İlmi Veraset
Yolumuz Metnini Sesli Dinlemek
 
Haberler
  • Ne demek Galibilik. Dünyada yaşamayı da Allah'ın emri üzerine bilen, zamana göre yaşamayı bilen, teknolojiden, medeniyetten kaçmayan, zamana göre İslam'ın şer'i hükümlerine müdrik, katılığa kaçmadan yaşayan, Allah'tan korkutarak yaşayan değil, sevdirerek yaşayan insan demek. Pir-i Galibi
  • ‘‘Ey inananlar Yahudi ve Hıristiyanların Evliyalarını Eliya edinmeyin. Onlar birbirilerinin evliyasıdır. İçinizde onların evliyalarını evliya edinenler onlardandır. Allah zalimler toplumu doğru yola iletmez. Maide 51
  • Allah'ın istisnai yaratılmış seçkin kulları Emr-i İlahinin bekçileridir. Onların bazıları İrşada, bazıları ikaza, bazıları da İslaha vazifelidirler. Atatürk İslah vazifesi ile vazifeliydi. Şahidim.
  • Cümle Allah Elçileri İslamiyet Üzere Geldiler, Din Getirmediler. Cümlesi Emri İlahiyeleri Tebliğ, Asra Uyumlu Yaşadıkları Şeriatları ile Anılırlar. Pir-i Galibi
  • De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allâh'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allâh bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki o çok bağışlayan, çok esirgeyendir!...Zümer Suresi, 53
 
 
 
Hava Durumu
İstanbul
ISTANBUL
Ankara
ANKARA
Antalya
ANTALYA
 
 
Linkler
Pir-i Gâlibî H. Galip Hasan Kuşçuoğlu diyor ki:

SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN’DAN BİR HÂTIRA     

Kimseyi itham etmeye kalkmayalım. Cennet-mekân Sultan Abdülhamit Han dahi zamânındaki dînî tedrîsâtı yeterli bulmadığını dile getirir.!

 Bugün dahi bu yönde ilmi ve irfani yaşantılarımızı zaman ve mekana uyumlu emri ilâhiyeye uygun yaşandığını kim iddia edebilir?!

İşte Sultan Hamit Han cennet-mekanın 33 seneye yakın Osmanlı İmparatorluğu devamınca milletini muasır milletler seviyesine çıksın için sarfettiği icraatının yeterince semeresini bulamadığı üzuntüsünü nasıl dile getiriyor, oku veya dinle:

Bundan evvel anlatmak istediğim ibretamiz tarihi olay ve hakikatleri daha geniş bir şekilde yazmaya özen göstermeye çalışacağım Rabbım muvaffak kılsın..

Cennet-mekan Sultan Hamit Han Cumhuriyet’ten evvel yetişmiş, mana yoksunu mevcud din ulemasını nasıl anlatıyor, dinle de haksız yere vatanı için bildiği kadarı ile samimi çalışanlara nankörlük etmeyesin!

Cumhûriyet deyince de hatıra elbetteki rakipsiz olarak Mustafa Kemal Atatürk ve dolayısı ile kader birliği ettiği fikir ve silâh arkadaşları gelir!..

Anlatacağım ifşaatle ilgili olduğundan Harbiye Mektebinde düşünce ve kader arkadaşlarından aynı kurmay yüzbaşı rütbesi taşıyan makamları taltif-i ilâhiye olan Cennet olsun, Ali Fethi Okyar’dan kısa da olsa bahsedeceğim. Atatürk 1930 senesinde çok partili demokrasiye geçmek kasdi ile muvafık gördüğü okul arkadaşı, düşünce ve gaye arkadaşı Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı kurdurdu..

Atatürk gördü ki millet çok partili demokrasiye uyum sağlayamadı. 4 ay sonra gene kendi emri ile Ali Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı kapattırdı!.

Bu olaya şahidim. O tarihte Samsun Merkez Belediyesi karşısında bulunan Büyük Hamam veya Şifa Hamamı ismiyle bilinen hamamı müstecir sıfatı ile biz işletiyorduk. Olaylara şahit olduğum gibi, senelerce dinledim. Belediye seçimi idi. Kadınların da ıssız hücrelere sokularak oy vermesinin namusa ve iffete uygun göremeyen karadenizliler ayaklandılar. Aynı günün akşamı evimize yakın olan büyük parkta oturuyorduk. O gece Cumhûriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a girişini annem, ablam ve on yaşında olan ben parkın yola bakan demirlerine yaslanarak o unutamadığım Samsun’a gelişini bütün azemetiyle seyrettim. Ve halkın ayaklanmasını o gün bastırdığı söylenir.

Ertesi günü arkadaşlara da anlattım. Gazievine yakın olan Bozkurt İlkokulundan Ata’yı daha yakinen görmek merakı ile okuldan kaçtık. Çünkü vatan kurtaran kahramanı gördüğümüz gibi, imanlı şahsiyetlerin “mehdi resul” diye hafızalarımızda yer eden büyük insanı görmeyi kim istemezdi ki… Ve Rabbımın lutfu ihsanı ile üstü açık arabası geldi, bizim bulunduğumuz Gazievinin kapısının önünde durdu. Halk gelene kadar arkadaşlarımla Atatürk’ün çenesinin altına girdim ve yakinen seyrettim. Mehdi ağırlıklı bakıyrdum. Makamı cennet olsun çok bitkin bir hali vardı. Sebebini sonradan dinlediğim olaylardan daha iyi anladımki büyük mesuliyetler duygulu insanları genç yaşta çökertiyordu!..

Teferruatına girmiyorum, birinci Metafizik kitabında daha geniş yazmaya çalıştım, yazmak denir ise!..

Üç Devirde Bir Adam adlı yazdığı kitabında Fethi Okyar hatıralarını şöyle anlatıyor:

Cennet-mekân Sultan Hamit Han sadaretten el çektirilip Alâaddin köşkünde göz altında geçirdiği günlerde ben de vazifeli idim. Geçirdiği günler içinde bana bazı şeyler soruyordu. Öğrenmek istediklerinin çoğunun çözemediği mevzular üzerinde olduğuna dikkat ettim. Bunlar arasında Balkan devletlerinin bu kadar kısa zaman içinde yüzlerce sene idaresinde yaşadıkları Osmanlılara karşı isteklerini kabul ettirecek kudrete nasıl erişebildikleri sorularına devamla: Bulgarlar Balkanların en iptidai kavmi olarak bilinirdi. Bunu Rus sefirinden de dinlemiştim, kısa zamanda derlenip toparlandılar. Nasıl? Sebebini izah edebilir misin?

Bu sualini mümkün olup da Sofya’da 4 yıl elçilik yapmış olmamdan sonra sorsa idi daha açık ve inandırıcı cevaplar verebilirdim.. Fakat o gün de aynı teşhisimin üzerinde durdum:

--Papazlar şevket-maab, papazlar, din adamları!.

Çünkü bu Ortodoks papazları sadece din bilgileri öğretmiyorlar, milli istekleri de kalplere ve kafalara aşılıyorlar. Bilgileri de buna kafi geliyor. Her Bulgar papazı yetiştirilmesini üzerine aldığı halkının cehaletten kurtulmasına, kazanmak ve iş sahibi olmak için öğrenmesi şart malumâta da sahip olmasında yardımcı oluyor. Dini esas temel olarak kullanılır iken karşısındakilere hem siyasi hem hayati hatta mesleki bilgiler veriyorlar. O iptidai adamı elinden geldiğince yaşanılan devreye eriştirmede gayret eder hale getiriyor!.

Beni o güne kadar rastladığım dikkat ve alâkasının sanırım mümkün olanı ile dinledi. Kendisini çok üzen olaylarda teselli arama ihtiyacı ile yaptığı gibi 99’luk kehribar tesbihini iki avucu içine alarak ovuşturdu. Bir an daldı, sonra konuştu!..

--Şimdi size hicran olmuş bir hatıramdan bahsetmenin sırasıdır efendi oğlum!. Tarihini sarih olarak söyleyemiyeceğim. Fakat Ruslara karşı kazandıkların arifesinde idi. Japon imparatorluk ailesine mensup bir prens beni ziyarete geldi. İmparatorundan hususi bir mektup getiriyordu..  Benden İslâm Dininin muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir dini ilim heyeti istiyordu. Bunun sebebi vardı. Orada İslâmiyet’i yaymayı mukaddes vazife sayan Abdurreşid İbrahim isimli aslı Kazanlı olan bir müslüman alimden mektub almış. Japonya’da İslâmi tamim hareketine yardımcı olmam istenmişti!. Şeriat-ı Muhammediye ile yükümlü İslâm aleminin halifesi idim!.. Bir taraftan daima iftihar ettiğim ve hizmetkarı olmaya çalıştığım bu ali vazife, diğer taraftan ruhumda bu mahiyette şerefli hizmete duyduğum hasretle mümkün olan her şeyi yaptım.. Fakat bu yardımım daha çok maddi sahada kaldı. Çünkü Abdürreşid İbrahim Efendi bizim din adamlarımızdan başka hüviyet içinde idi. Türkçe, Arabça ve Farsça’dan başka Rusça ve Japonca biliyordu. Avrupa’yı baştan aşağı dolaşmıştı. Çin’i bile görmüştü. 40 yaşından sonra Fransızca ve Lâtince’yide öğrendiğini yazmıştı. Japonya’da Şinto Dininin değişen şartlar içinde Japon münevverlerini tatmin etmediğini mantık, akıl, ilim,ruh bilimciliği ve cihan-şümul evrensel felsefeyi temsil edecek bir Dini manevi hareketin Japon milletince benimseneceğini İslâmiyetinde aslında bütün bu vasıfları ihtiva ettiğini sadece hakiykatleri izah edecek kudret ve ilmi-manevi kıfayette şahsiyetlere ihtiyaç olduğunu yazmıştı. Japon İmparatorundan ailesinden bir prensin ziyareti ile böyle bir mektubta alınca mevzuun ehemmiyeti hadise olarak önümde idi.

Onların istedikleri din alimlerini bulabilse idim Japonlardan evvel kendi milletimin ve Hhlife yani Peygamberimizin vekili olarak İslâm aleminin istifadesini temin ederdim.!

Fakat bizdeki din adamlarının ilmi ve manevi seviyelerini çok iyi biliyordum. Medreselerimiz birer ilim irfan kaynağı olmaktan mahrumdu. Pederim merhum Sultan Abdülmecid’in büyük ümitlerle genişlettiği Tıbbiye için Avrupa’dan getirdiği ecnebi muallimlerden ders alanların kafir olacağını fetva veren ulema benim saltanatımda da yerinde idi!

Bugün gördüğünüz ve sizin de yetiştiğiniz mekteblerin çoğunu ya ben açtım, ya da bugünkü hale getirdim. Mektebi Sultani (Galatasaray) ve herkesin serbestçe okuyabileceği mekteplere bakınız, nüfusa göre en az olan Türk talebeleridir. Bu sadace iktisadi sebeblerle değildir, bilhassa Anadolu’da bu mekteblerde okumanın salâbet-i diniyeyi zedelediği halâ telkin ediliyor. Eğer Harbiye’ye Hırıstiyanları alma izni verilse, değil bizdeki ekalliyetler Yunanistan’dan, hatta belki Rusya ve diğerlerinden dahi talebe gelirdi. Ben saltanata geldiğim zaman sadece Kuleli İdadisi vardı. Ülkede yedi yerde Askeri idadi, Selânik Harbiyesi, Selânik ve Konya’da Hukuk Mektebini ben açtım. Bunlardan gayem mülkiyeyi de ilmiyyeyi de tatminkar hale getirmekti. Şöhret yapmış ilmiye mensuplarını tanıyordum. İçlerinde şahsen hürmete şayan çok şahsiyetler vardı. Ekseriyetle de şahsen faziletli idiler, fakat ilmi kudretleri olduğu kadar cihanı telâkki tarzları bu kadar büyük ve İslâmiyet’in mukadderatı üzerinde tesir yapacak mevzuu ele almaya neticelendirmeye müsait değillerdi!..

Daha evvel tanıdığım İngilizlerin elinden alarak emniyete aldığım ve İstanbul’da şahsen misafir ederek ömrünün sonuna kadar huzurunu temine gayret ettiğim meselâ Cemaleddin Afgani gibi içtihat sahibi büyük alimler de yoktu. Zaten Cemaleddin gibilerin akibeti Hırıstiyan dünyasının artık İslâmiyet’e yeni çığırlar açacak o ilk günlerin heyecan ve vecdini büyük ve şerefli netiycelere ulaşma kudretini tesir edecek mürşitlere kolaylıkla hayat hakkı tanımıyacaklarını gösteriyordu!. Bu elbetteki böylelerinin var olmasına mani değildi. Fakat Japon İmparatorunun istediği Müslüman din alimlerini yetiştirecek feyyaz menbalar da artık mevcut değidi. Medreselerimiz birer ilim irfan kaynağı olmaktan mahrumdu!.

Şimdi siz, neden 30 şu kadar sene içinde sen yapmadın, ecdadın nasıl yapmış? sualini sorabilirsiniz.”

Cümlesinin burasında durduğunu ve başını eseflenircesine iki tarafa salladığını hatırlarım.

--Beyefendi Oğlum! Bu gibi işlerin muayyen başlama devri ve zamanı vardır. Saltanat müddetim sırasında en çok hatırladığım hakikatlerden birisi demir tavında dövülür darb-ı meselimiz olmuştur. Biz o tavı geçirdik!” buyurdu Sultan Hamit Han cennet-mekan

Ne ise!.. Tarih bu gerçekleri bir gün elbette yazacaktır!..

Milletçe hasreti çekilen mahrumiyetleri, hikmeti Hz. ALLAH’a ma‘lûm, az da olsa tertib ve tanzim-i ilâhidir- tesellisiyle yaşamaya çalışıyoruz!. Yeter mi? Elbet yetmez. Zira bu aziz, necip millet muasır milletler seviyesine çıkması için tarihin göstergesine bakıldığı zaman başkalarından daha lâyık olduğunu görmek zor değil!.

Medeni ülkelerle sen de medeni isen iyi anlaşabilirsin!. Maharet gayr-i medeni ülkelerle iyi geçinmektir. Yapabiliyor musun? Ülkemiz içinde kader birliği hemcinsimiz kardeşlerimizle yaratanımızı, yaratılışımızın nedenini idrak edenler için muvakkat dünya hayatını yaşamak niye zor olsun ki? İnanan kitleler için karmaşık da olsa dış dava dahi neden hallolmasın ki?!

Aciz kul, iç ve dış aleminde nefsini ilâhi emri umursamadan şımartan, her türlü ihtirasa mağlup olmuş nefis mevcut iken, kişi dışarıdan daha hangi haydutları bekliyor?!. Nefsi ile gerçeklerde anlaşamayan kul, Hz. ALLAH’ın emrini yaşamayı umursamadığı halde hem cinsini aldatmak kasdi ile, sermaye cevher ve araza sahip olmadığı halde, yalnız sathi görülen ilmi kelâmla yaşayorum iddiasının doğruluğuna değil Hz. ALLAH’a, sırat-ı müstakim üzere yaşayan ehl-i hale mahcup!.

Bu yönlü yaşıyorum zanneden hakikat fakirinin çarpık telkinatları ile aciz kulun inancının amentüyü tamamı ile kapsamamış olsa dahi, yalnız nefse güzel görünen şeyleri ilâhi güzelliklere tercih edenlerin icraatlarının günümüzde de ehli tarafından müşahede edildiğinde yadırgandığı gibi; zaman ilerledikçe toplumlarda zamanın zuhuru ilâhi güzelliklerini yaşantılarında da zuhur ettiğini günlük hayatlarında müşahede etmek zevkine erecekler! Böyle ümit ediyor, Cenab-ı Hak’tan daha güzel tecellisini tazarru ve niyaz ediyoruz.

Toplumlara karşı nefsinin dışında ve içinde hiç görmediği samimiyet, sadakat güzelliklerinin olmadığı halde var olduğuna inandırıcı olabilir mi? Düşmanı evinin içinde olan kimse, istediği kadar dış tedbirleri yerine getirsin, düşmanın taarruzuna karşı kapı ve pencerelerini sağlamlasın, bundan ne çıkar?! Ecdat yadigarı bir söz vardır: “İnek eve doğru gelecek, mahallenin bebeleri doğru durur da ineği ürkütmezlerse!..”

Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik Kitabının 58 - 63. Sayfası