Pir-i Gâlibî H.Gâlip Hasan Kuşçuoğlu (K. S.) Belgeseli
Pir-i Gâlibî H.Gâlip Hasan Kuşçuoğlu ( K. S. )
 
 
Haberler
  • Pir'imizin Sohbetlerini (İstanbul Gâlibî Külliyesinden) Video Galeri Bölümünden izleyebilirsiniz.
  • Ne demek Galibilik. Dünyada yaşamayı da Allah'ın emri üzerine bilen, zamana göre yaşamayı bilen, teknolojiden, medeniyetten kaçmayan, zamana göre İslam'ın şer'i hükümlerine müdrik, katılığa kaçmadan yaşayan, Allah'tan korkutarak yaşayan değil, sevdirerek yaşayan insan demek. Pir-i Galibi
  • ‘‘Ey inananlar Yahudi ve Hristiyanların Evliyalarını Evliya edinmeyin. Onlar bir birlerinin evliyasıdır. İçinizde onların evliyalarını evliya edinenler onlardandır. Allah zalimler toplumu doğru yola iletmez. Maide 51
  • Allah'ın istisnai yaratılmış seçkin kulları Emr-i İlahinin bekçileridir. Onların bazıları İrşada, bazıları ikaza, bazıları da İslaha vazifelidirler. Atatürk İslah vazifesi ile vazifeliydi. Şahidim.
 
 
 
Hava Durumu
İstanbul
ISTANBUL
Ankara
ANKARA
Antalya
ANTALYA
 
 
Linkler
YOLUMUZ

 YOLUMUZ

 Büyük şeyh efendimiz Kahramanmaraşlı Seyyid Ali Sezâi Efendi’nin (makamları cennet olsun) Sultan Reşat Hazretleri’nin tasdik ettiği, dergâh açmaya, ayin yapmaya müsâde ettiği, tuğralı izn-i icâzet-nâmesi mahfuzdur.

Hakkında birinci kanalda da gösterilen, Diyânet İşleri Başkanlığı’nın katkıları ile, “ Sâhibini Arayan Madalya ” adıyla bir film de yapılmıştır..

Kahramanmaraş’ın kurtuluşundaki hizmetinden dolayı mânevî şahsı madalya ile ödüllendirilen Seyyid Ali Sezâi Kurtaran’ın Kâdirî, Rufâî, Nakşî tarîkından izn-i icâzetleri vardır ve askeriyenin de tasdîki mevcuttur!

 

Tekrarlı olsa da lüzumludur: Bir dervişin bir şeyhi vardır!

Dervişe irşat vazifesi verildikte izn-i icâzetini aldıktan sonra başka şeyh efendilere verilen makam ve hallerden de istifâde ettirilir. Tertîb-i ilâhîde ayrılık yoktur. “ Küllü tarikin vahidün. ” Cümle tariklerin kökü Peygamberindedir. Ayrı görenler hatâ ederler... Yalnız terbiye usulleri ayrı ayrıdır.

Derviş şeyhine bey’at ettikten sonra mürşidinin terbiye tarzına kimse müdâhale edemez. Ederse, dervişin mânâsını öldürür. İnsanın dünyâya gelişine bir babayı vesîle kıldığı gibi, ebedî hayâta gidişinde de o mânevî bir babaya, ALLÂH’ın vazîfelendirdiği, irşâda me’mur, mîzâcına ters düşmeyen, tertip ve tanzîm-i ilâhî bir babaya muhtaçtır. İki olmaz. Olur ise “ tarîkat pici ” olur.

 

 

 

  Gerçeği arayanlara Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “ Dünyâya çocuklar İslam fıtratı üzere gelirler. Terbiyeye muhtaçtır. Terbiyecisi ne ise onu öyle yetiştirir .”

Tertib ve tanzim-i ilâhiler ezel-i ervahla ilgilidir.

HZ. ALLAH’IN YED-İ KUDRETİNDEDİR!

Ezel-i ervah’da tertip edilmiş olup, kulun isteği ve iradesi o yönlü zuhur eder kulun iradesi HZ. ALLAH’IN YEDİNDEDİR!

İşte, kul bu tanzîm-i ilâhîyi hissedememişse, böyle vazîfeli kişilere rûhen bir yakınlık duyamıyorsa, istihâre yapar. Hazret-i ALLÂH’a sorar. İstihâre mânevî bir mürâcaat usûlüdür, Hazret-i Resûlulah (s.a.v.) Efendimiz istihâreyi, ashâbına sûre ezberletir, gibi önem vererek tavsiye ederdi. Bâzı yol kesicilerin uydurdukları, “ ben gördüm ” laflarına kanmayasın. “ Beyaz gördüm, yeşil gördüm ” gibi de değil.

Aldanma... Mürâcaatı sen yaptın, cevâbını sen alacaksın, inşallah. İleri sayfalarda tasavvufî istihâreyi târif edeceğim. Bu yolun eşkıyâlarından sakın. Gerçek budur: istiharem “ Çıkmadı ” diye mürâcaatını kesmeyeceksin. Kısmetinde var ise mutlakâ cevâbını alırsın!

Kayınpederim Hacı Mustafa Efendi’nin hayatta bir kızından başka evlâdı yoktur. “ --Postu dürdüm, gidiyorum; makam halîfe vermedi ” diye üzülerek giden Şeyh Efendi’nin makâmı cennet olsun. “ Vermedi Ma’but, ne yapsın Sultan Mahmut?! ”

Ne sebepden bilmiyorum; Ma’but isterse vermesin, Şeyh Efendi üzülerek o bir aleme gide dursun,

Sebep ne olur ise olsun dâimâ şeyh olma hayali ile yaşayanlar şeyhinin olümünü mirasa konan azgın evlât misali gece gündüz bekleyenler: hayâlinden hiç çıkaramayan menfaatı dünya fakat mana sahtekarları kişilerce Şeyh Efendinin yeri hemen doldurulur. Bu hakka dâir rüyâlar görürler. Rüyâlarında hırkalar giyerler, icâzetlerine hayâlî mühürler bastırırlar:

KORK ALLAHDAN KORKMAYANDAN. ”

Netîce îtibâriyle, nefsânî hislerinin esiri olanlar: Her şey ALLÂH’ın yed-i kudretindedir. Bu rumuzu bilmeyerek “ ben daha iyi yaparım ” diye kendiliğinden meydâna çıkanlar, katılık ve hurâfeden başka ne getireceklerdi? Eğer evliyânın ne anlam taşıdığını bilselerdi cür’et edemezlerdi. Ama tekrar ediyorum: Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da Hazret-i ALLAH, hayli sûrelerde “ Peygamber Efendilerimizden sonra vârisü’l-enbiyâ olan evliyâya tâbi olunuz ” buyurmaktadır. Daha evvelki evliyâlar, sizden evvelki şerîatların evliyâsıdır. Siz tâbi olduğunuz şerîattan yetişmiş olan evliyâya bey’at ediniz. Eğer bilmiyorsanız, daha evvel belirtildiği gibi istihâre yapınız. Cevâbını açıkça alana kadar tazarru ve niyâzı bırakmayınız.

EVLİYA PEYGAMBERİMİZ EFENDİLERİMİZ         GİBİ MASUM DEĞİLLERDİR.

Ama yaratılışları tertîb-i ilâhîdir. Ezel-i ervahla ilgili olup, dünyâda kul illâ çalışmakla elde edemez!

İnsan sây-i gayreti ile sâlih kişi olur, makâmı velâyete çıkar, velî olur ama peygamber ve evliyâ olamaz.

Bu vazifeler tertibi ve tanzimi ilâhiyedir!

Kâmil doğarmış, ehl-i Hak,

Doğmadan evvel anası.

Peygamber efendilerimiz, kendilerinden sonraki peygamberi seçmeye salâhiyetleri olmadığı gibi, evliyâların da kendilerinden sonra evliyâ seçmeye salâhiyetleri yoktur!

Eğer buna rağmen lâyık gördüğü bir kişiye ALLAH emretmediği halde hilâfet verir ise, hilâfet verdiği şahsın vefat edene kadar işlediği yanlışlıklardan vazîfelendiren zat sorumludur. O bakımdan hiçbir meşâyıh bu türlü mesûliyeti almak istemez.

Niçin alsın? ALLÂH’ın vermediğini vermeye muktedir mi?

 Âciz insan, sorumluluğu idrak edemeyen insan, (ALLAH affetsin). Na ehlin Yaptığı tahrîbatları saymaya beşer ilmi kâfi değil. ALLÂH’a mahsus olan varlığı kendinde gören, enâniyetten kurtulamayanlara yazıklar olsun!

Bu îzâhımı ancak izn-i icâzet sâhibi şeyh efendiler anlar. ALLAH adetlerini artırsın. Makamlarını âlî kılsın. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vazîfesini tebliğ ettiği zaman müşrikler demediler mi?:

Vazîfe yetim Muhammed’e mi kaldı, falana filana gelse idi biz kabul etmez miydik?”

Nasipsizler... Güç ve kuvvetin ALLÂH’ın olduğunu bilmeyenler az mıdır?

Şunu da anlatmadan geçemiyeceğim: Vazife istenmez. Verilirse red edilmez!

Dergahta “vazife” derece demek değildir. Derece, kulun iman ihlas ve samimiyetiyle elde edilir. Vazife ise dervişin kabiliyetine göre, yoluna hizmet etmesi içindir. Bazı vazifeler şeyhinin layık görmesi ile verilir. Dervişin gördüğü açık rüyyaları da şeyhini ikna eder. Tekrar ediyorum: Bu vazifeler dereceye tesir etmezler. Samimiyeti ve ihlasına göre manen okşanır. Samimi icraatlarından elbet manevi taltif görür. Şeyh efendiler lüzumuna binaen, her türlü vazife vermeye selahiyetlidirler. Verdiği vazifelinin dünya ve ahiret mesuliyyeti vazife veren şeyh efendiye aittir. Sorumludur. Bu bakımdan “ hilafet ” gibi vazifelere hiçbir şeyh bu mesuliyeti yüklenme saflığına tevessül etmez. Ezel-i ervahtaki tanzim-i ilahiyenin zuhurunu, bi-zatihi Hazret-i ALLAH’ın emrini bekler!

BU MEVZUDA DERVİŞİN GÖRGÜSÜ ŞEYHİNİ MECBUR KILMAZ. ŞEYHİNE Bİ-ZATİHİ VERİLEN EMİR MUTEBERDİR. EHL-İ HAL BİR ZAT BUYURMUŞLAR Kİ:

“VARDIĞI HER MENZİLDE SOFRA BEKLEMEYEN KİŞİNİN AYAĞINI ÖPERİM.”

DEMEK BÖYLESİ GÜÇ BULUNUR. BU TÜRLÜ ENANİYETTEN RABBIM MUHİP KULLARINI KORUSUN!