeter” fikri gaflettir.

 

Mürşid-i kâmil kime ta’lîm eyledi?

Her varaktan okuyup, tefsîr-i Kur’ân eyledi.

Levh-i dilden okuyup, bî-harf ü savt Ümm-i kitâbı,

Hak Teâlâ ilm-i Hıdr’ı ona ihsân eyledi.

***

Kâmil doğarmış ehl-i Hak, doğmadan evvel anası.

***

Demişsin, “görmedi kimse beni, bu âlem içinde!”

Nedir yâ, bunca yüzden seyrân olduğun câna?!..

Mekanlardan münezzehsin, senin zatı şerîfin çün,

Nedir, bu kalb-i virânımda mihmân olduğun câna?

            ***

E V L İ Y Â

Mevlam kullarına seçip göndermiş,

Bir uyarıcı, bir candır Evliyâ.

Hazret-i Kur’ân’da beyan eylemiş,

Lutf-ı Mevlâ, âlişandır Evliyâ

 

Nedîm-i ilâhî, vârisü’n-Nebî,

Hakk’ın irâdesi, ilmin mektebi,

Rabbim tekmil etmiş onda edebi,

İnsan-ı kâmildir, şandır Evliyâ.

 

Hayâda Hazret-i Osman misâli,

Sadâkette Ebû Bekir’dir hâli,

Adâlette Ömer, takvâda Ali,

Dört kitabın cemi, dindir Evliyâ.

 

Nûr-ı Muhammedî tezâhürüdür,

Hâl ilmine vâkıf, mânâ eridir.

Mekârim-i ahlâk ezre yürütür,

Yol arayanlara yöndür Evliyâ.

 

Zamâna göredir eğitim tarzı,

İrşâdıyla süsler, bezeyip arzı.

Öğretir sünneti, vâcibi, farzı,

Hak’tan kullara ihsandır Evliyâ.

 

Tertîb-i tanzîm-i ilâhî olup,

Rab terbiyesini ezelde alıp,

Mürşit sıfatıyla âleme gelip,

Âlim sıfatıyla gündür Evliyâ.

 

Rahmet bir zamâna mahsus gelmemeiş.

Mürşitsiz, mânâsız bir dem olmamış.

Yaradandan ümit kesmek bilmemiş,

Gönüllere tâze kandır Evliyâ.

 

Böyle bir Sultâna verdim sözümü,

GAYRETÎyim-gönlümü, hem özümü.

Onu sevdim, onda açtım gözümü,

Can arayanlara candır Evliyâ.

 

HAYDAR AKDEMİR

            (Gayretî)

İKİNCİ BÖLÜM

HİKMET DAMLALARI  

Bâzı yeterli bilgiye sâhip olmayan kimseler zannederler ki, inkar ilmin zarûrî bir parçasıdır. “En çok ben biliyorum” zannı ile gerçekleri idrak edemiyenler, en çok inkara sapan kimselerdir.Îman hiçbir şekilde beşerî ilerlemeden alıkoymaz. Her gelişme ALLÂH’ın yarattıklarında mevcut düzeni ortaya koyar.“Sahih ilmin maddeci olması mümkün değildir. İlim bilakis bunun hilâfına ALLÂH’ı bilmeye yöneltir. Kâinâtın tahlîli mahâret ve basîrete ulaştırır.” (Pasteur)“Bâzı sathî felsefeler insanı inkara yaklaştırır. Fakat felsefede derinleştikce insan dîne yönelir.” (Filozof Bacon)

“İnsanların en şerlisi mürşit olmadığı halde mürşitlik taslıyanlardır.” (Hadîs-i Şerîf)

Biz, İslâmiyet, derken, İslâm’ın Kitâb’ını, Nebî’sini, Nebî’sinin koyduğu ve bunlardan ayrılmayan ârifleri kasdediyoruz. ALLAH şer ile emretmez. ALLÂH’ın elçileri şer ile emretmez. Ârifler şer ile emretmez. Onun için bunlara itaat kayıtsız ve şartsızdır.

Şeriatin âdâbına riâyet etmeyen kimseyi Cenâb-ı Hak kat’iyyen esrârına mahrem etmez. Esrâr-ı aşkı ehl-i zâhire söyleme. İşin kışrında kalana bu zevkten ısrâren bahsetme. Lokma onun yutacağı cesâmette değil, boğarsın.

Akıl bir çok vehimler elinde oyuncaktır.

“Doğru yolu bulanlara gelince, ALLAH onların hidâyetlerini artırır ve onlara takvâsını öğretir.” (Muhammed Sûresi, 17)

“İlâhî emre uyan bir kul ol ve yeryüzünde yağız at gibi yürü. Cenâze gibi başkalarının sırtına yük olma.” (Mevlânâ)

Şekilde, insan bir sivri sineğe mağlup olur. Fakat bâtında yedi kat göğe ulaşan kudreti vardır.

“ALLÂH’a doğru yükselip giden insan yer yüzünde yürümede zorluk çekmemelidir.” (Muhammed İkbal)

Aklın yolu zan ve tahmindir; kalbin yolu temâşâ ve hayranlıktır.

Kalpleri ALLÂH’ın zikrine karşı katılaşmış olanlara yazıklar olsun!.

“Kulum beni zikrettiği ve dudakları zikir sebebi ile hareket ettiği müddetçe ben kulumla beraberim.”

“ALLAH dinde sizin için güçlük kılmamıştır.”

Bâzı insanlar bâzı kıymetler için yaşar. Hattâ onun için canını fedâ eder. Bu kıymetlerin izâhı riyâzî hesaplarla kâbil olmayıp, ZEVK iledir. Misal : Nâmus gibi. Vatan için ölümü göze almak kutsal arzunun netîcesidir.

Rûhu nefsin çirkin arzularından kurtarmak kolay olmayıp, çok ulvî ve kudsî bir ferâgat ister. Bu ferâgat ise ALLÂH’a acabasız îmanla elde edilir.

“Sûfiye ile sohbetim esnâsında kendilerinden 3 şey öğrendim :

1-Zaman bir kılıçtır; sen onu kullanmasını bilmessen o seni keser!

2-Kendini Hak ile meşgul etmezsen bâtıl seni sarar.

3-Kendine hiç varlık vermemek ismet erbâbından olmaktandır.” (İmam Şâfiî)

Her türlü maddî ışıklar, insanın iç âlemini aydınlatmadığı gibi; onun iç âleminde yer eden din ve îman belirtileri eğer inkar nefesi ile söndürülürse, tatmin olunmayan böyle bir hayatta huzur ve saâdet nasıl bulunacak?.

 Pasteur (Pastör) diyorki !

“Bana ne kadar sevindiğimi sormayınız. Bu âlem içinde her adım attıkca cehâletimin derecesini daha ziyâde anlayarak, daha çok utanıyorum ve anlıyorum ki, her tarafımızı çok gizli şeyler sarmıştır.”

 

“Ben de sultânım” diyen âlemde bî-hadd ü hesap.

Bende-i dergâh-ı ehlullâh olan milyonda bir.

 

***

Âlem-i lâhut’a pervâz eyleyen ehl-i sâfâ,

Tâc-ı İskender değil, taht-ı Süleymân istemez.

 

***

Âdile, uzatma sözünü,

Derviş edegör özünü

Görmek istersen Hak yüzünü

İncitme hiç dervişleri

(Âdile Sultan)

           

***

Âşık-ı sâdık isen sana rü’yet yeter, pes.

Aşık-ı kâzip isen var kerâmet ara gez.

 

“Şeriat benim kavlim, sözlerim tarîkat, fiillerim mârifet, hâlim hakîkattir” (Hadîs-i Şerîf)

İmam Mâlik (r.a.) der ki :

“Tasavvuf bilmeyen fakih fıska, tasavvufu bilip de fıkhı bilmeyen sûfi zındıklığa dûçar olur.”

Zikir velîliğin diplomasıdır. Her kim zikre muvaffak olursa ona velîlik diploması verilir.

Herkesin kulağı nâmelerde ilâhî zevki bulamaz. İncir gibi tatlı güzel meyveleri her kuş yiyemez.

Kusur insanın şiârıdır. O bu vasfı ile Hak karşısında mahluk olduğunu ispatlar.

Cenâb-ı Hak : “Bir nâib aracılığı ile Rabbınıza yönelin ve ona tam teslim olun.” (Bana yönelen, nâib olan kişinin yoluna uy, onun yoluna ittibâ et) (Lokmân Sûresi, 15) 

Siyâsî ve iktisâdî hırs içinde birbirini yok etmek isteyen bu insanlık ve bir çok cemiyetler düştükleri tehlikenin önemini anlayarak insanlığı din ve ahlak bakımından kalkındırmak ihtiyacını duymuşlardır.

Ne yazık! Bu acı ders çok büyük felâket ve musîbetlerden sonra vicdanlara nüfûz etmeye başlamıştır. Rusya bunun bâriz örneğidir.

Meçhulâtı meçhulât ile halletmek çok muhâl hükmünü doğuruyor. Mâlumâtın arttıkca nâmelerin sırrı çözülmüyor. Esrâr-ı kâinat bir kat daha kesb-i azâmet ediyor. Bu hakîkat önünde müsbet nazariyecilik meslekî denilen kör ve tek gözlü bakış insanı yalnız beş duygunun kuru bir makinası hâline götürüyor.

İlâhî din insanları birbirine bağlayan en kuvvetli unsurdur.

Sûfî, hakîkat ilmi ile amel eden bir fakihten başka bir şey değildir. ALLAH onu ilmi ile şeriatın inceliklerinin esrârına muttalî kılmıştır.

Beşer hayatını ilerletmek ve bir gâyeye vâsıl olmak için ilme muhtaçtır. Rûhunu tatmin için de dîne muhtaçtır.

Dîni aklın ve mantığın içine sokmak ve boyunduruğu altında tutmak doğru olmayıp, bu sûretle hareket insanı yanlış yere götürür. Ne aklın, ne mantığın buna gücü yetmez.

Dinsiz ahlak kalp paraya benzer. Din terbiyesine sâhip olmayan toplumlarda sonradan ihdas edilen telkin ne kadar kuvvetli olursa olsun müeyyidesiz bir nizam-nâme kıyme-tinden öteye aşamaz

İnsanı dıştan ahlaklaştırmak imkansızdır. Onu en derin varlığa inandırmak gereklidir. Yoksa satıhta kalınca, eşyânın ve hâdiselerin esiri olmaya mahkumdur. İlâhî din insanları biri birine bağlayan kuvvetli bir unsurdur.

“De ki : ALLÂH’ın kulları için çıkardığı zîneti, temiz ve hoş rızıkları kim haram etmiştir? De ki : Onlar dünyâ hayâtında îman edenler içindir. Kıyâmet günü de yalnız onlara mahsustur. İşte biz bilenler için âyetlerimizi böylece tafsil ederiz.” (A’râf Sûresi, 32)

“Ey Âdem oğulları! Şeytan ana babanızı fenâ yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak nasıl cennetten çıkardı ise sakın size de bir fitne, belâ yapmasın. Çünkü o da, kabîlesinden olanlar da sizi sizin göremiyeceğiniz yerlerden muhâkkak görürler. Biz şeytanları îman etmeyeceklerin velîleri yaptık.” (A’râf Sûresi, 27)

“Biz ayı, güneşi, sâir felekiyâtı âdem’in arzusuna musahhar kıldık” buyuruyor. Tabiatı Hazret-i ALLAH Âdem oğlunun emrine musahhar yâni hizmetçi kılmıştır. Onun için tabiatı HÜD mevkiine çıkarma.

Bâki ALLAH fâni evsaf ile düşünülemez. Fâni malzeme ile ALLAH bilinmez.

Hikmet ve hakîkat terbiyesi görmemiş mantığa esir olma! Hak yolunu tutanlarla bir ol, Hakk’ı tut.

İnsan kendi azâbını esiri olduğu huyu ile hazırlar ve sonra kendinde gâlip olan sıfatları ile haşrolunur.

New York Fizik Âlimleri başkanı Paul Davis, ALLÂH’a İnanmanın Yedi Fennî Sebebi adlı eserinde der ki :

“Yerde ve gökte gördüğüm olağan üstü büyük düzeni tesadüflere bağlıyamam. Çünkü ben budala değilim. Karşımda sırrına akıl ermez, büyüklüğünün enginleri kavranamaz bir kudret eseri var.”

İnsan tefekkür ölçüsü ile ölçülür, ruh ölçüsü ile ölçülür. Yalnız tefekkür cansız ve câzibesizdir. Yalnız ruh içi boş bir zarftan ibârettir. İkisi birleşince insan vücûda gelir.

Hayat denen komedi ne kadar tatlı geçerse geçsin. Son perde dâimâ kanlı biter.

“İlim toplayıp yığmışsın, gönlü ihmal etmişsin. O kaybettiğin servete ne kadar acıyorum.” (M. İkbal)

Tasavvufsuz semâvî, hattâ bâtıl din dahi yaşanmayacağına, tasavvuf toplumlara fâideli olduğuna ve insanları ve cemiyeti düzelttiğine göre Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki sayısız nîmetlerden birisi de modern cemiyetlerde tasavvufun kadrinin anlaşılmasıdır, diyebiliriz.

“Ey îman edenler! ALLAH’tan korkun. Ona yaklaşmaya vesîle arayın ve onun yolunda cihat edin. Tâ ki, murâdınıza eresiniz.” (Mâide Sûresi, 35)

“Ey îman edenler! ALLAH’tan korkun ve sâdıklarla berâber olun.” (Tevbe Sûresi, 119)

Din hayâtın dışına itilip bir fantezi, ara sıra başvurulması gereken bir tesellî kaynağı gibi olmamalı.

İlim olsun, irâde ve talep olsun Resûl-i Ekrem (s.t.a.v.)’in getirdiğine uygun olmalıdır.

İrâdeden yüz çevirip mücerret ilmi isteyen (kelamcılar), ilimden vaz geçip yalnız irâdeyi talep eden bir kısım (tasavvufcular), ALLAH elçilerinin getirdiği emr-i ilâhîlere aykırı ilim ve irâde isteyen (bidat erbabı), Peygamber Efendimiz’in getirdiği emr-i ilâhîyi önemsemeyip ilim ve irâdeyi talep eden (feylosoflar) dalâlette kalmışlardır. Ancak, ALLAH elçilerinin getirdiğine muvâfık bir sûrette ilim ve irâdeyi isteyen kimseler hidâyete ermişlerdir.

Tevhit, ehl-i hakîkat dilinde ALLÂH’ın zâtını zihinlerde tasavvur ve vehimlerde, hayellerde tahayyül edilen şeylerden tecrit etmektir. Bu hal üç sûrette vücut bulur :

1- Rubûbiyetini bilmekle

2- Birliğini ikrar etmekle

3- ALLÂH’a hiçbir şeyi eş tutmamakla.

Tevhidin üç mertebesi vardır :

1- Tevhîd-i ef’âl

2- Tevhîd-i sıfât

3- Tevhîd-i zât.

Nâfi ilim, salih amel, ilm-i tevhit, amel-i tevhit...

Bâki ALLAH (c.c.) fâni evsaf ile düşünülemez. Çünkü verdiğin şekil de havâtır gibi fânidir. Fani malzeme ile ALLAH bilinmez.

 

Kim ki, ahvâle eylerse ta’rîz,

Sürülür ağzına bal susturulur!

Yine durmaz, eylerse ısrâr,

Dürülür defteri, kan kusturulur.

 

Beyazid-i Bistamî’ye sordular : “--Tarikatte ilerlemek için ne lâzım?” :

1- Anasından evliyâ olarak doğması lâzım. Öyle olmazsa :

2- Ârif olması lâzım. O da olmaz ise :

3- Gören göz lâzım, işiten kulak lâzım, mücâhede zevkini almış, diri bir vücut lâzım.

O da olmaz ise : Ölmesi lâzım.

“Ey îman edenler ! Ona yaklaşmaya vesîle arayın ve yolunda cihat edin ki, kurtuluşa eresiniz.” (Mâide Sûresi, 35)

“Âlimler nebîlerin vârisleridir.”

Âlim ALLÂH’ı en çok bilendir.

Kulluk yapacak kadar amel ve icraatla noktalanmayan ilim bilmen ne ifâde eder?!.

Seyyid Ahmede’l-Kebîr Rufâî’nin Evlatlarına Öğütleri :

“*Kalbin güzelliği havfullah iledir.

*Aklın güzelliği mesmuât-ı ilâhîyi düşünmek iledir.

*Rûhun güzelliği nîmet-i ilâhîye karşı kavlen, fiilen, hâlen, sırren şükretmektir.

*Lisânın güzelliği mâ-lâ-ya’nî’den sükût etmektir.

*Yüzün güzelliği, Halik’a hâlisâne ibâdet, halka sâdıkâne hizmette bulunmak iledir.

*Niyyetin güzelliği mâsivâyı, dünyâ ve ebedî hayatta fâidesi olmayan hâtırâtı gönülden çıkarmaktır.

*Nefsin güzelliği emr-i ilâhîye ters düşen şeylerde nefse muhâlefet etmektir.

*Sırrın güzelliği sabır, belâya musîbete tahammul etmektir.

*Hâlin güzelliği istikâmet iledir.

*Hizmetin güzelliği edep iledir.

*Kelâmın güzelliği doğru söz söylemektir.”

Dünyâ fâni, âhiret bâkidir. Bâkiliğin tohumu fâniliktedir; Fâniyi fenâya veren bâkiyi de kaybeder.

Dünyânın maddesi “zaman” fânidir. Mânâsı “hayâtiyet” ise bâkidir.

Cenab-ı HAK dünyâyı da ve âhireti de mü’minler için halketmiştir.

Fennin bildirdiği tabiat kânunları ALLÂH’ın tekvînine, dînî kânunlar teşrîine ait kânunlardır.

Mü’min bir millet varken ilim, ahlak, medeniyet, kuvvet ve kudret bakımından ondan daha üstün diğer bir millet olmaması lâzım.

Din ALLÂH’ın inzal ettiğini, fen ALLÂH’ın yarattığını gösteren kânunlardır.

ALLÂH’ın bir kânunu diğer kânununa nasıl karşı durur?

Din sahih ilimlerin aslâ düşmanı değil, bilakis teşvikçisidir.

Hz. Cüneyd-i Bağdâdî der ki :

“Amelini bozmak istemezsen emir ve nehyin hakîkatini araştırmaya kalkışma. Zâhir ile amel et. Samîmi ol, bu sana yeter.”

Herkes kendine göre mânâ verip te’villere sapmasın ve günaha girmesin.

Kevnî hakîkatlerle iktifâ edip, dînî hakîkatlere ittibâ etmeyenler peygamber efendilerimizin tâbilerinden sayılmazlar.

Bazı umûrda dînî hakîkatlere uymayan kimsenin o nisbette îmanında zaaf vardır. Bu gibi haller îmanın kemâlâtına aykırıdır. Yalnız ilmi istemek sapkınlık olduğu gibi, ilimsiz amel istemek de öyledir.

Nâfi ilim sâlih amelden şereflidir. İlim amel ve irâdeden evveldir. Çünkü önce maksat ALLÂH’ı bilmek, sonra Mâbud-ı Hakk’a ne vecihle ibâdet etmek gereğini bilmek...

Cennet-mekan Sultan Abdülhamit Han zamânı ulemâsı için der ki :

“Ekseriyetle şahsen fazîletli idiler. Fakat ilmî kudretleri olduğu kadar cihanı telakkî tarzları, yâni dünyâ görüşleri bu kadar büyük İslâmiyet’in mukadderâtı üzerinde başkalarına te’sir yapacak mevzûyu ele almaya, netîcelendirmeye müsâit değillerdi.”

Namazda icrâ edilen fiiller fıkha âittir. Fakat ihlas, züht, takvâ gibi bâtınî şeyler tasavvufa dâhildir.

Zikrullah iledir ilm-i aşk olma gâfil.

Ulûm-i akliyede mü’min ve kâfir müşterektir.

Hırıstiyanlar gibi bizim zâhir ulemâmız da akıl yolunu seçerek ulvî meselelerin halline çalıştıklarından isâbet edememişlerdir. Dîn-i İslâm’ı kalıplaştırmışlar, aklı nakle tercih etmişlerdir. ALLAH îman zâfiyeti vermesin. Âmîn.

İki ben bir arada bulunmaz. Benliğini eritecek insan ara.

Hazret-i insan âyine-yi Rahman’dır.

“Uyun, sizden hiçbir ücret istemeyen o kimselere. Onlar hidâyete ermiş zatlardır.” (Yâsin Sûresi, 21)

Kalbi göz yaşlarıyla suladığın zaman duâyı kâinat bilir. Bu yaşa kıyamayanlara aşk yoluna sefer haram kılınmıştır.

Göz, yaşla dolduğu vakit benlik gider. İşte o vakit kul ALLAH ile konuşmuş olur.

Hakîkat hilkatinde mutasarrıf olarak yalnız onu gör!. Hidâyete ulaştırır, dalâlete düşürür, izzete çıkarır, zillete indirir, saâdet sâhibi olanların kendisine ibâdet ve taatlarını kolaylaştırır.

Şeriat fiillerin ve amellerin varlığı. Hakîkat ise iç âlemine âit hallerin müşâhedesi.

Ebrârın ayakta durması ALLÂH’adır. Mukarrebûnun ayakta durabilmesi ise ALLAH’tandır.

Bu dıştan içe geçiş yolu tarîkattır. Şeriattan tarîkate erilir. Mârifet ise bu noktaların tahakkuk eylemesi ve kavranmasıdır.

“Sizin üzerinize dinde hiçbir güçlük yüklenmemiştir. Şüphesiz bu din kolaylık dînidir.” (Hac Sûresi, 78)

Peygamberimiz Efendimiz, günah olmadıkça daha kolay olanını tercih etmiştir.“Ben Hak din ve müsâmaha ile gönderildim” buyurdular.

 

Okursun ‘nahnü akreb’den, erersin kenz-i ahfâya,

Bulursun ders-i maksûdu, ulaştın ise deryâya.

Gelir her zerreden “ennî” hitâbı, aç gözün zâhit,

Güneş âfâkı tutmuştur, görünmez lîk, a’mâya.

 

İlmin deryâsına ulaşmadıkca mânâ âleminden nasip alamazsın. Yalnız okumak ve yazmak yeterli değil. Gerçekleri bu dünyâda göremiyorsan âhirette de göremessin. Hazret-i ALLAH buyurdu : “Bu dünyâda a’mâ, âhirette a’mâ”

 

Maiyyet sırrını duydunsa, fâni ol, hüviyet bul.

Eğer Cibrîl olursa, aklı ko, er sırr-ı ednâya.

 

Aklı maddede kullan, mânâya götürmeye kalkışma. Ednâ (en aşağı derecedeki) kula verilecek sırra dahi akıldan başka rehberin yok ise, nâil olamazsın mânâ sırrına. Aklın pazarı maddede kurulur. Mânâda akla pazar bulamazsın.

 

Kande bulsun, Hakk’ı inkar eyleyen, Niyâzî Mısrî’yi

Zâhir olmuşken yüzünde nûr-ı Zât-ı Kibriyâ?!..

ALLÂH’ı bilmeyen, mürşit Niyâzî’yi, Şeyh Niyâzî’yi nerden bilecek?.

***

Bî-kılâvuz kim varır ALLÂH’ına,

Reh-nümâsı olmayınca evliyâ?.

 

ALLÂH’ın rahmetine, rızâsına yakın ve nâil olmak istiyor isen, ALLÂH’ın tertibi olan nedîm-i ilâhî, varisü’n-Nebî’yi kılavuz seçmeyi bil.

 

İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez,

Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez

                                               (Ziyâ Paşa)

 

İslâmiyet’in bütün esaslarını kabul ederken, diğer taraftan dînin kuru bir îman ikrârından, ibâdetleri yerine getirmekten ibâret olmadığını düşünüyordu. Ona göre îman kalbin derinliklerinde yaşanılan bir şeydir.

“Ve sofilik (sûfilik) işte bu derûnî hayâtı yaşamaktır.” (İmam Gazâlî)

Peygamberimiz Efendimiz (s.t.a.v.) buyurdular ki: “Kavî mü’min zayıf mü’minden hayırlı, ALLAH katında daha sevgilidir. Bununla berâber mü’minin hepsinde hayır vardı.”

Sana dünyâ ve âhirette fâide veren şeyin son derece üzerine düş. ALLAH’tan da yardım iste. Âcizlik ve gevşeklik gösterme. Şâyet sana bu kadar ihtiyattan sonra yine bir şey değerse, işin istediğin gibi olmazsa “ben böyle yapmış olsa idim, şöyle böyle olurdu” demeyesin! “ALLAH taktir etti ve ALLAH istediğini yaptı” de. Çünkü olmuş, geçmiş birşeye kaygı çekerek, “keşki şöyle yapsa idim, böyle olmazdı” gibi söz ve düşünce şeytânîdir, vesveseye yol açar.

Cevizin yeşil kabuğunu yemekle tat bulunmaz.

Zâhir ile ey fakih, Kur’ân’ı arzularsın.

Cevizin ceviz tadı kışrından sonra kıynağındadır.

Hüdâ’yı ten gözü ile görmek olmaz.

Mürşidi seyret, cenâb-ı mürşidi ayna kıl kim, olasın irşat.

Bir şeye mahluk gözü ile bakarsan, ol mahluk olur. Hak gözü ile bak ki, bî-şek nûr-ı Yezdân ondadır.

“Eğer onlar seni Hakk’ın da bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünyâda iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber veririm.” (Lokmân Sûresi, 15)

Rindân Sa’dî der ki :

“Ey kaba sofi! Yoluna git. Bana hakîkati anlatmaya kalkışma. Bu kâinâtın esrârı senin ve benim gözümde kapalı. Ve öyle de kalacaktır. Ben emr-i ilâhîye âsi, sen ise ALLÂH’ın kullarını ALLAH’tan kaçıran, ilim yoksunu, hakîkat câhilisin.”

Dinde mistisizmin, yâni tasavvufun akılla fazla alış verişi yoktur. Yâni aklı tatmin etmek onun dâvâsı değildir.

İmam Gazâlî’nin en önemli işi sûfi metodunu sünnî imânın tahkîki için bir vâsıta hâline getirmiş olmasıdır. Böylece, ona göre aslolan sünnî îtikâdıdır. Ancak bu îmanı akla dayanan ilim veyâ felsefe yolu ile tahkik etmek imkansızdır. İlim ve felsefe bu iş için yeterli değildir. Sûfinin “zevk” dediği hali yaşayan insan îman konusu edindiği hakîkatini doğrudan doğruya yaşamak sureti ile anlar.

ALLÂH’ı hiçbir zaman avâmın düşündüğü gibi göstermek mümkün değildir. Böylece onun varlığı hiçbir zaman avam ölçüsüne göre ispatlanamaz. Ama ALLÂH’ı kalbinin derinliklerinde duyan bir insan onun varlığı için hiçbir isbat ve delile ihtiyaç duymayacak derecede îman sâhibi olur. İşte sûfinin zevki, vecdi bunu vermektedir. Bu hâlin îzahı ehlinin bilgisi, ruhlar âleminde olan imtihanın zevkidir.

Şunlar tasavvuf ehlinin ferâgat ve fedâkarlıklarındandır:

1- Fenâ fi’l-kusûd : ALLÂH’ın irâdesine tâbi olmak,

2- Fenâ fi’ş-şühûd : Her şeyi ALLAH’da görmek,

3- Fenâ fi’l-vücûd : Bütün varlıklardan sıyrılıp, ALLÂH’ın varlığına sarılmak, ondan başka bir şeyi ilah edinmemek.

“Sizin en hayırlınız dünyâ için âhiretini, âhireti için dünyâsını terk etmeyendir.” (Hadîs-i Şerîf)

“Aklı başında âlim olan kişilerden doğru yolu göstermelerini isteyiniz. Onları dinleyiniz. Söz ve nasîhatlarına uyun, gösterdikleri yoldan dışarı çıkmayınız. Aksi halde pişman olursunuz.” (Hadîs-i Şerîf)

Halîfe olmadığı, mâneviyattan yetkisi olmadığı halde halîfe ve mürşitlik dâvâsındaki tarîkat eşkıyâları ise yol kesici ve mezar soyuculardan daha da beterdirler. Bu türlü sahteleri hemen avâmın ölçmesi mümkün değildir. Zaman geçtikçe, ALLAHU TEÂL Hazretleri’nin rahmeti (Settâru’l-uyûb : ayıplar örtücü sıfatı) üzerinden kaldırılır. Mutlakâ teşhir olunur. Bilmeden, bu günahı irtikap eden bâzı saf, tertemiz yaşamış insanlara dünyâda cezâ verilmese dahi hesab günü biat selahiyeti verilmediği halde “verâset-i Nebî taşıyorum” diye, yani “bana biat eden Peygamber’ine biat vecîbesini yerine getirmiş olur” diye yalan söylediğini bile bile, gerçek yolu sarpa sardıranların huzûr-ı ilâhîde halleri nice olacak?

ALLÂH’ın tertib ve tanzimi, Sûre-yi Fetih 10’ncu âyetteki beyânı : “Muhâkkak ki, sana biat edenler, ancak ALLAH’a biat etmektedirler. ALLÂH’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de ALLÂH’a verdiği ahde vefâ gösterirse ALLAH ona büyük bir mükafat verecektir.” Bu âyet-i celîle her ne kadar Hudeybiye biatı olarak tahakkuk etmiş ise de, hâdiseler zamâna göre zuhur etse de, tecellî eden rahmeti kıyâmete kadar geçerlidir. Şâhidim; şüphe edilmesin.

ALLÂH’ın bu türlü vazîfelendirmediği kişilerde de rahmet-i ilâhînin  varolduğunu düşünmek... Rahmet-i ilâhîye vesile kıldığı kâmil insanın vazîfesinin ALLÂH’ın tertibi olduğunu bilmeden, enâniyete düşerek, “ben de yaparım” anlamında bu günaha cüret edenler, bilemediklerinden, “vazîfe yapıyorum” diye nâçiz şahıslarında varlık görenler, vazîfeleri olmadığı halde “biat vecîbesinde sâlâhiyetliyim” diye ALLÂH’ın kullarını bu türlü rahmet-i ilâhîden mahrum edenler huzûr-ı ilâhîde mâsum kulların uğradıkları zararın hesâbını ayrı ayrı kişilere verebilecekler mi?!.. Güç, kuvvet ancak ve ancak Hazret-i ALLÂH’a mahsus olup, bu gücü şahsına mâleden gâfillerin şerrinden ALLAH cümle kullarını korusun, âmîn.

 

Makâmâtı görüp, geçmiş gibi söz söyleyen vâiz;

Sevâbı terk edip, şekl-i hatâyı belleyen vâiz;

 

Kuru dâvâ ile ukbâda devlet bekleyen vâiz;

Rükû eder de mihrâbın neden kâm olduğun bilmez!.

(Abdülaziz Necâtî Efendi)

 

Cihana her birimiz bir vazîfe için geldik. Bunu biliyoruz. Yalnız, hayır mı, veyâ şer mi?!.. Hizmet ettiğimizi bilmek uyandığımızı gösterir. Uyandıktan sonrada hizmet hayra müteveccih ise bunu artırmak ve netîcede kemâle doğru yol almak : İnsanlık ve İslâm’ı yaşamak budur. Hizmet şerre müteveccih ise derhal hayra çevirmek, hidâyete mazhar olduğumuza işârettir. Hayır ve şer ölçüsünü bilmemek gaflettir. Gaflette olan Âdem ise âlet mesâbesindedir. Kimin eline geçerse onu yolunda kullanır.

Hak peygamber olduğunu bilip de hayâtını onun hayâtına tıpa tıp benzetmeye çalışmak felâkettir, ziyandır. İyi bilesin ki, peygamber efendilerimiz günah işlemeyecek durumda yaratıldılar. İstisnâîdirler. Evliyâullâhın yaratılışı da özeldir. Ama günah işlemekten sâlim yaratılmamışlardır.

ALLÂH’ın yaktığı çırayı söndürmek isteyen kâfirler : Daha ne zamâna kadar küfür inadınıza devam edeceksiniz! Şu hakîkati cihan bilmiş olmalıdır ki, beşeriyeti erinde gecinde dîn-i İslâm kurtaracaktır. Yer yüzünün nizâmı ancak İslâm medeniyeti ile mümkün olacaktır. Din İslâm’dır; başka din yoktur. Cümle peygamberimiz efendilerimizin tebliğ ettikleri tek din İslâmiyet’tir. İnşallah bu gerçeği biz anlatmaya cesâret gösterebilirsek, anlatabilirsek, onlar da anlamak isterlerse mevcut düşmanlığın yerini dostluklar alacak. Şüphe olmasın.

Tekrar ediyorum : Biz “İslâmiyet” derken, İslam’ın kitaplarını, suhuflar da dâhil nebîsinin getirdiğini ve bunlardan ayrılmayan ârifleri kasdediyoruz.

ALLAH şer ile emretmez.

ALLAH elçileri şer ile emretmez.

Ârifler de şer ile emretmez. Onun için bunlara itaat kayıtsız ve şartsızdır.

İlahi hakîkatler zekâdan kalbe değil, kalbden zekâya doğru giderler ALLÂH’ı hisseden kalptir.

İslâmiyet bir olan ALLÂH’ın irâdesine teslimiyyettir. İrâde dilemesidir.

İslâmiyet ruhla beden arasında ahengi ve muvâzeneyi kurar. İslâmiyet seçkin bir zümrenin değil, bütün insanların dîni olmuştur.

Şeriatlar Âdemin yaşıyacağı zamâna göre ALLAH tarafından tanzim edilmiş, elçileri vâsıtasiyle merhamet-i ilâhîden kullarına gönderilen yaşam tarzının düsturudur. İçtihatla değerini muhâfaza eder. İçtihatsız içinden çıkılmaz hâle gelir. Her devirde samîmi insanlar ALLAH indinde mahrum olmayacaklardır. Ama, “hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” hitâbını hatırından çıkarmayasın.

Rûhânî bakımdan en kültürlü olan, bütün ef’âl ve harekâtında ALLÂH’ın irâdesine en yakın bir şekilde kalabilendir. Bu disipline taalluk eden meseleler mistisizme konu teşkil eden hususlardır. Mistisizmin İslâm’da müteaddit yönleri vardır :

İhsân   : ALLÂH’ı görüyormuş gibi ibâdet, taat ve muâmmelâtta bulunmak.

Kurb : ALLÂH’a yaklaşmak.

Sülûk : ALLÂH’a doğru seyahat.

Tarîkat : Yol, demektir.

CEMÎSİ TASAVVUFTUR.

Mü’minler muhâkkak muvaffakiyete ermişlerdir. Onlar namazlarında samîmi ve ciddîdirler.

Münâfıklar namaza kalktıkları zaman insanlar görsün diye, gösterişle kılarlar.

Zarûrî olandan asla vaz geçilmez. Zîrâ bu tutum intihar demektir.

Dînî bakımdan intihar yasaktır. Zîrâ biz kendimize değil ALLÂH’a ait bulunuyoruz. Onun verdiği hayatı yok etmek ALLÂH’ın irâdesine karşı gelmektir.

Îman edenler ALLÂH’a muhâbbetlerinde çok sebatlıdırlar. Onları ALLAH sever ve onlar da ALLÂH’ı severler.

Kâmil insan cüz’î olan varlığını kül’e teslim etmesi sebebiyle, yâni bir katre su mesâbesindeki benlik haysiyetini deryâ-yı vahdete boşaltması mârifeti ile Hakk’a vâsıl olmuş, hicaptan kurtulmuş bir bahtiyardır, kâmil insan, Âdemdir ki, ondaki ilâhî nûra ervah secde kılar ve işte secdeden imtinâ eden şeytan tâifesine iltihak etmiş olur.

Kâmil insan Hüdâ’nın halîfesidir.

Kur’ân-ı Kerîm’de : “Denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsalar, Rabbının kelimesi olan insan-ı kâmilin evsâfını târife kalksalar denizler kurur” buyurulur. ALLÂH’ın kelâmı bitmez. O kişi gene ALLÂH’ın âciz kuludur. Zuhur eden sıfatlar kendi meziyeti değildir. Merhamet-i ilâhînin tecellîsi, rahmet-i ilâhîdir. ALLAH elçilerinde rahmet-i ilâhînin zuhûrunun benzeri gibi görülse de, peygamberine ihsan edilmiş, kıyâmete kadar devam edecek olan nûr-ı Muhammedî’nin zuhûru ve devâmıdır. Bu türlü rahmet-i ilâhîden nasibini almak için mutlakâ Hazret-i ALLÂH’ı kabul edip, varlığına inanması şarttır. ALLAH’tan başka ilah olmadığını lisânı ile söylediği gibi kalbine de kabul ettirmesi lâzımdır. Kalbe hulûl etmeyen tasdik ALLÂH’a göre değil, beşerin ölçüsünden öte gitmez.

İnsan kendi azâbını esiri olduğu huyu ile hazırlar ve sonra kendinde gâlib olan sıfatla haşrolunur.

Türkiye dâhil bütün dünyâda mistik duygulara doğru bir eğilim mevcuddur. Meteryalist, inkâra giden düşünceler günümüzde çekiciliğini bir hayli kaybetmiştir.

Din ALLÂH’ın inzal ettiğini, fen ALLÂH’ın yarattığını gösteren kânunlardır.

ALLÂH’ın bir kânunu diğer kânununa muhâlif olamaz.

Hiçbir mevcut yoktur ki, en yüksek hâkim olan Cenâb-ı Hakk’ın  varlığına şâhit olmasın. hiçbir zerre yokturki büyük halıkın varlığını göstermesin !

Tabiat kitabının her bir sahîfesi kudret-i ilâhînin faturasının bir tecelligâhıdır. Ona en ziyâde mazhar olan en güzel biçimde yaratılan insandır.

Muayyen bir amelin iyi veyâ kötü oluşunun takdîri Cenâb-ı Hakk’a âittir.

Bundan başka şunu hatırdan çıkarmamalı ki, mesûliyet anlayışı bu dünyâya âit hususlardır. İlâhî mükâfât veya mücâzât da öteki âleme âit olduğu gibi, biz onları aynı seviyeye indirdiğimiz için müteessir oluyoruz. Böyle yapmak hatâdır.

ALLÂH’ın her şeye kâdir oluşuna ve insanın mutlak sorumluluğuna iki katlı inançtır ki, müslümanı gayrete getirir, onu kaçınılması mümkün olmayan hâdiseler karşısında tahammüle kâbiliyetli kılar. Bu îtikat onda hareketlilik, canlılık husûle getirir. Bu mevzuun doğruluğuna kendimizi inandırmak için asr-ı saâdette müslümanların başardıkları büyük işler delildir.

Şunu da hatırdan çıkarmayalım : İslâm yalnız îman değil, cismânî olduğu kadar rûhânî bir îtiyattır. O beşer hayâtının bütün sistemidir.

Kolay zannettiğimiz aşk caddesi akla tıkandı. Kendi kulaçlarımızla bu deryayı yüzmek imkanı kalmadı. Meğer ki, bir nedîm-i ilâhî, bir vârisü’n-Nebî elimizden tuta. Onun için insanın zâhirini şerîatin ahkâmına, bâtınını hakîkatın nuruna vermeden aşk-ı ilâhîden, muhabbet-i rabbânîden dem vurması doğrudan doğruya yalancılıktır. Açıkca münâfıklıktır.

 

Kim kazanmassa bu dünyâda ekmek parası,

Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası.

 

Tekrar ediyorum : Şeriatın âdâbına riâyet etmeyen kimseyi Cenâb-ı Hak kat’iyyen esrârına mahrem etmez.

Esrâr-ı aşkı ehl-i zâhire söyleme. İşin kışrında kalana bu zevkten bahsetme. Zâhire zâhirdeki yeter. Hele ehl-i bâtılın, nâ-ehlin yanında Hak’tan hiç bahsetme. O lokma onun lokması değildir. Îmân-ı zevkîye çıkmayan, rûhun safâsını tatmayan mahrûma derd-i aşktan bahsedilir mi? Bu, aşkın nâmusuna tecâvüz etmek olur.

Reîs-i ittibâ İbn-i Sînâ der ki : “Dinsiz ruhlar hastadırlar. Her şeyden evvel o ruhların terbiyesi lâzımdır. Ruhların terbiyesi ise din ile kâimdir.”

Sahih îtikada mâlik olmayan ruhlar güzel işlere de mâlik olamazlar.

Bütün cezâ kânunları rûhî hastalıklara mübtelâ olanlar için yapılmıştır.

Kâinâtın sırrı aşktır. Zekâ aşka sâhip olursa Hakk’ı bulabilir. (Muhammed İkbal)

Aşk zekâ ile el ele verirse yeni bir âlem vücûda getirir.

“Kalp, gaflet perdesi içinde örtülüdür. Cilâsı hakâyık-ı âlemi düşünmek, nûr-ı zikrullahtır.” (Seyyit Ahmed er-Rufâî)

“Kişinin zenginliği ilim ve irfan iledir. Güzelliği hilim ve takvâ iledir. İzz u şerefi ALLÂH’ın yasak kıldığı hâdiselerde nefsine muhâlefeti iledir.” (Seyyit Ahmed er-Rufâî)

Kur’ân-ı Kerîm’e nazar et. Kur’ân nefislerin kötülüklerini bildirmek ve onun islâhını gösterme şerhidir. Târihî vakâlar târih bilgimizi artırmak için değil, geçmişteki olaylardan ibret almak içindir.

Her şey ALLÂH’ın ilminde sabittir. Bu sübut Hakk’ın  irâde ve meşî’etine hikmet ve tedbîrine göre, vakti gelince, gerektiği kadar, şehâdet âleminde vücut bulmasına sebeb olur.

 

Türlü türlü fitneler zülfünden oldu âşikâr,

Halk-ı âlem sandılar ki, anı şeytân eyledi.

 

“Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri indimizde olmasın ve biz onu ancak ma’lûm miktarda indiririz.” (Hıcr Sûresi, 21)

“Bu sıfatlar sonsuz olarak indimizdedir. Sana bilinen bir parçasını göndeririz.”

“Bahsin derinliğine dalıp da haddini aşanlar helak olmuştur.” (Hadîs-i Şerîf)

“Kelam ilmini gâyeye ulaşmak için bir vâsıta değilde maksat edinenlerin, ALLÂH’a şirkten mâ-adâ bütün günahlarla kavuşmaları onlar için ALLÂH’a kelam ilmiyle kavuşmalarından daha hayırlıdır.” (İmam Şâfiî)

“İlmi kelam yolu ile arayan zındıklaşır. Kimyâ yolu ile arayan iflas eder.” (İmam Yûsuf)

Hadisin garîbini arayan yalan konuşur.

“Ey habîbim, melekler aşağı inseler, ölüler kalksalar, bütün hepsi senin peygamberliğine şehâdet etseler, ellerinde Kur’ân’ı tutsalar gene inanmazlar. Kalpleri mühürlüdür. ALLAH onların öyle olacağını biliyor.”

Dertleri üst üste katlanmış insanlara öncülük mü edecekler, yoksa iyi para kazanan mutlu dünyâ vatandaşları mı olacaklar?.

Bilmeyen öğretmen, hâzık olmayan doktor, hak ve hukuk tanımayan avukat, eline âlet dokunmamış mühendis, teknisyen, ve iş adamı her yerde palavracı ve geveze gezer.

“Ben bir ayağı Kur’ân ve hakîkat üzerinde olup ordan ayrılmayan bir ayağı ise dünyâyı dolaşmakta bulunan bir pergelim.” (Hz. Mevlânâ)

İnsanın canı mertebe bakımından nasıldır, nedir, mü’min midir, kâfir midir, yoksa erenlerden midir? işinden ve sözünden anlaşılır.

İnsanın canı nasılsa işlerinden ve sözlerinden belli olur.

Tasavvuf hâl ilmidir, kâl değil.

Tasavvuf özdür, söz değil.

Tasavvuf sîrettir, sûret değil.

Testinin içindeki suyu denizden ayrı tutma. Ayrı tutarsan tatlı su içilmeyecek hâle gelir.

Gönül kapısı örtüldü. Artık dışarı çıkmıyor söz.

Dirilerin öfkesi Tanrı öfkesidir. İçi dışı temiz er Hak ile diridir.

Şükret ki, bir diri vurmamış kafana. Çünkü dirinin reddettiğini hak da reddeder.

Milyarlarca ışık yılı genişliğindeki kâinatta her an müşâhede ettiğimiz yıldız ve gezegenlerin tesâdüfe yer bırakmayacak mükemmellikte, en güzel ölçüde, en güzel düzende yaratılmış bulunmaları ve cereyan eden sayısız olayların da planlı ve sanatlı olmaları sonsuz bir ilmi, sonsuz bir adâleti gösterir.

Aşk sırları hakîkatte ALLÂH’ın emânetleridir. kâmil insanlar, velîler de Hakk’ın eminleridir. Mâdem ki, Hazret-i ALLAH (c.c.) emâneti ehline vermeyi emrediyor, hikmet ve mârifet ehline verenler doğru yolu bulmuş olur. Ehlinden gayrıya verenler ise bu yoldan ayrılmış olur. Dikkat edilirse ALLÂH’ın emâneti olan mânevî vazîfelerden bahsediliyor. Bir ata sözü vardır : “Ekmeği ekmekçiye ver, bir ekmek de üste ver.” Demiri demirciye, ağacı marangoza, kumaşı terziye, silahı tâlim görmüş askere, mihrabı hıfzı olan imama, kürsüyü vâize, ehl-i zikri mürşide, meyyiti gassala, siyâseti siyâsîye, parlementoyu zekî ve kurnaz, ağzı laf yapan ehline tevdî edeceksin.

 

Çok tel kırılır, kânûn-ı sîneyi cihanda,

Nâ-ehle mızrâb-ı tasarruf verilince.

 

Hani en geçerli silah kılıç iken... Kılıcı eğrilen cengâver kılıcı ustaya götürdü, düzeltsin diye. Usta fiyatını söyledi. Anlaştılar. Usta, kılıcı altına aldı, üzerinde biraz sallandı. Dosdoğru olan kılıcı sâhibine verdi.

“--Usta bu iş çok kolay ve ferahmış sen benden emeğinden çok ücret aldın” deyince, usta, kılıcı aldı, tekrar üstüne oturdu, eskisi gibi eğrilen kılıcı sâhibine verdi. Cengâver memnun oldu. Çünkü sanatı gözü ile ögrenmişti!

Göz görür ama sanat icrâ edemez. Sanat hizmet, emek ve meleke işidir.

Gözden öğrendiği sanatını icrâ etmek için müsâit yer buldu. Kılıcın üzerine ustanın yaptığı gibi oturdu. Sallandı. Kıçını kesti. Aklı erdi ki, bu iş her adamın kıçının işi değil. Ustaya geri getirdi de sıkılarak, kılıçla parayı verdi :

“--Kusuruma bakma, bilemedim. Helal olsun. Senin kıçın da usta imiş” dedi.

Atatürk’ün sanatla ilgili, parlementerlere veciz ve ibret-âmiz hitâbı:

“--Efendiler! Mebus olursunuz, vekil olursunuz, hattâ reîs-i cumhur dahi olursunuz; sanatkar olamazsınız.”

“Siyaset olur” çekingenliği ile ileri gidemiyorum. Sen anlıyorsun değil mi? Bu işler hatır işi değil.

Câmiye imam atayacaksan. ALLÂH’ı bilen, Kur’ân ezberinde olan hâfızı ata. Yerindedir. Îmansız hâfıza sakın imâmetlik vazîfesi verme. ALLÂH’ı bilmeyende ne vatan aşkı, ne millet sevgisi, ne de âile mesûliyeti vardır.

Daha hayat tecrübesi yokken, çocuğa meslek seçtirme. Babanın ananın arzusuna göre çocuğu meslek sâhibi yapmayın. Kendine gelsin. Hayrını ve şerrinin bilerek, kâbiliyetini idrak ederek mîzâcına uygun mesleğini kendisi seçsin. Âdemin fıtratında yâni yaratılışında görürsün. Kız çocuğu eline aldığını kucağına yatırır, bebekmiş gibi sallar. Erkek çocuğu eline aldığı her şeyi çekiç ve keser gibi yere vurmaya başlar. Bu fıtrat, hayâtı müddetince bâkidir. Ne erkeği çocuk bakıcısı yap, ne de kadının eline keser, çekiç ver. Nizâm-ı âleme ters düşer. Hem de zulüm olur.

İnsan bu dünyâda bir mürşidin uyandırışı ile kendi cevherinin farkına varırsa, içinde duyduğu derin özleyişin kime ve nereye âit olduğunu anlamış olur. ALLÂH’ın önce dış âlemde fiilî sıfatının tenezzülen zuhûru ile, sonra iç âlemde hissedilir hâle gelmesine tecellî denir. Bu hâle eren insan kâinâta ALLÂH’ın görüşü ile bakar. Her baktığı yerde onu hisseden insan “gören” demektir. Gene bu haller tam bir vuslat değildir; tam bir özleyiş içindedir.

İşin gerçeğini idrak edemeyip, aşk-ı ilâhîyi de madde imiş gibi ölçmeye kalkışan “len-terânî : beni göremezsin” hitâbından habersiz, hakîkat garibi şöyle diyordu :

“--Perdeyi kaldır ve benimle örtüsüz konuş ki, ben üzerinde gömlek bulunan sevgili ile visâli sevmem!.”

Ona dedim ki :

“--Eğer sevgili bütün sırlardan soyunup meydana çıkarsa sen kalmadığın gibi, tozun dumanın da kalmaz.”

ALLAH’tan iste; taşıyabileceğin kadarını iste. Zîrâ bir saman çöpünde bir dağ kaldıracak tâkat yoktur. (Hüsameddin Çelebi)

Hangi beşer zât-ı Hakk’a nâib olmuş “innî câılün fi’l-ardı halîfe” (yer yüzünde halîfemi yaratacağım) sırrına mazhar olmuş ise onun neşesi hayallere akseder ve beşeriyet o neşenin tahtında seyrini ikmal eder.

Hazret-i ALLAH, Resûl’üne buyurdu :

“Biz Kur’ân’ı sana güçlük çekesin diye değil, ancak ALLAH’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.” (Tâhâ Sûresi, 2-3)

“İnanmış kullarıma îmanın ve kulluğun sırlarını söyleyesin. ALLÂH’ın yüceliğini onlar senden işitip ârif olsunlar.”

İslâm : ALLÂH’ın irâdesine teslimiyet demektir. Hazret-i ALLAH bütün yarattığı iyi şeylerden tamâmı ile istifâdeye müsâde eder. Ve aynı zamanda herkesin üzerine ALLÂH’a karşı ibâdet etmek, oruç tutmak, hayır işlemek, v.s. gibi vazîfeler yüklemek sûretiyle rûhânî ve cismânî, ruh ile beden arasında ahenkli bir muvâzene kurar. İslâm bu sûretle seçkin bir zümrenin değil, aynı zamanda bütün insanların dîni olmuştur.

Dâvet umûmidir. Bütün mü’minler sınıf, ırk, dil farkı olmaksızın kardeş olurlar. Dînin tanıdığı yegâne bir üstünlük vardır, o da şahsî ve ferdîdir : ALLAH’tan en çok korkan ve en ziyâde ALLÂH’ın emirlerini yerine getirenler, takvâ ehli ALLAH ve Resûl’ü katında en sevimli insanlardır.

“Dünyâ mezmum değil, memduhtur.” Yâni kınanmış, zemmedilmiş değil, öğülmüştür.

“Ümmetimin âhir zamanda helakleri cimrilik ve uzun emel ve ümitler beslemelerinden olacaktır.” (Hadîs-i Şerîf)

“Vardığı menzilde sofra beklemeyen hal ehlinin yalnız elini değil, ayağını da öperim”

ALLAH için yapılan hayır ve hasenâtlar, ibâdet ve taatların hemen karşılığını beklemek gaflet ve cehâletten başka bir şey ifâde etmez. Bu türlü düşüncelerle ALLÂH’a yaklaşmak kasdi olanlar ümit ettiklerini hiç bulamadıkları gibi, düşündüklerinin hiçbirisi zuhur etmez. Bu mevzuda zayıf olan îmanı daha da zayıflar. “O halde, inanmakta yanılmışım” der. Bu duygu bâzılarını ömrünün sonuna kadar götürur. Bâzıları da bozuk düşüncesinden rücû, tövbe ve istiğfar eder. Kendi düşüncesine değil, ALLAH elçisinin getirdiği ahkâma kavî sarılır. Hatâsını idrak edemeyip nedâmet duyamayanlarda îmanın şûlesi olan samîmiyeti bulamazsın. Samîmiyet gibi görülse de, özünde menfaat-i dünyâ vardır.

Bir fırıncı Şeyh Şiblî Hazretlerinin hayrânı ve âşığı idi. Fakat şahsen tanımıyordu. Cilve-yi rabbânî : Şeyh Şiblî o memlekete gelmişti. Tertib-i ilâhî, sûretâ takvâ sâhibi gibi görünen fırıncıdan itimatla :

“--Bana ALLAH rızâsı için bir ekmek verir misin?” deyince, bu söz îman eseri olan merhametine değil, nefsinin hazzından başka haz bilmeyen yönüne dokundu da :

“--Eğer Allah rızâsına her isteyene ekmek verse idik, fırını kapatırdık” diye reddetti. Geriden seyirci olan komşu esnaf :

“--Gözün aydın! Âşığı olduğun Şeyh Şiblî ile ne konuştun? Bu hikmetli tecelliyâttan bizleri de nasipli kıl” dediler. Îmanın kelâmı ile kendini avutan fırıncı taklid-i aşk ile fırından dışarı fırlayıp, Leylâ’sını arayan sahte Mecnun misâli Şiblî Hazretlerini buldu. Elini bıraktı, ayağına sarıldı. Özür ve hatâlarını tesbih etti de :

“--Eşşeklik ettim, malım, mülküm fedâ olsun, canım sana kurban olsun. Bilemedim, beni affet” dedi. Şiblî Hazretleri ibret-i âlem olsun diye, şartlı olarak kabul etti ve îzah etti :

“--Memleket halkına yemek ziyâfeti vereceksin. Yemek yemedik kimse kalmayacak. O zaman seni bağışladığımı îlan edeceğim.”

Adam kabul edip, hemen her tarafa îlan etti. Memleket halkına duyuruldu Dâvete hemen hemen gelmeyen kalmadı.

Yemekten sonra halk Şeyh Şiblî Hazretlerinin etrâfına toplandılar. Hikmet ve mârifetullah hazînesinden az da olsa hisse almak, istifâde etmek istediler. Bir uyanık kişi dedi ki :

“--Efendi hazretleri bize bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnetme, keçi boynuzu yedirme, sâde bal ver. Kısa kelamlarla cennet ve cehennemlik göster bize.”

Vârisü’n-Nebî, nedîm-i ilâhî, vazîfeli olan Şeyh Şiblî Hazretleri buyurdular :

“--Gaybı ancak Hazret-i ALLAH bilir. İnsan bu sırrı bilmeye muktedir yaratılmadı. Ama gene Rabbımın lutf u ihsânı olan bildirgesi ile sizlere, ALLÂH’ın affına sığınarak, bir tâne cehennemlik gösterebilirim. Hiçbir masraf ve fedâkarlıktan kaçınmadan bir memleket halkına yedirdi, içirdi, ALLÂH’ın âciz kulu Şiblî hürmetine. Fakat ALLAH rızâsı için bir ekmek vermedi. ALLÂH’ı bilmeyen insanın Şeyh’i bilmesi ne ifâde eder?!..”

***

Kande bilsin Hakk’ı inkar eyleyen, Niyâzî Mısrî’yi,

Zâhir olmuşken yüzünde nûr-ı Zât-ı Kibriyâ?

 

Evet ALLÂH’ı bilmeyen Şeyh Mısırlı Niyâzî’yi nerden bilecek? O, mânevî vazîfe taşıyan kişilerdeki nûru da görme kâbiliyetinden yoksun. O nur baş gözü ile değil kalp gözü ile müşâhede edilir.

Kitap ve sünnetlerde olmayan bidatlerle amel etmemeliyiz. Çünkü kâmil olmanın şartı şeriat-i mutahharanın hükümlerini bilmek, hurâfe ve bidatlardan ayırmaktır. Zîrâ kâmil olan kimsenin gece gündüz, bütün hareket ve sükûnu ancak şeriat mîzân üzere olur. 1200 senedir içtihatsız şeriat, emr-i ilâhîleri kalıplaştırılmış, içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Zamânımız ulemâsı bu mesûliyetlerini müdriktir, inşallah.

Bütün kâinât ALLÂH’ın ilim ve irâdesinin tecellîsidir. ALLÂH’ın bi-zâtihî tecellîsi değildir.

Kâinât ilâhî bir feyizdir. İslâm’da vahdet-i vücud budur.

Her varlık izâfi varlıktır. Mutlak varlık değildir.

Hiçbir şey varlık sâhasında kendi başına ayakta duramaz.

Hiçbir varlığa muhtaç olmayan ancak ALLAH’tır.

Her varlık onun varlığından ibârettir.

Hayat vasfı taşısın veya taşımasın, her varlık izâfî bir varlıktır. Mutlak varlık değildir. ALLÂH’ın varlığı mutlak varlıktır, izâfî değildir. Zarûrîdir, mümkün değildir.

Bir aynaya vuran ışık kaynağı gibi, aynadaki akis mecâzîdir ve iğretidir. Kâinâtın bütün yüzleri iğretidir. Cenâb-ı Hak mutlak varlık olunca mâ-adâsı olan her şey bir görüş ve bir vehimdir.

Mümkün : Var olmakla yok olmak kutupları birbirine müsâvidir.

İzâfî : Bağlı olduğu nesne ile değişen.

Zarû : Mutlakâ olması lâzım.

 

Nefha-i Rûhu’l-kudüs’tür, sûret-i insânı gör,

Hakk’ı isbât eyleyen huccetü’l-burhânı gör.

 

***

 

Kalb-i Mecnûn’u yarar isen Hazret-i Leylâ çıkar.

Zâhidâ, sen sanma, Mecnun başka, Leylâ başkadır.

 

            ***

 

Taklîd ile setroldu, tahkîk olan âşıklar.

Her birisi bir şeyhdir nûrânî alâmet yok.

 

***

 

Arz-ı vâsi’ ister isen kâmilin gir kabzına,

Arş-ı kürsîden geçmiştir, bir velînin pâyesi.

 

***

 

Âşık olmayan kişinin cânı yok,

Küfrü çoktur; illâ hiç îmânı yok.

 

EDEB, aklın dışarıdan görünüşüdür. Kur’ân yazısında 3 harften teşekkül edip, her harfi bir mânâ taşır: Eline, diline, beline diye.

Efendi! Anla ki, insanın tenindeki can ne ise edepten ibârettir.

Âdem ulvî âlemdendir. Onu süflî ve alçak sanma!

Bu kâinat kubbesinin dönüşündeki nizam ve revnâk edeptir.

Ayağını iblisin kafasına koymak, ona hâkim olmak istersen gözünü aç : Şeytanı öldüren edeptir.

Âdem oğlu edebsiz ise “âdem” değildir. Çünkü hayvan ile âdem edeple ayrılır.

ALLAH kelâmı baştan aşağı edeptir.

Akla : “--Îman nedir?” diye sordum. O, kalp kulağıma : “--Îman edeptir” dedi.

ALLÂH’a karşı edep, peygamber efendilerimize karşı edep, âile efrâdına karşı edep, hemcinsine karşı edep.

Fâniyi fenâya veren bâkiyi de kaybeder. Bâkiliğin tohumu fâniliktedir.

Dünyânın maddesi, zamânı fânidir. Ama mânâsı, hayâtiyeti bâkidir.

“Tevfik, sâye refik olanındır dünyâda.” (M. Âkif)

Müslüman, İslâm’ın aynı zamanda bir hayat nizâmı olduğunu kabul etmelidir.

Kabul etmeyenler, İslâm’ı yeteri kadar bilme-diklerindendir.

Bilebilseydik, Kelâm-ı Kadîm’de Hazret-i ALLAH’ın koyduğu, kıyâmete kadar geçerli olan hayat nizâmını... Tenezzülen zuhur eden ve bâriz görülen ALLÂH’ın fiilî sıfatlarının zuhûrunu.... Sana tevcih edilen cüz’î irâdeni kullanmayıp, idrak edemeyip, “--onu da sen yap” diye nefsini cüz’î irâdeden de soyutlayarak, hiçbir mesûliyet duymadan götürmeye çalıştığın hayat nizâmın... Mânâsı kaybolup, teleffuzda yalnız İslâm’ın kelâmı kalacak! Mükevvenâtta bir zerre varmı ki, mânâsız yaratılmış olsun?!..

Hayvanın her şeyinden istifâde eder benî Âdem. Sütünden, etinden, derisinden, kemiklerinden, hattâ pisliğinden. Söyler misin, ey benî Âdem? ALLÂH’ı bilemiyorsan hemcinsine karşı vazîfeni idrak edeceğine kim inanır? Hizmet ediyormuş gibi görünsen de hayat sahnende nefsî çıkarından başka bir görünüm bulamazsın.

Küllü mahlûkâtın efdali ve şereflisi olarak yaratıldın. Hiçbir mahlûkâta verilmeyen cüz’î irâde, az da olsa cüz’î hürriyet, cüz’î hâkimiyet sana verildi. Bu rahmet-i ilâhîden haberli kılındın. Ama bu haberciyi kabul edemedin. Niye? İyi dinlemediğin için.

Hürriyetin elinden gidiyor, zannettin. Bilemedin ki, gerçek hürriyetine kavuşacaktın da, cevherini ve a’râzını halkeden bunları karıştırmak sûreti ile, cüz’î irâdeni kullanıp, sây-i gayretini sarfetmeden, “--sonrasını da sen yap” diye yaratanına karşı terbiye noksanlığı yapamazdın. Ufak bir misal : ALLAH suyu yaratmış. Toprağı yaratmış. İkisini karıştırıp bir şeyler yapmak için sana akıl ve güç vermiş. Tertîb-i ilâhînin dışına çıkarak “--bunları da sen yap” diye yaratanına karşı ukalâlık yapma. Vazîfeni bil. Haddi aşma.

“Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.” (Yûsuf Sûresi, 105)

Bu âyetleri anladığın zaman vazîfeni de anlarsın. Arzı ALLAH yarattı. Tanzim ve düzenini ise benî Âdem’e bıraktı. ALLÂH’ın haram kıldığı dışında en çok güzeli bulan, “--Rabbımın lutf u ihsânıdır” diye yaşayan insan, medeniyette ve teknojide ilerlemiş, ALLÂH’a şirk koşmadan yaşayan fert ve toplumlar İslâm’ın bu yönünü anlamış örnek insan ve toplumlardır.

Müslüman olmayanlarda bilgisizlik, şüphe ve korku vardır. Bu hastalığın ilacı gerçek ilimdir. Şüphe, idealleştirilmiş İslâm nizâmının uygulamasında görülmektedir. “--Nerede bu İslâm?” sorusuna : “--Şuradadır” diye kendisini dahi göstere-memesinden kaynaklanan suçlamalar... Hayal mi? hakîkat mı? şüpheleri devam ediyor.

İslâm’ı yalnız şahsımıza mâlederek teleffuz etmemizde sakınca görmüyoruz. Bu düşünce Hazret-i Kur’ân’a ters düşüyormuş , umurumuzda değil. Bu mevzûda âlimlerimiz pasif kalıyor, yâhut nedense, bu gerçeği dolaylı yoldan tahrif etmeyi vazîfe edinmişcesine, gerçekleri dünyâya haykıramıyorlar?

ALLÂH’ın lutfettiği bir din vardır : O da İslâm’dır. Umûmun dîni İslâm’dır. “ALLAH’tan başka ilah yok” diyen müslümandır. Müslümanlarsa kardeştir. Cümle peygamber efendilerimizin tebliğ ettikleri ve yaşadıkları din İslâm’dır. Tâbi olanlar da müslimdir. Ehl-i kitab gayr-i müslim değildir. İşte ALLÂH’ın bu bildirisini dünyâya duyuralım. Hazret-i ALLAH dün olmayan duyurma imkanlarını bugün lutfetti. Kadrini bilmeden, oyuncak zannedip oynuyoruz. O rahmeti yerinde kullanalım.

Bu kitapçığın başında, Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik ve Tasavvuf ve Zikrullah kitaplarında îzaha çalıştığım daha buna benzer bir çok bidata ve hurâfâya kaçan, fakat dîne mâledilen, Ehl-i kitâb’ı Ümmet-i Muhammed’e, Hazret-i Kur’ân’a dahi düşman eden bu yanlış tutum, ülkemizde dahi zaman zaman milletimiz içerisinde düşmanlığa dönüşen bu çarpık zihniyet ne zaman yerini gerçeklere terkedecek?!..

Evvelâ âlimlerimizden ve idârecilerimizden ricâ ediyorum : Dîn-i İslâm’a hizmet laikliğe kesinlikle aykırı değildir. Ülkemizde olan ve dünyâ bakışı açısından doğan düşmanlıktan, sevdiklerinizin başı için kurtarın dünyâyı. (S.O.S.!)

“Eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa, aralarını düzeltin. Şâyet biri ötekine saldırırsa, ALLÂH’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adâletle düzeltin. Adâletli davranın. Şüphesiz ki, ALLAH âdil davrananları sever.” (Hucurât Sûresi, 9)

Dikkat edersen Cenâb-ı Hak “mü’minlerden iki grup” buyuruyor.

“Bedevîler ‘inandık’ dediler. De ki; ‘siz îman etmediniz, ama İslâm olduk’ deyin.’ Henüz îman kalblerinize yerleşmedi. Eğer ALLÂH’a ve elçisine itaat ederseniz ALLAH işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü ALLAH çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Hucurât Sûresi, 14)

Âyet-i celîleyi iyi oku da “lâ ilâhe illa ALLAH” diyen bedevî de olsa, “müslüman değilsin” diye tahribat yapma. Âyet-i kerîmeyi iyi anla da, sonsuz rahmet-i ilâhîleri, ayrıca emr-i ilâhî olan namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermeyi “İslâm’ın şartıdır” diye, mü’minle müslimi birbirine karıştırma. Bedevî, İslâm’a girdi, müslüman oldu. Ama henüz bir şey bilmiyor. Genç müslüman. Ama henüz teklifâta tâbi değil. Büluğa ermedi. “Bunlar müslüman değil” dersen, sen İslâm’ı bilmiyorsun.

Tasavvuf ancak kalbe işlenen amellerin bir kânunu, bâtınla ilgili hükümlerin bir düsturudur.

“ALLAH (c.c.) yakında bir kavim getirecek. ALLAH (c.c.) onları, onlar da ALLÂH’ı sever.” (Mâide Sûresi, 54)

Tasavvuf îmanla amel-i sâlih arasını cem etmektir. Amel-i sâlihi tamamlayıp zirve-yi kemâle çıkmaktır.

Îman çıplaktır. Elbisesi takvâ, süsü hayâ (utanmak), meyvesi ise ilimdir.

“Ne mallarınız, ne de evlatlarınız sizi nezdimize yaklaştırmaz! Ancak îman edip, sâlih amel işleyenler başkadır. Onlar yaptıkları iyiliğe mukâbil iki misli mükâfat görürler. Onlar en yüksek mekanlarda, emniyet içindedirler.” (Sebe Sûresi, 37)

Ne zaman kulum üzerine zikrim gâlib olsa, kulum bana âşık olur. Ben de ona âşık olurum.

Cebrâil (a.s.) Peygamberimiz Efendimiz’e bildirdi : “--ALLAH ümmetine bir şey verdi ki, diğer ümmetlerden hiçbirisine onu vermedi.”

“--Yâ Cebrâil, nedir o?” diye sordu :

“--ALLÂH’ın : ‘Ey kulum, beni an ki, ben de seni anayım (fe’zkürûnî, ezkürküm)’ sözüdür. Bu senin ümmetinden başkasına verilmedi.”

“Ey Rabbımız, bize dünyâda hasene ver. Âhirette de hasene ver” meâlindeki Bakara Sûresi 201’nci âyetini Hasan-ı Basrî Hazretleri meal olarak şöyle ifâde ettiler : “Dünyâdaki haseneden murat ilim ve ibâdettir. Âhiretteki haseneden murat cennet ve cemaldir.”

Zâhirî 5 duygu : Görmek, işitmek, koklamak, dokunmak, tatmak.

Bâtınî hislerde 5’tir : Hayal, hâfıza, müfekkire (düşünmek düşünce) müzekkire (andıran, zikreden, tesbih çeken), hâtıra. Halk arasında 6’ncı his telepati diye bilinir.

Hikmet gönülde bir nurdur ki, sâhibi o nur ile vesvese ve ilhamı birbirinden ayırır.

Hikmet, Kur’ân’ın nûrudur. İlim ve amelin hakîkatını bilmek, kalbi mekr ve hileden temizlemektir.

“Her kime ALLAH tarafından hikmet ihsan olunursa, ona pek çok hayır verilmiştir.” (Bakara Sûresi, 269)

“Biz ALLÂH’a ve onun katından bize indirilene, İbrâhim, İsmâil, İshak, Yâkub ve esbât’a (torunlarına) indirilene, Mûsâ ile Îsâ’ya verilenlerle, Rableri tarafından diğer peygamberlere gelenlere, onlardan hiçbiri arasında fark görmeksizin inandık ve biz sâdece ALLÂH’a teslim olduk’ deyin.” (Bakara Sûresi, 136)

Âyet-i celîleyi “bizden başka yok” diye diye ne hâle getirdik. Hiç olmazsa bundan sonra ALLÂH’ın emrini, tertîb-i ilâhîyi iyi öğrenelim de nefsimizin ürettiği hatâ ve günahı bir daha işlememeye özen gösterelim.

Zaman devam ettikçe ALLÂH’ın subûtî ve fiilî sıfatları daha bâriz şekilde tecellî ediyor. Görülüyor ve biliniyor ki, hiçbir şeyin kendi kendine, rastgele oluşmadığı fevkalâde ilim olmaktan çıkıyor, avâmın ölçüsüne de uygun tecellî ediyor. Küfür yerini inanca bırakıyor. Küfr-i inâdî, îmanın dışında seyrediyor, inşallah. Rabbımız günahlarını affetsin. O da küfr-i inâdîden kurtulsun da yaratanını idrak etsin.

Kur’ân’da da mevcut, hikmet-i ilâhî mü’minin kaybolmuş devesi gibidir. Herkes devesini iyi bilir.

Dünyâ hikmeti sâhibinin zan ve şekkini artırır. Dînî hikmet ise insanı semânın fevkına çıkarır.

Hak’tan hikmet talep eden hikmetin kaynağı olur. Onu elde etmek için sebeb aramaktan âsûde kalır.

Git de, hikmet otunu otla ki, ALLAH onu sana garazsız, mahz-ı atâ olarak vermiştir.

“Hakk’ın rızkından yeyin” âyetindeki rızkı, ekmek anladık. O kelimenin mânâsı hikmet ve mârifetmiş.

Öyle ki, insan melek de olsa, ilâhî yardıma uğramayınca defteri siyah çıkar. Hakk’ın yardımına, Hakk’ın has kulları olan kâmil insanlara verilen rahmet tecellîsine meleklerin bile ihtiyâcı vardır.

Bize ezel meclisinde bir damla ilim vermiştin. Bu damlayı, varmak için yanıp tutuştuğu ummâna sen eriştir.

Dînin kurucusu, koruyucusu Hazret-i ALLAH’tır. Din ALLÂH’ın tekelindedir. Bu tekele burnunu sokanlar ALLÂH’a ortak koşmuş ve şekile düşmüş olur.

İçtihadın her devirde ortaya çıkardığı yorumlanmış din tablosuna diyanet ve şeriat denir. Dinin değişmezliği, diyânetin ise değişmesi esastır.

Düşmanı evinin içinde olan kimse istediği kadar dış tedbirleri yerine getirsin, düşmanın taarruzuna karşı kapı ve pencereleri sağlamlasın, bundan ne çıkar! Vücudunun içinde nefis gibi, her ihtirâsa mağlup bir düşman varken kişi dışarıdan daha hangi haydutları bekliyor?!.

“Arzda kâmil bilgi sâhipleri için nice âyetler vardır.” (Zâriyât Sûresi, 20)

Kur’ân’ın mânâsı ALLÂHU TEÂL’NIN zâtına mahsus olup, Cebrâil (aleyhi’s-selâm)’a Kureyşî lisânı üzere tebliğ eyledi.

Bütün kulların bir nebze anlayabilmesi için arza ve gök yüzüne Hazret-i ALLAH fiilî sıfatlarının tenezzülen zuhûrunu bi-zâtihî değil, izâfî olarak ihsan eyledi. Bu âyetleri okumayı peygamberimiz efendilerimize ihsan ettigi gibi, insan-ı kâmile de lutfetti. Denilir ki, yer ve gök yüzünde her zaman zuhûru görülen âyetlerin, ilm ü kelâm semâvî kitapların, sahîfelerin mânâları ALLÂH’ın yed-i kudretinde olup, cümle kitaplarda yazılanlar arzda ve semâda, bütün âlemde zuhur eden âyetlerin, bu âlemdeki âyetlerin beyyinâtıdır.

“Arzda kâmil bilgi sâhipleri için nice âyetler vardır.” (Zâriyât Sûresi, 20)

“Andolsun ki, sana ap-açık âyetler indirdik. Onları hiç kimse inkar etmez, ancak fâsıklar inkar eder.” (Bakara Sûresi, 99)

Malın ve servetin efdali ALLÂH’ı zikreyleyen lisan, ALLÂH’a şükreyleyen kalp ve kişinin îmanına yardım eden, hayat nizâmına âşinâ mü’min bir kadına mâlik olmaktır.

Ecdâdımız bu hâli, zamâna göre şöyle gerçek anlamda espri yapmışlar. Zamânımızda geçerli yönleri olması lâzım :

“Rahvân yürüyen at, söz tutan avrat, iyi çıkarsa evlat; düğünü bayramı ne yapacaksın? Gir oyna, çık oyna!..

Zonk zonk yürüyen at, söz tutmayan avrat, kötü çıkarsa evlat; ALLAH belânı vermiş. Daha başka belâ ne gerek? Gir ağla, çık ağla.”

Âdem (aleyhi’s-selam) akıl derecesinden aşk derecesine ulaşınca bütün varlıklarda ALLÂH’ın güzelliğini görmeye başlar. Her varlıkta ALLÂH’ın tecellîsini adını gördü. Âdem (a.s.) her şeyin hakîkatını biliyordu ki, ona “alleme’l-esm┠denildi.

Sıhhat ve selâmetin için, kapanmış mâziyi, meçhul istikbâli bırak da, günü yaşa. Zîrâ hakîkat bu andır, hayat bu demdir.

İnsan, enfüsî ve âfâkî bilgi edinmek, yâni hem kendini, hemde  dış âlemini bilmek mecbûriyetindedir.

Sokrat’tan buyana ortaya konulnuş ahlak sistemlerini gözden geçirdim. Fakat İslam ahlâkıyâtından daha üstün, kıymetçe onu aşan hiçbir din ve felsefe sistemine rastlamadım.

Tutku insanı yıkabilir de, yapabilir de. Ama mutlakâ harekete geçirir.

Tehlike nerede ise kurtuluşu orada aramak lâzım.

Kur’ân’ın belli kalıplar içinde kalmış bir düzen sunduğunu kim söylemiş? Hiç kimse bizi peşinen çizilmiş sınırlara zorlamamalıdır.

Şiir şâirin neresinden çıkarsa okuyucunun orasına ulaşır. Kâinâtın yaratılış sebebi olan nûr-ı Muhammedî hakîkatine ulaşmak kâmil insana karşı beslenen sevgi ve bağlılıktır. Kâmil insan bütün insanların göz bebeğidir. Kâmil insanı sevmek nûr-ı Muhammedî’yi sevmek, ALLÂH’ın rahmet sıfatlarının tecellî ettiği mercîyi sevmek gerçek anlamda ALLÂH’ı sevmektir.

Fenâ fi’ş-şeyh : Kâmil insanda yok olmak, ALLAH’la berâber olmaktır. Tasavvufta bu hâle kâmil şeyhin hâli ile hallenmek, onda ifnâ olmak, yâni benliğinden soyutlanıp, gayr-i ihtiyârî zuhur eden rahmet-i ilâhîde şeyhi ile bir olmak.

Fenâ fi’r-Resûl : Hazret-i Resûlullah (s.t.a.v.) Efendimiz’in ALLÂH’ın lutuf ve ihsânı olan rahmet deryâsında, Hazret-i Resûlullah’tan başka bir şey görmeyip, o rahmette benliğinin yok olduğunu görüp, Hazret-i Resûlullâh’ın mânâsında ifnâ olmak, yâni yok olmaktır.

Fenâ fillâh : ALLAH’ta ifnâ olmak. Gurur, kibir, ucup, benlik, varlık gibi nefsinde mevcut, Hazret-i ALLÂH’ın sende zuhur ettirip bu türlü hayvânî sıfatlardan kurtulmanı ihtiyârınla seni yetkili kıldı. Peygamber efendilerimiz ve vârislerinin çabaları seni ALLÂH’a yaklaştırmak ve anlatmak istedikleri benliğinden sıyrılmadan bu rahmet-i ilâhîye nâil olamayacağın husûsu değil mi?!..

Bekâ billâh : Ebedî hayâtında ALLÂH’ın istisnâî rahmetine nâil olup, müstesnâ mevkîye ermektir.

Kurbiyet : Yakınlık anlamını ifâde eder, ALLÂH’ın yakını. Cemâlullâh’a hak kazanan ehl-i aşkın gördüğü Cemâlullâh’ın tecellîsi olan nûr-ı ilâhînin ehl-i aşkın simâsındaki tecellîsinden cennet halkı dahi o cemâli seyretmekle gerçek aşkın zuhûrundan nasiplerini alacaklardır.

Gavsiyye’de bildirildiğine göre : ALLAH buyurdu:

“--Yâ Gavsü’l-âzam, bâzı kullarımı cennet, bâzılarını da cehennem için yarattım. Bâzı kullarımı ise zâtım için yarattım. Yâ Abdülkâdir, sen de zâtım için yarattık-larımdansın.”

Bu yazdıklarımı zâhiri ilimle ölçmeye zahmet etmeyesin. İnanarak yaşarsan gerçeği görür, zevkini alır, en büyük rütbenin kulluk olduğunu iyi bilirsin.

Rab, abd olmaz. Abd, Rab olmaz. Kul -hâşâ- ALLAH olmaz. ALLAH da kul olmaz. Bu bilginin, bu gerçeğin te’vil tarafına sakın yaklaşma. Hazret-i ALLÂH’ı bilmenin anayasasıdır. Sakın şirke sapmayasın. telâfisi mümkün olmayan günah işlersin. Hazret-i ALLÂH’ın af ve mağfiretinin ALLÂH’a şirk koşan, eş, ortak tanıyanlarlar için olmadığı beyan edilir.

“Yetmiş iki milleti bir göz ile görmeyen, halka müderris olsa hakîkatte âsidir.” (Yunus Emre)

 

Ger (gör)*, bu gerçek âşığın derisin yüzerler, incinmez.

Zâhidin parmağın kessen ikrârından döner, Hak’tan kaçar.

 

Nesîmî Hazretleri meyyitin kabirde doğrulmasının ceseden değil ruhen olduğunu bildirdiği zaman, zâhirî ulemâ îtiraz ettiler :

“--Ceset doğruluyor, yanlış söylüyorsun” dediler. Nesîmî Hazretleri :

“--Tecrübesi kolay” dedi. “Yeni meyyitin karnına su dolu testi koyalım, üzerini kapatalım. Ertesi gün açalım, eğer testi devrilirse cezâma râzıyım”

Zâhirî ilim erbâbı :

“--Testi devrilir ise şer’an derini yüzmemiz lâzım” dediler. Nesîmî Hazretleri kabul edip, birisi kasıtlı devirmesin, diye kabrin yanından ayrılmadı. Hâl-i yakaza gördü (uyanık iken görülen mânâ):

Yağmur yağıyor. Sahrâda bir çadır. Çadırın üzerinde delik. Delikten çadıra yağmur serpiyor. Çadırdan içeri girdi. Hazret-i Resûlullah (s.t.a.v.) Efendimiz çadırın içerisinde. Elini öptü.

“--Yâ Resûlallah, çadır delinmiş, içeriye su giriyor!” dedi.

“--Evet. O deliği senin yüzülen derinle kapatacağım. Gerçeği söyledin. Fakat ümmetim bu gerçeği idrak edecek kemâlâtta değil. Testinin devrilmediğini gören avâmın ekserisinin inaçları zaafa uğrayacak. Sizi uyarmadım mı, ümmetimin kâbiliyetine göre konuşun, diye?!.

“--Evet. Hatâmı anladım. Beni affet, yâ Resûlallah.”

Peygamberimiz Efendimiz hatâsını anlayan, söylediği gerçeğin bu topluma göre olmadığından onun îzahı üzerine mutmain olan Nesîmî Hazretlerine buyurdular ki :

“--Bu hatânın telâfisi, tövbe, istiğfarı : Elinle testiyi devir. Derini yüzsünler.”

Emr-i Peygamberî’yi hemen uyguladı. Mahşerî halk yanında kabir açıldı. Devrilen testiyi görenler inançlarında mutmain oldular. İlm-i zâhirden başka gerçeğe iltifat etmeyen ulem⠓dîn-i İslâm’a hizmet ediyorum” anlamında, “muzaffer kumandan” edâsı ile Nesîmî Hazretlerinin derisini yüzdüler. Müftü Efendi buyurdular ki :

“--Bu zındığın kanını âzânıza sıçratmayın. Eğer herhangi bir yerinize bulaşır ise o âzâyı şer’an kesmek lâzım.” Böyle fetvâ verdi. Cilve-yi Rabbânî... Uzakta olduğu halde Müftü Efendinin serçe parmağına nasılsa kan bulaştı. Müftü parmağını sakladı. Kimseye göstermedi. Nesîmî Hazretleri yukarıdaki beytini okudu.

ALLAH rızâsı için derisini yüzdüren Nesîmî Hazretleri ALLÂH’ı zikrederek, sahrâya doğru gitti. Bir daha Hazret’i gören olmadı. Bu cilve-yi Rabbânî bütün insanlığa ibret olsun. Hazret-i ALLAH şefaatlerine nâil kılsın, âmîn.

Mâlik bin Dinar ve Sâbit Bennâm, Hasan-ı Basrî çağında Râbia’nın yanına gittiler. Râbia sordu :

“--ALLÂH’a niçin ibâdet edersin?” Mâlik cevâben :

“--Cennete müştâkım” dedi.

Sâbit Bennâm’a sordu :

“--Sen kulluk yapmakla ne istersin?” Sâbit de :

“--Cehennemden korkuyorum” diye cevap verdi.

Râbia konuşmaya başladı :

“--Mâlik sen yalnız bir şeye tamâhen çalışan işçiye benziyorsun. Sâbit sana gelince, sopa korkusu ile çalışan işçiye benziyorsun.” Onlar sordular :

“--Yâ Râbia, sen ibâdetle ne istersin?”

“--ALLAH sevgisi ve ona karşı bol şevk ve aşk.”

Mevâlid-i selâse, çürüyüp, yok olmaya mahkumdur. Aslında cüz’iyetten başka bir şey değildir. Hayvânât, nebâtât, cemâdât : Bu üç şey külliyâta dâhil olan, daha büyük, daha heybetli varlıklar da ve aynı kuvvet karşısında bozulup yok olmanın lezzetini tadacaklardır. Çünkü bu âlem, bu kâinat ve bütün yaratılmışlar bir âlemi kevnî fesat içindedirler. Kâinât, her şey, bir taraftan yaratılmak, bir taraftan bozulup çürümek, yok olmak şeklinde değişmez bir kânuna tabidir. Bu kânun, bizim, cemâdât dediğimiz, ölü, cansız ve donmuş sandığımız bütün varlıklar için geçerlidir.

 

Müsâvîdir seni sevmek, güzel sultânı sevmekle,

Yüzün âyine-yi nûr-ı Hüdâ’dır, yâ Resûlallâh.

 

Rabbım iyiyi, güzeli, hayırlıyı sen biliyorsun, ey semânın ve arzın nûru ALLÂH’ım, sen sayısız huzur dalgaları ile rûhumu kapla.

Hazret-i ALLÂH’ı sever, onun emirlerine göre hareket ederseniz, işleriniz mutlakâ yoluna girer.

Her gün hayâtı yeni doğmuş gibi yaşayın. Sıhhat ve selâmetin için, kapanmış mâziyi, meçhul istikbâli bırak. Günü yaşa. Hal bugündür. Dem bu demdir.

Âdem (aleyh’s-selam) : “--Rabbenâ, zalemn┠dedi : “Ey Rabbımız, biz nefsimize zulmettik” diye tövbe, istiğfar etti. Derecesi yüceldi. Kıyâmete kadar ALLÂH’ı bilen evlatlarına aczini bilmekte örnek oldu.

Şeytan da : “--Beni azgın kılışın hakkı için” diye, hakîkatı idrak edemedi. ALLÂH’ı suçladı. Huzurdan kovuldu ve lânetlendi. Çünkü gerçek bu bilgi değil. ALLÂH’ı yeteri kadar bilmeyenlerin îmanı...

“Yedullâhi fevka eydîhim” (Allâh’ın eli onların ellerinin üzerindedir.) (Fetih Sûresi, 10)

“Yâ ALİ, şu hakîkatı bil ki : ALLAH yolunda yapılacak ibâdetlerin en yücesi, onun kullarına gönderdiği bir mürşidin mâneviyâtı gölgesinde bulunmak ona uymakdır. Bu âlemde herkes başka türlü ibâdet yolu tutar. Herkes kurtuluş yolu olan bir ALLÂH’a varış tarîki arar. Sen bu yolların hepsini bırak. O âkil mürşidin âğûşunu seç. İçinde sana muhâlefet eden gizli düşmanlardan tamâmı ile kurtulmuş olursun. Böyle bir ibâdet senin için bütün başka ibâdetlerin üstündedir. Bu ibâdetle sen Hakk’a giden kâfilenin başında olacaksın.” (Mevlânâ, Mesnevî-yi Şerîf, 3015)

 

“Ben sağ olduğum müddetçe, Kur’ân’ın kölesi, bendesiyim.

Ben Muhammed Muhtâr (s.a.v)’in yolunun tozuyum.

Bir kimse benden bu sözden başkasını naklederse,

Ben ondan da bîzârım, o sözlerden de bîzârım.

 (Hz. Mevlânâ)

 

Yunus Emre ve gerekse şeyhinin Kâdirî olduğu Bursalı Mehmed Tâhir’in eseri Osmanlı Müellifleri’nin c. I, s. 192’de beyan edilmiştir.

135 sene evvel Ziyâ Paşa’nın görüşü:

Diyârküfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm.

Dolaştım mülk-i İslâm’ı, bütün vîrâneler gördüm.

 

 İslâmiyet’in gerçeğini maalesef küll olarak kavrayamadık. Güzellikleri benimsemiş, güzel şeyleri yedinde toplamış, ALLÂH’a inanan toplumlar İslâm’ın bu yönünü yaşayan toplumlardır. “İslâmiyet ALLAH indinde tek dindir, başka din yok” bildirisini de yeteri kadar anlayamadık. Enâniyetimizin bildirgesini îlan ettik. “Müslüman yalnız biziz” dedik. Başkalarına hak tanımadık. 20’nci asırda hâlâ bu gerçek bilinemediğinden, Avrupa, Amerika dahi bilmiyorlar ki, ALLÂH’ın varlığına birliğine inanan insan, ALLÂH’ın Kur’ân’da bildirisi ile o kul müslümandır. İnşallah, din adamlarımız bu gerçeği çekinmeden, korkmadan anlatırlarsa İslâm’ın kimliğini dünyâ bilecek ve anlayacak.

İnsanı kuvvetlendirmek lâzım, şeytan ve nefisle mücâdele için; psikolojik olarak iç âlemimizi, sosyolojik olarak dış âlemimizi.

Kötülükleri iyilikle def et ki, düşmanın sana iyi bir dost olsun.

“Biz insana şekil verdik. Sonra ruh verdik. Meleklerin ve cinlerin ona secde etmesini emrettik.”(bakınız : Sâd Sûresi, 72). İnsan meleklerin ve cinlerin kıblesidir. Bir mânâda insan insanın mihrâbıdır.

Kevnî hakîkatlerle iktifâ edip, dînî hakîkatlere ittibâ etmeyenler, peygamberlerin tâbiîninden (onlara uyanlardan) sayılmazlar. Bâzı umurda (işlerde) dînî hakîkatlere uymayanın îmanında o nisbette zaaf vardır. Bu hal îmanın kemâline aykırıdır.

Yalnız ilim istemek sapkınlıktır. Yalnız amel istemek de sapkınlıktır. Lüzûmunda, bilerek icrâ edilen ilim, bilmeden yapılan sâlih amelden şereflidir. İlim amelden, irâdeden evveldir.

Önce ALLÂH’ı bilmek, sonra ALLÂH’a ne vecihle ibâdet edileceğini bilmek. Bu hal ise ilimle olur. İlim ALLÂH’ı bilmektir.

İhlas üzere ol. Az amel etsen de samîmiyetin kifâyet eder.

Dindarın lâikten zoru olmaz. Lâikin de İslâm’dan korkusu kalmaz. (Prof. Dr. Hüseyin Atay)

ALLÂH’a itaat eden kimseye âsî olanı gördün mü? (Fudayl b. Iyâz -k.s.-)

“De ki : “Ey Ehl-i kitap, sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye geliniz. ALLAH’tan başkasına tapmayalım. Ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve ALLÂH’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman “bizim müslüman olduğumuza şâhitler olun” deyiniz.” (Âl-i İmrân Sûresi, 64)

Dâvut (aleyh’s-selâm)’a Hazret-i ALLAH c.c şöyle vahyetti :

“Ey Dâvut, fâideli ilim öğren.” Dâvut (a.s.) sorar:

--Yâ Rabbi, fâideli ilim nedir?”

“Benim cemâlimi, azemetimi, büyüklüğümü anlamaktır. Gücümün her şeye yeter olduğunu bilmektir. İşte bu anlayış ve bu bilgi seni bana yakın kılar. Çünkü ben cehâleti özür olarak kabul etmiyorum.”

“Oğlum, içhuzûru ilmini öğren. Çünkü onun bereketi senin tahmîninden çok üstündür.” (Seyyit Ahmed er-Rufâî)

“Ben kâinâtı yarattım. Ey insan, sen onu düzene sokacaksın.”

Bir ilim insana fâide veriyorsa dindir. Vermiyorsa lâ-dindir. ( Prof. Dr. Hasan Elik)

“Kur’ân size kardeşlik için gönderildi. Eğer size düşmanlık getirdi ise sizi Kur’ân okumaktan men ediyorum” buyurdu Hazret-i Peygamber (s.a.v.)

Hazret-i Ömerü’l-Fâruk (r.a.) zamânında bir kişi namaz kıldırır iken yalnız Abese Sûresi’ni okuyordu. Hazret-i Ömer (r.a.) buyurdu ki :

“--Sen bu sûreden başka sûre bilmiyor musun? Bu sûreyi sana ömür boyu yasaklıyorum. Sen Hazret-i Resûlullâh’a karşı gibisin.”

Papazlar din adına inananların dünyâsını kararttı. Edison elektriği îcatla insanların dünyâsını aydınlattı.

Tabiattaki kânunlar âyettir. Tabiatla Kur’ân’ı ayırmak mümkün değildir.

O tâlibin sînesi levh-i hâfız iken levh-i mahfûz olur. Ve onun aklı rûhundan haz ve feyiz alır. Akıl evvelâ onun hocası iken sonunda talebesi olur.

“İlâhî, beni mârifetine kavuşturdun. Sonra bana mârifet verip senin düşünceni kalbime koydun. Yalnız kendin için seçtin.” (İbrâhim Edhem -k.s.-)

 

Avâzeyi bu kubbeye Dâvut gibi sal;

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.

(Bâki)

 

“Ümmetim geçmiş zamâna göre değil, yaşayacağı zamâna göre hazırlansın.” (Hadîs-i Şerîf)

Bu hadîsi duyurmak 30 Ocak 1995 târihinde Mekke’de, sabah namazından sonra bu abd-i âcize vazîfe olarak verildi.

“Kim bana yer yüzü dolusu kadar hatâ ile gelse, fakat ALLÂH’a hiçbir şeyi şirk koşmamış bulunsa, ben de onu işlediği hatâ kadar mağfiretle karşılarım.” (Hadîs-i Kutsî)

Tevhîdin 4 mertebesi :

1- Vâcibü’l-vucûd vasfını sâdece ALLÂHU TEÂL’-ya hasretmek. Ondan başkasının varlığını vâcib görmemek.

2- Arşın, göklerin, yeryüzünün ve orada bulunan diğer cevherlerin yaratılışını ALLÂHU TEÂL’ya hasretmek.

3- Göklerin, yer yüzünün ve bunların arasında bulunan her şeyin tasarrufâtını sâdece ona hasretmek. Her ne kadar tasarrufât sebeblerde müşâhade edilse de güç, kuvvet. tasarrufât ALLÂH’ındır.

4- Ondan başkasını ibâdete layık görmemek.

“Onlar başka değil, sırf “--Rabbımız ALLAH” dedikleri için, haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer ALLAH bir kısım insanları diğer bir kısım ile defetmeseydi, mutlak sûrette, içlerinde ALLÂH’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havrâlar ve mescidler yıkılır giderdi. ALLAH kendisine yardım edenlere muhâkkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz ALLAH güçlüdür, gâliptir.” (Hac Sûresi, 40)

Bu âyet-i kerîmeyi düşünerek ve anlayarak okur isen, bilmem gene ALLÂH’ın zikrinin yapıldığı ibâdethânelere hâlâ küfür gözü ile bakacak mısın? “Bütün insanlar kâfir, gavur, gayr-i müslim. Yalnız ben müslümanım” diye ALLÂH’a inanan toplumların hayâtını karartmaya devam etmeye cüret edebilecek misin?

Hayâtım boyunca şâhidi olduğum şu gerçeği unutma : ALLÂH’a acabâsız îman eden, Peygamber’in ALLÂH’ın elçisi olduğunu bilen, arzda vazîfeli kılındığını müdrik, samîmi insanın dünyâsı da cennettir, âhireti de cennettir.

“İçlerinden, zulmedenler bir yana, Ehl-i kitap’la ancak en güzel yoldan mücâdele edin ve deyin ki : Bize indirilene de, size indirilenede îman ettik. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuzdur.” (Ankebut Sûresi, 46)

Kur’ân baştan aşağı sevgi dînîdir. İnsan seviyorsa insandır. İnsanı tanımadan ALLAH tanınmaz. İrfan mektebi yüce insanlarındır. Kalp ne zaman sevgi ile donanırsa o zaman ismi gönül olur. Sevgi olmazsa, gönül ne işe yarar? Gönül olmazsa sevgi nereye konur? Gönül sevginin durağıdır.

 

Sevgi bahşolmuş ezelden bize.

                        ***

Biri birini sevmeyenin,

Kendi özün bilmeyenin

Âdem’e baş eğmeyenin

İsmini “şeytan okuduk.

 

Mutasavvifîn halka Hakk’ın  gözü ile bakar.

“Mü’minin firasetinden kaçının. Onlar ALLÂH’ın nûru ile bakar.” Hadîs-i Şerîf)

Tasavvuf aşk yolu, gönül yoludur. ALLAH insana âşık olur. Sonra kul ALLÂH’a âşık olur.

Hüdâ’nın ulu dergâhı gönüldeki hoşgörü mutasav-vifînin sermâyesidir.

“Sen ne kadar kulluk yaptırdınsa, o kadar kulluk yaptım.

Sen ne kadar mârifet verdinse, o kadar ârif olabildim.

Yâ Rab, sen ne kadar zikrettirdinse, o kadar zikrettim.

Sen ne kadar şükrettirdinse, o kadar şükrettim.” (Hadîs-i Şerîf)

Beşer, her ne kadar kendisine nasib çıkarırsa da, bu hitaplar peygamberimiz efendilerimizin istisnâî yaratılışlarının ifâdeleridir. Beşer sebebine tevessül ettikten sonra yardım alır. ALLAH elçileri istisnâîdir.

Kimseye sû-i zan etme. Hüsn-i zan eyle. Her mevcûdun güzel bir tarafı var. Onu bul, onu bil, onunla bir ol. Hayâtı olduğu gibi kabul et. Ağırlığa sabır, islâha sây et.

 

Alınlar terlesin, derhal iner mevcut olan rahmet.

Nasıl mahrum kalır, “tevfîki hakettim” diyen millet?

 

“Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur. Sizin ALLAH’tan başka evliyânız yoktur. Sonra da size yardım edilmez.” (Hûd Sûresi, 113)

Cenâb-ı Hak bâzan dilin ve delîlin göremediği işleri kılıç ve süngü ile görür.

Descartes (Dekart)’a soruyorlar : “--Hangi kitabı inceliyorsunuz?” diye. Yerde yatan hayvan leşini gösteriyor : “--Şimdi” diyor “bu kitabı inceliyorum!”

İnsan rûhânî olduğu kadar dünyâcı, dünyâcı olduğu kadar da rûhânî olacaktır.

“Onların mallarından sadaka al ki, bununla onları temizleyesin, onları arıtıp yüceltesin. Ve onlara duâ et. Çünkü senin duân onlar için sükûnettir. ALLAH iyi işiten, bilendir.” (Tevbe Sûresi, 103)

Tefekkürden nasip alacak kâbiliyeti yetersiz âdem arza inen âyetlerden duygulanıp, istifâde edemeyeceği gibi, ister istemez sermâyesi enâniyetten öte gitmeyecek ve “ilim budur” zannı ile tasavvuf ve hakîkatler onu rencîde edecektir Hazret-i Kur’ân’ı bu türlü yorumlayacak. Ehl-i mârifeti bu türlü yorumcuların görüşlerinden Rabbım korusun.

 

Ne dilersen Hak’tan dile.

Kılavuzla gir bu yola.

Bülbül âşık olmuş güle,

Öter ALLAH, deyu deyu.

 

Miskin Yunus var yârına.

koma bu günü yârına.

Yarın Hakk’ın  divânına,

Varam ALLAH, deyu deyu.

 

“Eyyûb’a gelince, o Rabbına, “--başıma bu dert geldi, sen merhametlilerin en merhametlisisin” diye niyaz etmişti.”

“Bunun üzerine biz tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hâtıra olmak üzre, onun duâsını kabul ettik. Kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik. Ona âile efrâdını ve ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik.” (Enbiyâ Sûresi, 83-84)

 

ALLÂH’IN SIFATLARI

1- Zâtî Sıfatları

Vücûd                                     : Var olmasıdır.

Kıdem                                    : Evveli olmamaktır.

Bekâ                                      : Sonu olmamaktır.

Vahdâniyet                            : Tek olmasıdır.

Muhâlefetün li’l-havâdis      : Yarttıklarından hiçbir                          şeye benzememesidir.

Kıyâm bi-nefsihî        : Mekâna ihtiyâcı yoktur.

Zâtî sıfatına mekan göstermek küfürdür. ALLAH mekandan münezzehtir.

2- Sübûtî Sıfatları

Hayât : Diri olmasıdır. Diriliği ebedî ve                                   ezelîdir. Hiçbir kaynağa muhtaç değildir.

İlim     : Her şeyi bilmesidir. Yegâne âlim         O’dur. İlmin her dalı O’nun yedindedir

Semî’ : Her şeyi işitmesidir. İşitmesinde de     sınır yoktur.

Basar : Her şeyi görmesidir. Cümle                            yaratılmışların görgü ufku vardır. O’nun                                    görüşünde ufuk yoktur.

İrâde   : İstediğini dilemesidir. Hiçbir                           yarattığına karşı sorumlu değildir.

Kudret            : Her şeye gücü yetendir. Âlemde         görülen güç ALLÂH’ın takdîri kadardır.

Kelâm             : Söylemesidir. Her zerrenin anlayacağı                        lisânı konuşur.

Tekvîn            : Her şeyi yaratan odur. Başka yaratıcı             aramak şirktir.

Fiilî sıfatı ile her yerde mevcuttur.

ALLÂH’ın sübûtî sıfatlarından yaratılışın nedeni ve sırrı olan benî Âdem’e cümle mahlûkâta verilenin fevkinde lutufda bulunulmuştur.

********************

Her görüşün ufku vardır, hudutludur. ALLÂH’ın görüşünün ve bilişinin hudûdu ve ufku yoktur.

ALLÂH’ın sübûtî sıfatlarından benî Âdem’e bahşedilen bir zerreden başka nedir?

ALLÂH’ın fiilî sıfatları : Yaşatan, öldüren, tekrar dirilten, rızıklandıran...

Cümle âlem Hazret-i ALLÂH’ın ilim ve irâdesinin, yâni bilerek dilemesinin zuhûrudur; bi-zâtihî değil, izâfîdir, mecâzîdir.

Yaratılmış zerreye veyâ küreye, efdal-i mahluk, şerefli mahluk olan benî Âdem’de zuhûru görülen sübûtî ve gerekse filiî sıfatlarının zuhûruna “ALLAH” diyemezsin. Şirk olur. Çünkü değildir. Ehl-i hakîkat mutasavvifîn lutfedildiği kadar zâtî sıfatlarının zevki ile yaşar. Aşk-ı ilâhî budur. Zâtî sıfatları âciz beşere mâletme. Şirkin en büyüğüdür. ALLAH kul ol-maz, kul ALLAH olmaz. Aksini söyleyenleri dinleme. Yanın-da dahi durmayasın. Lütfen, susturamıyorsan, durma kaç.

Sahte mürşitlerin gizlemeye güçleri işte buna yetmez : Onlar enâniyet, ulûhiyet iddiâlarını ne kadar gizlemeye çalışsalar da mü’min kullardan gizleyemezler. “Siz mü’minin firâsetinden kaçının. Onlar ALLÂH’ın nûru ile bakar” hitâbını iyi anla.

 

PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN SIFATLARI

Sıdık   : Doğru olmalarıdır.

Emânet           : Emniyetli, güvenilir olmalarıdır.

Tebliğ :  ALLÂH’tan aldıkları emirleri kullara                          duyurmalarıdır.

Fetânet           : İnsanların en zekîsi olmalarıdır.

İsmet : Kusursuz, günahsız olmalarıdır.           Hazret-i ALLAH elçilerini özel             yaratmıştır

Bu özelliklerin dışında kalanlar sahtedirler.

ALLÂH’ın gerçek elçilerini birini birinden ayrı göremeyiz. Cümlesi İslâm’ı tebliğ için gönderilen, nûr-ı Muhammedî’nin zuhur hazîneleridir. Kendileri İslâm’dır. Tâbi olanlar da İslâm’dır.

“ALLAH’tan başka ilah yoktur” diyen müslümandır. “Başka din yoktur” hitâbı cümleye mahsustur.

 

Kur’ân âyetlerinin ihtivâ ettiği anlam :

1000 emir âyetleri,

1000 nehiy âyetleri

1000 tebşir âyetleri,

1000 inzal âyetleri,

1000 kısas ve haber âyetleri,

1000 emsal ve ibret âyetleri,

500 helal ve haram âyetleri,

100 duâ ve tesbih âyetleri,

66 nâsih ve mensuh âyetlerini ihtiva eder.

Cem’an 6666 âyettir.

Suhuflar cem’an 100 sahife olup :

10 sahife Âdem (aleyhi’s-selâm)’a,

50 sahife Şit (aleyhi’s-selâm)’a,

30 İdris (aleyhi’s-selâm)’a,

10 sahife İbrahim (aleyhi’s-selâm)’a verilmiştir.

Kitapların ve sahîfelerin cümlesine îman îmanın şartlarındandır.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

ŞEYH SA’DÎ ŞİRÂZΒDEN SEÇMELER

1- RUBÂÎLERİNDEN SEÇMELER

Yalvarışları dinleyen tek Tanrı, zorluklara yetişen âcizler sığınağı! Hiçbir kapalı iş sana gizli değildir. Sen gizli, kapalı her şeyi bilicisin. Saymaya güç yetiremediğim göklerin ve yerlerin yaratıcısı sensin. Sana nasıl şükredeyim? Seni nasıl öveyim? Her hâlin koruyucusu sensin. Ey yalvarışları kabul eden Tanrım! Sâdi’nin duâlarını makbul kıl!

Gel ey sevgili! Âşıklar kapında kul olmuşlardır. Hırçınlığına aldırmazlar. Yaptığın cevir ve cefâlarda mâzursun. Fakat özrünün kabul edilmemesine meydan vermeden, kıyâmet kopmadan gel.

İbâdetle kendini bir deri kemiğe döndürüp de bu hâlin iyi bir kulluk eseri olduğuna inandınsa çirkin bir iştir bu. Sevgiliyi arayan gerçek âşık ok temreninin üstünde bile yürüse, yine dostun minnet ve sevgisini gönlünde taşır.

Gönül bir kimseye verilebilirse, sana vereyim, ey sevgili. Çünkü güzel huy, hoş koku, sevimli yüz, sendedir. Aşkına dayanamadığım biri varsa o da sensin. Benim bütün varlığım ancak senin varlığındandır.

Şu kötü hâlim dostun gözüne iyi göründükten sonra, düşman dilerse cefâlarla derimi yüzsün. İnsafsız düşmanı gönderen madem ki, odur, bu düşmanı dost edinmezsem döneklerden olayım!

Geceler geçer de, gözümü kapayamam, bütün halk uykuda, ben seni düşünmekle mestim. Kendi elinle kanımı döksen bile niyaz eteğini elimden bırakamam.

Yanında bulunduğum geceler benim için gündüzdür. Seninle geçen her günüm nevruzdur. Emret, mum sönsün, ay batsın. Benim gündüzüm seni yanımda gördüğüm gecedir.

Varlığından bir kıl ucu kaldıkça, sendeki puta tapma düşüncesi de devam edecektir.

“Şüphe putunu kırdım da kurtuldum” diyorsun. Fakat bu sefer de seni şüpheden kurtaran put yaşayacaktır.

İsâbetli tedbîri hoş gönülde arayacaksın. Sağlık ve esenliğin ilk sermâyesi de yeter derecede bir varlıktır. Çolak kol kuvvetli kılıç sallayamaz. Kırık gönülden doğru tedbir beklenemez.

Gözlerini herkesin yüzüne dikenler, nazar ehli katında çörçöp gibidirler.

Kadı şeriat fetvâsını iki şâhitle verir. Halbuki, aşk mezhebinde bir şâhit kâfidir.

Tanrı erleri ne cennet, ne de renk ve koku isterler. Hattâ hoş çehre, güzel huy da istemezler. Onların eşsiz bir sevgilileri vardır ki, dünyâ ve âhirette ancak onu isterler.

Sana karşı sabırlı olduğumu, yâhut sevgi ve hasretine katlandığımı söylersem inanma. Fakat sabır ve tahammül etmiyeyim de, ne yapayım? Âşıklar için kanaat ve tevekkül zarûridir.

Câhil her yerde, herkesle çıngar çıkarır. Suda boğulanlar gibi, gördüğü her şeye sarılır. Rezillerle yoldaş olma. Çünkü tencere ile düşüp kalkana kara bulaşır.

Ne te’siri olur? Aşka yabancı olana mûsiki haramdır. Çünkü ateş yanmayan yerden duman çıkmaz.

Gönlümüzü eğleyen sevgiliye “çirkindir” diyorlar. “Bırak onu. Daha ne kadar kapılacaksın?” O senin gözünde güzel olmayabilir. Fakat yalnız benim sevgilim olur ya. Gönül ehlinin gözü ile bakarsan sen de âşık olursun.

Mecnun, Leylâ’nın aşkına tahammül etmese idi, gerçek âşık olduğunu iddiâ edemezdi. Aşk mezhebinde can gezdirenler, bunun içindir ki, dünyâya yersiz iltifat etmezler.

Bir gecelik senin olsam, gül bahçende bir dikenin olsam, ne olur?! Cihan aslanları dergâhının tilkileridir; ben kapıcının iti olsam, ne çıkar?!.

Davul sesi aslanların bile yüreğini hoplatır. Değerli canını pişmanlıkla telef etme. Düşmanlıkta başa çıkamıyacağın kimselerle iyi geçin. Kıramayacağın eli öp de, başına koy.

Hoşuna giden komşunun evi de, köyü de cennet gibi görünür. Yüzünü görmek istemediğin komşunun yanında ise cennet cehennem olur.

Kendimi “aslan yatağında” bilirdim. Düşman karşıma çıkınca tilkiye döndüm. “Ayrılık gününde belki sabredebili-rim” diyordum. Fakat iş başa düşünce buna güç yetiremedim.

Kalkıp, gideyim. Artık bundan fazla bir tedbirim kalmadı. O, isterse dâimâ bana ok veya kılıç vursun. Ola ki, bir kerrecik yenini tutmama müsâde eder. Bunu da yapmazsa, bâri gideyim kapının eşiğinde öleyim.

Sizlerle bizler birbirimizle akrabayız. Aramızdaki perdeyi yırtmaktan daha iyi bir şey olamaz. Ey hoca! Sen beni ayıplama, ben de sana dil uzatmayayım ki, birbirimizden beteriz.

Diri gönüllü, irfanlı erlerle düşüp kalkmaya bak, birtakım bayağıların tedbirlerine uyup da Hakk’ı kendine düşman etme. Süleyman mülkünden nasip almak istiyorsan bir karıncanın bile gönlünü incitme.

Ben sevgilimin kapısının toprağını kirpiklerimle süpüreceğim. Ey rakip, söylemek istediğin şeyleri bana anlatma. Sineğin ayağı bala sımsıkı yapışınca, ne kadar kovsan yerinden ayrılamaz.

Yarın amel defterinin kara yazısına baktığın zaman, şaşkınlıkla elini ağzına çok götüreceksin. Dînini dünyâya satmışlardan habersizsin. Yûsuf’u on dirhem akçaya satıyorsun. Ne eşeksin!

Gönül murâdını zamâneden ararsan, kendini boş yere gamlarla kocaltırsın. Diyelim ki, düşmanlar elinden dostlara şikâyette bulunuyorsun. Fakat dost cefâ ederse ne tedbir alırsın?

 

2- GAZELLERİNDEN SEÇMELER

 

Ey sevgili, gitme! Gönül senin aşkında. Kabul edersen can da sana fedâdır. Âriflerin kavgası, âşıkların niyâzı cennet taâmından değil, sana kavuşma şevkindendir. Bize taç giydirsen de, maksadımız senin kabûlün. Kılıç vursan da dileğimiz senin rızânı kazanmaktır. İster kulunu okşa, ister zincire vur, ister mükafatlandır, ister cezâ ver... hüküm senin hükmündür.

İster düşman kemendinde, ister aslan ağzında olsun, sana âşinâ olanın ömrü saâdet içinde geçer. Her nerede bir uyanık kalpli varsa senin toprağında, hangi tarafta gamlı bir el varsa senin duâna açılmış. Zincirine bağlı esirin yalnız ben değilim. Her yerde gönlü kırıklar sana vurgun, bir cemaat, dünyâ nîmetleri havasını çalar, bir zümre âhiret havasında; bizim sevdâmız da ancak sana kavuşmak. Kendinden geçmiş canların gıdâsı senin iltifâtın, uyanık kalplilerin canlarının rahatı senin teveccühündür. Biz günahkârlarız, sen rahmet deryâsısın; işlenen suçlar senin ihsan ve affının ümidiyledir. Günahımız hesâba sığmassa da, senin sonsuz fazîlet ve rahmetinin var olduğu bir yerde ne değeri olabilir? Hiç kimseye ebedî bir ömür ve sonsuz bir hayat yoktur. Sen ebedî bir pâdişahsın. Devamlı devlet senin varlığındır. Her nerede padişahlık, ululuk ve başbuğluk varsa, senin yüce kapının eşiğinde biter. Sâdi senin medh ve senânı şerh edemez. Seni öğrenmek husûsunda susmak da sana karşı haddini bilmektir.

Hasretine daha ne kadar katlanayım? Tek bir yaprağım yok. Sabretmeye tahammülüm, beklemeye kudretim yok. Korkarım ki, yalnızlık hâlimi rüsvaylığa götürür. Zâten korkum kimsesizliktendir. Yoksa rüsvaylığa değil. Ayaklarını öpmek istiyorum, zîrâ alçak gönüllüyüm. Gülüne vurgunum, beni vuslat bağına götür ki, kargalar gibi öteyim. Çünkü bülbül nefesli değilim. Sevgilinin güzel çehresi gözümde canlanınca kendini beğenmişlik etmem. Kendi aklıyla yürüyenlerden de değilim.

Harap olmuşum, ama devrin kahrını çekiyorum. Tâkatim yoksa da, cevrinin yükünü taşıyorum. Gönlün benden usandı, başkalarına yöneldi. Ya ben kimi arayayım? Senin gibi hercâîliğim yok ki.. Gamınla mum gibi tutuşup yanan, dili ateşli Sâdi’yim. Bütün bu ateşli dilimle berâber senden şikâyetciliğim de yok.

Bende şu var ki, güzelliğe karşı sabrım yok. Riyâkarlık etmem. Kendimde olmayanı göstermek istemem. Ey düzgün görüşlü ve düşünceli insan, sende buna kuvvet varsa bende imkan yok.

Kardeşim, sende gizli gönül derdi yoksa, dervişin sana aşktan bahsetmemesi daha iyidir.

Kudret kalemine hayran kaldığım o sanatkârın eserine hiçbir mahluk bilmiyorum ki, hayran olmasın. Ey Sâdi! Değerli ömür sona erdi. Fakat senin aşk hikâyelerinin ardı arkası gelmedi.

Düşünce kapısını kapadım. Hayal kalemini kırdım. Çünkü sen târif ve tasvîre sığmayacak derecede güzelsin.

Sâdi, bu işin çâresi sebat, hoş geçinme ve tahammüldür. Mâdem ki, sana muhtâcım, ağır yüklerini omuzumda taşıyacağım.

Sabah uykusundan sevgiliye mutlu tâlih diledim. Ey dünyâ ve âhiret gamı! artık gönülden savuş. Burası ağırlık anbarı mı, yoksa dostun seyran yeri mi? Bundan böyle yabancılarla sohbeti kökünden keseyim. Gönül bağında sevgi fidanından başka bitki yetiştirmeyeyim. Yanına gelip gittiğini şaşkınlıkla anlayamadım. Bilmem ki, o gelen dost mu idi, yoksa hayâlî mi?

Duygum kalmadı. Akıl gitti. Dilim bağlandı. Bahtiyar, dostun kemâlinde mahvolan kimsedir. Sâdi, arada perde yoktur. Sen aynanı temiz tut. Paslı bir ayna yarin cemâlini nasıl aksettirebilir?

Gönlümün gözünde sabır olsaydı, aşktan başka bir ağırlık taşımazdım. Geride kalan ömrüm ne olacak? Bilmiyorum. Yazık ki, geçen günler havaya gitti.

Mecnun, aşk yolunda bugünde aynı halde ise, İSLÂM, Leylâ’nın dînidir. Üst tarafı sapkınlıktır.

Şirin’in ıztırâbı varsa, bundan Ferhad’a ne? Fakat Ferhat rüsvaylığa uğrarsa Şirin’in tahammülü yoktur.

Ey hânende, dikkat et! Gazeli böyle oku.. Tuttuğun bu yol bir yere varacak.

Ey su kıyısından gelip geçen dâvâcı, bizim gibi batmak tehlikesinde olanların neler çektiğini bilmezsin.

Bu kapıdan nereye ayrılalım? Gönül ehli erenler derneğinden ayak çekemiyorum, amma başımı da kaldıramıyorum. Çünkü orası utanç yeridir.

ALLÂH’ı zikretmekten başka her ne yaparsan, ömrü boşuna harcarsın. Aşk sırrından başka ne söylersen, dedikodudan ibârettir. Bizim hiç kimse ile başka bir işimiz kalmadı. Sensiz alıp sattığımız her şey de, verdiğimiz söz de çürüktür. Senin her cefândan bir vefâ kokusu tüter. Her görüşünde bin bir okşayış var.

Sâdi, gönül aynanı yabancı nakışlardan temizle. Hakk’a yol göstermeyen bir ilim, sapkınlıktan başka nedir?

Sevgilim, cennet, uygun gönüllü dostların derneğidir. Uygunsuz dostların meclisi ise cehennemdir.

Anla ki, şu fâni hayâtın tadı ve nîmeti ancak bir sevgili ile baş başa geçirdiğin demlerdir.

Her kulağı, gözü, ağzı olan adam değildir. Nice şeytanlar var ki, Âdemoğlu kılığında görünür. Er, gerçek adam kendisinde ahlak güzelliği olandır. Yüz güzelliği ile başka süsler âlemdeki fâni nakışlara benzer.

Hayatta uysal ve kafa dengi bir dosttan başka hiçbir şeye hasret ve kıskançlık çekmedim. Güzelliğe karşı gözünü kapayan duygusuza öğüt verme. Onda cehâlet pek sağlam yerleşmiştir.

İnsan cihanda herkesle fikir birliği edemez. Herkesin birleştiği bir nokta varsa, o da gerçek bir dost ile birlikte yaşamak arzusudur. Yarasından henüz tâze kan sızan bir gönül ehli sevgilinin yüzünü görünce, bu temâşa ona merhem gibi gelir.

Dünyâ hoş, mal değerli, can tatlıdır. Fakat gerçek dost hepsinden üstündür.

Cimri mal sevdâsı ile bütün yıl sıkıntıda.. Sâdi, dost yüzünden bütün gün sevinç içindedir.

Bugün anlaşıldı ki, sen Tanrı’nın sevgilisisin. Çünkü can âleminden bütün gönüller sana aktı. Âşıklarında nasıl sabır ve rahat olabilir? Sana candan sabredebilen kimseyi aslâ işitmedim. Hasretinden dağlara düştüm. Kirpiklerim o kadar yaş döktü ki, taşları aşındırdı.

Nazarında tan yeli özür dilemedikçe, güz rüzgarının çimenlerde yaptığı cefâlar böyle sürüp gidecek mi?

Gül tekrar dönüşünün müjdesini çimene yaydı diye Sabâ sultânı ağzını Mısır altınlariyle doldurdu. Dağ eteğinden tâ şehir kapısına kadar yeşillikten bir sergi döşedi ve üstüne lâleler saçtı.

Yer yüzü hırka giyinsin ki, Sâdi de ağarmış başını gül yüzüne kavuşmak devletiyle tâzelendirsin.

Cefâsı bol olan güzellerin safâsı da vardır. İnsanlara dert yollarlar, ama devâsını da verirler.

Bizim gibi gam çekmemiş olanlar ne bilirler? Ben senin neşeni gördükten sonra gecem nasıl geçer? Bütün ömrümce aşk ve muhâbbette olsam yeridir. Çünkü senin hicrânın gibi hiçbir yük taşımadım.

Ezâ çekmiş Yâkub’un yürek acısını benden sor. Bağrı yanıkların gamını yanık gönüllüler bilir. Divâneye öğüt versen de dinlemez. Ona söz anlattıkça zincirlerini koparmak ister.

Biz sensiz kalbimizde sabır kuvveti bulamıyoruz. Alevli ateş içinde kim dayanabilir? Ciğerim yandıkca gözüm ağlar. Bu göz yaşları ateşini söndüren bir su değildir. Hayâlinin sultânı benim gibi bir zavallının sabrına hücum etmedikce bir gece bile rahat kalmaz.

Ayrılık zehrini tatmayanların ağzına vuslat şekeri tatlı gelmez. Murat eteğini bir daha yakalıyabilseydim, canım sağ oldukça onu hiç kimse elimden koparamazdı.

Ne yazık! Korkarım ki, bu dert beni götürecek. Çünkü kalbimde halâ gül yüzünün hasreti yaşıyor. Ardı sıra gözlerimin seli boşansaydı, Farst’an Horasan’a gemiyle haberci gidebilirdi. Feryâdıma, hicranımın şerhini yazsam, okuyanların kalbinden feryat kopar.

Bilmem ki, o şûh kaşın nasıl bir mihraptır? Zındık bile görse hemen namaza kalkar. Ayağını toprağa basacağına, Sâdi’nin gözlerine bas. Senin gibi sevgilisi olan elbette kendini naza çeker.

Bütün ömrünü bir gülün sevdâsına bağlayan, bülbülün niçin divâne olduğunu bilir. Sâdi içindeki yaranın sızısını hiç kimse anlayamaz; derdini ancak acısı olanlara söyle.

Bir gönül aşk ateşi ile yanarsa şaşılmaz. Orası öyle bir şamdandır ki, içinde polat bile ateşlenir.

Senden bana bir vuslat müjdesi getiren olsaydı, bundan böyle bir daha yüzümü halka göstermez kapımı âleme kapatırdım.

Bir kerre kulağını Sâdi’ye aç da, istekle dinle. Çünkü aşk ateşini gönül okşayıcı sözler yaratır.

Sitemlere katlanmaktan başka çâremiz yok. Sineğin tatlı canı teninde kaldıkça helvacının çevresinde dolaşır.

Elim canıma yetmiyor ki, onu yoluna saçayım. Gönül kime verilir ki, senden geri alayım?. Aşkını şerh edecek kuvvet kalemin dilinde yok. Umut kapısının çevresinde dönüp dolaşayım.

Aziz ayağının toprağı hakkı için, andımı bozmadım. Sen benden ayrıldın. Ama ben bir başkasına bağlanmadım.

Sensiz kaldım da, nasıl kıyâmet kopmadı, namaza durdum? Ama dalgınlıktan farkına varmadım, bilmem, senin hayâline nasıl el bağladım? Dalgın namaz şeriat yönünden câiz değil. Ama benim namazımı zâten kim kabul eder?

Sâdi, sen varken varlık davâsında olanlardan değildir.

Sâki, bir kadeh getir, çünkü zâhitliğe tövbe ettim. Sazcı bir hava çal, artık hırkadan utanç duyuyorum. Yokluk selini varlığımın başına akıt; çünkü varlık toprağından gönlümde tozlar var. Mahmûrum ama ayaklarımı sağlam basıyorum.

Zannetme ki, bu kapıdan rüsvaylıkla ayrılırım. Gönlüm burada. Onu ver ki, selâmetle gideyim.

Buraya ayak basmadan önce başımdan vaz geçtiğimi söyledim. Riyâ ile gelmedim ki, kovularak döneyim. Eski âşıklardanım. Tatlı canımı bağışlarım. Yeni bir mürit değilim ki, angaryadan kaçınayım. Senden kulağıma “--ey Sâdi, öl” diye bir ses gelse, mezar kıyısına kadar sevine sevine giderim. Ölüm kapısında seninle birlikte haşrolacağımı bilsem, mezardan raks ede ede fırlar, kıyâmete kadar koşarım.

Sâdi feryatlarla yolunda yere kapanmış diyor ki : Önce sen beğendin de gönlümü aldın, yoksa ben sana kapılmadım.

Kalbime âşinâ bir kimse göremiyorum ki, derman göremeyince dert ile hoş geçiniyorum. Merhem bulamayınca yaraya katlanıyorum.

Ne bahtiyar, ne hoştur o gönül ki, aşka yabancıdır? Ben ona âşinâ olduktan sonra, mesut bir gönül yüzü göremedim.

Çok ağlamaktan göz yaşlarım utancımı kaçırdı. Feryatların netîcesinden de göz yaşından başka bir şey göremiyorum.

Sâdi gönüllere aşkından bahsetmekte geç kaldı. Bu put kendisine taptıkca ne acayipleşiyor. Bütün dünyâ yaslarının bağı gönlümde idi. Senin tuzağına tutulunca hepsinden kurtuldum.

Sensiz kalan zavallı ben temâşâdan ne anlıyayım? Bağ arzusu, sahra sevdâsı güdersem kâfir olayım.

Ne bülbüllerin sesine kapılmış, ne kırmızı güllerle, lâlelerin aşkına tutulmuşum? Ayağını bastığın yerlere başımı koymak isterim. Mescide gitsem mihrâbım senin kaşların, ateş-gedede olsam putum senin zülfündür.

Canım senin vuslatının sevdâsıyle yandı. Benim gibi bir küstaha bak ki, ne sevdâlar güdüyorum? Şu miskin aklı hangi düşünce ile zaptedeyim? Şu deli gönlü hangi tedbirle susturayım? Biraz bana meylet ki, gözlerimi her şeyden kapadım. Elimi tut ki, her iki cihandan el çektim.

Seninle geçen bir an, bana sekiz cennetten daha hoştur.

Beni “Sâdi’m” diye çağır ki, mânen seninim. Her ne kadar sûrette Âdem ve Havvâ soyundan isem de...

Tanrım, sana ne kulluk ettim ki, bu mükâfâtı buluyorum? Sana yarar ne iş gördüm ki, bu mertebeye erişiyorum?

Yâ Rabbi, benim gibi gaflet uykusuna dalmış bir zavallıyı uyandıran sensin. Bahtımı bu kadar uyanık gören de benim.

Araya halvet girdikten sonra ne ışık, ne saray istiyorum. Cennete minnetim yok. Çünkü sevgilinin cemâlini seyrediyorum.

Ben şimdi hangi lâleyi koklayayım? Dimağım amber kokuları ile dolu. Niçin reyhan demetleri bağlıyayım? Cihanı gül bahçesi gibi görüyorum.

Feleklerden bir nâra sesi geliyor. “Bu ne acâyip iştir ki,” diyor, “Sâdi’yi dost yüzünden bahtiyar görüyorum!”

Diyar diyar gezdim, hep boş yere. Aşk define keskin nazarlarımın oku değdikçe düşman şehirde rüsvaylıkla beni defe koymuş çalıyor.

Diyorsun ki : “Ya gamımla otur, yâhut can sevdâsından vazgeç.” Ey can, senin fermânını tutanlardanım. Hem oturayım, hem de canımdan vaz geçeyim Eğer cennet sensiz olacaksa, bu kubbede oturmayayım. Cehennemde berâber olacaksak, cennete girmeye vesîle rahmet gereksiz bana.

Sâdi seni andıkça kabına sığmıyorsa, biricik dostun olduğu içindir. Yoksa, yabancılarla kaynaşamaz.

Âh! Senden uzakta öyle yanıp tutuşmadayım ki, bir kıvılcımım cihanı ateşler. Yanıyorum, yanıyorum.. Ama “ben falanın aşkından yanıyorum” demeye bile cesâretim yok. Merhamet et ki, artık bittim. Şefkat göster, artık canımdan geçiyorum.

Dostlar hep yanında. Onlar naz ve nîmet içinde. Zavallı günahkar ben... İşte buna yanıyorum.

“--Ey Sâdi, inleme” derler bana öyle. Ama ses çıkarmasam içimden yandığımı kim bilecek?

Gel, gel ki, sensiz aşkının gamıyla pek şaşkın bir haldeyim. Gel gör ki, şimdi sensiz ne kadar hastayım? Haber gönderdim ve dedim ki : “Gel, beni hoş tut.” Bana cevap şu oldu : “--Ben sensiz hoşum”

Ey heves rüzgarına kapılmış gafil ! Senin aklın, fikrin ya sarayda, ya şarapta. Nefsinin arzusu dışında bir adım at. Tanrı’yı hiç hayâle getirmedin.

Doğruluk caddesinden yolunu saptırmak insanı gaflet çölüne düşürür. Felek verdiğini bir defâ elinden alırsa, bir daha insafa gelip de geri vermez.

Ey peri yavrusu ! Put sevdâsında dolaşıp da, nefis şeytanının zahmetlerine katlanma. Bu alçaklar dostu zamânenin, o müstesnâ canı senden nasıl alacağını göreceksin.

Sen şimdi kaygısızsın. Ne bilirsin ki, bana da hazırlanmış bir hayat yoktur. Hürriyet mülkünü fethetmek mümkün değilse, zindana atılmış hislerini de mi açamazsın?

Erkeklik dâvâsı güder, kadınlık gösterirsin. Hünsâ gibi hem erkek hem kadın olma.

Ey Sâdi, bu yolculuktan daha ne kadar dem vuracaksın? Kâfile önden gitmedimi? Kadeh gibi ne zamana kadar çın çın edeceksin?

Bu gülüşler ancak sâde oyuncakların yüzünde olur.

Ey aşkının velvelesi her tarafı tutmuş olan sevgili! Senin o ay yüzün gönlümüzden riyâ bulutlarını dağıttı. Merhamet etde, bir kıl ucu kadar iltifat göster. Çünkü onun her saçının telinde bir “âh” gizlidir. Gözlerimin susuzluğunu bir türlü gideremiyorum. Ey hasretiyle her âşığını bir köşede inleten dilber! Ey safâsıyle her kalbi bir kenarda avâre bırakan sevgili! Biz candan âşıklarız. Bize her an bir destanla, her gün bir cilve ile gelmekten çekinmiyorsun.

Rüzgar senin güzelliğinden bahçelere bir koku götürdükçe, hazânın eli reyhanlar derneğini dağıtamaz. Latif tenin gibi bir gümüş mâden ocaklarında bulunmaz. Zaptettiğin güzellik meydanında Sâdi, çomağına takılmış bir toptan başka nedir?

Ey sevgilimin kapusundan geçen rüzgâr! Sanırım ki, cennet bahçesinden esiyorsun.

Sevdâ ile kendinden geçmiş olanların her an divane gibi kırlarda dolaşması sebepsiz değildir.

Bâri gözlerin bir kerrecik olsun o sevgilinin yanaklarına ilişirse, benim gibi başı dönmüş bir halde her tarafı dolaş : Yârin eteğini elimden ayıramam. Bırak beni sevgilim ! Varsın adım kötülükle dillere destan olsun. 

Ey can! Seni zikretmekten başka hatırımdan bir şey geçmez. Çünkü sen bana toptan rahmetinin kümeleştigi cennet hayâlisin.

Gamlı tabiatına karşı gönül ne yapsın? Elinden bir şey gelmez. Her mevsimin şartları gemi yürütmeye elverişli değildir.

Çok gelip geçtin. Ama bizim tarafımıza bir göz atmadın. Bir gün geçmedi ki, hatırdan geçmeyesin. Kemendini kime attın da avlayamadın? Kılıcını kime çektin de öldüremedin? Sâdi’nin gönlüne işlediğin o nakışları kazâ seli zamânenin defterinden silemiyecektir.

Suçumuz nedir ki, bizimle artık konuşmaz oldun? Halbuki senin gibi bir huysuzdan şikâyetçi olan biziz.

Binlerce âşık seni dilemekte, seni aramakta. Ama sen isteğinle hiçbir gönül aramıyorsun. Buna rağmen gariptir ki, hiç kimse hasretine dayanamıyor.

Gel! Her ne yaparsan da, gene güzelsin. Bana gül gerekmez. Servi gözüme görünmez. Bana senin vuslatın lâzım.

“Bir gönülde iki sevgili yaşamaz” sözü doğrudur. Ey sevgilinin cemâlini arayan zavallı! Bâri kendi benliğinden vazgeç. Aşk eşiğine ayak bastınsa, anla ki, elini gayrıdan yıkamak zorundasın.

Gecenin uzunluğunu dertli gözlerden sor. Sen suyun değerini ne bilirsin? Irmak kıyısındasın.

Zavallı Sâdi’nin toprağından aşk kokusu tüter. Ölümünden bin yıl sonra bile koklasan, yine bu kokuyu duyarsın.

SONSÖZ

Bundan evvel yazılarımda bahsettiğim gibi, Şeyh Sâdi Şirâzî Hazretleri nur-ı aynım olduğu gibi, aramızda mîzaç benzerliği, yakarış ve tazarrû-niyaz benzerliği, güzelliklere karşı görüş benzerliği, hemcinsine karşı hoşgörü benzerliği vardır. Ancak bu îzahımdan ALLÂH’a noksan sıfat isnat edercesine, semâvî dinle bağdaşmayan “reankarnasyon (tenâsüh)” demeyesin. İslâmiyet’te ve ALLÂH’ın sıfatlarında bu türlü ilme yer yoktur.

Sene 1956. Berat gecesi, mânâ âleminde Hazret-i Peygamber (s.t.a.v.) Efendimiz, Çahâr-ı yâr-i güzin ve ashâbdan hayli zevâtın da mevcut olduğu bir mecliste Ebû Bekir Sıddîk’ın (r.a.) önünde, masa üzerinde büyük bir defter açılmış. Peygamber Efendimiz’in mübârek emrini bekliyordu. Bu abd-i âciz imtihan oluyordum. Laf ve söz imtihanı değil, hâl imtihanı idi; tazarrû, niyaz, sessiz yakarış imtihanı idi. Peygamberimiz Efendimiz buyurdular ki :

“--Yaz, Şeyh Sâdi Şirâzî diye” Ebû Bekir Sıddık (r.a.) açık duran büyük deftere yazıyordu. Abd-i âciz içimden : “--Şeyh Sâdi Şirâzî yüzlerce sene evvel yaşamıştı” diye düşünürken, Peygamberimiz Efendimiz :

“--İkinci Şeyh Sâdi diye” işâret buyurdular.

Bu mânâmı kimseye söylemedim. Şeyhime de hicâbımdan söyleyemedim. Takrîben iki ay kadar sonra şeyhim efendim kalabalık derviş meclisinde, 7 tarikten icâzetli kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendi de hazır bulunuyordu. Şeyhim efendim şeyhliğimi cemaate : “--Şâhit olun” diye tebliğ eylediler.

Kitabçıkta Şeyh Sâdi Hazretleri’nden daha çok niçin bahsettiğim sanırım daha kolay anlaşılır.

Rubâî ve gazellerinde düşüncelerimi, tazarrû, niyâzımı, yakarışımı, tek kelam ile aşkımı buluyorum. Mübarek kardeşim, bu hasletlere sen de katıl. Mânâsız, anlamsız yaratılmadın. Kadrini kıymetini bil. Dâimâ güzeli bul. Güzeli yaşa. İki âlemde de mesut ve bahtiyar olursun.

Arzda varisü’l-Nebî, nedîm-i ilâhî hiç eksik olmadı. Olamaz da. Her asır rahmet-i ilâhîye uygun yaratılmıştır. Arayan bulur. Hazret-i ALLAH : “Siz asrı tanetmeyin” diye buyurmadı mı? Zamanda gazap ve iltimas yoktur. İyi bilesin, zaman kılıçtır; kullanmayı bilemez isen o seni keser. Hazret-i ALLÂH’ın yasakları dışında, güzellikleri bulasın. Geçmişten ibret alasın. İstikbâli bilemezsin. Hal bugündür. Îman terâzisi ile İslâm’ı, günü yaşayasın ki, yaratılışın sırrı sende tecellî edecektir. Şüphen olmasın.

Peygamber efendilerimize derece vermeye kalkışma. Emr-i ilâhîye ters düşersin. Şeriatı ile yükümlü olduğun ALLAH elçisinin izinden ayrılma. Peygamber efendilerimizin vârislerini de tanı.

Türkçe’de her mevzûda kullanılan, basit hitaplarda da ifâde edilen, ancak zâhirî ulemânın kıskançlığının zuhûrundan başka îzahı olmayan “dost” demeyi bırakalım da evliyâya “evliy┠diyelim. Hazret-i Kur’ân’ın da mânâsını bu yönlü tahrif etmeyelim, lütfen. ALLÂH’ın rahmetinin tecellîsi olan evliyâsı arzda her zaman vardır, kıyâmete kadar da olacaktır. Aksini düşünmek Hazret-i ALLÂH’a noksan sıfat ve zulüm isnat etmektir.

“Evliyâma ezâ edene harp îlan ederim” hadîs-i kudsîsini huzûrun için hatırından çıkarmıyasın. Hazret-i ALLÂH’ın harbi olur mu? diye hafife almayasın!

Benî İsrâil’in müşrikleri Mûsâ (aleyhi’s-selâm)’a

“--Yâ Mûs┠dediler “ALLÂH’ın azabı ile bizleri korkutuyorsun. Ama biz böyle bir şey göremedik!”

Hazret-i ALLAH, Mûsâ (aleyhi’s-selâm)’a :

“--Yâ Mûsâ, biz onlardan göz yaşlarını aldık. Bu belâ onlara yetmiyor mu?” diye buyurdu.

Muhterem kardeşim, Hazret-i ALLAH kendisini tanıyan kullarına gizli bir şey bırakmamış. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

Göz yaşların kalbini ıslattığı zaman, o hal ve müracatını kâinat bilir.

Hayâtında ilâhî aşkın müjdesinin kanıtı olan, yalnız Hazret-i ALLÂH’ı düşünerek sevinç göz yaşı hiç gayr-i ihtiyârî aktı mı? O yaş başka mecrâdan gelir. kaynağı rahmettir, mağfirettir, aşk-ı ilâhîden verilen sadâkat bonservisidir. Tuzlu değil, tatlıdır.

Evliyâullah şeriatıyla yükümlü olduğu peygamberinin vârisidirler.

Ruhlar âleminde dahi peygamber efendilerimiz peygamber idiler. Vârisleri olan evliyâullah da evliyâ idiler.

Kâmil doğarmış ehl-i Hak, doğmadan evvel anası

ALLÂH’ın istisnâi tertîbidirler. Bu türlü vazîfeli tertip ve tanzim etmek beşerin yetkisi dışındadır. Peygamber efendilerimizin peygamber tâyin etmeye yetkileri yoktur. Evliyâ dahi bu mevzûda yetkili değildir. Yetki bi-zâtihî Hazret-i ALLÂH’a mahsustur. Evliyâlar görünüşte ayrı ayrı mîzâca sâhip olup, dış yönleri biri birine benzemez. Mânâ ve vazîfelerinin anlamı birdir. Peygamber efendilerimiz mâsum yaratılmış olup, günah işlemezler. Evliyâlar mâsum değillerdir. Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da Hazret-i ALLAH buyurdu : “Elâ, inne evliyâallâhi lâ-havfün aleyhim ve-lâ-hüm yahzenûn” (Evliyâm için korku yoktur, onlar üzülmüyeceklerdir de). (Yunus Sûresi, 62)

***

Pâdişah uyanık lalasına :

“--Lala, merak ediyorum : Evliyâ nasıldır? Bana gösterebilir misin?” dedi.

Bu hususta bilgili olan başvezir pâdişahla, tebdîl-i kıyâfet ederek, bir çömlekçiye vardılar. Pâdişaha fısıldadı :

“--İşte şevketlim, çömlekçi. Hâzâ evliyâdır.”

Meraklı pâdişah çömlekçinin sabrını ölçerek, deneme kasdiyle üst üste yığılı duran çömleklerin altındakini çekince, o sıra olduğu gibi kırıldı. Başka sıraları da altından çekerek kırdı. Dükkanda çömlek kalmadı. Bu hâli gören çömlekçi gâyet ferah :

“--Canınız sağolsun, olur böyle kazâlar” diye müşterisinden özür diledi.

Pâdişah çok duygulandı. Hesâbı kapatan başvezirden, başka varsa, ona da götürmesini ricâ etti. Kasap dükkanına girdiler. Kasap ricâldendi. Pâdişah çengelde ne kadar asılı et varsa işâretiyle hepsini kestirdi. Et bitti. Bu sefer

“--Hiçbirini beğenmedim” diye etleri perişan etti. Sabır küpü kasap incinmedi, gücenmedi. Üstelik özür diledi.

“--Başka et kalmadı. Olsaydı, isteğinizi yerine getirmek benim zevkim olurdu, özür dilerim” dedi.

Bu tutum ve sabır karşısında mânevî hazla dolu dolu olan pâdişah :

“--Bir tâne daha” diye başvezire emir verdi. Yollarının üzerindeki uyanık insan karpuzcuya götürdü. Pâdişah aynı yöntemi karpuzcuya da uygulamak için karpuzu aldı. İki dizinin arasında sıktı. Sertliğini kaybeden karpuzu yere bıraktı. Başka aldı, sıktı, bıraktı. Tekrar sıktı, bıraktı. Bu durumdan rahatsız olan karpuzcu pâdişaha yaklaştı :

“--Buraya bak! Ben pâdişah falan tanımam. Ben çömlekci ve kasap değilim. Haksızlığa tahammül edemem. Edebinle, sıkıp gevşettiğin karpuzları al, parasını ver. Seni zikke gibi yere çakmadan defol!.” Deyince, işin vehâmetini iyi bilen başvezir hesâbı ödedi ve neye uğradığını anlayamayan pâdişahı, kaçırırcasına ordan uzaklaştırdı. Ve pâdişah da anladı ki, her kuşun eti yenmiyor, her at aynı kamçı ile gitmiyor!

Peygamber efendilerimizi ve vârisleri olan evliyâyı iyi anla da, istifâde et. Onlar rahmet-i ilâhînin zuhûruna vesîle kılınmıştır. Yetki ve tasarrufât ALLÂH’ındır. Gayrısı vesîledir.

 

İksir-i a’zamdır, nutk-ı ehlullâh,

Yek nazarda hâki kimyâ ederler.

Hakk’ın esrârından onlardır âgâh,

Velâkin sûrette ihfâ ederler.

 

Hakâretle bakma dervişanlara,

Köhne abâ giyen ârifânlara.

“Vârisü’l-enbiy┠denmiş anlara,

Mürde gönülleri ihyâ ederler.

 

Emrâh-ı cehdeyle, kâli hâl eyle,

Kâl ehl-i olandan infisâl eyle.

Erenleri bul da imtisâl eyle,

Seni de vâsıl-ı Mevlâ ederler.

            (Âşık Emrah)

 

S Ö Z L Ü K

Abd-i âciz               :  Âciz kul

Abes                                      :  Boş şey

Âfâkî                                       :  Dış âleme âit

Âgah                                      :  Bilen, haberdar

Âguş                                      :  Kucak

Âhenk                                     :  Düzen, tertip

Âhir zaman Nebîsi   :  Son peygamber

Ahit                                         :  Söz verme

Ahlak                                      :  Güzel huy sâhibi olmak

Ahsen-i takvim        :  En güzel yaratılış

Akâid                                      :  İnanç esasları

Akılcılık                                    :  Her şeyi akıl ile ölçmeye çalışmak 

Akl-ı selim                :  Sağlam akıl sâhibi

Âlem-i Lâhût            :  Lâhût âlemi, mânevî âlemlerden biri

Alleme’l-esmâ      :  Meali : “Ona (Âdem’e) isimleri (eşyâyı) öğretti” demektir. Fakat Hz. Âdem için “bütün isimleri, eşyânın hakîkatini bilen” anlamında kullanılan bir sıfat ve tasavvufta bir makamdır.

A’mâ                                       :  Kör

Amel-i tevhid           :  Allâh'ın birliği düşünülerek yapılan davranış, iş

Angarya                                 :  Lüzumsuz

Ârif                                         :  Allâh’ı bilen kişi

Ârifân                                     :  (Tekil :) Allâh’ı bilen kişi, (çoğul :) bilenler

Âşinâ                                      :  Yabancısı değil, bildik

Âsûde                                     :  Mutlu, huzurlu

Ateş-gede               :  Ateşe tapanların ateşe taptıkları yer

Avam                                      :  Halk tabakası

Âyine-yi nûr-ı Hüdâ :  Allâh’ın nûrunun aynası

Ayna-yı Rahman     :  Rahmân'ın aynası

Ayne'l-yakîn            :  Görerek bilmek

Bâki                                        :  Ebedî, sonu olmayan

Bâtıl                                        :  Gerçek olmayan

Bâtınî                                      :  Mânevî yönle ilgili

Bedevî                                    :  Medeniyetten uzak yaşayan insan

Bende                                     :  Köle

Bende-i dergâh-ı ehlullah :  Allah dostlarının dergâhına hizmet eden

Benlik                                      :  Kişinin kendini düşünmesi

Beytullah                                :  Allâh'ın evi, Kâbe

Beyyinât                                 :  Açıklamalar

Bî-harf ü savt :  Harf ve ses olmaksızın

Biat etmek               :  Söz vererek bir kişiye bağlanmak

Bidat                                       :  Uydurma, sonradan çıkma

Bî-hadd ü hesap     :  Hesapsızca, sınırsız

Bi-lâ-istisnâ             :  İstisnâsız

Binâen                                    :  Bunun üzerine

Bî-şek                                     :  Şüphesiz

Bîzar                                       :  Sıkıntılı

Bi-zâtihî                                  :  Tam kendisi

Burhan                                   :  Kesin delil, sürekli olan kerâmet

Cebriyye                                 :  İnsanın fiillerinde irâde sâhibi olmadığını,            herşeyin kader gereği yapıldığını iddia eden          mezhep

Cefâ                                       :  Eziyet, sıkıntı

Cehrî                                       :  Açık, yüksek sesli

Celbetmek               :  Çekmek, cezbetmek

Cemâdat                                 :  Ağaç, taş gibi cansız varlıkların tümü

Cemî                                       :  Bütün

Cesâmet                                 :  Büyüklük, ağırlık

Cevir                                       :  Eziyet

Cihanı telakkî tarzı   :  Dünyâ görüşü

Cihanşümul             :  Evrensel

Cihat                                       :  Nefis ve düşmanla din uğrunda          

Cıngar çıkarmak      :  Gürültü, kavga çıkarmak

Cüz’î hâkimiyet        :  Yarı hâkimiyet

Cüz’î hürriyet           :  Yarı bağımsızlık

Cüz'î irâde               :  İnsanın kendi irâdesi, fikri

Dalâlet                                    :  Düşünce ya da istek yönünden sapıklık

Darü'l-bekâ              :  Ebedî kalınacak yer, âhiret

Delâlet                                    :  Delil olma, işâret etme

Dem                                        :  Zaman, an

Derû                                     :  Batınî, iç ile ilgili

Deryâ-yı vahdet      :  Tevhid, Allâh’ın birliği denizi, ilmi

Din bezirganları       :  Sahte dindarlar, dîni gelir kaynağı edinenler

Doktrin                                    :  Belli nizâmı olan fikir

Düstür                                    :  Prensip, kural

Ebrar                                      :  İyi kimseler

Edep                                       :  Terbiye, edebiyat

Ednâ kul                                  :  En düşük mertebedeki kişi

Ef’al                                        :  Fiilller

Eflak                                       :  Felekler, dünyâlar

Ehl-i îman                                :  Îman eden kimseler

Ehl-i İslam                               :  Müslümanlar

Ehl-i kitap                                :  Kendilerine kutsal kitap veyâ sahife   indirilenler, Yahudi ve Hıristiyanlar

Ehl-i mârifet             :  Allâh’ı bilen kimseler

Ehlullah                                   :  İbâdet ve tâatleri ile kendilerini Allâh'a yakın       hisseden kimseler

Emir bi'l-ma'ruf         :  İyiliği emretmek

Emsal                                      :  Örnek, geçmiş nesillerin başından geçenler

Enâniyet                                 :  Kendini beğenme, bencillik

Enfusî                                     :  Kişinin iç âlemi ile ilgili

Engizisyon              :  Ortaçağ Avrupası'nda kilise mahkemeleri

Ervah                                      :  Ruhlar

Esrâr                                      :  Bilgi melekesi, sırlar

Evliyâ                                      :  (Tekil :) İrşad makâmını hâiz kişi, (çoğul :)          Velîler

Evrad                                      :  Virdler, dervişin günlük virdi

Ezel-i ervah             :  Ruhlar bedene girmeden önceki zaman

Ezkar                                      :  Zikirler, dervişin günlük dersi

Fakih                                       :  İslâm Hukûkunu bilen kişi

Fâni  evsaf              :  Gelip geçici sıfatlar

Fânîlik                                     :  Yok olmak

Fantezi                                   :  Merak, alâka

Fazilet                                     :  Erdem, üstünlük

Felekiyât                                 :  Gezegenler ilmi

Ferâgat                                   :  Fedâkarlık

Ferah                                      :  Rahat

Fer'î                                        :  Asıl olmayan, teferruatla ilgili

Fetvâ                                      :  Dînî hüküm

Feyiz                                      :  İstifâde

Feylosof                                 :  Filozof, aklı ön planda tutan kişi

Feyyaz menbaa      :  Feyizli, bereketli kaynak

Fiilî sıfat                                  :  Fiil ile ilgili sıfat

Firâset                                    :  Bir şeyin iç yüzünü görebilme kâbiliyeti

Fısk                                         :  Yanlış iş, bozuk iş

Fitne                                       :  İmtihan, bozgunculuk

Fıtrat                                       :  Yaratılış, insanın tabîatı

Futur                                       :  Tereddüt

Gâfil                                        :  Habersiz, câhil                   

Garip                                      :  Yabancı, kimsesiz

Gavsiyet                                 :  Gavslık makâmı

Gavsü'l-A'zam        :  En büyük yardım edici, tasavvufta en büyük makâmın sâhibi, Abdülkâdir Geylânî

Gavur                                     :  Hiçbir hak hukuk tanımayan, gaddar, vicdansız, dinsiz

Gayret                                    :  Çaba

Gayretullah             :  Allâh'ın emri

Gayri                                      :  Yabancı, başka

Gazab-ı ilâhî            :  Allâh’ın gazabı

Gılef                                        :  Kılıf

Güzellikler manzûmesi            :  Güzelliklerden oluşmuş

Habip                                      :  Sevgili

Hafî                                         :  Sessiz, gizli

Hâfıza                                     :  Bellek, hatırlama melekesi

Hakikat hilkati           :  Hakîkat âlemi

Hakîkat                                    :  Öz, kesinlik

Hakka'l-yakîn           :  Hak ile bilmek, bir şeyi bütün teferruâtı ve özü ile bilmek,

Hal ilmi                                    :  Yaşanarak öğrenilen ilim, tasavvuf

Halel                                       :  Sakınca

Hâlık                                        :  Yaratıcı

Hâl-i yakaza            :  Uyku ila uyanıklık arası

Halvet                                     :  Birlikte olmak, bir arada bulunmak

Hasebi ile                                :  Dolayısı ile                                           : 

Hasenât                                  :  İyilikler

Hasene                                   :  İyilik

Hasmâne                                :  Düşmanca

Hâşâ                                       :  "--Olmaz böyle birşey ya" anlamına bir söz

Havîtır                                     :  Kalbe gelen şeyler

Havf u recâ             :  Korku ve ümit

Havfullah                                :  Allahtan korkmak

Hayâ                                       :  Utanma duygusu

Hayal                                      :  Gerçekleşmesi mümkün olan veyâ olmayan       şeyleri düşünmek

Hayvânât                                :  Hayvanlar

Hazan                                     :  Sonbahar

Hâzık                                      :  Mesleğini iyi bilen

Levh-i mahfûz         :  Korunmuş kitap, her şeyin yazılı olduğu Allah katındaki kitap

Heyhât!                                   :  Boşuna!

Hidâyet ulaşmak      :  Doğru yolu bulmak

Hıfz                                         :  Hıfzetmek, ezmerlemek

Hikmet                                     :  Bir şeyin içyüzü, esâsı, asıl sebebi

Hikmetullah              :  Allâh’ın hikmetlerinden

Hilkat                                       :  Yaratılış

Hünsâ                                     :  Kadın veyâ erkek olduğu net olmayan

Hurâfa                                    :  Yanlış ve asılsız inanç

Hüdâ-yı nâbit türemek            :  Her yerde çoğalmak

Hükm-i İlâhî              :  Allâh'ın hükmü, karârı

Hüsn-i zan              :  Bir kişi veyâ olay hakkında iyi düşünmek

İcmâ                                        :  Bir şey üzerindeki fikir birliği

İcrâ-yı sanat            :  Mesleği yerine getirmek

İçtihad                                     :  Dînî yorum

İfnâ olmak                :  Son bulmak, yok olmak

İfrat                                         :  Aşırıya kaçmak

İhâta etmek              :  Kuşatmak, içine almak

İhfâ                                         :  Gizlemek

İhlas                                        :  Samîmiyet

İhsan                                      :  Bağış, Allâh’ı görüyormuş gibi davranmak

İhtiyar                                     :  Seçme kâbiliyeti, yaşlı

İhyâ                                        :  Yaşatma, diriltme

İhyâ omak                :  Dirilmek, hayâta geçmek

İkrah                                       :  Nefret ettirmek, çirkin göstermek

İksir-i a'zam             :  En önemli ilaç

İktifâ                                        :  Yetinmek

İhtivâ                                       :  İçermek, kapsamak

İllet                                          :  Sebep, hastalık

İlme'l-yakîn               :  Bir şeyi hakkında bilgi edinmek sûretiyle bilmek

İlm-i dirâset              :  Okuyarak öğrenilen ilim

İlm-i Fıkıh                                 :  Fıkıh ilmi, dînin ibâdet ve muâmelat yönüyle        ilgili ilim dalı

İlm-i Hıdr                                  :  Hızır (a.s.)’a verilen ilim, ledünnî ilim,   tasavvuf

İlm-i Kelâm               :  Kelam ilmi, dînin inanç esasları yönüyle ilgili ilim dalı

İlm-i nâfi                                  :  Faydalı ilim, kişiye dünyâda ve âhirette              faydası olan ilim

İlm-i Tevhid              :  Allâh'ın birliği ile ilgili ilim ( kelâm, akâid, tasavvuf )

İltihak                                      :  Katılmak

Îmân-ı zevkî             :  Îmandan zevk alma derecesi

Îman etmek              :  İnanmak

İmtisal                                     :  Örnek almak

İnfisal                                      :  Ayrılmak, terketmek

İnsan-ı kâmil            :  Kâmil, örnek insan

İntisap                                     :  Bir kimseye veyâ yere bağlanmak

İnzal                                        :  İndirme

İrâde                                       :  dileme, bir şeyi yapma isteği

İrfan                                        :  Allâh’ı bilme

İrfâniyyet                                :  Allâh'ı bilme

İrfanlı                                      :  Bilgili, kültürlü

İrşad                                       :  Yol göstermek, rehberlik

İsmet                                       :  Günah işlemeyen

İstidraç                                   :  Müslüman olmayanlarda görülen fizik ötesi        olaylar

İstihâre                                   :  Bir şey hakkında Allah'tan rüyâ yolu ile bilgi       istemek

İstismar                                   :  Sömürmek, kötüye kullanmak

İçtihat                                      :  Dînî yorum

Îtikad                                       :  İnanç

İttibâ etmek              :  Tâbi olmak, uymak

İzâfî                                        :  Herkese göre değişen

İzn-i İcâzet              :  İzin, temsil yetkisi verme

İzzet                                       :  Değer, şeref

İzzete  çıkarma        :  Şereflendirme 

İzz u şeref              :  İzzet, şeref, haysiyet, onur

Kâl ilmi                                    :  Söz ilmi, konuşulup da uygulanmayan ilim

Kâbil                                       :  Karşılık

Kâdiriyye                                :  Abdülkâdir Geylânî'nin (v. 561/1166) kurmuş olduğu tarîkat

Kâfi                                         :  Yeterli

Kâfir                                       :  Örten, ekin eken çifçi, gerçeğin üzerini              kapatan, gerçeği gizleyen, Allâh’ı inkar eden

Kâfir                                       :  Birşeyin hakîkatini örten, Allâh'a inanmayan

Kâl ehli                                    :  İşin sâdece konuşma yönünde kalan, özüne     vâkıf olmayan kişi

Kalbe hulul etmek    :  Kalbe girmek, yerleşmek

Kanaat                                    :  Yetinme, yeterli bulmak

Kande                                     :  Her nerede

Kâşâne                                   :  Büyük ev, konak

Katre                                      :  Damla

Kavî                                        :  Güçlü, kuvvetli

Kavl-i Mustafâ         :  Hz. Peygamber'in sözü

Kenz-İ ahfâ (mahfî) :  Gizli hazîne         

Kerâmet                                  :  Dindar insanlardan zuhur eden olağanüstü       durumlar

Kesb-i azâmet etmek              :  Daha da artmak

Kevn-i fesat            :  Var olmak ve yok olmak

Kevnî hakîkat           :  Madde ilmi ile ilgili gerçekler

Kibir                                        :  Büyüklenme

Kimyâ                                     :  Kimyâ ilmi, maddeyi değiştirme ilmi

Kışr                                         :  Kabuk

Konak                                     :  Büyük ev

Kurb, kurbiyet         :  Yakınlık

Kutsî                                       :  Kutsal, mukaddes, mânevî değeri yüksek

Küllî irâde                                :  Allâh'ın irâdesi

Küll                                         :  Bütün

Kürre                                      :  Arz, dünyâ, kütle

Kütüb-i Sitte            :  Hz. Peygamber'in sözlerini toplayan en güvenilir altı hadîs kitabı

Lânetlemek              :  Kötülemek

Len-terânî               :  Allâh’ın “Beni göremezsin” anlamında Hz. Mûsâ’ya hitâbı

Levh-i dil                                 :  Gönül dili

Lîk                                           :  Lâkin, fakat

Mâ-adâ                                   :  ...dan başka

Ma'bûd                                    :  Kendisine tapılan, Allâh

Mahlûkât                                 :  Yaratılmış her şey

Mahrem                                  :  Yakın,

Mahrumiyet             :  Mahrum olma, onsuz olmak

Mahv                                      :  Yok etmek, yok olmak

Mahz-ı atâ               :  Mutlak bağış, gerçek bağış, bol bağış

Maiyyet                                   :  Berâberlik, berâberinde olma

Makâmât                                 :  Makamlar

Makâm-ı velâyet      :  Evliyâlık makâmı

Maksut                                    :  Maksat, gâye

Mâ-lâ-ya’nî :  Boş, faydasız

Mâlik olmak              :  Sâhip olmak

Mârifet                                    :  Bilgi, Allâh’ı bilme

Mârifetullah             :  Allâh’ı bilme

Mâzur olmak            :  Özürlü olma, mâzereti olma

Meal                                        :  Anlam

Meçhûlât                                 :  Bilinmeyen şeyler

Medar                                     :  Kaynak, sebep, vesîle

Mehdî                                      :  Kıyâmete yakın zamanda yer yüzüne                geleceğine inanılan kişi

Mihenk taşı              :  Ölçü olarak kabul edilen

Mekârim-i  ahlak      :  Güzel ahlak

Mekr                                       :  Tuzak

"Men araf" sırrı     :  "Nefsini bilen, Rabbini bilir" sırrı, bu sözün hakîkatine vâkıf olma

Menkıbe                                  :  İnsanların güzel hâtırâları

Mensuh                                  :  Hükmü lağvedilmiş, geçerliliği kalmamış

Mesmûât-ı  ilâhî        :  Kutsal şeyler dinleme, Allah kelâmı dinleme

Mest                                       :  Sarhoş olmuş, gönlü bir şeye aşırı     bağlanmış

Meşâyih                                  :  (Tekil:) büyük şeyh, (çoğul:) şeyhler

Meşrep                                   :  Mîzâca uygun yol, tarz

Metafizik                                 :  Fizik kânunlarının dışında olan

Meteryalist              :  Maddeyi her şeyin önünde tutan

Meth ü senâ            :  Methetme, övme

Meyletmek               :  Eğilim göstermek

Mezmûm                                 :  Zemmedilmiş, yerilmiş, kötülenmiş

Mezhep                                  :  Yol, dînî mezhepler

Mihman                                   :  Yakın, sırdaş

Mihrab                                    :  Namaz kılarken imamın durduğu yer

Minnet                                     :  Borç, verecek

Mestan                                   :  Sarhoş

Mistik                                      :  Gizemli, tasavvuf ile ilgili

Mistisizm                                 :  Batı dillerinde tasavvuf

Mızrab                                    :  Kendisiyle sazların tellerine dokunulan âlet

Muâsır millet            :  Çağdaşlaşmış, uygarlığın doruğuna ulaşmış millet

Muvâzene               :  Ölçü, denge

Mübtelâ                                   :  Bağımlı, düşkün

Mücâzât                                 :  Karşılık

Mücerred                                :  Yalın, soyut, tek başına

Muvaffak                                :  Başarılı

Muhal                                      :  Gerçeği olmayan

Muhkem âyet           :  Anlamı kesin olan, yorumla ilgisi olmayan âyet

Muhtar                                    :  Seçilmiş

Mukarrebûn             :  Allâh’a yakınlık kazanmış cennetlik kimseler

Mukeddesât            :  Mukaddes,  kutsal şeyler

Mükevvenât            :  Kâinât, yaratılmış her şey

Murdar                                    :  Pis, eti yenmeyen hayvan

Musahhar  :  Hizmetçi

Müsâmaha              :  Hoşgörü

Müsâvî                                    :  Eşit, denk

Mutasarrıf               :  Tasarruf eden, harcama yetkisi olan

Muteaddit                                :  Çeşitli

Mutmain                                  :  Tatmin olmuş, kanaat getirmiş

Muttalî                                     :  İç yüzünü bilen

Müdrik                                     :  İdrak etmiş, kavramış

Müeyyide                                :  Yaptırım gücü

Mülâki                                     :  Karşılaşmış, tanışmış

Mü'min                                    :  Allâh'a tam anlamıyla inanmış

Münezzeh               :  Yüce, kötü sıfatlardan uzak

Mürde                                     :  Bozuk, hasarlı

Mürşit                                     :  Rehber, yol gösteren, evliyâ

Mürşid-i kâmil          :  İnsanlara yol göteren tasavvuf büyüğü

Mûsevî                                    :  Hz. Mûsâ’nın dîninden, Yahudi

Müsta’celiyyet         :  Acele etmek

Müstakim                                :  Dosdoğru

Müstecâp                               :  Karşılık gören

Müşâhede               :  Gözetleme, tasavvufta bir makam

Müteallık                                  :  İlgili

Mütekâmil                                :  Daha gelişmiş

Mütenâsip               :  Uygun

Mütesellî olmak        :  Teselli olmak, avunmak

Müteşâbih âyet       :  Anlamı kesin olmayan, anlamını ancak ehlinin anlayacağı âyet

Müttakî                                    :  Allâh'ın emirlerini titizlikle yerine getiren              kimse

Müzekkire                :  Hatırlatan, zikrettiren

Nâ-ehl                                     :  Ehil olmayan, işi bilmeyen

Nâçiz                                      :  Zavallı, beden bakımından yetersiz

Nâfi  ilim                                  :  Faydalı ilim

Nahnü                                     :  Arapça’da “biz” demektir

Nâhoş                                     :  Hoş olmayan

Nâib                                        :  Vekil

Nâ-mütenâhi            :  Sonsuz

Nâsih                                      :  Kendinden öncekinin hükmünü kaldıran

Nazar ehli                :  Nazar, mânevî bakış sâhipleri

Nazîr                                       :  Benzer

Nebî  vârisi              :  Hz. Peygamber’in vârisi, gerçek âlimler

Nedîm-i İlâhî             :  Allâh'a yakın kişi

Nefha-i rûhü’l-kudüs               :  Kutsal rûhun üflemesi, nefesi

Nefsânî                                   :  Nefse bağlı, nefsin isteği

Nefs-i emmâre        :  Kötülüğü emreden nefis

Nehiy ani'l-münker   :  Kötülükten men etmek, kötülüğe engel olmak

Neşv ü nemâ           :  Serpilip, gelişme

Nevrûz                                    :  Yılbaşı

Nizâm-ı İlâhî             :  İlâhî nizam, Allah kânunu

Nûr-ı Yezdân          :  Allâh'ın nûru

Nûr-ı Zât-ı Kibriyâ    :  Allâh’ın zâtının nûru, ışığı

Nutk-ı ehlullah          :  Allah ehli sözleri

Nükte                                      :  Şaka, latîfe

Pervâz eylemek :  Uçmak, kanatlanmak

Psikoloji                                   :  İnsanın davranışları ve iç dünyâsı ile ilgilenen ilim dalı

Polat                                       :  Demir, demir gibi güçlü insan

Rahmet tecellîsi       :  Rahmetin inmesi, tecellî etmesi

Rahmet-i İlâhî           :  İlâhî rahmet

Reh-nümâ               :  Rehber, yol gösteren

Rahvan                                   :  Atın ağırdan yürümesi

Rakip                                      :  Kendisiyle yarışılan kişi

Ravza-i Mutahhara :  Hz. Peygamber'in kabrinin bulunduğu mekan

Rehber                                   :  Yol gösteren

Reh-nümâ               :  Rehber, yol gösterici

Rencîde                                  :  Kırgın

Refik                                       :  Yol arkadaşı

Revnâk                                   :  Düzen, temel                                       : 

Riâyetkar                                :  İtâat eden, uyan

Rical                                       :  Erkekler, tasavvufta ileri gelenlerden

Rindân                                    :  Hiçbir şeye aldırmadan gönlünün peşine            düşen, âşık

Riyâ                                        :  Gösteriş

Riyâkar                                   :  Gösteriş yapan, sâmîmiyetsiz

Riyâzî                                     :  Matematik veyâ beden eğitimi ile ilgili

Rızâ-i Bârî               :  Allah Rızâsı

Rubûbiyet                               :  Allâh’ın her şeyin rabbi, sâhibi, terbiyecisi         olması

Rûhânî                                    :  Ruh ile ilgili, mânevî

Rücû                                       :  Geri dönme

Rüsvay                                   :  Rezil, aşağılık

Rü’yet                                     :  Görme, görülme

Sadr                                       :  Göğüs, orta

Sahih îtikat               :  Sağlam inanç

Salât                                       :  Duâ, namaz

Sâlih amel                :  Sağlam ve iyi yapılan iş

Salih îtikat                               :  Doğru inanç

Sâlih kul                                  :  Dindar, güzel ahlaklı insan

Sarih                                       :  Apaçık, besbelli

Savm                                      :  Oruç

Sa'y-i gayret           :  Çalışıp, çabalama

Şehâdet                                  :  Şehit olmak

Serâhaten               :  Açıkça

Şerh etmek              :  Açıklamak

Şeriat-i mutahhara  :  Tertemiş şeriat, İslâm şeriati, din kânunları

Seyran                                   :  Seyretme

Silsile-i merâtip        :  Tarîkatte Hz. Peygamber'e kadar ulaşan silsile

Smaç                                      :  Voleybolda, yükselerek el ile topa vurmak

Sîne                                        :  Göğüs

Sîret                                        :  İç yüzü

Sırr-ı ednâ               :  En düşük sır

Sûfiye                                     :  Tasavvuf erbâbı

Sosyoloji                                 :  Toplum bilimi

Sübut                                      :  Sâbit olmak

Subûtî sıfat              :  Allâh'ın sıfatları

Süflî                                        :  Aşağı dereceden

Suhuf                                     :  Sahifeler, kutsal sahîfeler

Sû-i zan                                  :  Bir kişi ya da şey hakkında minfî zanda              bulunmak, düşünmek

Sukût                                      :  Düşmek

Şûle                                        :  Işık parçası

Sûret                                       :  Dış yüz, görüntü

Sükût                                      :  Susmak

Sülûk                                       :  Yola girmek, tasavvuf yoluna girmek

Sünnet                                    :  Hz. Peygamber'in fiil ve davranışları

Şakî                                        :  Allâh'a inanmayan

Şefî                                         :  Şefaat eden,

Şek                                         :  Şüphe

Şer                                         :  Kötülük

Şeref-yâb olmak     :  Şereflenmek

Şer'î hükümler         :  Dînî hükümler

Şeriat                                      :  Din kânunları

Şerîat-i garrâ           :  Parlak, aydınlık şerîat

Şeriat-i garrâ           :  Aydınlık şeriat, İslâm şeriati

Şerik                                       :  Ortak

Şeyh                                       :  Yaşlı veyâ büyük kişi, tarîkat lideri

Şiar                                         :  Özellik

Şimşir-i Hüdâ           :  Hakk’ın kılıcı

Şinto dîni                                 :  Japonların dîni

Şirk                                         :  Ortak

Taam                                      :  Yemek

Tâat                                        :  İtâat etmek, dînî emirleri yarine getirmek,            ibâdet

Tahammül                :  Dayanmak, katlanmak

Tahayyül                                :  Hayal etme, düşünme

Takvâ                                     :  Allâh'ın emirlerine titizlikle uymak

Tâlib                                        :  İstekli

Tân                                         :  Kötülemek

Tan yeli                                   :  Sabah esen rüzgar

Tanzîm-i İlâhî           :  Allâh'ın düzeni

Tarîkat                                    :  Yol, Allâh'a götüren yol

Tarik-ı müstakîm      :  Dosdoğru yol

Tasavvuf                                :  Dînin mânevî yönü, rûhî tarafı

Tavaf                                      :  Kâbe'nin etrâfında dolanmak sûretiyle                yapılan ibâdet

Tazarru                                  :  Yalvarma

Tebliğ                                      :  Duyurma

Tebşir                                     :  Müjdeleme

Tecelliyat                                :  Zuhur etme, görünme

Tedrisat                                  :  Ders okuma

Tefekkür                                 :  Düşünce, düşünme

Tefsir                                      :  Kur'ân’ın yorum ve açıklaması

Tekâmül                                  :  Gelişme

Tekeffül                                  :  Üzerine almak, kefil olma

Tekke                                      :  Eskiden sûfilerin, dervişlerin,eğitim     gördükleri yer

Tekvin                                     :  Yaratma

Telakki                                    :  Anlayış

Telepati                                   :  Başkası ile duysusal bağlantı kurmak

Temâşa                                  :  Seyretme

Temâyül                                  :  Meyletme

Tenezzülen zuhur   :  Merhametinden dolayı yapmak

Terakkî                                    :  Gelişme, ilerleme

Tertîb-i İlâhî              :  İlâhî tertip, düzen

Tesânüt                                  :  Birlik, uyum

Teşrî                                       :  Dînî kânun koyma

Teveccüh                :  Yönelme

Tevekkül                                 :  Allâh’a dayanmak

Tevessül                                :  Aracı edinmek, vesîle edinmek

Tevfik sâ’ye refik olanındır     :  Başarı çalışanındır

Tevhîd-i ef'âl           :  Her olayın hakîkî fâilinin Allah olduğu şuurunda olma

Tevhîd-i sıfât           :  Allâh'ı sıfatlarında bir olarak bilmek

Tevhîd-i Zât             :  Zât olarak Allâh'ı bir bilmek

Tevhit ehli                :  Gerçek dindarlar

Tiğ                                          :  Kılıç

Tiynet                                     :  Yaratılış, huy, tabîat, karakter

Tolerans                                 :  Müsâmaha, hoşgörü

Trans                                      :  Bir iş üzerinde fikri yoğunlaştırarak onu             gerçekleştirmek

Turuk-ı aliyye :  Yüce tarîkatler

Türbe                                      :  Dindar insanların kabirleri

Ucup                                       :  Kendini beğenme

Uhrevî                                     :  Âhiret ile ilgili

Ukbâ                                       :  Âhiret

Ulûhiyet                                  :  İlahlık

Ulvî                                         :  Yüce

Ümm-i Kitâb             :  Ana kitap, Kur’ân-ı Kerîm

Vâcibü’l-vücûd        :  Var olması mecbûri olan

Varak                                     :  Yaprak

Vârisü’l-enbiyâ        :  Peygamberlerin vârisleri, gerçek âlimler

Vârisü'n-Nebî          :  Hz. Peygamber'in vârisi

Vebal                                      :  Sorumluluk

Vechile                                   :  Bu şekilde

Vehâmet                                 :  Korkunçluk

Vehim                                     :  Kötü duygu, düşünce

Velâyet makâmı       :  İrşat makâmı

Velî                                         :  İbâdet ve tâat ile Allâh'ın yakınlığını     kazanmış kul

Verâ                                       :  Yeme, içme, giyinme gibi hususlardaki dînî         hassâsiyet

Verâset                                  :  Vâris olmak, bir kimseden sonra onun               mülkünde kısmen veyâ tamâmen tasarruf             sâhibi olmak

Visal                                       :  Kavuşma

Vuslat                                     :  Kavuşma

Yed-i kudret :  Kudret, kudret eli

Yezdân                                  :  Allah

Zâfiyet                                    :  Düşkünlük

Zarû                                      :  Mecbûri

Zâviye                                    :  Eskiden dervişlerin kaldıkları şehrin    dışındaki yer

Zekat                                      :  Malın belli bir kısmını fakirlere vermek

Zerre                                      :  En küçük parça

Zikir                                        :  Anmak, Allâh'ı ziketmek

Zikke                                       :  Damga

Zillet                                        :  Aşağılık vesîlesi

Zillete inmek            :  Aşağı düşmek

Zındıklığa düçar olmak            :  Zındık, dinsiz olmak

Zuhr-ı âhir               :  En son öğle namazı niyetiyle "--Cuma namazım kabul olmuyorsa" şüphesiyle kılınan namaz

Zuhur vesîlesi         :  Görünme vesîlesi, aracı      :

Zuhur                                     :  Görünmek, ortaya çıkmak

Zühd                                       :  Dünyâ malına meyil etmeme

Zü'l-cenâheyn         :  İki kanat sâhibi, hem şerîati, hem de tasavvufu bilen

Zülf, zülüf               :  Saç

 

 

 

 

 

 

 

 

 

RAHMET DAMLASI

 

Gizli hazîneydin, tecellî ettin,

Senin her tecellin, Rahmet Damlası.

Zâtınla âlemi nûra garkettin,

Nûrun âlemlere Rahmet Damlası.

 

Tenzîhe ne hâcet, kürreler ile,

Yeter isbâtına bir zerren bile.

Her zerrede zikrin geliyor dile,

Zikreden zerreler Rahmet Damlası.

 

Damlayı varlıktan süzdün çıkardın,

Şifreler yükledin, gizledin, sardın.

Aslını bozmadan Hay’la uyardın,

Zâhir ve bâtın hep Rahmet Damlası.

 

Koskoca âlemi nutfede dürdün,

Âlemlere model insanı gördün.

“Halîfem” dedin de, âleme sürdün,

Âlemlere insan Rahmet Damlası.

 

Her noktaya hâkim bir esmâ verdin,

Bir esmân içinde esma gösterdin

Sonsuz hazînenden hisse gönderdin,

Hazînenin şerhi Rahmet Damlası.

 

İlim bir noktadır, çoğaltır câhil.

İlm-i ezelî hep noktaya dâhil

İlim “Hakk’ı bilmek” damlası sâhil,

Sâhildeki damla Rahmet Damlası.

 

Enbiyâ, evliyâ hepsi de damla,

Rahmet müjdelemiş Rabbim bunlarla.

Tahammüle perde; nebîler, anla,

Enbiyâ, evliyâ Rahmet Damlası.

 

Noktada Kur’an var, nutfede insan,

Tohumda ağaç var, hücrede hayvan.

Zerrede kürre var, damlada umman,

Küllü şekiller hep Rahmet Damlası.

 

Damlalar;... damlalar;... Sonsuz damlalar,

Mürşidi olmayan bunu zor anlar.

Efendim mürşittir, ey duymayanlar!

İnanın her sözü Rahmet Damlası.

 

Efendim gözüyle damlaya baksak,

Onun eseriyle gönlümüz yaksak,

Damlada çoğalıp, ummana aksak,

Görülür ki, her şey Rahmet Damlası.

 

Damladaki sırrı Efendim açtı,

Hikmet denizinden inciler saçtı.

Kitap insanlığa âcil ilaçtı,

İçenlere şifâ Rahmet Damlası.

 

Ey Fazlı, yetişir, noktala sözü.

Her şey noktadadır; gel bozma özü.

Bu gizli âlemin Efendim “göz”ü.

Efendim âleme Rahmet Damlası.

                                               (FAZLI)